12 Ocak 2017 Perşembe

Yaşatma İdeali - Okuma Seferberliği

Soru: Dünyanın dört bir yanında “Gönüllüler Hareketi”ne olan teveccühün günbegün katlanarak arttığı görülüyor. Bu noktada mevcut fırsatların heba edilmemesi ve muhatapların dünyevî-uhrevî mutluluğunu temin adına hangi hususlara öncelik verilmelidir?

Cevap: Hakikaten günümüzde hendesî bir genişleme söz konusu. İnsanımız yeryüzü coğrafyasında 150-160 ülkeye ulaşmış durumda. Neredeyse yeryüzünde sesinizi soluğunuzu duyurmadığınız hiçbir yer kalmamış gibi. Tahdis-i nimet olarak denilebilir ki, Allah’ın sahabeye olan lütfuna benzer bir lütfa mazharız. Elbette ki bu tablo, tamamen Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfu ve ihsanıdır. Bize bu lütf ile ihsan nedendir bilemiyoruz? İnşaallah bu bir istidraç değildir; değildir de netice itibarıyla bizi gurura sevk edip baştan çıkarmaz.

Yeni Bir Seferberlik Ruhu

Şimdi bu hendesî yani geometrik genişlemeye mukabil, rehberlik yapacak insanların kemmiyet ve keyfiyeti hâlâ riyazî durumdaysa, o zaman mevcut durumun yeniden gözden geçirilip doksanlı yılların başında arkadaşların hicret sevabı deyip yurt dışına göçler tertip ettikleri gibi gönüllerde yeni bir seferberlik aşk u iştiyakı tutuşturulması gerekir. Kur’ân-ı Kerim: وَالَّذِينَ هَاجَرُوا وَجَاهَدُوا فِي سَبِيلِ اللهِ “Allah yolunda hicret edip mücahedede bulunanlar.”1 buyurmak suretiyle bize bu hedefi gösteriyor. Yani insanlar, hicretle nezd-i ulûhiyette bir kıymet kazanıyorlar. Ardından da hicretin hakkıdır deyip, hicret ettikleri yerde insanlarla Allah arasındaki engelleri bertaraf edip gönüllerin bir kez daha Allah’la buluşturulması istikametinde mücahedede bulunuyorlar. Bundan dolayı, hendesî genişlemeye bağlı olarak, Asr-ı Saadet’te olduğu gibi sıkı bir eğitimle insanların kalbî ve ruhî hayatlarına eğilme, onları cismaniyetten sıyırıp, hayvaniyetten çıkarıp kalb ve ruh yörüngesinde Allah’a doğru sevk etme mevzuunda gayret çok önemlidir. Sahabenin son, tâbiînin ilk döneminde İslâm’a giren bazı mübtedi insanlar dinin ruhunu kavrayamadıklarından dolayı Haricîlik, Rafızîlik ve Bâtınîlik gibi cereyanlara sebep olmuşlardır. Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu durumu ifade sadedinde; “İçinizde öyle insanlar zuhur edecek ki; siz, onların namazı yanında kendi namazınızı, onların orucu yanında kendi orucunuzu, onların amelleri yanında kendi amelinizi küçük göreceksiniz. Onlar Kur’ân okurlar fakat okudukları Kur’ân gırtlaklarından aşağı geçmez, onlar okun avı delip geçtiği gibi dine girip çıkarlar.” buyurmuşlardır.2

Siz hadis-i şerifte ifade edilen bu mânâyı kendi döneminiz için de düşünebilirsiniz. Bazı insanların namaz kılmaktan alınları ve dizleri nasır bağlayabilir; fakat esas bilginin özüne ulaşamadıklarından dolayı ifrat ve tefritlerden kurtulamazlar. Hakikaten Allah’a yaklaşmış gibi görünmelerine mukabil onlar çok rahatlıkla, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cennet’le müjdelediği, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali gibi efendilerimize3 kâfir diyebilirler. Bakın nasıl bir çelişki içinde bulunuyorlar. Dinine bağlandığınız Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) on kişiyi Cennet’le müjdeleyecek,4 ancak bazıları kalkıp onlar hakkında insanın tüylerini diken diken edecek isnatta bulunacaklar. İşte bu, dinin ruhu ve özünden habersizlik ve meseleyi bilmemeden kaynaklanan bir cehalettir.

