11 Ocak 2017 Çarşamba

Yaşatma İdeali - İrşad ve Nifak

Soru: “Asıl hüner, kardeşini fena gördüğü vakit onu terk etmek değil; aksine kardeşlik bağlarını daha bir güçlendirip onun ıslahına çalışmaktır.” mülâhazası, nifak gibi bütün bir topluma zarar verebilecek günahlar için de söz konusu mudur? Umumun hukukunu ilgilendiren bu gibi meselelerde dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

Cevap: Bir mü’min; fenalıklar içine düşmüş bir kardeşini, düştüğü o çukurdan kurtarmak için, elinden gelen her türlü ceht ve gayretini ortaya koymalı ve onu kurtarmaya çalışmalıdır. Hani değişik yerlerde, maddî bir boğulma tehlikesi karşısında, Gönüllüler Hareketi içinde, kardeşini kurtarmak için kendini suya atıp şehit olan insanlar oldu. Belki onlar, o andaki ruh hâleti ve yaşadıkları hâdisenin şokuyla, boğulmak üzere olan kişiyi kurtarıp kurtaramayacaklarını, o şartlarda yüzüp yüzemeyeceklerini düşünmedi/düşünemedi ve neticede bir insanı kurtarma adına kendilerini tehlikeye atıp şehit oldular.

İşte bunun gibi, fenalık ve günahlar da birer levsiyat bataklığıdır. Kardeşlik ve vefa ise levsiyat bataklığına düşmüş bir şahsa el uzatmayı, kurtarma adına ne yapılması gerekiyorsa onu yapmayı gerektirir. Zira temiz ve nezih bir daire içinde bulunsa da, –hafizanallah– insan günah deryasına yelken açabilir, eli-ayağı, dili-dudağı günah işleyebilir. Meselâ birisi gözlerini haramdan sakınmaz, Allah’ın yasak ettiği manzaralara çok rahat bakabilir. O, Cenâb-ı Hakk’ın: قُلْ لِلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ “Mü’min erkeklere gözlerini haramdan sakınmalarını, ırzlarını da korumalarını söyle.”1 beyan-ı şerifini hiç kâle almaz. Hatta şahıs, meseleyi harama bakma, haram dinleme, haram konuşmadan daha ileriye götürüp bohemliklere açılabilir. Başka birisi ise diliyle günah işlemeye alışmıştır. İnsanları ayıplar, hafife alır, gıybet eder. Böyle bir insan levsiyat bataklığına düşmüş demektir. Meseleyi bu kadarla bırakmayan, ehl-i imana kötülük yapmayı planlayan, onların ayaklarını kaydırmak isteyen, kıskançlık ve hasetle iftirada bulunan insanlar da çıkabilir. İşte bütün bu durumlarda evvelâ, usûlüne göre, o şahsın elinden tutulmalı ve ona nasihat yolları aranmalıdır.

Bir İffet Âbidesi: Hazreti Cüleybib

Konuyla ilgili, Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ile Hazreti Cüleybib (radıyallâhu anh) arasında geçen hâdise çoğumuzun malumudur. Hazreti Cüleybib, o esnada, garize-i beşeriyenin feveranda olduğu bir dönem olan 16-17 yaşlarında bulunuyordu. Eğitimciler, genelde bu çağdaki talebelerin zapturapt altına alınamadıklarından, onların kontrolsüz ve disiplinsiz hareket içinde bulunduklarından şikâyet ederler. Bazı uysal fıtratlar, anne-babalarını takip edip doğru bir çizgide yürüseler de bozuk bir ortamda neş’et etmiş kimi gençler, ahlakî değerlere zıt tavır ve davranışlar içine girebilir. Hicap ederek söylüyorum, bu riskli dönemde sigara, alkol, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklara yakalananlar, daha değişik günahları irtikâp edenler olabilir. Bu durumda evvelâ ellerinden tutulup aklen, kalben ve hissen istikballeri adına onların ikna edilmesi gerekir. İşte Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhissalâtü vesselâm) da Cüleybib’i çekip yanına alıyor, mübarek dizlerini dizlerine vererek tam karşısına oturtuyor ve ona şöyle diyor: “Cüleybib! Duydum ki kadınlara uygunsuz davranışlarda bulunuyormuşsun. Şimdi bana söyle, aynı şeyin senin annene yapılmasını ister misin?” Cüleybib: “Hayır, yâ Resûlallah istemem!” diyor. Bunun üzerine İnsanlığın İftihar Tablosu; “Unutma, senin sarkıntılık yaptığın da birisinin annesidir!” buyuruyor. Daha sonra Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), aynı soruyu kız kardeşi, halası ve teyzesi için de soruyor ve aynı cevabı alıyor. Neticede Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) Cüleybib’in akıl ve mantığına hitap edip onu ikna ediyor. Hele bu sözlerin bir Peygamber sözü olduğu düşünülürse, zannederim Hazreti Cüleybib için ne kadar müessir olduğu daha iyi anlaşılır. Nihayet Hazreti Cüleybib’in içinde hiçbir tereddüt kalmıyor. Daha sonra Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek elini onun göğsüne koyuyor ve onun için dua ediyor. Sahabe-i kiram efendilerimiz diyor ki: “Cüleybib o andan itibaren Medine’nin en iffetli gençlerinden biri olmuştu.”2

