12 Ocak 2017 Perşembe

Yaşatma İdeali - Nimetleri Kelâm-ı Nefsiyle Seslendirme

Soru: Tahdis-i nimet ne demektir? Kelâm-ı nefsî ile tahdis-i nimet nasıl olur? İzah eder misiniz?

Cevap: Tahdis-i nimet, insanın, Cenâb-ı Hak tarafından kendisine bahşedilen lütuf, ihsan ve nimetleri şükür mülâhazasıyla dile getirip seslendirmesi demektir. Başka bir ifadeyle, o, niam-ı ilâhîyi, fahir malzemesi olarak kullanmamak; ancak onları görmezlikten gelme gibi bir hatanın, bir nankörlüğün içine de düşmemektir. Bu da, ihsan ve ikramları inkâr etmeksizin, o nimetleri gerçek Sahibine vermekle olur. Yani insanın “Mazhar olduğum bütün bu nimetler; havl ve kuvvetiyle bana lütuflarda bulunan, bana iş yapma istidadı veren, ümit, aşk ve iştiyakla kuvve-i mâneviyemi takviye eden, beni isabetli yollara yönlendiren, hak ve hakikate hidayet buyuran Zât’a aittir.” mülâhazalarıyla hareket etmesidir. Bu düşüncenin kaynağı ise Duhâ sûresinde Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem), hitaben buyrulan; وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ “Şimdi gel Rabbinin nimetini anlat da anlat!”1 âyet-i kerimesidir.

Duhâ Sûresinde Zikredilen Hususî Nimet ve Lütuflar

Cenâb-ı Hak, Duhâ sûresinin başından itibaren Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi efdaluttahiyyât ve ekmelütteslîmât) üzerindeki hususî nimet ve lütuflarını tadat buyurmuş, sûrenin sonundaki mezkûr âyetle de, O’ndan bu nimetleri yâd edip dile getirmesini istemiştir. Sûreye, Güneş’in yükselip parlak hâline ulaştığı kuşluk vaktine yemin edilerek başlanmış,2 ardından da tamamen kararıp sükûna erdiği esnadaki geceye yemin edilmiştir.3 Kuşluk vaktine kasem edildikten hemen sonra gecenin en karanlık anına yemin edilmesi, üzerinde durulması gereken önemli bir husustur. Zira karanlığın zirvede olduğu nokta, aydınlığa açılma ufkudur. Evet, bu ân, aydınlığın rampası, limanı veya meydanı gibidir. Ortalığı kaplayan o koyu karanlık şafakla yırtılacaktır. Her ne kadar bu en karanlık ânın akabinde bir fecr-i kâzip zuhur etse de, Üstad Hazretleri’nin yaklaşımıyla fecr-i kazip fecr-i sadığın en sadık emaresidir. Çünkü ondan sonra mütemâdi gece sona erecektir.4

Cenâb-ı Hak işte bu iki önemli hususu dile getirdikten sonra; مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلٰى “Allah sana ne darıldı, ne de seni terk etti.”5 buyuruyor. Burada geçen وَدَّعَ kelimesi, tef’îl babında kullanılmıştır. Bilindiği üzere tef’îl babı teksir ifade eder. Buna göre âyet-i kerimenin meâl-i münifini; “Allah Seni hiçbir zaman kat’iyen terk etmedi.” şeklinde ifade edebiliriz. Mefhum-u muhalifiyle ele aldığımızda ise âyetten: “Allah maiyetiyle her zaman seni teyit etti.” sonucuna ulaşırız.

Bir sonraki âyette ise; وَلَلْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولٰى “Elbette senin için her zaman, işin sonu, başından, bir önceki hal daha sonraki halden daha hayırlıdır.”6 denilerek muştu dolu bir başka nimet daha zikredilmektedir. Umumî mânâda düşündüğümüzde bu âyet ile, evvelen ve bizzat O Ferîd-i Kevn ü Zaman’a, sâniyen ve bi’l-araz da O’nun ümmetine; bugüne göre yarının, bu hâle göre bir sonraki hâlin, merkezdeki sınırlı açılıma kıyasla muhit hattındaki geniş çemberin ve neticede dünyaya göre Cennet ve rü’yetullahla noktalanan ahiretin müjdesinin verildiğini söyleyebiliriz. Resûl-i Ekrem Efendimiz’e bahşedilen hususî lütuf ve ihsanlar sayılırken bu müjdenin ayrı bir yeri ve konumu vardır. Zira “Sebep olan yapan gibidir.”7 kâidesince, bugün insanlığın sahip olduğu değerler manzumesi, Allah Resûlü’nün elinden ve sinesinden onların gönüllerine aktığı için, onların işledikleri hasenatın bir misli de O’nun defter-i hasenatına yazılmaktadır. Dolayısıyla bütün bunlar O’nun terakkisine vesile olmakta, mübarek ayaklarının altında O’nu sürekli yükselten birer basamak hâline gelmektedir. Düşünün ki, bugün itibarıyla yeryüzünde bir buçuk milyara yakın Müslüman var. Eğer bunların bir milyarı şöyle böyle namaz kılıyorsa, bu demektir ki, bir milyar insan Fahr-ı Kâinat Efendimiz’e günde beş defa salât u selâm getirmektedir. Ayrıca namaz dışında da, mü’minler, her gün değişik vesilelerle O’na salât ü selâmda bulunup dua etmektedir.

