10 Ocak 2017 Salı

Cemre Beklentisi - Yâd-ı Cemil Bir Hicret Nesli

Soru: Muhterem Efendim! Hizmet mülâhazasıyla dünyanın değişik yerlerine giden muhacirler hatırınıza geldiğinde, gözlerinizde tüllendiğinde neler hissediyorsunuz? Lütfeder misiniz?

Cevap: Öncelikle şunu ifade etmeliyim: Ben kıstas değilim; bu mevzuda benim hissiyatımın da çok önemli olmadığı kanaatindeyim. Ancak siz sorduğunuz için ben de duyup hissedebildiğim, hissettiklerimi ifade edebildiğim kadar mülâhazalarımı sizlere ifade etmeye çalışayım.

Esasında bu çok önemli hususun mutlaka dile getirilip anlatılması gerektiğine inanıyorum. Zira bu bir vefa borcudur. Bu sebeple keşke daha derin hisseden insanların mülâhazalarını alma imkânı bulabilseydik. Evet, keşke dış görünüşleri ve duruşları itibarıyla sathî görünen fakat aslında gönül enginliğine sahip, derin düşünen ve “esrâr-ı derun”u keşfeden insanların hislerine muttali olabilseydik. O zaman hicret mevzuundaki aşk u heyecanımızı kamçılama, şevk u iştiyakımızı daha bir artırma imkânı bulabilirdik. Hani bir menkıbede anlatılır: Camide namaz kılmakta olan bir şahsın içinden, “Acaba şu camide ehlullahtan kimse var mıdır?” diye geçer. Selâm verdikten sonra yanındaki ona dönüp der ki: “Sadece bu safta on tane var.” İşte bu menkıbede olduğu gibi, sathî görünen ama derinlerden derin o derûnî insanların hissiyatlarını alabilsek herhâlde hicret istikametindeki heyecanlarımızı tetiklemiş ve şevk u iştiyakımızın debisini daha bir artırmış olurduk. Fakat kim bilir belki bizim söylediklerimiz de işte bu seviyedeki kalb ve kalem erbabını harekete geçirir, geçirir ve onlar da “vira bismillâh” deyip bu husustaki engin hislerini umumun istifadesine sunarlar.

Allahım! Onları Hususî İnayet ve Sıyanet Seralarına Al!

Ben evvela, hasret hislerine takılmadan, sinelerindeki vatan sevgisini hizmet aşk u şevkiyle bastırarak sırf Allah rızası için dünyanın dört bir yanına açılan o karasevdalıları hatırımdan hiç çıkarmadığımı ifade etmeliyim. Ellerimi hemen her kaldırdığımda dualarımda onları zikretmeye çalışıyor, umumî mânâda, “mütevellîn–mütevelliyât, muallimîn–muallimât, râidîn–râidât, tâlibîn–tâlibât” diyerek Cenâb-ı Hak’tan onları hususî inayet ve sıyanet seralarına almasını niyaz ediyorum. Her münacatımda, o kelimelerin her biri tam olarak neye taalluk ediyorsa, o mânâ ve muhtevayı kalbimden vizeli olarak ifade etmeye çalışıyorum. Zira bu ölçüde önemli ve ciddi bir meseleye sahip çıkan ve bu hususta herkesin gösteremeyeceği ölçüde fedakârlık sergileyen arkadaşlarımın hâllerini Cenâb-ı Allah’a arz ederken mutlaka ne söylediğimin farkında olmam ve asla gaflet hâli içinde bulunmamam gerektiğini düşünüyorum. Meselâ, “mütevelli” derken, hizmeti tevellî eden, hem himmetleriyle takviye edip hem de o iş için koşuşturan, sünûh eden her fırsatı değerlendirmeye çalışan ve daha fazla insana ulaşabilmek için fikir sancısı çeken fedakârlar gözümün önünde tülleniyor. Aynı şekilde girecek sine ve gönül arayan fedakâr öğretmen arkadaşlarımızı hatırladığımda “muallimîn”, onlar gibi gurbet diyarlarında koşturup duran bacılarımız söz konusu olduğunda da “muallimât” diyorum. Sonra da talebelere rehberlik yapanlar, talebe olanlar… Hâsılı bu gönüllüler hareketine katkısı olan herkesi dualarımda zikretmeye çalışıyorum.

