12 Ocak 2017 Perşembe

Yaşatma İdeali - Peygamber Ahlâkı: İstiğna

Soru: Dünyevîlik ve menfaat düşüncesi gibi bulaşıcı hastalıkların, toplumun bütün katmanlarına, hayatın her tarafına sirayet ettiği günümüzde bir peygamber ahlâkı olan istiğna disiplinini hayatımıza nasıl tatbik edebiliriz? Bu mevzuda dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

Cevap: İstiğna; insanın Allah’tan başka hiçbir kimseye el açmaması, yüzsuyu dökmemesi; aç ve susuz kaldığı zamanlarda dahi halka arz-ı ihtiyaçta bulunmaması ve hayatını hep gönül zenginliği, gönül tokluğuyla iffet dairesi içinde sürdürmesi demektir. İstiğna, peygamberlik mesleğinin çok önemli bir düsturu ve Allah ahlâkı ile ahlâklanmanın da bir tezahürüdür. Çünkü Allah (celle celâluhu) Samed’dir; her şey O’na muhtaçtır, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. Evet, O, Ganiyy-i ale’l-Itlak, Müstağni-i Mutlak’tır.1

İnsana gelince onun bir kısım şeylere ihtiyacı vardır. Bu sebeple insan için mukayyet istiğna tabirini kullanmak daha doğru olur zannediyorum. İşte insanlık âleminin medar-ı iftiharları enbiya-i izam efendilerimiz, müstağni-i mukayyet olarak, hayatları boyunca hep istiğna ruhuyla yaşamış; isteyeceklerini yalnız Allah’tan istemiş, dertlerini yalnız O’na açmış; eda ettikleri risalet vazifesi, yaptıkları hizmet ve fedakârlıklar karşısında da hiç mi hiç beklentiye girmemiş, ücret talebinde bulunmamışlardır.

Kur’ân-ı Kerim pek çok yerde bu hususa dikkat çeker ve enbiya-i izamın ağzından وَمَۤا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَ “Ben yaptığım tebliğ vazifesi karşılığında sizden hiçbir şey istemiyorum, ücretim ve mükâfatım münhasıran Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.”2 hakikatini ilân eder. Meselâ Şuarâ sûresinde Hazreti Nuh,3 Hazreti Hud,4 Hazreti Salih,5 Hazreti Lût6 ve Hazreti Şuayb’ın7 (alâ nebiyyina ve aleyhimüssalâtü vesselâm) sergüzeşt-i hayatları, maceraları, misyonları, konumları silsile hâlinde anlatılırken, her seferinde o büyük peygamberlerin lisan-ı mübareklerinden bu husus bir kez daha dile getirilir.

Bu açıdan peygamberlik mesleğinin hakikî mirasçıları, dava-yı nübüvvetin vârisleri de son nefeslerini verinceye dek hep istiğna ruhuyla hareket etmeli, müstağni yaşamalı ve asla Allah’tan başka hiç kimse karşısında bel kırmamalı, boyun bükmemeli, minnet altına girmemelidir. Çünkü –Rabbim muhafaza buyursun– hizmet insanı, minnet altına girerse, altına girdiği minnetin diyetini çok ağır bir şekilde ödemek zorunda kalabilir. Bu sebeple iman ve Kur’ân hizmetinde bulunanlar, bir ömür boyu iktisat ve kanaat düsturlarına sımsıkı sarılmalı, icabında aç kalmalı, gerekirse günde bir öğünle iktifa etmeli, fakat kat’iyen başkalarına diyet ödeyecek bir duruma düşmemelidir. Evet, onlar ister şahısları, isterse aile ve yakınları itibarıyla el âleme el açmaktan, tese’ülde bulunmaktan uzak kalmalıdır. Zira her el açış, her tekeffüf Allah’ın inayet ve rahmetinden, O’nun tutup kaldırmasından bir adım uzaklaşma ve kazanma kuşağında bir kayıp, bir hüsran yaşama demektir.