Aslında bütün peygamberler (Allah’ın salât ve selâmı Efendimiz’e ve onların üzerine olsun) iyi birer rehber olmaları itibarıyla hep doğruyu temsil etmiş ve insanları hep hakikate yönlendirmişlerdir. Fakat öyle peygamber gelmiştir ki, ümmetinin sayısı iki-üç insanla sınırlı kalmıştır. Buhârî ve Müslim’de geçen bir hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: “Geçmiş ümmetler bana gösterildi. Peygamber gördüm, yanında üç beş kişilik küçük bir grup vardı. Peygamber gördüm, yanında bir iki kişi bulunuyordu. Ve peygamber gördüm, yanında kimsecikler yoktu. Bu arada önüme büyük bir kalabalık çıktı. Onları kendi ümmetim sandım. Bana ‘Bu topluluk Musa ve ümmetidir, sen ufka bak!’ dediler. Baktım; büyük bir insan topluluğu. Sonra bana diğer tarafa da bakmamı söylediler. Baktım; orada da büyük bir insan topluluğu. ‘İşte bütün bunlar senin ümmetindir. İçlerinden hesapsız-azapsız Cennet’e girecek yetmiş bin kişi vardır.’ dediler.”8

Bu hadis-i şerif gösteriyor ki, Allah Resûlü’nün (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh) ümmeti bütün peygamberlerin ümmetinden çok daha fazladır. Belki zâhiren ümmet içerisinde görünen ancak ümmetliğini koruyamamış insanlar da vardır. Ama ümmet unvanıyla ele alınacak, Hazreti Muhammed Mustafa’nın (aleyhissalâtü vesselâm) milleti diyebileceğimiz insanların sayısı, başka hiçbir ümmette olmayacak ölçüde çoktur.

İşte Cenâb-ı Hakk’ın O’na büyük birer lütfu olan bütün bu nimetlerin hepsine ima ve işaret nevinden Duhâ sûresinin sonunda Allah (celle celâluhu) buyuruyor ki; seni istihdam eden ve sana bu lütuflarda bulunan Allah’ın üzerindeki nimetlerini yâd et.

Hepimiz Birer Damladan İbaretiz

Tabiî, O’nun izini takip eden, ihlâs ve samimiyet içinde iman ve Kur’ân hizmetinde koşturup duran, kendini o yola vakfetmiş bulunan adanmış ruhlara da yol boyu Cenâb-ı Hakk’ın hususî lütuf ve ihsanları söz konusu olabilir. Hizmet yolcusu, bu özel teveccüh ve iltifatları gördüğünde şükran hisleriyle dolup iki büklüm olmalıdır. Yapılan hizmetlerde kendisine bir hisse çıkarmayan, o istikamette bir niyet ve beklentisi olmayan insanlar da bu lütuf ve nimetleri seslendirebilir, hatta minarenin şerefesinden bir hakikati haykırıyor gibi, bunu avaz avaz ilân edebilir. Fakat bu noktada, o lütuf ve nimetleri, bir fahir malzemesi olarak kullanmamak çok önemli bir esastır. Zira insan bazen kendisine bahşedilen ihsan ve ikramları seslendirirken, kendisi işin içinde bulunduğundan dolayı, kendini ifade etme, kendini seslendirme gibi bir arzuya da kapılabilir. Bu mevzuyla alâkalı hiç unutamadığım bir hâdiseyi daha önce size anlatmıştım. Şöyle ki, bir müessesenin açılışında konuşma yapan bir zat, yapılan faaliyetleri anlatırken şu mealde bir şey demişti: “Bugüne kadar çalışıp gayret ederek bizdeniz bu okulu yaptık.” Ben, bu garip, tuhaf ve yanlış ifadeyi hiç unutamadım. Keşke unutabilseydim. Çünkü o sözü hatırlayınca sözün sahibini de hatırlıyorum. Rabbim taksiratımı affetsin!