Onların Sevabını Ancak Allah’ın Mizanı Tartar

Meselâ, arkadaşlarınız kalkmış Afrika’ya kadar gitmişler. Şuuraltı müktesebatın getirdiği bazı ön yargıları ihtimal verilemeyecek kadar kısa bir zaman içinde aşmış ve oradaki talebeleri kendi kardeşleri olarak bağırlarına basmışlar. Zannediyorum bu, hem Allah hem de insanlar nezdinde çok büyük önem arz eder. Çoğunu şahsen tanımadığım, eskiden tanıdığım birkaç tanesi varsa onları da ancak koordinatlarla hatırlayabildiğim o arkadaşları, değişik vesilelerle, nur akıttıkları o olukların önünde görünce gözüm ve gönlüm takdir hisleriyle doluyor ve bir yâd-ı cemil olarak dualarımda hep yâd etmeye çalışıyorum. Öyle ki, Cenâb-ı Hakk’ın bu hicret kahramanlarının gayretlerine lütfettiği semereleri değişik vesilelerle dinleyip seyretme imkânı bulduğumda, şu günlerde kir akıtan oluklardan duyduğum inkisar kayboluyor ve ben yeniden bir inşiraha kavuşuyorum. Evet, ülkemizde cereyan eden olumsuzlukların içimde meydana getirdiği negatif atmosfer, onların o pozitif ve güzel hizmetleriyle kaybolmaya yüz tutuyor. “O olumsuzluklar var ama elhamdülillâh, bunlar da var.” diyorum.

Bütün bunları birden mülâhazaya alınca öyle inanıyorum ki, onların say ü gayretlerinden hâsıl olan sevabı dünyada tartacak bir kantar yoktur; onu ancak ahirette Allah’ın mizanı tartar. Sadece Afrika’ya değil, dünyanın değişik yerlerine giden diğer arkadaşlarınıza da siz bu nazarla bakabilirsiniz. Cenâb-ı Hak bizleri ve o arkadaşlarımızı ihlâs ve samimiyetten ayırmasın. Hakkımızdaki hüsnüzanlara layık eylesin.

Bunun gibi nasıl ferden ferda bende, başkalarında o arkadaşlarımızdan gelen güzel haberler ciddi bir heyecana vesile oluyor, içimizi ferahlatıyor, serinletiyorsa umumun ihtiyacını da nazar-ı itibara alarak o güzellikleri geniş kitlelere ulaştırmakta büyük fayda olduğu kanaatindeyim. Toplumumuzun bu tür bir motivasyon ve rehabilitasyona aç ve muhtaç olduğu âşikârdır. Hep kötülük düşünen, kötülük planlayan, kötülükle oturup kalkan insanların sebebiyet verdiği kasvetli havadan ve anguazlardan, sıkıntılı ruh hâllerinden sıyrılabilmek için heyecanlarımızı tetikleyecek, ümitlerimize fer verecek haberleri duymaya ya da görmeye hepimizin ihtiyacı var. Yoksa bir taraftan kirli plan ve kirli teşebbüslerin meydana getirdiği kasvetli ve negatif atmosfer karşısında karamsarlığa kapılıp ümitsizliğe düşme; diğer taraftan kendimizi rahat ve rehavete salma, ülfet ve ünsiyetle heyecanlarımızı yitirme ve birer heyecan yorgunu hâline gelme hepimiz için mukadder sayılır. Hafizanallah, bir kere hayatın geçici ve câzibedar güzellikleri, rahat ve refah içinde yaşama arzusu bizi çekip –Erzurumluların tabiriyle– “gırgap” ederse çoğumuz kendimizi düşünür hâle gelir, nasıl daha rahat yaşarım endişesine kapılır ve kabrin ötesinde bize faydası olmayan daha başka dünyevîliklere yelken açarız. Hayır, muvakkat hayat böyle beyhude tüketilmemeli, onunla müebbed/ebedî hayatın planı, projesi yapılmalı, blokajı atılmalıdır. Allah ömür ve imkân verdikçe de o temelin üzerine bir şeyler inşa etmenin yolları aranmalıdır.