Adanmış Bir Ruh Her Zaman Hür ve Azat Olmalı

Burada bir hâşiye düşerek meseleyi biraz daha açmak istiyorum: Meselâ ilminiz, irfanınız, aşk u heyecanınız itibarıyla sizin topluma faydalı olabileceğinizi düşünen insanlar, değişik programlara sizi davet edebilir, arabalarıyla alıp bir yerden bir yere götürmek isteyebilir veya “şununla uçak bileti alır, yol masraflarınızı karşılarsınız” vs. diyerek size bir şeyler vermeyi teklif edebilirler. Fakat eğer imkânınız varsa, gücünüz yetiyorsa, gönüllü olarak gittiğiniz bir programa katılmak için bir yerden bir yere intikalinizi kendi imkânlarınızla yapmalı; kimseye bâr olmamaya bakmalısınız.

Aksi hâlde, yapılan hizmet ve faaliyetlerden dolayı bir beklenti içine girilirse, hem peygamber mesleğine muhalefet edilmiş, hem de adanmışlık ruhuna halel getirilmiş olur. Böyle bir tavır aynı zamanda adanmış bir ruhun kendi tesirini kendi eliyle kırması demektir. Evet, istiğna disiplinine bağlı hareket edilmezse, belki kendisinden ciddî mânâda istifade edilebilecek bir donanım ve konumu olsa dahi o insan, hiç farkına varmaksızın, bir nevi vesâyet altına girmiş, kendi eliyle, kendi el ve ayağına zincir vurmuş olur.

Dine hizmet yolunda koşturan bir insan, belki kendi el emeği ve alın teriyle, bazen yazarak, bazen çizerek, bazen de öğretmenlik yaparak zaruri ihtiyaçlarını temin edecek seviyede bir şeyler kazanabilir. Ancak, “hizmet yapıyorum”, “hizmet yolunda koşturan bir ferdim” diyerek belli imkânlara kavuşmayı düşünme, zengin olmaya çalışma ve hele konumunu kullanarak çevresini, yakınlarını kayırma gibi bir niyet ve teşebbüs içinde bulunma, asla unutulmaması gerekir ki tepeden tırnağa kadar izzet, itibar ve istiğnaya dayalı adanmışlık ruhuna aykırı tavır ve davranışlardır. Bu açıdan hak ve hakikat yolcuları, hiçbir zaman bir başkasına bel kırma, boyun bükme, medyuniyet hissetme şeklinde diyet ödeme mecburiyetinde kalmamalıdır. Evet, dine hizmet eden, kendini evrensel değerlere adamış bulunanlar kat’iyen vesâyet yaşamamalı; her zaman hür, serbest ve azat olmalıdır.

Gel gör ki, belli bir dönem biz de, vaaz ederken, emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesinde bulunurken maalesef maaş aldık. Rabbim taksiratımızı affetsin. Vâkıa, fukaha imamlık yapacak kimse kalmadığı zaman, bu vazifenin bütün bütün terke uğramaması için imamların maaş almasına ruhsat vermiştir.8 Fakat asıl olan maaş almadan imamlık, maaş almadan müezzinlik ve maaş almadan vaizlik yapmaktır. Ama neylersin ki, fakir ailenin çocuklarıydık. Maaş almadan iaşeyi temin etmek pek mümkün görünmüyordu. Fakat belki de, bir yerde taş kırıp amelelik yaparak alın teri ile kazanıp daha sonra da vaaz u nasihat yapabilirdik. Verdikleri maaşı da el sürmeden fakir fukaraya dağıtabilirdik. Ne yazık ki, böyle olmamıştır ve itiraf etmek gerekir ki, bunlar da bizim hatalarımızdır.

