10 Ocak 2017 Salı

Cemre Beklentisi - Yaşlılık ve Dine Hizmet

Soru: Günümüz insanı, kırk-elli yaşlarına geldiğinde yaşlılık, emeklilik ve işe yaramazlık duygusuna kapılabiliyor. Kulluk ve dine hizmet açısından yaş faktörünü değerlendirir misiniz?

Cevap: İslâm’da aslolan insanın çalışabildiği müddetçe işinde, mesleğinde çalışmaya devam etmesidir. Hele Allah yolunda yapılan hizmetlere gelince, bu mevzuda hiç mi hiç bir emeklilikten, işi gücü bırakıp bir kenara-köşeye çekilmekten bahsedilemez. Çünkü din yolunda hizmet bir yönüyle ubudiyet gibidir ve bundan dolayı insan, ruhunu teslim edeceği âna kadar Allah’a kullukla mükellef olduğu gibi Allah yolunda hizmet etmekle de mükelleftir. Nasıl ki insan ayakta gücü yetiyorsa ayakta, oturarak gücü yetiyorsa oturarak, hatta ancak sırt üstü bir şekilde yerine getirebiliyorsa sırt üstü bir şekilde, fakat her hâlükârda namaz vazifesini yerine getirmekle mükelleftir. Aynen öyle de insanın gücü neye yetiyor, takati neye elveriyorsa o ölçüde dinini anlatmak, din için çalışıp çabalayan bir hizmetin arkasında durmak ve ona destek vermekle de mükelleftir ve böyle bir mükellefiyet insandan hiçbir zaman düşmez.

Son Nefesimizi Verinceye Dek

Bu noktada konumuzla münasebeti dolayısıyla, Yaşar Tunagür Hoca’dan bizzat dinlediğim bir hatırasını size nakledeyim. Kendisinden ders okudukları Hüsrev Hoca, sırt üstü yatarak dahi olsa elinde kitabı tutabildiği sürece talebelerine ders vermeye devam eder. Fakat son zamanlarında artık o durumda dahi kitabı elinde tutamaz olur ve elindeki kitap zaman zaman “cub” diye yere düşer. Onun bu hâlini gören talebeleri, bu durumun mâkul bir mazeret teşkil ettiğini söyleyerek hocalarının ellerinden kitabı almak isterler. İşte o esnada Hüsrev Hoca ellerini kaldırıp: “Allahım beni mazur gör, bırakmak istemiyordum ama bunlar kitabı elimden aldı.” der ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya durur.

Bu zaviyeden meseleye bakılacak olursa, insanın belli bir yaşa geldikten sonra, Allah yolunda yerine getirmekle mesul olduğu vazifeyi bırakıp bir kenara çekilmesinin geçerli bir mazeret olmadığı/olmayacağı anlaşılacaktır. Evet, imkân el verdiği sürece Cenâb-ı Hakk’ın rızası istikametinde koşturup durmak hem vazifemiz hem de dine karşı borcumuzdur. Bir kez daha ifade edelim ki, nasıl ölüm gelip kapımızı çalacağı âna kadar namaz, zekât, oruç gibi ibadetler, mükellefiyetler bizden düşmemektedir; aynı şekilde din-i mübîn-i İslâm’ı i’lâ ve dünyanın dört bir yanında ruh-u revan-ı Muhammedî’nin (aleyhissalâtü vesselâm) şehbal açmasını sağlama istikametinde cehd ü gayret içinde bulunmak da takati ölçüsünde hepimizin üzerinde bulunan bir sorumluluktur ve bu sorumluluk son nefesimizi vereceğimiz âna kadar devam eder.