Alâka, Vefa ve Dua, Derecesine Göre Herkesin Hakkıdır

Ayrıca insana insan olduğundan dolayı alâka duymak, elden geldiğince onun hüzün ve sevinçlerini paylaşmak ve belki de en önemlisi onun akıbetini, ahiretini düşünmek bir insanlık borcudur. Çünkü insan Hakk’ın fevkalâde donanımla yaratıp yücelere namzet kıldığı üstün bir varlıktır. Zaman zaman değişik sürçmeler yaşasa da, toprağını bulmuş tohum gibi, uygun bir atmosferle karşılaştığında tekrar niçin yaratıldığı ve neye namzet olduğunu hatırlayacak ve o istikamette yürümeye çalışacaktır. Dolayısıyla ilgi ve teveccüh onun tabiî hakkı sayılmalıdır. Hangimiz böyle bir alâkaya muhtaç olmadığımızı söyleyebilir ki!

İnananlara gelince, Kur’ân’ın ifadesiyle onlar birbirinin velîsi yani dostudurlar.1 Dolayısıyla biri diğeri olmadan, ona yaslanmadan uzun süre ayakta kalamaz. Yine Kur’ân-ı Kerim, bize dualarımızda diğer mü’minleri hatırlama edebini de talim buyurur. Bu edepledir ki biz sâir dualarımızda da “cemî’” sigasını tercih etmeye ve inananları hatta yerine göre diğer insanları da dualarımıza dâhil etmeye çalışırız. Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurlu beyanlarında da mü’minler yekvücut bir ceset olarak tavsif edilmiştir.2 Onlar kurşundan yapılmış, malzemeleri birbirini takviye eden bir bina gibidirler.3 Bir vücudun herhangi bir azasındaki arızayı vücuttaki diğer azaların hissetmesi gibi, inananlardan birini üzen bir mesele de diğerlerini dilgir eder/etmelidir. Nitekim Allah Resûlü de (aleyhi ekmelüttehâyâ), “Müslümanların derdiyle dertlenmeyen, onlardan değildir.”4 buyurmak suretiyle bu hususa dikkatlerimizi çekmiştir. Evet, mü’minlerin dertleriyle ilgilenme, insana hakikî insanlığı kazandıran çok üstün bir vasıftır.

Bu sebeple gerek yurt dışında gerekse yurt içinde ülkemizin ve dinimizin geleceği için her türlü fedakârlığa katlanarak hizmete omuz veren insanları hayırla yâd etmek, fazilet ve meziyetlerinden bahsetmek ve nihayet dualarımızda sık sık onları zikretmek bizim için öncelikli ve çok önemli bir vefa borcudur. Bu borca karşı durgun davranmak vefasızlığın; hislerimiz, heyecanlarımız ve beyanlarımızla her ellerimizi kaldırışımızda onlar için Cenâb-ı Hak’tan ihlâs, samimiyet, sıhhat, afiyet ve muvaffakiyet dilemek de vefanın gereğidir.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatına baktığımızda da, o dönem itibarıyla değişik beldelerde bulunan Nur talebeleri için çok dua ettiğine şahit oluruz. Lâhikalardaki ifadelerinde de görüldüğü üzere sadece onlara değil, çoluk çocuklarına, akrabalarına ve beldelerine de dua etmek suretiyle onlara iman ve Kur’ân hizmetlerinde destek olmuştur.5 Ayrıca dualarının bereketine inandığını ifade ederek, hem kendisi hem de diğer Nur talebeleri için onlardan dua talep etmiştir. “Dualarınızın bereketiyle, inayet-i ilâhiye her günümü bir ay kadar mesûdâne bir ömre çevirdi.”6 demiştir.

