30 Aralık 2016 Cuma

Kalb İbresi - Minnet

Soru: Minnet ne demektir? Dinimize hizmet ederken başa kakan, minnet eden bir insan durumuna düşmemek için hangi hususlara dikkat edilmelidir?

Cevap: Minnet kelimesi, Allah’a ve insanlara nispet edilmesine göre farklı mânâlara gelmektedir. Allah’a nispet edildiğinde; O’nun bütün varlıklara olan nâmütenâhî lütuf ve nimetleri, ikram ve ihsanları şeklinde anlaşılmıştır. İnsanlara nispet edildiğinde ise “minnet” kelimesinin bir menfî bir de müspet anlamı söz konusudur. Menfî anlamda minnet; bir kimsenin yaptığı iyiliği başa kakması, sayıp dökmesi, iyilikte bulunduğu kimseden karşılık beklemesi… gibi olumsuz tavır ve davranışları ihtiva eder. Müspet mânâda ise Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz nimet ve lütufları karşısında insanların O’na olan hamd ü senâ ve şükran duygularını ifade için kullanılır.

Kelimenin bu farklı mânâlarıyla alâkalı Hucurât Sûresi’ndeki şu âyet-i kerimeyi hatırlayabiliriz. Söz konusu âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: يَمُنُّونَ عَلَيْكَ أَنْ أَسْلَمُوا قُلْ لَا تَمُنُّوا عَلَيَّ إِسْلَامَكُمْ بَلِ اللّٰهُ يَمُنُّ عَلَيْكُمْ أَنْ هَدَاكُمْ لِلْإِيمَانِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ “İslâm’a girmelerini sana minnet ediyorlar. Onlara de ki: Müslümanlığınızı bana minnet etmeyin. Eğer gerçekten iman etmiş, iman şuuruna ermiş iseniz bilmelisiniz ki, sizi iman yoluna sevk ettiğinden dolayı, asıl Allah size minnet eder!”1 Öncelikle ifade etmeliyim ki her mü’min bu âyet-i kerimeyi sürekli boynuna asılı duran bir ferman-ı ilâhî gibi düşünmeli ve Hak karşısındaki konum ve duruşunu ayarlamak için sık sık ona bakmalıdır. Çünkü O Allah’tır (celle celâluhu). Her şeyin mutlak ve yegâne malikidir. Dolayısıyla minnet O’na aittir ve O’nun hakkıdır. Bu âyetle Allah sanki bize şu hususları hatırlatmaktadır: “Ben sizi yoktan var etmedim mi? Varlığınız Benim vücudumun gölgesinin gölgesi değil mi? Size verilen izafî sıfatlar vahid-i kıyasî olarak Benim varlığımı ve sıfatlarımı göstermek için size verilmiş değil mi? Ben size imanı lütfetmedim mi? Biliyorsunuz ki eğer iman meşalesini içinizde yakmasaydım, ne âfâkî ne de enfüsî tefekkürünüz onu size kazandıramazdı! Ben sizi İslâm’ın yaşandığı bir ortamda yaratmadım mı? Sizi mütedeyyin bir ailenin vesayetinde dünyaya getirmedim mi? Din-i mübîn-i İslâm’a hizmet yoluna sizi sevk etmedim mi!”

Evet, bütün bunlar bize sorulabilir. Zira bir âyet-i kerimede, وَقِفُوهُمْ إِنَّهُمْ مَسْئُولُونَ “Tutun onları, çünkü onlar sigaya çekilecekler.”2 denilirken, başka bir âyette; ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ “Sonra o gün bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz.”3 buyuruluyor. Yani hayat, iman, İslâm, içinde neş’et ettiğimiz ortam… vs. maddî-mânevî bütün lütuf ve nimetlerden sorguya çekileceğimiz bize bildiriliyor. İşte üzerimizde nâmütenâhî nimetleri bulunduğundan dolayı Zât-ı Ulûhiyet’in bize karşı minneti vardır ve elbette ki bu minnet O’nun hakkıdır. Değişik vesilelerle –biraz da espriye benzer bir mülâhazayla– ifade ettiğim gibi, Cenâb-ı Hak bize: “Bana ait şeyleri bir kenara koyun da kendi kimliğiniz adına Bana bir tekmil verin!” diyecek olsa, neyin geriye kalacağını hiç düşündünüz mü acaba? Nasıl “ben” diyeceksiniz orada. Her şey Allah’tan olduğuna göre “ben” dediğiniz şey nedir? İşte bütün bunları teemmül edip Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki sayısız lütuf ve ihsanlarını görünce, O’na karşı hamd ü senâ hisleriyle dolup “Minnet ve şükran O’nadır.” diyoruz. Bu, minnetin olumlu mânâsıdır.