Bundan dolayı, yeniden ikinci bir seferberlik ruhu gönüllerde tutuşturulurken farklı kültür ve anlayışlar içinde değişik deformasyon ve başkalaşmalara maruz kalmamak için mükemmel insan yetiştirmenin yollarını aramalıyız. Bunun için de evvelâ mürşid ve rehber diyebileceğimiz şahısların, dinin temel kaynakları olan Kitap ve Sünnet’e muttali olmaları lâzımdır. Aynı zamanda onlar gittikleri yerdeki muhataplarını kendi karakteristik çizgileri ve ana hatlarıyla bilmelidirler. Bütün bunların yanında belli ölçüde fünun-u müspeteye vâkıf olmalı, yani az buçuk fizik, kimya, riyaziye, antropoloji gibi ilimleri yudumlamalıdırlar. Evet, rehberlik yapacak insan, gittiği yere mükemmel yetişmiş bir fert olarak gitmelidir. İlk gidenler saf, mücerret ve sade imanlarıyla gittiler ve Allah’ın inayetiyle çok hayırlara vesile oldular. Fakat artık bundan sonra dünyanın dört bir yanına açılırken ayrı bir derinlik, ayrı bir enginlik ve ayrı bir donanıma ihtiyaç vardır.

Müzakereli Okumanın Vaat Ettikleri

Bu derinlik, bu enginlik ve bu donanım için beslenme kaynaklarımız okunurken onları âdet kabîlinden değil de, mukayeseli ve analitik bir bakış açısıyla, yeni terkip ve tahlillere ulaşma azmi ve gayreti içinde okumalıyız.

Bir bakın tefsir tarihine; Kur’ân-ı Kerim nazil olduğu günden bugüne onun üzerine nice tefsirler yazılmış, nice hâşiyeler düşülmüştür. Evet, bugün Kur’ân hakkında yazılan tefsirler binlerce cilde ulaşmıştır. Bir yönüyle “ebnaü’z-zaman” olan her bir müfessir kendi döneminin şartlarının ilham ettiği yorumları da arkasına alarak “Bu âyetten şu da anlaşılır, şu sonuca da ulaşılır.” demiş; demiş ve Kur’ân’ı anlama adına yeni yeni açılımlara gitmişlerdir. Değişik tefsirleri karıştıracak olursak, bu farklılığı görebiliriz. Meselâ Râzî, bir âyet hakkında bir yorumda bulunmuş, ancak Zemahşerî ondan daha farklı bir mânâ çıkarmıştır. Beyzâvî ise onu daha farklı bir tahlille ele almıştır. Ebu’s-Suûd Efendi genelde Beyzâvî’ye dayansa da, onun da kendine has yorumları vardır. Yani Kur’ân’ın tefsiri asrımızdaki Allâme Hamdi Yazır’a kadar hiç bitmeden devam edip gelmiş ve elbette bundan sonra da devam edecektir. İşte bizler bu mülâhazayla hareket etmeli ve çağın müktesebatını çok iyi okuyan; okuyup farklı tespit ve tahlillere ulaşan, eşya ve hâdiselere daha engince, daha kucaklayıcı ve daha mahrutî bakabilen insanlar yetiştirmeliyiz. Çünkü bu rehberler çok farklı kültür ortamlarının çocuklarıyla karşılaşacaklardır. Dolayısıyla insan, o anlayış ve kültürlerin, karşısına çıkardığı çeşit çeşit problemlere karşı hazırlıklı ve donanımlı değilse nakavt olur.