Yâd-ı Cemîl Oldular

Dünyanın dört bir tarafına hicret mülâhazasıyla açılan o arkadaşlarımız tarihin ender olarak şahit olduğu bir enginlikte milletimiz adına inkişaf ve açılımlara vesile olmuşlardır. Çünkü onlar yeryüzünde âdeta ayak basmadık bir belde, gitmedik bir yer bırakmamışlardır. Bu açılımlarıyla onlar, tabiatı, karakteri ve donanımı itibarıyla büyük olmaya açık ancak belli bir dönemde çepeçevre kuşatıldığından dolayı bir darlığın mahkûmu hâline gelmiş milletimizin önünde yeni ufuklar açmışlardır. Evet, bizim coğrafyamızın insanı, içine kapandıktan yıllar hatta asırlar sonra bir kez daha gözünü açmış ve çalıştığında Allah’ın izniyle dünyanın neresinde olursa olsun muvaffak olabileceğine inanır olmuştur. Elbette bu gayret ve çalışmalara bu başarıları lütfeden Cenâb-ı Hak’tır. Allah (celle celâluhu), küçük insanlara büyük hizmetler gördürmek suretiyle Kendi büyüklüğünü ortaya koymaktadır. Şayet konumları bu olan arkadaşlarımız, niyet duruluğu ve kalb safvetini hep bu şekilde muhafaza eder, her zaman Allah’ın (azze ve celle) büyüklüğü karşısında kendi küçüklüklerinin farkında olurlarsa, öyle inanıyoruz ki, Cenâb-ı Hak da büyüklüğünü göstermeye devam edecek, bizim insanımıza bir kez daha yeryüzünde muvazene unsuru olma lütfunu bahşedecektir.

Evet, bir kere daha ifade etmek isterim ki, ben o muhacir arkadaşlarımızın fedakârlıklarının ve ifa etmeye çalıştıkları hizmetin büyüklüğünü derince hissedebildiğimi söyleyemem. Bunun için de o meseleyi engince hissedenler mutlaka değişik platformlarda hislerini seslendirmelidirler kanaatindeyim. Ortaya konan gayretleri âdeta kendileri yapmış gibi, o muhacirlerin fazilet ve meziyetleriyle iftihar ederek, aynı zamanda imrendirici bir üslûpla anlatmalıdırlar. Herkes dili ne kadar dönüyor, eli ne kadar kalem tutuyorsa mutlaka en samimi hisleriyle o muhacir arkadaşlarımızı yâd etmeli ve arkalarından dua etmek suretiyle onlara destek olmaya çalışmalıdırlar. Bu bizim borcumuz, onların da hakkıdır; hakkıdır zira çağın hâdisesini gerçekleştiren ve bu uğurda nice fedakârlıklara göğüs geren o kahramanlar şimdiden birer yâd-ı cemil hâline gelmişlerdir. İsterseniz mevzuu, ışığa gönül vermiş bu yiğitler için bir vefa borcu sayılabilecek şiir şeklindeki bir manzumede yer alan şu mısralarla tamamlayalım:

Davamızın kara sevdâlıları,
Varınca bu dünyanın ötesine;
Bir “yâd-ı cemil” olacak adları,
Girecekler millî ruh bestesine...

Her biri bin gönülde yaşayacak,
Simalarında ebediyet rengi;
Hâtıraları asla solmayacak,
Öte taraftaki güllerin dengi…7



1 Tevbe sûresi, 9/71.


2 Buhârî, edeb 27; Müslim, birr 66.


3 Buhârî, salât 88; Müslim, birr 65.


4 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356.


5 Bediüzzaman, Barla Lâhikası s.266, 300, 304; Kastamonu Lâhikası s.4, 5.


6 Bediüzzaman, Kastamonu Lâhikası s.4.


7 M. F. Gülen, Kırık Mızrap s.40 (Işığa Gönül Verenler).

0 yorum

Yorum Gönder