Kelimenin olumsuz mânâsına gelince, konunun başında da geçtiği üzere, gerek açık bir şekilde, gerekse ima ve işaret yoluyla kapalı bir biçimde, yapılan iyilikleri ifade etme, sayıp dökme, başa kakma ve böylece iyilik yapılan kimseyi manen ezme, ona eza ve cefada bulunma demektir. Bu mânâyla alâkalı da Kur’ân-ı Kerim’deki şu âyet-i kerimeyi hatırlayabiliriz: يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْأَذٰى “Ey iman edenler! Sadakat nişanesi olan sadakalarınızı –zekât da buna dâhildir– insanların başına kakmak suretiyle o işi yapmamış gibi bir duruma düşmekten sakının.”4 Sadaka, sizin Allah’a karşı sadık birer bende olduğunuzun ifadesidir. Çünkü mal, canın yongasıdır. Siz sadaka vermek suretiyle âdeta kendi canınızı yontuyor; yontup yongalar meydana getiriyor ve onları veriyorsunuz. Çalışıp kazandığınız, elde etmek için alın teri döktüğünüz o şeyleri verirken sanki canınızın yarısı sizden kopup gidiyor. İşte Kur’ân; “Böyle önemli bir ibadeti ifa ederken eziyet etmeyin, minnette bulunmayın!” diyor. Başa kakmanın neticesini de لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ “Sadakalarınızı boşa çıkarmayın.” ikazıyla bize gösteriyor.

Açıkça görüldüğü üzere bu mânâdaki minnet, yapılan iyiliği alıp götüren, zararlı, haram kılınmış memnu’ bir minnettir. Çünkü وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden hayır yolunda harcarlar.”5 âyetiyle de ifade buyrulduğu gibi, esasen biz başka değil, Allah’ın bize verdiklerini veriyoruz. Buna göre biz sadece bir aracı, emanetçi, tevzi (dağıtım) memuru konumundayız. Allah’ın verdiği malın temizlenmesi, manen nemalanıp bereketlenmesi ve herhangi olumsuz bir tesire maruz kalmadan devam ve temadi etmesi için duruma göre bazen kırkta bir, bazen onda bir, bazen de beşte birini Allah yolunda harcıyoruz. Bu, o malın devam ve temadisinin garantisi olduğu gibi, bizim de Allah’a karşı sadakatimizin bir emaresi oluyor. Farklı bir ifade ile biz bu emri yerine getirmekle malın da mülkün de Allah’a ait olduğunu tasdik etmiş oluyoruz.

Minnet Allah’a ve O’nun Resûlü’nedir

Bu noktada minnetle alâkalı akla takılabilecek bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum. İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) hayat-ı seniyyelerinde elbette ki hiçbir zaman yaptığı hizmetlerden dolayı herhangi bir ücret talebinde bulunmamış ve “Sizin için şunu yaptım, bunu ettim!” diyerek asla kimseyi minnet altında bırakmamıştır. Ancak sayılabilecek kadar az vâkıa olsa da, değişik hikmet ve maslahatlara binaen, kendisinin muhatapları için nasıl büyük bir nimet olduğunu hatırlattığı durumlar da söz konusudur. Meselâ Huneyn Harbi sonrası gelişen hâdiseler buna bir misal olarak zikredilebilir. Hatırlanacağı üzere Huneyn Harbi’nde elde edilen ganimetleri Allah Resûlü daha ziyade gönüllerini İslâm’a ısındırmak istediği insanlara dağıtmış ve bazı şahıslara hususiyet arz edecek şekilde paylar vermişti. Böyle yapmakla O (sallallâhu aleyhi ve sellem) yeni Müslüman olmuş bu fertlerin gönüllerini almak, onları da istikbalin kahraman sahabileri hâline getirmek, kendi semahatini sergileyerek onların gönlünde de imanın oturaklaşmasını sağlamak murad buyuruyordu.

