12 Ocak 2017 Perşembe

Yaşatma İdeali - Düşünce Aksiyon İç İçeliği

Soru: Hareket ve faaliyetlerin mukaddem bir plan ve programa bağlı götürülmesi önemli bir disiplin olarak zikrediliyor. Diğer taraftan aksiyon öncelikli bir düşüncenin varlığından bahsediliyor. Bu iki husus muvacehesinde aksiyon öncelikli bir düşünce nasıl anlaşılmalı ve uygulanmalıdır?

Cevap: Dünyevî-uhrevî insanlara fayda sağlayacak, uzun soluklu, sağlam ve kalıcı bir aksiyon ortaya koymak isteyen her fert, yapacağı bütün işleri belli kıstaslara bağlılık içinde, belli bir plan ve programa bağlı götürmelidir. İnanan bir insan için bu kıstaslar; edille-i asliye dediğimiz, Kitap, Sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukahadır.1 Bunun yanında bir de edille-i tâliye veya edille-i zamaniye diyebileceğimiz, maslahat, istihsan, örf gibi hususlar vardır.2 Bunlara bağlı içtihat ve istinbatlar olur. Fakat bilinmesi gerekir ki, bütün bu içtihat ve istinbatlar, aslî kaynaklarda bırakılan uçlar değerlendirilerek gerçekleştirilir. Yoksa müctehidîn-i kiram efendilerimiz “min indi enfusihim” kafalarına estiği gibi hüküm çıkarmamışlardır. Meseleyi Usûl-i Fıkıh ıstılahıyla ifade edecek olursak, onlar bir “makîsun aleyh”e dayanarak bir kıyasa gitmiş veya bir içtihatta bulunmuşlardır. Bu arada şunu da ifade etmeliyiz ki, bu çok zor ve çetin işi o büyük kametler, kılı kırk yararcasına bir hassasiyetle yerine getirmişlerdir.

İcmalî Plan

Asıl konumuza dönecek olursak, evet, mukaddimatta belli kıstaslara bağlılık içinde bir plan yapmak lazımdır. Fakat fakir, o plana hep icmalî bir plan nazarıyla bakıyorum. Nasıl ki, insan iman ederken öncelikle icmalî bir bilgiyle iman dairesine girer. Yani bidayette, icmalî bilgiyle, “Allah vardır, O, Hâlık-ı A’zam ve Hâlık-ı Âlem’dir.” der, meseleyi öylece kabullenir. Fakat zamanla seviye, yaş ve başa göre tekvînî emirlerin yorumlarını da yanına alarak daha başka istidlâl yollarıyla tafsile gider ve o mevzuda derinleşmeye çalışır. İşte insan, bir aksiyon ve faaliyet ortaya koyacağı zaman, o mevzuda öncelikle icmalî bir plan ve programa sahip olmalı, öylece yola koyulmalıdır.

Peki, icmalî plan derken ne kastediyoruz? Meselâ bir mü’minin, inanıp içine sindirdiği temel değerleri vardır. O, bu değer ve güzelliklerin herkes tarafından bilinmesini arzu etmekte ve oturup kalkıp “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Sözümüz cümle heman kıssa-i cânân olsa..!” demektedir. Şimdi bu durum, o mü’minin, yeryüzündeki bütün gönüllere, insanlığın bütününe bu değer ve bu güzellikleri tanıtıp duyurma adına icmalî bir düşünce ve tasavvurunun bulunduğunu gösterir. Fakat her bir coğrafyanın kendine has şartları, kültür ortamı, gelenek ve ananeleri söz konusudur ki, bunları hesaba katmak ve ona göre vaziyet almak da tafsilî bir düşünce ve tafsilî bir plan ve programa bağlıdır. İşte “aksiyon öncelikli düşünce” dediğimiz de esasında budur. Yani icmalî bilginin, plan ve programın hayata taşınması, hareket ve aksiyona dönüştürülmesi gerekir. Bu da, netice itibarıyla aksiyonun, tafsilî plan ve düşünceye rehberlik yapması, onun önünde bulunması demektir.

“Bunlar O’nun Vârisleri”