Gönüllerde Kalıcı Müessiriyetin Yolu

Sözün başında mutlak ve mukayyet istiğna tabirlerinden bahsetmiştik. Eğer, enbiya-i izamın istiğnasına mukayyet istiğna diyecek olursak, günümüzde Kur’ân’a dilbeste olmuş adanmış ruhlar da, onlara tâbi olmanın bir gereği olarak, elden geldiğince mukayyedin mukayyedi bir istiğna içinde olmalıdır. Biraz önce ifade edildiği gibi bir öğüne güçleri yetiyorsa bir öğünle iktifa etmeli; günde üç bardak çay içmenin altından kalkamayacaklarsa bir bardakla yetinmeli; yetinmeli ve hep müstağni yaşayarak kredilerine asla toz kondurmamalılar.

Bütün bunlar, elbette ki falanın filânın öyle bilmesi için yapılmaz. Fakat insanların, ortaya konan hakikatleri kabullenip benimsemeleri, hakkınızda suizan etmemelerine, size güvenip itimat etmelerine bağlıdır. Öyle ki kırk yıl boyunca beraber olduğunuz insanlar neticede şunu demelidir: “Biz otuz-kırk senedir bu insanları takip ediyoruz. Gördük ki, hiçbiri bir yerlerden bir şey aparıp da biriktirmiş değil, ne borsada ne de başka bir yerde hisse senetleri var. Dünyada bir dikili taşları dahi mevcut değil. Yakınlarından herhangi birini kayırdıklarına da şahit olmadık. Belli ki, bu insanlar sadece “rıza”ya kilitlenmişler ve ondan başka bir mülâhazaları da yok. Âdeta kendilerini ve sahip oldukları her şeyi Cenâb-ı Hakk’a satmış ve bununla Cennet’i peylemişler.”9 Bir kez daha ifade edelim ki, Hakk’a adanmış bir gönül elbette ki bu türlü demelere, görmelere, söylemelere bağlı bir hayat yaşamaz/yaşamamalıdır. Fakat bu disiplinlere bağlı bir hayat çizgisinin de gönüllerde çok önemli ve kalıcı bir tesirinin olacağı muhakkaktır.

İstiğna konusunda dikkat edilecek önemli hususlardan biri de “Başkaları hassas davranmıyor, o hâlde ben de bu mevzuda biraz daha esnek hareket edebilirim.” anlayışıdır. Bu anlayış, insanın kendi kendini kandırmasından başka bir şey değildir. Zira musibette herkesle beraber olmak ötede hiçbir mânâ ifade etmez, ahirette insana hiçbir fayda sağlamaz.10 Dolayısıyla, “başkaları bu konuda hassasiyet göstermiyor, bu mesele artık belva-yı âmm olmuş, öyleyse biz de belli ölçüde yiyebilir, içebilir ve daha geniş imkânlara sahip olabiliriz.” şeklinde düşünmek insanı helâke sürükleyecek yanlış bir bakış açısıdır. Bilâkis her fert çevresine bakarken şöyle düşünmelidir: “Arkadaşlarımın kıvamını koruma, istiğna mevzuunda onlardaki hassasiyet şuurunu ve metafizik gerilimi muhafaza adına elimden gelen gayreti göstermeli ve böylece onların, dünyanın cazibedar güzelliklerine kapılarak mahvolup gitmelerine engel olmaya çalışmalıyım.” Bilhassa sevk ve idare konumunda bulunan kimseler, bir taraftan çok ciddî bir hassasiyet ve titizlikle bu konuda çizgilerini koruyup örnek olurken, diğer taraftan da çevresindeki insanlara bu ruhu aşılamalı, onları sürekli rehabilite etmeli ve bu konuda herhangi bir boşluk ve zaafın meydana gelmesine fırsat vermemelidir.