Ayrıca bu kişilerin birçoğu, kavim ve kabileleri arasında söz sahibi olan insanlardı. Siz fakir fukaraya bakar, onları görüp gözetirsiniz; ama öyle birisi de vardır ki, onun gönlünü kazandığınız zaman arkasındaki binlerce insanın da gönlünü kazanmış olursunuz. O şahıs; “Buyurun gelin!” dediği zaman ardındaki binlerce insan da size katılmış olur. Fetanet-i azam sahibi Efendimiz ganimet taksiminde bu ve benzeri birçok hikmet ve maslahat gözetmişti. Şu an biz belli ölçüde bunları düşünüp idrak edebiliyoruz ancak o günkü şartlarda Ensar’dan üç-beş genç bunları düşünememişti. Düşünememiş ve “Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, hâlbuki en fazla payı da onlar alıyor!” demişlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Ensar’ın, aralarına başka kimse almadan, hemen bir çadırın altında toplanmasını emretti. Tabiî bu husus da taktik açısından ayrıca üzerinde durulabilecek bir konudur. Zira fitneye yol açabilecek, dedikodu denilebilecek şeyler konuşulmaya başlanmıştı. Bundan dolayı problem çözülürken fitne ve dedikodunun şuyu’ bulmaması adına Muhacir topluluğunun söylenenleri duymaması dikkat edilmesi gereken bir husustu. Ayrıca Ensar’ın bütününe toplu bir şekilde hitap edilmek suretiyle, bu sözleri dillendiren kişilere karşı perde yırtılmamış, onlar hususi mahiyette hırpalanmamış olacaktı. Bu da kimsenin suçlu duruma düşürülmemesi, suçluluk psikolojisi içine itilmemesi adına önem arz etmekteydi. Hâsılı, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) Ensar’ı toplamış ve onlara minnet ifadeleri olarak telakki edilebilecek şu sözleri söylemişti:

“Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Ben geldiğimde, siz fakr ü zaruret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalblerinizi telif etmedi mi?” Elbette orada bulunanların çoğu zaten O’na çok iyi inanmış kimselerdi. Efendimiz (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), her cümle ve soruyu bitirdikçe onlar topluca: اَلْمِنَّةُ لِلّٰهِ وَلِرَسُولِهِ “Evet, evet, minnet Allah’a ve Resûlü’ne aittir!” diye gürlemişlerdi.6 Görüldüğü üzere burada –hâşâ– nimetlerin onların başına kakılması, yüzüne vurulması mevzuubahis değil; aksine muhatapları içine düşebilecekleri bir vartadan kurtarma, fitnenin önünü alma ve ortaya çıkmış problemi çözmeye matuf bir gaye söz konusudur.

Tabiî bu hitab-ı nebevîde aynı zamanda bizim için de alınması gereken dersler var. Bu beyanla, Efendiler Efendisi’nin Allah nezdindeki yeri ve bizim başımız üstünde bulunan o muallâ konumu hatırlatılmış oluyor. Evet, biz O’na karşı çok medyun, çok minnettarız. Zira O olmasaydı cihanın olmasının da bir mânâsı yoktu. İmana, iz’ana erdiysek O’nun sayesinde erdik. Varlığı doğru okuyabildiysek O’nun sayesinde okuduk. Bugün hidayet yolunda bulunuyor, ebedî mutluluk yurdunun rüyalarını görüyor, Allah’ın hoşnutluğuna ermeyi hedefliyorsak, bütün bunlar O’nun rehberliği, yol göstericiliği vesilesiyle, yollarımıza nurlar serpip aydınlatması sayesindedir. Bu açıdan minnet etme O’nun hakkı, bunu itiraf da bizim vazifemizdir.

Bir Arpa Boyu Yol Alamayan Tâli’sizler

Şimdi mevzuun bize bakan yönüne gelecek olursak, elbette ki gaye ölçüsünde vesile olan Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) konumu farklı, bizim konumumuz ise tamamen farklıdır. O sebeple ister insanları yedirme, içirme, bakım ve görümünü yapma tarzında olsun; isterse onların ilim ve irfanına hizmet etme, böylece onları doğru yola sevk ederek rehberlik, pişdârlık ve pişvâlıkta bulunma şeklinde olsun.. hâsılı hangi yolla olursa olsun, bu yaptığımız iyiliklerin hiçbirini minnet işmam edecek ölçüde dahi olsa dile getirmemiz doğru değildir. Bu konuda bize düşen şöyle düşünmektir: Allah’a binlerce hamd ve senâ olsun ki bizi sizinle beraber böyle güzel bir yola hidayet eyledi; eyledi de iman ve İslâm hayatımız, gönül ve ruh dünyamız itibarıyla henüz gerçek bayrama eremesek de Rabbimiz bize el ele, omuz omuza âdeta bir bayram sevinci yaşattı.