Hazreti Cüleybib, daha sonra katıldığı bir savaşta şehit oluyor. Herkes kendi şehidini arıyor. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanındakilere: “Hiç kaybınız var mı?” diye soruyor. “Hayır.” cevabını alınca: “Ama ben Cüleybib’i kaybettim!” buyuruyor. Ashab-ı kiram onu bulduklarında öldürmüş olduğu yedi kişinin yanında şehit edilmiş olduğunu görüyorlar. Resûl-i Ekrem Efendimiz gidip onun başucunda duruyor, Cüleybib’i kolları arasına alıyor ve: “Bu Bendendir, Ben de ondanım.” buyuruyor.3

Siyerden naklettiğimiz bu tablo, bir mürşidin bu türlü durumlarda nasıl davranması gerektiğine dair çarpıcı bir örnektir. Görüldüğü üzere o zat yanlış bir adım atma durumundayken akla-mantığa hitap eden bir nasihatle hemen ondan vazgeçmiş, gerisin geriye dönmüş ve hakka teslim olmuştur. Daha sonra Cenâb-ı Hak bir hamlede onu evc-i kemalât-ı insaniyeye çıkarmış ve o hâliyle huzuruna almıştır. Dolayısıyla tökezleme, düşme, sürçme vetiresinde bulunan bir insana yapılması gereken öncelikle budur.

Fakat bir insan, dinin açıkça haram dediği bir meseleyi hafife alıyor, önemsiz görüyor ve o mevzuda ikaz edildiği hâlde aynı şeyleri yapmayı sürdürüyorsa, o zaman durum farklılık arz eder. Meselenin ciddiyetini ortaya koyma adına, gerektiğinde bu tür insanlara karşı belli bir mesafe koymak gerekebilir. Bu da münkerattan nehiy mevzuuna giren hususlardan biridir.

Konuyla ilgili bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ وَذٰلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ “Sizden kim bir münker görürse, onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse irşad ve ikazda bulunsun. Buna da gücü yetmezse kalbiyle ona tavır alsın. Bu sonuncusu imanın en zayıf mertebesidir.”4 Bir münkere karşı alınacak ilk tavır onu elle men etmektir. Bir insan çoluk çocuğunu, kendi yakınlarını kötülüklerden koruma adına hukukun kendine verdiği hak ve müsaade ölçüsünde bazı müeyyideler uygulayabilir. Fakat böyle bir imkânı yoksa, gördüğü münkeri eliyle düzeltemeyecekse, o zaman emr-i bi’l-mâruf ve nehy-i ani’l-münker yapıp irşad ve ikazda bulunabilir. Şayet buna da imkân yoksa, konjonktür buna bile müsaade etmiyorsa, o zaman yapılacak şey, yapılan o kötülüklere karşı kalbî bir tavır içinde bulunmaktır. Bir mânâda, temerrüt edip yanlış yolda yürümeye devam eden o kişiyle arasına mesafe koyabilir, ona karşı tavır alabilir. Esasında ısrarla günah irtikâp eden şahsa karşı alınan bu tavır, yine onu kurtarmaya, ona yardımcı olmaya matuftur, öyle olması gerekir.

İşte bu noktada mürşid konumunda bulunan şahsın basiret ve firaseti çok önem arz eder. Bir şahıs vardır; pişmanlık içinde tevbeler tevbesi deyip yaptığı yanlıştan çıkış yolları aramaktadır. Bir de yanlış davranışlarına şeytanî bahaneler bulup, sürekli kendini aldatarak, günah ve mâsiyette ısrar eden insanlar vardır. İşte tavır alınacak insanlar bunlardır. Bu hassasiyet isteyen bir konu olduğundan, eğer mesele insafa emanet edilmezse, vicdanın kadirşinas ölçüleri içinde meseleye bakılmazsa, birine karşı yapacağınız muameleyi diğerine, ötekine yapacağınız muameleyi de berikine yapabilirsiniz. Bu şekilde davranınca da hak yerini bulmayacağından, nezd-i ulûhiyette mesul olursunuz. Bu sebeple, muhatabın durumuna göre her şey yerli yerince yapılmalı ve hangi davranışa karşı nasıl bir tavır alınacağı daha baştan iyi hesaplanmalıdır.