İsterseniz verdiğimiz misal üzerinden konuyu bir nebze daha açmaya çalışalım. Diyelim ki, bugün siz, gökler ötesinin insanlığa armağanı olan semavî değerler manzumesine yürekten inanıyor, onları hakikaten vicdanınızda derinlemesine duyup hissediyorsunuz. Tabiî böyle bir imanın neticesi olarak o değerler manzumesini bir karasevda hâlinde bütün cihana duyurma arzusundasınız. Bunu yaparken de ne propaganda, ne misyonerlik yapma ve ne de dininizi başkalarına dayatarak âlemin dininize girmesini sağlama gibi bir gayeniz söz konusu değil. Zira inandığınız o dininizi, tavır ve davranışlarınızla kendi renk ve deseniyle ortaya koyamadığınız takdirde, yapılan iş kendinizi kandırmaktan başka bir sonuç vermeyecektir! O sebeple size deniyor ki, bırakın anlatacaklarınızı davranışlarınız ifade etsin. Davranışlarınızdaki kemal, karşı tarafın vicdanında tesir icra etsin. Size bakanlar; tavır ve davranışlarınızda, oturup kalkışınızda, bakış ve konuşmalarınızda hep Allah’ı hatırlasın, hep “Allah” desin; desin ve “Bu insanlar boş değil, bunlar adımlarını boşa atmıyorlar.” düşüncesi muhataplarınızın gönlünde mayalansın. İşte böyle sağlam kaidelere ve sağlam bir blokaja emanet edilen şeyler, Allah’ın izni ve inayetiyle Richter ölçeğine göre on şiddetinde bir zelzele bile olsa yıkılmazlar. Fakat en beliğ ifade ve beyanlara dayandırılsa da temsille derinleştirilemeyen bir irşad ve tebliğin üç şiddetinde bir zelzele ile dahi altı üstüne gelebilir. Dolayısıyla denilebilir ki, söz çok önemli değildir. Söz, tavır ve davranışın ifadesi olması itibarıyla izafî bir kıymeti haizdir. Ancak tabiata mâl olmuş, tabiatın bir derinliği hâline gelmiş temsildir ki, başkalarında büyük bir merak uyandırır ve müessir olur. Meselâ siz arpa kadar olsun hiç mi hiç harama elinizi sürmezsiniz. Hatta şiddetli ihtiyacınız olduğu zaman dahi aynı iradeyi ortaya kor, aynı tavrı gösterirsiniz. Bu bir olur, iki olur, üç olur… ve nihayet sizin bu hâliniz başkalarının nazar-ı dikkatini celbeder. Hani Seyyid Tâha ve Hacı İlyas’la beraber Hazreti Pîr Haliç’ten geçerken başını öne eğer ve nazarlarını hep kayıt altında tutar. Bu durum karşısında Seyyid Tâha ve Hacı İlyas taaccüplerini ifade edince Hazreti Üstad onlara şöyle cevap verir: “Lüzumsuz, geçici, günahlı zevklerin âkıbeti elemler, teessüfler olmasından, istemiyorum.”3

İşte bütün bir ömür boyu böyle bir duruş, böyle bir tavır sergilemek çok önemlidir. Evet, kırk sene sizin tavırlarınızı tecessüs ettikten sonra: “Allah, Allah! Bunlar peygamber gibi insanlar. İsmet, sıdk, emanet, tebliğ, fetanet gibi peygamber sıfatlarına sahipler. Hâtemü’l-Enbiya Hazreti Muhammed Mustafa’dan (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra peygamber gelmeyeceğine göre demek ki bunlar O’nun vârisleri.” demeliler. İşte muhataplarınıza böyle bir söz söyletecek ölçüde bir kıvam, bir ufuk yakalamaya çalışmalısınız.

Hele, İslâm’ın dırahşan çehresinin karartılmaya çalışıldığı günümüzde siz, bir kısım yanlışlıkları tashih ve düzeltme adına, kendinize ait değerleri doğru bir temsille ortaya koyabilmek için ölesiye bir ceht ve gayret içinde olmalısınız. Meselâ hiçbir şekilde tecviz edilemeyecek canlı bombalara, bazılarının kafasına estiği gibi ilân-ı harp etmelerine, kuvvet dengesinin söz konusu olmadığı bir durumda şuraya buraya bir-iki roket atmak suretiyle masum insanların başlarına onlarca, yüzlerce roketin yağmasına sebebiyet vermelerine karşı, bu tavırların hiçbirinin Müslümanlıkla telif edilemeyeceğini herkese duyurup anlatmalısınız. Zira İslâm hayatın hiçbir sahasını boş bırakmamıştır. O, zulüm ve haksızlıklara karşı meşru dairede nasıl bir mücadele ortaya konulması gerektiğini de vazıh bir surette beyan buyurmuştur. Meselâ, İstiklâl Mücadelesi’nde olduğu gibi, milleti idare edenler bir heyet teşkil eder ve ilân-ı harbe onlar karar verirler. Fertler de onların verdikleri bu karara uyar, ülkenin dört bir yanında o kararı uygular, meşru sınırlar içinde mücadelelerini ortaya korlar.

İşte bazılarının kirlettikleri İslâm’ın bu dırahşan çehresini pırıl pırıl hâliyle âleme gösterme gibi icmalî bir planımız olmalıdır. Bunun tafsiline gelince, dünyanın dört bir yanına yayılarak, İslâm’ı doğru temsil etmek suretiyle “Böyle Müslümanlar da varmış!” dedirtmeliyiz. Elbette ki böyle bir sözü kendi adımıza dedirtmek riya olur. Fakat Müslümanlık adına dedirtme mevzuuna gelince, o bir vazifedir. Yani İnsanlığın İftihar Tablosu ve Râşid Halifeler’in –canlarımız canlarına kurban olsun– bize emanet ettikleri hakikî Müslümanlığı gerçek hüviyetiyle cihana duyurmak boynumuzun borcudur. Evet, çağımız insanının buğulu, sisli, paslı Müslümanlık imajını silmeli, mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun derinliği, nurefşan ve dırahşan çehresiyle gerçek Müslümanlığı ortaya koymalıyız.