Evet, yaptığımız hizmet, ettiğimiz iyilikler karşısında kardeşlerimize minnet edip onları incitmemeli, üzmemeliyiz. Bazen anlaşılmama, hissedilmeme gibi durumlar karşısında insan olmamız münasebetiyle gönül kırgınlığı yaşayabiliriz. Ancak bu durumda içteki duygularımızı ifadeye dökmez ve bastırabilirsek –inşallah– mahzurlu bir tavır ve davranış içine düşmemiş oluruz. Hele hele “Ben olmasaydım nereden bu yolu bulacak ve doğruyu nasıl bilecektiniz?” şeklinde beyanlarda bulunarak vesile olduğu hizmetleri gurur vasıtası yapıp başa kakmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. İstanbul gibi beldeleri fethedebilir, Belgrat’lara gidebilir, Viyana’lara yönelebilir, kıtalara nam-ı celil-i Muhammedî’yi duyurabilirsiniz. Ve bütün bunlar insanlar tarafından sanki sizin dehanızdan fışkırmış gibi görülüp öyle de algılanabilir. Ancak bu yaptıklarınızı, arkanızda sizinle beraber koşan o insanların başına kakar, minnet mevzuu hâline getirirseniz, bu durum, o büyük işlerin hepsini iptal eder, sevabını alır götürür ve ahirette o işlerden sizin hesabınıza hiçbir şey kalmaz. Bunca iş yapmış olmanıza rağmen bir arpa boyu yol almamış/alamamış olduğunuzu öte tarafta acı acı müşâhede edersiniz.

Minnetin Dereceleri

Minnet etmenin de kendi içinde dereceleri vardır. Meselâ bazıları bu tür duyguları iradeleriyle bastırır ve dışarı vurmazlar. Bu bir ölçüde şâyân-ı takdirdir. Çünkü en azından başa kakmak suretiyle insanlar rencide edilmemiş ve bilfiil günaha girilmemiş demektir.

Bazı kimseler de vardır ki içlerindeki o sevimsiz ve nahoş duyguları saklayamaz, kontrol altında tutamaz, o ölçüde olsun iradelerinin hakkını veremezler. Bu duruma bir misal olması açısından şu an aklıma gelen bir hatıramı sizinle paylaşmak istiyorum:

El ele, omuz omuza sa’y ü gayrette bulunan bir heyetin samimi gayretleri neticesinde, Cenâb-ı Hakk’ın ilim-irfan hayatımıza lütfettiği bir müessesenin açılış merasimine davet edilmiştim. Tören esnasında konuşma yapanlardan birisi yapılan hizmetlerden bahsederken; “Bugüne kadar bu işleri, bu hizmetleri “bizdeniz” ettik, eyledik, ulaştırdık…” gibi sözler söyledi. Hem ifade, hem de muhteva yanlışlığının iç içe girdiği böyle nâhoş bir durumdan şahsen çok utanmıştım. Evvela bildiğiniz üzere “bendeniz”, lisanımızda kendinden bahsetme mecburiyetinde kalındığında başvurulan, mahviyet ve mahcubiyet edalı bir sözdür ve “kul, köle” mânâsına gelen “bende” kelimesinden türetilmiştir. Yani “bendeniz” derken “kulunuz, köleniz” kastedilmektedir. Böyle olunca “bizdeniz”in kelime ve ifade açısından bir mânâsının olmadığı, yanlış bir kullanım olduğu açıktır. Konuşma esnasında iddialı tavır ve üslûptan kaçınılabilseydi, yanlış kullanım da olsa mahviyet ve tevazuu çağrıştıran “bizdeniz” kelimesi belki o ölçüde sevimsiz düşmeyecekti. Fakat âdeta denizin dalgalanmasını hatırlatırcasına bir üslûpla –hafizanallah– oradaki insanlara karşı bir iddia, bir başa kakma tavrı vardı ki, doğrusu o tablo gönlümde sevimsiz ve yaralayıcı bir iz bırakmıştı. Hâlbuki biliyoruz ki Allah dilerse o işi bir başkasına yaptırırdı. Eğer O, bu şerefi bir kuluna lütfetmişse, kanaatimce, Alvar İmamı’nın dediği gibi “Değildir bu bana layık bu bende/Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” denmeli ve “Nasıl oluyor da Allah bizim gibi kırık dökük insanlarla böyle sağlam işleri gördürüyor.” anlayışı içinde hamd ü senâ duyguları dile getirilmeliydi. Neredeyse üzerinden kırk sene geçmiş olmasına rağmen bir mânâda çiğ sayılabilecek, yaralayıcı, insanın içini kanatan ve yanlış bir ifadeyle ortaya çıkmış bu yanlış mazmûnu maalesef unutabilmiş değilim. Unutamadım ve mevzuun ehemmiyetini anlatabilmek için böyle bir hatırayı sizinle paylaşmış oldum. Böyle yapmakla hata ve günaha girdiysem rahmeti sonsuz Rabbimden beni bağışlamasını dilerim.