Küfre Denk Günahlar

Bir de sorunuzda ifade ettiğiniz nifak gibi; karanlık odaklara elemanlık yapma, muhbirlik kılıfı altında iftira ve tezvirde bulunma gibi, bir hareketin heyet-i umumiyesine zarar verecek tavır ve davranışlar vardır ki, bunlar küfre denk günahlardır. Bu tür günahların affolması için fertlerin haklarını helâl etmeleri yetmez. Zira bunlar hukuk-u ammeden sayıldığı için, bunlara hakkullah taalluk eder. Diyelim ki bir tâli’siz, milletimiz ve devletimize ait bir vazifeyi kendi hesabına değerlendirerek maddî bir ücret karşılığında yurt dışında birilerine haber ulaştırmakta, casusluk yapmaktadır. İşte bu, öyle bir dalâlettir ki, bunun adı –hafizanallah– nifak ötesi bir fenalıktır. Rabbim hiç kimseyi böyle bir duruma düşürmesin.

Neylersin ki, bu tür hâdiseler geçmişte yaşandığı gibi günümüzde de yaşanabilir. Düşünün ki, insanlığın altın çağı Devr-i Risaletpenahi’de bile münafıklar vardı. Dolayısıyla günümüz Müslümanları içinde de bir kısım münafıklar olabilir. Provokasyonlarda gördüğünüz gibi, İran’dan, Turan’dan gelip kaos ve kargaşa çıkarma adına değişik içtimaî hâdiselere sebebiyet veren insanlar var. Bunlar değişik vesilelerle toplulukların içine girip ortalığı karıştırıyor, camiye hiçbir zaman uğramadıkları hâlde caminin önünde toplumu tahrik ederek provokasyonlara sebebiyet verebiliyorlar. Evet, bu tür hâdiseler her zaman olabilir. İşte bütün bunları görmek için fikir çilesi ve ızdırapla nurlandırılmış keskin bir basiret ve firasete ihtiyaç vardır.

Bu vesileyle bir kez daha ifade edeyim ki, özünde insan sevgisi bulunan bir dinin mensupları olarak bizlerin endişe verici bir hâlimizin olmadığı her platformda dile getirilmelidir. Evet, biz insanlık çapında bir diyalog anlayışının taraftarıyız. Herkesin birbirini sevip uzlaşması için uğraşıyor, bu yolda ceht ve gayrette bulunmayı ibadet sayıyoruz. İnsanların birbirlerini öldürmek için icat ettikleri atom ve hidrojen bombalarının, bilmem daha ne kahrolası silâhların kullanılmasına engel olma gayreti içindeyiz. Bütün bu bombaların, bir belâ, bir afet olarak değil; muhabbet atmosferinde birer maytaba çevrilip insanlığın başına bir rahmet ve ışık yağmuru hâlinde yağması arzusundayız. İşte bizim bütün davamız bundan ibarettir.

Fakat güç ve kuvvetten başka bir değer bilmeyenler, âlemi kendileri gibi gördüklerinden, sizi de kendileri gibi zannedip hayalinizden geçmeyen, rüyasını dahi görmediğiniz şeyleri size isnat edebilirler. Bütün bunlar karşısında yapılması gereken, iç dünyanızı şerh edip sizi doğru bir şekilde okumalarını sağlamak olmalıdır. Zaten sizin, bir ibadet neşvesi içinde, dünyayı bir Cennet koridoru hâline getirmekten başka bir gayeniz olmadı. Evet, sizin dininizden kaynaklanan sorumluluk şuuruyla peşinde olduğunuz bir hedef vardı: İnsanlar vuruşmasın, sürtüşmesin, öldürücü bombalar patlamasın, katliam ve kıyımlar olmasın; Hiroşima ve o, dünya savaşları gibi fecâi’ ve fezâi’ bir kere daha yaşanmasın. Bunun için de baştan beri hep insanların gönlüne seslendiniz, karınca kararınca her yerde barış adacıkları oluşturmaya çalıştınız. Bu arada şunu ifade edeyim ki, ülkemizde ve dünyanın dört bir tarafında nice temiz ve nezih fıtrat böyle bir çağrıya kulak verdi, teveccüh gösterdi, böyle bir anlayışı alkışladı, destek oldu ve sahip çıktı. O hâlde bize düşen, kim ne derse desin, olumsuzluklara takılıp kalmadan, Rabbimiz’in rızasına ereceğimizi umduğumuz bu yolda, küheylânlar gibi çatlayıncaya dek, koşturup durmaya devam etmektir.



1 Nûr sûresi, 24/30.


2 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/256; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/162, 183.


3 Müslim, fezâilü’s-sahâbe 131; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/420, 421, 425.


4 Müslim, îmân 78; Tirmizî, fiten 11; Ebû Dâvûd, salât 239.

0 yorum

Yorum Gönder