Bu sebeple diyoruz ki, Cenâb-ı Hak gidilen yerlerde gönlünüzün ilhamlarını seslendirebileceğiniz değişik vesileler lütfedebilir. Fakat siz, bu vesileleri değerlendirirken, ruhunuzun ilhamlarını, Türkiye’ye ve sizin kültür ortamınıza göre değil de, bulunduğunuz kültür ortamına göre seslendirmelisiniz. Bu da eşya ve hâdiselere daha bütüncül bakabilen, muhatapları daha engince kucaklayabilen, vicdanı geniş rehberlere ihtiyaç olduğunu gösterir. İşte bu ihtiyacın karşılanması için yeniden bir okuma ve bir düşünme seferberliği başlatılmalıdır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) meseleye “tezâkür” kelimesiyle yaklaşıyor.5 Bu kelimenin mânâsı, en az iki veya daha çok kişinin iştirakiyle bazı meselelerin müzakere edilmesi demektir. Bu şekilde bir halka teşkil edip aralarında müzakerede bulunan insanların rahmet-i ilahîyle sarılıp sarmalanacağını ve koruma altına alınacağını da yine Efendiler Efendisi buyuruyor. Ayrıca o, böyle bir meclis için, لَا يَشْقَى بِهِمْ جَلِيسُهُمْ “Onlarla oturup kalkan, o da tâli’siz olmaz.”6 müjdesini veriyor. Yani alâ külli hâl o mecliste bulunan herkese heyet-i içtimaiyeden bir şeyler bulaşır, kafasına veya gönlüne bir şeyler girer. Belki de o şahıs, o topluluk içine, dünyevî bir mülâhaza ile girmiş, maddî bazı menfaatler aparmak ve koparmak için uğramıştı. Fakat o insanlarla düşe kalka ona da bir şeyler bulaşır. Daha doğrusu o şahıs, heyetin insibağını yaşar. Şahs-ı mânevî, bir fırça da ona çalar ve böylece o da mânevî bir boya ile boyanmış olur. Bu açıdan Allah’ın inayet ve lütfuyla, mürşid ve rehberlerin, müzakere vesilesiyle, hemen her müşkili hal yoluna koyacak, her probleme çözüm üretecek, her soruya cevap verecek bir seviyeye ulaştırılmaları gerekir.

Ne yazık ki bugün toplum olarak böyle bir okuma tarzından mahrum bulunuyoruz. Rabbimiz’in kelâmı Kur’ân-ı Kerim dahi, ülfet, ünsiyet ve sathîliğin kurbanı olmuştur. Bugün belki o, yataklarımızın başucunda kadife kılıflar içinde asılı durmaktadır. Milletimizin ona karşı böyle mücerret bir hürmet ve saygısı vardır. Ben o saygıyı da takdirle karşılarım. Fakat bugün insanımız Kur’ân’ın mânâsından bîhaberdir. Hâlbuki o, Allah’tan bize gelmiş bir mesajdır. Fakat ne acıdır ki, biz: “Acaba Allah bu mesajında bizden ne istiyor?” deyip, onu anlamaya çalışmıyoruz. İşte kendi kitabımıza bu kadar yabancı hâle gelmişiz. Evet, ülfet ve ünsiyet gözümüzü kör etmiş, yüce kitabımızın mânâsını bilmiyor, ona karşı sadece kuru bir saygıyla iktifa ediyoruz. Tekrar edeyim ki, ben böyle bir saygıyı takdirle karşılarım. Fakat Kur’ân-ı Kerim’e asıl saygı, onun ruhuna, mânâ ve özüne inmekle gerçekleşir.