Şimdi bu hatıra perspektifinden konuya bakacak olursak, diyebiliriz ki muhatabı minnet altında bırakacak iddia, tavır ve beklentilerden mümkün olduğunca sakınmamız gerekir. En azından bu tür menfî duyguları, içimizde kontrol altında tutacak ölçüde irademizin hakkını vermeli, bize lütfedilen o iradenin varlığını ortaya koyabilmeliyiz. Bu yapılamadığı takdirde mesele daha tehlikeli bir yöne doğru kayıp gidiyor demektir. Evet, insan elden geldiğince bu tür duyguları daha baştan kendi içinde hapsetmeli, ufaltmalı ve eritip ortadan kaldırmaya çalışmalıdır.

Soru: Bu tür problemler neden kaynaklanıyor, insanı böyle bir hüsrana sürükleyen saikler nelerdir?

Kanaatimce bu mevzuda insanı yanlışlığa sürükleyen en önemli saik onun mârifetullah hususundaki eksiklik, kusur ve cehaletidir. Zira ef’âl, esmâ ve sıfât-ı sübhaniyenin aydınlık ufkunda Zât-ı Ulûhiyet mârifetine erememiş bir insan, O’nun kullar üzerindeki tasarruflarını da doğru mânâda anlayıp idrak edemiyor. Bu durum da kudret sahibi Zât’ın irade ve meşîetinin görülüp bilinmesine; neticeyi var eden Müessir-i Hakikî’nin tesirinin vicdanlarda duyulup hissedilmesine engel teşkil ediyor. Bütün bunların sonucunda neticeyi kendinden bilen, en azından kendine bir pay ayıran kişi, enaniyet ve gurur içine giriyor, yapıp ettiklerini gösterme, duyurma, kendini ifade etme derdine düşüyor, “Ben, ben!” diyerek Ramazan davulu gibi gümlemeye başlıyor.

Kişinin bu hâlini basit ve mücerred enaniyet diye isimlendirecek olursak, kimileri işi biraz daha ileri götürüp mürekkep enaniyete sürükleniyor ve tam bir egoist gibi davranma yoluna giriyor. Sanki kendisi olmasaymış, başka güzel işlerin ortaya çıkması pek mümkün değilmiş gibi bir kuruntuya, bir aldanmışlığa kapılıyor.

Bazıları daha bir ileri giderek egosantrist bir tavırla kendini beğenme sevdasına tutuluyor, kendi yapıp ettiği şeylerin beğenisiyle hayatını örgülüyor, onları her şey gibi görmeye-göstermeye çalışıyor. Ve hele bazıları narsist bir edayla, yapıp ettiklerine âşık ve meftûn bir hâlde, bütün güzelliklerin kendisine ait olduğu vehmiyle oturup kalkıyor, başkalarının yaptığı hiçbir şeyi beğenmiyor, hiçbir güzelliği kabul etmiyor, kendisinden sadır olmayan hiçbir güzele güzel demiyor. Sanki işin içinde o olmasa güzellik adına herhangi bir şeyin ortaya çıkması mümkün değilmiş gibi sapık bir anlayış içinde hayatını sürdürüyor.

Tabiî bu hâle gelmiş bir zavallı bilmiyor ki, bu duygu kademe kademe onu mahvediyor, adım adım kalbini öldürüyor. İşin daha da vahim yanı, bütün bunlara rağmen o, hâlâ yerinde durduğunu zannediyor; zannediyor da içten içe bir firavun, bir narsist kesilmişken kıldığı namaz, yaptığı ibadet, ettiği sohbet ve insanlar üzerinde meydana getirdiği sûrî ve sun’î bir heyecanla kurtulabileceği vehmiyle esfel-i safilîne doğru yuvarlanıp gittiğinin farkına varamıyor.