Hâlbuki inanan bir insanın düşüncesinde, ne “bendeniz”, ne “sizdeniz” ne de “bizdeniz” olamaz. Biz hepimiz, bırakın denizi birer damladan ibaretiz, birer “bende”yiz. Dolayısıyla bir mü’min konuşurken, “Bakın, bu işin içinde biz de varız!” mânâsını ihsas edecek bir konuşmaya girmemelidir. Hatta konuşmaktan da öte, asıl insanın içinde, kalbinin derinliklerinde kendini anlatma ve kendini ifade etme gibi bir derdinin olmaması gerekir. Yoksa söz ve lafız çok güzel olsa da, içteki arzu ve temayül bazen mimiklere akseder. Çehreyi iyi okuyan, fizyonomiden mânâ çıkaran erbab-ı firaset de meselenin esrar-ı derununu keşfeder. Evet, ehl-i firaset, kendini anlatma derdine düşmüş kişinin yüzünün mimiklerinden, ağzının hareketinden, gözünün irisinden, sesinin dalga dalga yükselişinden onun iç dünyasını okuyabilir. Melekler de onun dışa yansıyan bu hâlini anlarlar. Allah zaten muhit ilmiyle her şeyi bilir. Dolayısıyla böyle bir tavır ve düşünce önce Allah’a, sonra meleklere, sonra da erbab-ı firasete karşı işlenmiş bir ayıp olur. Hâlbuki biz biliyoruz ki, başarı ve muvaffakiyetleri ihsan eden Allah’tır. Melekler de, O’nun inayetinin bir vesilesi olarak, kuvve-i mâneviye adına çok defa bizleri teyit ve takviye etmiştir. Onlar çepeçevre etrafımızı sarmış ve üzerimize sekine ve itminan boşaltmıştır. Rahmet kanatlarıyla kuşatılan mü’minler de Allah’ın izni, inayet ve kilâetiyle durduğu yerde durmuş ve hiç sarsılmamıştır.

İşte tahdis-i nimetin tehlikeli olup olmaması bu tür iç mülâhaza ve niyetlere göre değişir. Meselâ bir insan Hazreti Üstad gibi: “Ben kendimi beğenmiyorum. Beni beğenenleri de beğenmiyorum.”9 diyerek takdir, teveccüh ve iltifatlara karşı açıktan açığa tavrını ortaya koyabilir. Fakat burada önemli olan, insanın söylediği her sözü, her kelimeyi kalbin kadirşinas kıstaslarıyla ölçüp biçip vizeye tâbi tutması ve her kelimeye hesap sormasıdır. Sen, gerçekten kendini beğeniyor musun, beğenmiyor musun, bunu test edeceksin. Meselâ birisi sana iliştiği zaman bir tepki göstermiyorsan bu sözünde sadıksın demektir. Diyelim ki birisi sana: “Haydi be solucan!” şeklinde tahkir ifade eden bir tepkide bulundu. Bu durum karşısında sen: “Hakikaten tam bana göre bir kelime buldun!” diyebilecek ölçüde hazm-ı nefs etmişsen kendini beğenmiyorsun demektir. Veya birisi kalkıp sana: “Senden ne hayır olur ki?” dediğinde, sen olumsuz bir tepki göstermeksizin: “Şimdiye kadar neden bir başkası bana bu doğru sözü söylemedi?” diyebilecek kadar rahatsan kendini beğenmediğin gibi bir sonuca ulaşabilirsin.