Çağımızda, Kur’ân ve Sünnet-i Sahiha’nın hakikatlerini bize aksettiren zatın eserlerine karşı da aynı körlüğü yaşadığımızı söyleyebiliriz. Sabahleyin o eserlerden birini elimize alıp günün mutad dersini yapmak, onu anlama adına yeterli değildir. Esas olan, o zatın eserlerinde serdettiği fikir ve düşüncelerin incelik ve nüktelerini görme ve onları başka yerlerle karşılaştırmalar yapmak suretiyle anlamaya çalışmaktır. Meselâ “İmam Gazzâlî Hazretleri şu mevzuda şöyle demiş, ama Hazreti Pîr-i Mugân Şem-i Tâbân bu meseleye daha farklı yaklaşmıştır.” diyebilecek ölçüde mukayeseli okumalar yapabilmeli ve yeni bir okuma sistemi geliştirmeliyiz. Bir düşünün, bu âsâr-ı bergüzîde, ilk duyduğunuz dönemde içinizde nasıl bir heyecan uyarmış, size nasıl bir sahabe ruhu telkin etmiş, sizi nasıl tetiklemiş ve harekete geçirmişti? Fakat ne oldu da, o eserler, sonradan âdet kabîlinden okumalara dönüştü? Hâlbuki ekmek ve su gibi ihtiyaç duyulan bu eserler farklı bakış açılarıyla daha derinden ele alınmalı, hatta sadece o zatın ifade ettikleriyle yetinmeyip onun gösterdiği ufukları da yakalamaya çalışmalı; çalışıp analitik ve terkipçi bir okuma gerçekleştirilmeliydi.

Genişlemeyle Doğru Orantılı Derinlik

İşte hendesî genişlemeye mukabil bu usûl ve bu enginlikte eserleri okuyup yolumuzu aydınlatacak rehber ve mürşidlere ihtiyaç vardır. Yoksa riyazî durumla iktifa ettiğimiz takdirde, ciddî bir beslenme olmadığı için pek çok arıza zuhur edebilir. Zaten zaman zaman ortaya çıkan arızalar da esasen öze ve kendi değerlerimizi keşfe yönelik ciddî bir okuma gayretinin olmamasından kaynaklanmaktadır. Şeklîlik ve sûrîlikte kalma, sadece kışırda dolaşıp durma, bu gibi problemlerin altında yatan temel saiklerdir. Hazreti Pîr, kendi yazdığı İhlâs Risalesi’ni 115 defa okumuştur. Şimdi profesör olan birisi bu durumu hayretle karşılayarak: “Bir insan kendi yazdığı bir eseri bu kadar okur mu?” demişti. Bence o eser o kadar okumaya değecekse, okunmalıdır. Zira Hazreti Pîr, her okuyuşunda, gönlüne doğan mevârid ve mevâhible çok farklı ufuklara açılmış ve çok farklı derinliklere yelken açmıştır. Fakat ne yazık ki, şu anki geniş imkânlarımıza rağmen bizim, mahrutî bir bakış açısıyla “Şu konu falan yerde şöyle anlatılıyor. Filân yerde ise aynı konu bir fihrist hâlinde şöyle dile getiriliyor. Orayla burası arasında da şöyle bir münasebet var.” enginliğinde okuyabildiğimizi zannetmiyorum.

İşte toplum olarak bugün biz, ister Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, ister Sünnet-i Sahiha, isterse onların çağımıza göre hususî mahiyette tefsir ve izahının yapıldığı eserleri yeniden ele alarak sindire sindire, yedire yedire tabiatının bir yanı hâline getirmiş mürşid ve rehberlere muhtacız. Yoksa bir taraftan açılma son hızıyla gerçekleşirken, diğer taraftan hiç beklenmedik şekilde elli yerde elli tane farklı problemle karşılaşırsınız. Bu defa o problemleri nasıl çözeceğinizi düşünür, onlarla enerjinizi tüketir ve belki de pek çoğunu çözmeye muktedir olamazsınız.

Evet, bir kez daha ifade edeyim ki, tarih boyu, yetişmemiş insanlar hep problem çıkarmıştır. Binlerce Haricî bir araya toplanıp kendilerince bazı iddialarda bulunmuşlardır. Ümmetin allâmesi unvanıyla serfiraz İbn Abbas Hazretleri7 onların yanına gidip “Siz böyle bir iddiada bulunuyorsunuz ancak mesele şu şekildedir.” dediğinde içlerinden yüzlercesi, “Allah Allah! Biz bu meseleyi hiç böyle anlamamıştık!” cevabını vermişlerdir.8 Belki bunların içinde her gün yüz rekât namaz kılan, üç günde bir Kur’ân-ı Kerim’i hatmeden insanlar vardı. Fakat aynı insanlar Hazreti Ali, Hazreti Muaviye, Hazreti Amr İbnü’l-Âs.. gibi sahabe efendilerimize küfür isnadında bulunabiliyorlardı.