Civan Pîre, Pîr Civana Muhtaç

Ne var ki, bir zamanlar din-diyanet adına bir toplantıdan diğerine koşan, bir yerde gönülleri şahlandırma diğer yerde ise heyecanlara yeniden heyecan katma istikametinde gayret sarf eden, elinde bir meşale sürekli başkalarının mumunu tutuşturma ve böylece cihanı aydınlatma derdinde olan bazı kimseler, yaşlarının ilerlemesiyle kendilerinde bir yorgunluk hissedebilir; hissedip genç ve zinde oldukları dönem ölçüsünde bir aktivite, bir performans ortaya koyamayabilirler. Onların bu hâlini görüp artık bundan sonra kendileri gibi koşamayacaklarını düşünen bazı gençlerse onları dışlayabilir veya o şahıslar kendilerini dışlanmış, kulvar dışına atılmış hissedebilirler. Bu durumda yapılması gereken, bir zamanlar küheylanlar gibi koşturup duran o insanlara, onların yaş ve seviyelerine göre bir vazife teklifinde bulunmaktır. Gerekirse onlardan bir meclis teşkil edilip, müktesebat ve tecrübelerinden istifade edilir. Böylece gençler de onların tecrübelerinden faydalanır ve gençliğin heyecan ve dinamizmini realize etme imkânı bulurlar. Yani bir taraftan koşturması gerekli olan gençler koşturup dururken, beri taraftan fikir üretebilecek tecrübe ve birikim sahibi belli bir yaşa ulaşmış kişiler, onların arkasında durur, takdir edip alkışlar ve onlar için birer aşk u şevk kaynağı hâline gelirler. Böylece hiç kimse vazifeden geri kalmamış ve atalete mahkûm bir duruma düşürülmemiş olur.

Bildiğiniz gibi Ümmü Haram Validemiz ilerlemiş yaşına rağmen o günün imkânlarıyla Kıbrıs’a kadar gelmiş ve orada vefat etmiştir.1 Ebû Eyyüb el-Ensarî Hazretleri de yaşına başına aldırmadan deve sırtında İstanbul’a kadar gelmiş ve nihayetinde surların dibinde vefat etmiştir.2 Onların ön saflarda koştuklarını gören gençler ise, onların bu hâlinden daha bir hız almış ve âdeta bir maraton sergilemişlerdir.

Meseleye bu açıdan bakıldığında vazife ve koşturmanın hiçbir zaman bitmediği görülür. Ancak vazife sürdürülürken, kimin ne yapacağı ve ne ölçüde yapacağı çok iyi belirlenmelidir. Evet, vazife taksimi yapılırken, bir taraftan dinin ruhundaki yüsür (kolaylık) prensibi esas alınıp herkese takati ölçüsünde bir vazife tahmil edilmeli; diğer taraftan kimsenin onuru kırılmamalı, kuvve-i mâneviyesini sarsacak tavır ve davranışlar içerisine girilmemelidir. Az önce ifade edildiği üzere o büyükler, senatör meclisleri gibi sürekli takdir edilip gözlerinin içine bakılan ve her zaman engin fikir, tecrübe, müktesebat ve mütalaalarına müracaat edilen bir sertac-ı ibtihaç gibi görülmelidir. İhtiyarların koşmaya güç yetiremedikleri yerlerde ise gençler öne atılmalı, onların dualarını alıp “Burada koşma ameliyesi bize düşüyor…” demelidirler. Böylece bir taraftan yaşlıların fikrî aktivite ve heyecanlarından istifade edilmiş diğer yandan da gençlerin dinamizmi değerlendirilmiş olur. Evet, gençlerin tecrübesizliğine bakarak onları kenarda tutma, hafife alma, vazifeden azletme, ellerini işin altına sokmalarına engel olmak suretiyle inkişaf edip gelişmelerine set çekme doğru olmadığı gibi yaşlandı diyerek birilerini emekli etme ve hak yolunda yapacakları hizmetten onları dışlamaya kalkışma da doğru değildir. Herkes yapabildiği kadar hizmet etmeli ve sonuna kadar bu işe el uzatmaya çalışmalıdır. Zaten hizmet eden insanlar kendi aralarında yaşlarına başlarına göre bir vazife taksimi yapar ve daha sonra bu taksime göre herkes kendine düşen sorumlulukları yerine getirirse ortaya rantabl bir hizmet konulmuş olur.

Hâsılı bir Müslüman vefat ederken işinin başında vefat etmelidir. Ders takrir eden ders takrir ederken, eli kalem tutan yazarken, kitap tashih eden tashih işiyle meşgulken, gezip dolaşma sorumluluğu olan yolculuk esnasında, hicret eden kahramanlar ise hicret ettikleri yerlerde vefat etmelidir. Yani herkes Hakk’a hizmet adına nerede koşturuyor, hangi kulvarda bulunuyorsa orada vefat etmeli ve böylece ölümünü değerler üstü değere ulaştırmalıdır.