Meselâ dünyanın dört bir bucağında, okullar ve kültür lokalleri açarak; o müesseselerdeki talebeleri, talebe velilerinin evlerine gitmede bir vesile ve köprü sayarak, daha başka özel günleri değerlendirip, bazen helva, bazen aşure, bazen börek, bazen künefe yapıp “Bunlar bizim kültürümüzün çok önemli ürünleridir. Biz bunları yapar ve komşularımıza da ikram ederiz.” diyerek farklı din ve kültürlere mensup insanlar arasında köprüler kurmaya, onlarla yakınlaşmaya ve öteden beri yanlış mülâhazalarla meydana gelmiş olan aramızdaki çukurları kapamaya çalışırız. Böylece deryalar üzerine köprüler kurmak ve dağlar arasında geçitler oluşturmak suretiyle yeniden bir kere daha kalblere ulaşarak ve o kalblerle Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek kalblerin bir kez daha fıtrî olarak Allah’la buluşmasını temin etme gayretinde bulunuruz.

Alternatif Düşünce ve Projeler

Evet, gittiğiniz yerlerdeki insanlar siz farkına varsanız da varmasanız da sizi tecessüs eder ve elli defa nabzınızı tutarlar. Meselâ, bir kısım art niyetli insanlar gidip sizi yurt dışında gammazladıklarında aldıkları cevap şu oldu: “Biz on senedir bu adamları dinliyoruz. Sizin dediklerinizin hiçbirini onlarda görmedik. Hiç aritmiye rastlamadık. Nabızları hep aynı atıyor.” Görüldüğü üzere bu sözleriyle onlar âdeta sizin müdafiiniz oldular. Eğer bazı yerler itibarıyla bir kısım tıkanmalar olduysa, bunun sebebi bizim kendimizi tam olarak ifade edemeyişimiz, ifademizdeki bir kısım kusurlarımızdır. Bu noktada şu hususa da dikkat çekebiliriz: Beklenmedik şekilde ortaya çıkan olumsuzlukları olumlu hâle çevirecek, negatif şeylere pozitiflik kazandıracak alternatif plan ve programlar her zaman olmalıdır.

Evet, değişen şartlar karşısında mevcut durumu bir kez daha değerlendirip o şartlara göre alternatif plan ve projeler ortaya konulması gerekir ki, biz buna tafsilî plan diyebiliriz. Aynı zamanda bu, aksiyon öncelikli bir düşünce demektir. Evet, bir yandan bir icmalî planınız, bir kısım ana doneleriniz olmalı ve siz hareket ve faaliyetlerinizi onun üzerine bina etmelisiniz. Ancak bunun yanında, zaman-ı merhuna emanet edeceğiniz açık uçlar da bırakmalı ve şartlara göre uygulamaya koyacağınız alternatif plan ve projeleriniz de olmalıdır. Farklı kültürleri nazar-ı itibara alarak, dilleri, dinleri, telâkkileri, eşya ve hâdiselere bakışları açısından o insanları tanıdıkça aksiyonunuz içinde “şurada şöyle bir şey olabilir, burada böyle bir şey olabilir” diyebilmeli, gittiğiniz ülkenin şartlarına göre farklı alternatifler ortaya koyabilmeli ve Allah’ın izni ve inayetiyle bir kısım yeni düşünce sistemleri geliştirebilmelisiniz.

Hâsılı, mebdede sathî ve düz bir çizgide düşünen insan, müntehada daha engin ve derinlikli düşünecektir. Ziya Gökalp’in, cehaletle alâkalı kullandığı kelimelerle ifade edecek olursak, mebdede basit düşünen, müntehaya doğru giderken mürekkep düşünmeye –ki siz buna muzaaf tabirini de ilâve edebilirsiniz- derken mük’ab düşünmeye başlayacaktır. Yani düşünürken meseleyi alternatifleriyle ele alacak, “şu da olabilir, şu da olabilir, fakat şu da olabilir” diyerek bütün alternatifleri düşünüp hesaba katacak bir ufuk enginliğine sahip olacaktır. İşte bütün bunlar, bir mânâda tafsilî düşünce, tafsilî plan ve tafsilî proje mevzuunda üzerinde durulması gerekli olan hususlardır.



1 Bkz.: el-Pezdevî, el-Usûl 1/221; es-Serahsî, el-Usûl 1/279.


2 Bkz.: Mehmed Seyyid, Medhal s.323.


3 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.504-505 (Emirdağ Hayatı).

0 yorum

Yorum Gönder