Zira şahıslar bilinmesi gerekli olan mevzuları doğru ve etraflıca bilmiyor ve o doğru bilgiye göre hareket etmiyorsa her zaman bir problem olarak ortaya çıkabilirler. Bu durumda kemmiyet, keyfiyete rağmen bir gelişme kaydeder ve hafizanallah mesele öyle bir noktaya gelir ki, “Keşke bu ölçüde kemmî bir genişleme olmasaydı!” demek zorunda kalırsınız. Dolayısıyla insanlara boşluk yaşatmamanız için bilmeniz gerekli olan hususları bilmeniz, yaşamanız gerekli olan şeyleri hayatınıza hayat kılmanız gerekir. Siz namazınızı eda ederken huzur-u ilâhîde bulunuyor olmanın temkin ve şuuru içinde eda etmeli; secdeye gittiğinizde sineniz âdeta güveç kaynıyor gibi kaynamalıdır. İnsanlar sizi öyle görmeli; öyle görüp “Bunlar hakikaten Allah’a yürekten inanmış insanlar.” demeli ve sizin namazınıza hayran kalmalıdır. Elbette ki biz bunların hiçbirini “desinler” diye yapmayız. Fakat bunları tabiatımızın bir yanı ve derinliği hâline getirmeye çalışırız. Dolayısıyla insanlar, tabiata mâl olmuş bu derinlik ve keyfiyete muttali olduklarında, bir cazibe-i kudsiyeye kapılmış gibi “Benim aradığım da işte buydu, tam aradığımı buldum!” diyeceklerdir.

Hâsılı fikirlerin parlaklığı, revnaktarlığı ve meselelerin doğru sunulması yanında temsildeki cazibenin ayrı bir tesiri, ayrı bir derinliği vardır. Bu açıdan biz insanlık adına yeni bir seferberlik başlatırken, ruh dünyamız ve iç âlemimiz itibarıyla “vira bismillâh” deyip yeni başlıyor gibi bir heyecanla işe koyulmalıyız. Bu mefkûre, Hulûsi Efendi, Hafız Ali ve Hüsrev Efendi temsili ölçüsünde temsil edildiği takdirde, bunu gören insanlar koşa koşa gelecek ve gelen kimse de geriye dönüp gitmeyecektir. Unutulmamalı ki, ayrılıp giden insanlar, aradıklarını bulamadıklarından dolayı ayrılıp gidiyorlar. Yani “Niçin beyhude vakit kaybedeyim ki?” mülâhazasına giriyor ve uzaklaşıyorlar. Dolayısıyla bu mevzuda bize düşen, kendimize ve heva u hevesimize rağmen, yaşatmak için yaşama, ölüp ölüp dirilme ve bir ömür boyu ölesiye bir ceht ve gayret ortaya koymak olmalıdır.



1 Bakara sûresi, 2/218.


2 Buhârî, menâkıb 25, edeb 95, istitâbe 6; Müslim, zekât 143.


3 Bkz.: Tirmizî, menâkıb 25; Ebû Dâvûd, sünnet 8; İbn Mâce, mukaddime 11.


4 Bkz.: Tirmizî, menâkıb 25; Ebû Dâvûd, sünnet 8; İbn Mâce, mukaddime 11.


5 Dârimî, mukaddime 32.


6 Buhârî, daavât 66; Müslim, zikir 25.


7 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/237; el-Hâkim, el-Müstedrek 3/616.


8 Bkz.: el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 1/96; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 42/463-464.

0 yorum

Yorum Gönder