Yüz Gençliğe Bedel İhtiyarlıklar

Allah’a ve ahirete inanan bir insanın ihtiyarlığa bakışıyla inanmayan bir insanın bakışı birbirinden çok farklıdır. Bediüzzaman Hazretleri, namazın ehemmiyetini anlattığı ve onun sa’ye nasıl büyük bir şevk ve amelde nasıl büyük bir kuvve-i mânevîye olduğunu ifade ettiği bir yerde, bağ bahçe işleriyle meşgul olan bir Müslümanın yaşlandıkça, “Daha ziyade ibadetle beraber sa’y-i helâle çalışacağım. Ta, kabrime daha ziyade ışık göndereceğim, ahiretime daha ziyade zahîre tedarik edeceğim.”3 düşüncesiyle o yaşta dahi bağına bahçesine ihtimam göstererek çalışıp çabalamaktan geri durmayacağına dikkat çeker. Evet, o mü’min, defter-i hasenatının açık kalması için ahir ömründe, daha bir azim ve kararlılıkla, daha bir ciddiyet ve ihtimamla dertleri, sıkıntıları göğüsler ve son nefesine kadar çevresinde bulunanlara hep faydalı olmaya çalışır.

Diğer taraftan yaşlı ve hasta insanlar ölümü daha fazla düşünür, bunun neticesinde öteler için daha dikkatli ve daha temkinli bir hayat yaşarlar. Gençler bir yaşlının hissettiği ölçüde ölümü duyup hissedemezler. Meselâ 60-70 yaşlarına gelmiş bir mü’min yaşadığı her günün son günü olabileceği düşüncesiyle o günü çok iyi değerlendirmeye çalışır. Tek bir namazın tesbihatını dahi aksatmama gayreti içinde bulunur ve ihsan şuuru içinde sürekli “Allahım, hayatımda pek çok hata ve kusurlarım olmuştur. Ancak kirpiklerimin ucunda ölümü hissediyor, kaşlarımdaki beyazlıklarda ölümün şafağını görüyor gibi oluyorum. İşte ben şu an ömrümün sonuna doğru yol alırken, şimdiye kadar yaptığım hata ve kusurların bütününden sıyrılıp yürekten Sana teveccüh etmek istiyorum.” der ve ahir ömrünü daha bir semereli hâle getirmeye çalışır.

Evet, ölümün habercisi diyebileceğimiz ve şakaklardan başlayıp çeneye doğru yayılan, daha sonra bıyıkları sarıp en nihayetinde kaşlara sıçrayan o beyazlıklar ahirete inanmayan insanlara bir şey ifade etmeseler de bunların inanan insanlara ifade ettiği ne derin ve engin mânâlar vardır. Meselâ inanan bir gönül kimi zaman الْمَوْتُ حَقٌّ “Ölüm haktır.”4 der, ölümün apaçık bir gerçek olduğunu ikrar eder. Kimi zaman da كُلُّ نَفْسٍ ذَۤائِقَةُ الْمَوْتِ “Her nefis, her lâhza ölümü tatmaktadır.”5 hakikatini hatırlar ve şu muvakkat misafirhanede gidici olduğu şuuruyla hareket eder. Mü’min bütün bu hakikat fermanları karşısında devekuşu gibi başını kuma sokup kendini aldatmak yerine öteler için hazırlık yapar ve bu istikamette daha çelik çavak bir kulluk ve hizmet ortaya koymaya çalışır. İşte Hazreti Pîr, yaşlılığın bu çok hoş ve çok kazançlı yanlarını bildiğinden İhtiyarlar Risalesi’nde: “O hâlde biz bu ihtiyarlığımızı, yüz gençliğe değişmemeliyiz.”6 ifadesini kullanır.

…Ve İnsan Bile Bile Aldandı

Fakat apaçık ölüm gerçeği karşısında körler gibi davranan, o hakikatlerin dilinden hiçbir şey anlamayan insanlarsa, adım adım ölüm kendilerine geldikçe ayaklarının bağı kesilir ve âdeta bir giyotine götürülüyor veya idam sehpasına sürükleniyor gibi olurlar. Bundan dolayı çok defa yaşlı dahi olsalar güya ölümü duyup hissetmemek için kendilerini sarhoşluğa salar, eğlence ve sefahate dalar ve böylece bohemce bir hayat yaşamak suretiyle içlerindeki ölüm endişesini bastırmaya çalışırlar. Ancak bilmezler ki, bu durum insanın kendi kendini kandırmasından başka bir şey değildir ve tamamen bir aldatmacadır. Evet, ahirete inanmayanlar yaşlılığı, başlarına gelip çatmış bir belâ gibi görür ve sürekli kadere taş atarlar. Hâlbuki yaşlılık ve ecel bizim elimizde değildir ve onlara mâni olunmaz. Şu beyitler bu hakikati ne de güzel ifade eder:

يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ قَدْ غَرَّهُ طُولُ الْأَمَلْ

أَوَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ

اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ

اِصْبِرْ عَلٰى أَهْوَالِهَا لَا مَوْتَ إِلَّا بِالْأَجَلْ

“Ey dünya meşgaleleriyle başı dönmüş, onlarla oyalanıp duran zavallı insan! Upuzun bir ömür kuruntusuyla hep aldanıp durdun.