Makam-Mansıp Mevzuunda da İstiğna

Diğer yandan istiğna sadece maddî ücretlerle alâkalı bir mesele değildir. Cenâb-ı Hakk’ın insana bahşettiği akıl, zekâ, mantık ve muhakeme kabiliyeti, sevk ve idaredeki yüksek performans gibi donanımlar da bir imtihan vesilesidir. İşte bu tür mazhariyetler sonucunda elde edilebilecek maddî-mânevî makam ve mansıplar, ad ve unvanlar, nam u nişan, teveccüh ve iltifatlar mevzuunda da insan beklentiye girmemeli ve hep istiğna ruhuyla hareket etmelidir. Üstad Hazretleri bir yerde sebeb-i mesuliyet ve hatar olan metbuiyete, tâbiiyetin tercih edilmesi gerektiğini hatırlatıyor.11 Yani varsın, önümüze başkaları geçsin, başkaları imam olsun. Meselâ, mihraba geçtik ve insanlar da arkamızda saf bağladı. Tam o esnada gördük ki, arkamızda imamet vazifesini yapacak birisi var. Hemen geriye çekilmesini bilmeli ve onun imamete geçmesini temin etmeliyiz. Ve yine diyelim ki, yirmi-otuz sene değişik yerlerde hak ve hakikate hizmet ettik, işin tabiî seyri içerisinde insanların imreneceği, teveccüh göstereceği bir konumu bize emanet ettiler. İşte bu noktada her zaman kendimizi diken üstünde duruyor gibi görmeli ve: “Acaba bana ne zaman ‘gel’ diyecekler; diyecek de beni bu vebalden kurtaracaklar!” mülâhazasını taşımalıyız. Evet, çok rahatlıkla, bir dönem önünde yürüdüğümüz insanların arkasına geçebilmeli ve onları takip edebilecek kıvamda olmalıyız.

Eğer insan bu türlü bir niyet safveti ve mülâhaza duruluğu içinde değilse, yaptığı işe heva u hevesini karıştırıyor ve dolayısıyla hâlisane davranmıyor demektir. Evet, bir hizmet insanının, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine bahşettiği bir konumu sanki onun ebedî hakkıymış gibi korumaya çalışması ve bu konuda bir ceht ve gayret içinde bulunması onun samimiyetsizliğine delâlet eder. İhlâs ve samimiyetten mahrum böyle insanların arasında ise, her zaman münazaa ve münakaşa çıkabilir. Hâlbuki Kur’ân talebelerinin arasındaki münasebet kardeşlik münasebeti olmalıdır.12 Yaş, baş, bilgi, kıdem meselesi esas ölçü ve kıstas değildir. Dünyevî hedef ve maksatlarda pek çok makam bulunabilir. Ama kardeşlik söz konusu olunca, artık herkes aynı çizgi üzerinde yan yana gelmiş fertler gibidir. Dolayısıyla kendini iman ve Kur’ân hizmetine adamış bir fert, hangi sahada olursa olsun, hangi konumda bulunursa bulunsun her zaman iki adım geriye çekilmeye hazır olmalıdır. Aksi takdirde, hayırlı bir iş için yola çıkmış insanlar arasında dahi, enaniyet ve bencillikten kaynaklanan kavgalar, vuruşma ve didişmeler kaçınılmaz olur. Bunun neticesinde de ihtilâf ve iftiraklar ortaya çıkar, tevfik-i ilâhî kesilir. Rabbim hepimizi böyle feci bir akıbete sebebiyet vermekten muhafaza buyursun! Her birimizi ihlâsa kilitlenmiş ve ihlâsa erdirilmiş kullarından eylesin!



1 Bkz.: İhlâs sûresi, 112/2.


2 Şuarâ sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180.


3 Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/105-122.


4 Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/123-140.


5 Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/141-159.


6 Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/160-1175.


7 Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/176-189.


8 İbn Âbidîn, Hâşiye 1/562.


9 Bkz.: Tevbe sûresi, 9/111.


10 Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.181 (On Dördüncü Söz, Hâtime).


11 Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.192 (Yirminci Lem’a, Birinci Nokta).


12 Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.208 (Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstur).

0 yorum

Yorum Gönder