Ayrıca, yukarıdaki sözün bir gereği olarak seni beğenenleri de beğenmeyeceksin. Meselâ birisi yaptığın güzel hizmetler dolayısıyla takdirkâr ifadelerle seni methetti. Böyle bir durum karşısında, mahcubiyet ve hacaletle iki büklüm olmuyor, söylenen o sözlerden rahatsızlık duymuyorsan hilâf-ı vâki bir beyanda bulunduğuna hükmedebilirsin. Hatta bu noktada insan iç âlemini kontrol edemiyorsa daha öldürücü bir riya ve süm’a tehlikesiyle karşı karşıya demektir. Meselâ bir insan kendini beğenmediğini açıkça ifade eder veya tavırlarıyla kendini beğenmiyormuş gibi bir intiba uyarmaya çalışır. Ancak burada içten içe şöyle bir sinsi mülâhaza söz konusudur: Mahviyet ve tevazu ambalajı içinde estağfirullah yatırımı yapmak. Hatta bu hâlinin dalgalanarak başkalarına da ulaşmasını ve onların da: “Bak, bu insan kendini beğenmiyormuş. Kendini beğenenleri de beğenmiyormuş!” demelerini temin etmek. İşte insan, nefis ve şeytanın bu hile ve tuzaklarını göz önünde bulundurmalı; bulundurup en masumane tavır, davranış ve konuşmalarda dahi bir bit yeniği olabilir endişesiyle sürekli kendini kontrol etmelidir. İç mülâhaza ve niyetlerinde bulanıklık hissettiği zaman da, üzerindeki nimetlerin tahdisini, kelâm-ı lafzî ile değil de, kelâm-ı nefsî ile dillendirme gibi daha selâmetli bir yolu tercih etmelidir.

Melekler Dahi Muttali Olmasın

Bu düşüncenin, zihin ve kalbimize yerleşmesi için, bütün lütuf ve güzelliklerin Cenâb-ı Hak’tan olduğuna aksine ihtimal vermeyecek şekilde yürekten inanmamız gerekir. Zaten Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan açık ve net bir üslûpla bu hususu ifade etmiştir. O buyuruyor ki: مَۤا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَۤا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ
“Sana gelen her iyilik Allah’tan; başına gelen her türlü kötülük ise nefsindendir.”10 Buna göre ayağınıza bir iğne batması, işlerinizde bir fiyasko ile karşılaşıp bir başarısızlığa uğramanız.. vs. hepsi sizdendir. Sağanak sağanak üzerinize yağan lütuf, ihsan, başarı ve muvaffakiyetlere gelince onların hepsi de Allah’tandır. İşte bu hakikate gönülden inanmak ve Kur’ân’ın verdiği bu ölçüye sımsıkı sarılmak gerekir.

Hâsılı, insan, bir taraftan kendisiyle yüzleşecek ve kendisini yerden yere vuracaktır. Âdeta kendisini iğneli bir fıçı içine koyacak ve yağını çıkaracağı ana kadar onu yayacaktır. Diğer yandan da derin bir muhasebe içinde, başkalarına açmadan kendi içinden yani kelâm-ı nefsî ile: “Rabbim, mazhar olduğumuz bütün bu güzelliklerden dolayı Sana hamdolsun.” diyerek, oturup kalkıp tahdis-i nimette bulunacaktır. Dile dökmeden kalbinin sesi ile Allah’a yönelecek, içten içe şükür duygularıyla dolup dolup boşalacak, Rabb-i Kerim’inin lütuf ve ihsanlarını iç mülâhazalarla seslendirecektir. Hatta böyle bir iç mütalâada bulunurken bunu meleklerin ıttılaına açık noktalarda dahi yapmama gayreti içinde olacaktır. Diyecek ki: “Yâ Rabbi! Meleklerin bile buna muttali olmasını istemiyorum. Ben sadece Senin bilmeni arzu ediyorum. Sana binlerce hamd ü senâ olsun ki, Sen, Habibine, وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ11 buyurmakla bize de bu mevzuda bir işarette bulundun. Ben de o işarete uyarak tahdis-i nimette bulunuyorum. Ama bunu, benim Hafeze ve Kiramen Kâtibîn meleklerinin dahi bilmesini istemiyorum. Madem bu mesele Seninle benim aramdadır. Sadece Senin bilmen bana yeter.”



1 Duhâ sûresi, 93/11.


2 Bkz.: Duhâ sûresi, 93/1.


3 Bkz.: Duhâ sûresi, 93/2.


4 Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.87 (İlk Hayatı).


5 Duhâ sûresi, 93/3.


6 Duhâ sûresi, 93/4.


7 Bkz.: Müslim, imâret 133; Tirmizî, ilim 14; Ebû Dâvûd, edeb 115.


8 Buhârî, tıb 17, 41, rikak 50; Müslim, îmân 374.


9 Bediüzzaman, Mektubat s.388 (Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas).


10 Nisâ sûresi, 4/79.


11 “Şimdi gel Rabbinin nimetini anlat da anlat!” (Duhâ sûresi, 93/11)

0 yorum

Yorum Gönder