Öyle bir gaflet içinde sürüp gitti ki hayatın. Bak gelip kapına dayandı vakt-i ecelin.

İşte böyle çıkıp geliverir ölüm ansızın. Kabir ise amel sandığın.

O hâlde dişini sık, sabret dünya endişe ve dağdağasına. Zira ölüp gitmez insan eceli gelmeden.” (Tercümede az bir tasarrufla).

Evet, upuzun bir ömür ümit ve kuruntusuyla insan aldanır. Tul-i emelin kaynağı tevehhüm-ü ebediyettir. Tevehhüm-ü ebediyet ise, insanın, kendini ebedî ve lâyemût olduğunu zannedecek ölçüde dünyaya, dünya zevk ve lezzetlerine dalıp gitmesi demektir. Yani kişi zanneder ki, saçları hep simsiyah, bedeni zinde ve görkemli, kendisi de sapasağlam kalacak; kalacak da Allah’ın nimetleri hep böyle yağmur gibi sağanak sağanak başından aşağı yağıp duracak. Hâlbuki gerçek öyle değildir. Ne var ki zavallı insan bir aldanışa kurban gitmiştir.

Yakîn Ufku ve Yaşlılık

İşte mü’min yukarıdaki beyitlerde ifade edilen hakikatlere, bile bile gözlerini kapamaz; kapamaz ve bundan dolayı ecel yaklaştıkça onun yakîni daha bir artar, daha bir güçlenir. En azından hisleri, ihsasları ve ihtisaslarıyla daha ciddi bir yakîn ufkuna ulaşma gayretinde bulunur. Bu istikamette acz ve zaafını, fakr ve ihtiyacını seslendirerek Cenâb-ı Hakk’ın nazar-ı merhametini celbeder; tefekkür ve şefkat ile Allah’a yaklaşma yolları arar. Evet, yürüdüğü yolda yavaş yavaş ötelere doğru kayıp gittiğini ve bir yönüyle vuslatın koridoruna gelip dayandığını fark eden mü’min, kapı ha açıldı ha açılacak, ha yüz yüze geldim ha geleceğim mülâhazası içinde bulunur; bulunur ve bu şuurla daha temkinli, daha tedbirli, daha dikkatli bir hayat yaşamaya çalışır. Bu yönüyle başkaları için bir nikmet ve musibet olan yaşlılık, mü’min için derinlemesine ve nâmütenâhî bir nimet olur.

Yaşlılığın bu ölçüde rahmet vesilesi olduğunu duyan genç arkadaşlar: “Allahım beni bir an evvel yaşlandır!” diye dua etmesinler. Zira gençliği değerlendirmenin ayrı bir kadri, orta yaşı değerlendirmenin farklı bir kıymeti, yaşlılığı değerlendirmenin ise apayrı bir değeri vardır. Bu sebeple herkes durduğu yer itibarıyla, gafletten uzak bir şekilde bulunduğu yerin hakkını vermeye çalışmalı ve Kur’ân’ın ifadeleri çerçevesinde Allah’ın izn u inayetiyle her mevsim semeredâr olmaya gayret etmelidir.



1 Buhârî, cihad 3; Müslim, imâret 160, 161.


2 Bkz.: İbn Hibbân, es-Sikât 3/102; el-Hâkim, el-Müstedrek 3/518.


3 Bediüzzaman, Sözler s.289 (Yirmi Birinci Söz, Birinci Makam, Beşinci İkaz).


4 Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 3/180.


5 Âl-i İmrân sûresi, 3/185; Enbiyâ sûresi, 21/35; Ankebût sûresi, 29/57.


6 Bediüzzaman, Lem’alar s.290 (Yirmi Altıncı Lem’a, Dokuzuncu Rica).

0 yorum

Yorum Gönder