Allah Dostlarının Hâli

Görüldüğü üzere tehlike baştan sezilip önü alınmazsa –Allah korusun– işin sonu gidip esfel-i safilîne dayanabilir. Bundan dolayıdır ki ehlullah, tahayyül ve tasavvur mertebesinde dahi olsa, nefsanî dürtüler karşısında büyük bir günah işlemiş gibi ürpermiş ve vakit geçirmeksizin hemen onunla mücadeleye girişmişlerdir. Meselâ bakıyorsunuz, onlardan biri, سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظِيمِ “Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih eder ve O’na hamd ederim. Azîm olan Allah, her türlü eksiklikten münezzehtir.”7 derken gönlünün derinliklerinden kopup gelen bir edayla, kalbinin sesi olarak ortaya çıkan tesbih u tahmidlerle çevresindeki insanlarda aşk u heyecan uyarıyor, cezb u incizab mevcelenmeleri meydana getiriyor. Kimileri kendinden geçiyor, kimileri hıçkırıklara boğuluyor. İşte o esnada “Benim zikrim, benim ses ve soluğum vesilesiyle bunlar gerçekleşti…” gibi bir his kalbine hutûr edince zahiren hiç münasebeti yokken, birdenbire o zikrini kesiyor, dehşet verici ve ürperten bir hâlde, belki bütün vücuduyla titreyerek “Estağfirullah ya Rabbi! Estağfirullah ya Rabbi! Estağfirullah ya Rabbi!” deyip inliyor, inleyip içine doğan o anki mülâhazaya karşı ciddi bir isyan ahlâkıyla mücadeleye girişiyor.

Evet, sizin ortaya attığınız tohumlar gözünüzün önünde birdenbire yerden fışkırsa; bir tanesi bin başak verse ve her başak bin buğdaya yürüse… işte bütün bunların neticesinde dahi aklınızın köşesinden “Bu işte bizim de bir dahlimiz var.” diye geçecek olursa, büyük bir günah işlemiş gibi istiğfar etmiyorsanız yaptığınız işlerin hepsi “hebâen mensûrâ/toz-duman” hâline gelir, heder olur gider. Kendinize mal ettiğiniz an, bu nimetler elinizden alınır. Hadis-i şerifte de ifade buyrulduğu gibi öbür tarafta; “Sen, yaptıklarını ‘yapıyor’ desinler diye yaptın ve onlar da dediler. Dolayısıyla sen belli bir darlık içinde yaptıklarının karşılığını aldın. Ahiretin o genişliğine, o enginliğine rağmen burada alacağın bir şey kalmadı.”8 sözüne muhatap olursunuz. O açıdan sürekli mârifet, muhabbet, aşk u iştiyak peşinde koşmak bizim için hayatî önemi haizdir. Bu mevzuda donanımımız tam olmalı. Rabbimizin rızasına muhalif ve O’nu ifade etmeyen mülâhazalar içimizi bulandırdığında yani bütün müspet şeyleri O’na bağlamamız gerekirken bunları kendimize mâl etme gibi gafil, cahil ve nadanlara uygun düşecek bir yanlışlık sürecine girdiğimizde meseleyi hemen orada kesmeli ve derin bir nefis muhasebesiyle soluklanıp “Estağfirullah yâ Rabbi! Ben yine kendime takıldım.” demeliyiz. Çünkü kendine takılan kat’iyen Allah’a doğru yürüyemez, nefsini ayaklar altına alıp üzerinde raks etmeyen de asla O’na ulaşamaz.

Hâsılı minnet ederse O eder. Şükür beklerse O bekler. Hamdler, medihler, senâlar, güzellikler hep O’nundur, O’na aittir, O’nun hakkıdır. Bütün bunlar karşısında minnet ve şükranla iki büklüm olup hamd ü senâ duygularımızı O’na sunmak da bizim boynumuzun borcudur.



1 Hucurât sûresi, 49/17.


2 Sâffât sûresi, 37/24.


3 Tekâsür sûresi, 102/8.


4 Bakara sûresi, 2/264.


5 Bakara sûresi, 2/3.


6 Buhârî, menâkıbü’l-ensâr 1-2; meğâzî 56; Müslim, zekât 132-140.


7 Bkz.: Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 203; Tirmizî, salât 79, vitr 19.


8 Bkz.: Müslim, imâret 152; Tirmizî, zühd 48.

0 yorum

Yorum Gönder