9 Ocak 2017 Pazartesi

Cemre Beklentisi - Tesellibahş Bir Beyan Zemzemesi: Yûsuf Sûresi

Soru: Sahabe-i kiram efendilerimizin, bir taraftan en yakın akrabalarının düşmanca tavırlarına maruz kaldığı, diğer taraftan Kur’ân’ın emir ve yasaklarına harfiyen uyma niyet ve azminde olduklarından mesuliyet şuuru altında âdeta preslendikleri bir dönemde Yûsuf sûresinin indirildiği söyleniyor.1 Bu açıdan, bir teselli kaynağı olarak Yûsuf sûresi hakkındaki mütalaalarınızı lütfeder misiniz?

Cevap: Kanaatimce sorunuza mebde ve mukaddime olarak seçtiğiniz hususlar çok önemlidir; önemlidir zira en başta, İki Cihan Güneşi, Nebiler Serveri Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere, sahabe-i kiram efendilerimiz, Mekke döneminde en yakınları tarafından çok ağır ve çok ciddi tazyik ve zulümlere maruz kalmışlardı. Meselâ Efendiler Efendisi, bir taraftan mülhid ve kâfirlerin müteaddiyane ve mütecavizane saldırılarıyla karşı karşıya bulunuyordu. Diğer taraftan da henüz Müslüman olmuş ancak incelik ve enginliğiyle onu tam mânâsıyla benliğine mâl edememiş, içine sindirememiş kimi insanlardan sâdır olan anlayışsız tavırlara, kaba ve nezaketsiz diyebileceğimiz davranışlara maruz kalıyordu. Zaten Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekke’de gördüğü zulüm ve tazyikleri ifade sadedinde bir gün Hazreti Âişe Validemiz’e hitaben: “Kavminden çok çektim Yâ Âişe!”2 buyuracaktı. Ne var ki, bütün bunlara rağmen, preslenme tabiri, varlığın ille-i gayesi, kâinatın medar-ı iftiharı O Kamet-i Bâlâ hakkında kullanılır mı, kullanılırsa yakışık düşer mi bilemeyeceğim. Eğer bu ifade, yakışıksız bir tabirse, onu, O zat hakkında kullanmaktan Allah’a sığınırız. Zira O (aleyhissalâtü vesselâm), hiçbir zaman devrilmedi; devrilmedi ve her zaman dimdik bir duruş sergiledi. Evet, O, Allah’ın emirlerini tastamam yerine getirdi, onları temsilde kat’iyen kusur göstermedi. Bu açıdan rahatlıkla diyebiliriz ki, preslenmeler sadece O’nun ayağının altından geldi ve geçti.

Kur’ân’ın Emirleri Karşısında Sahabe Efendilerimizin Tavrı

Diğer taraftan, sorunuzda da ifade ettiğiniz gibi, sahabe-i kiram efendilerimiz, kendilerini diğer toplumlardan ayıran bir hususiyet olarak, her zaman, Kur’ân ve Sünnet’in ortaya koyduğu emirleri “Acaba en âlâ şekilde nasıl yerine getirebiliriz?” diye çok ciddi tehalük gösterirlerdi. Meselâ; يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ أٰمَنُوا اتَّقُوا اللّهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ “Ey iman edenler! Allah’tan, O’na yaraşır şekilde korkun, Allah’a karşı olabildiğince takva dairesinde bulunun!”3 âyet-i kerimesi nazil olduğunda sahabe efendilerimizin âdeta iflahları kesilmişti. Öyle ki, gece-gündüz sürekli ibadet etmekten dolayı, elleri, dizleri ve alınları nasır tutmuştu. Bir müddet sonra, bir mânâda tahammülfersa gibi gördükleri bu hâli Cenâb-ı Risaletpenah Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) arz etme lüzumu duydular. Ben onların bu meseleyi ifade sadedinde kullandıkları o ince ve saygı dolu üslûbu burada size ifade edemem. Fakat öyle anlaşılıyor ki, onlar bu durumu kendilerine yakışır, öyle yumuşak ve uygun kelimelerle arz ettiler ki, bunun üzerine Cenâb-ı Hak, rüşdlerini ispat eden o insanlara: فَاتَّقُوا اللّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ “Allah’tan gücünüz yettiği nispette korkun.”4 kolaylık ve tahfif ifade eden, ümit ve müjde edalı âyetini inzal buyurdu.5

Bakara sûre-i celîlesindeki وَإِنْ تُبْدُوا مَا فِۤي أَنْفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّهُ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَۤاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَۤاءُ “İster bir şeyi açığa vurun isterse içinizde tutun! Allah onunla sizi hesaba çekecektir.”6 âyet-i kerimesi indiğinde de benzer bir durum yaşanmıştı. Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimede, azim ve cehdleri söz konusu olmasa, tavır ve davranışlarına aksetmese dahi, hayalleri kirleten, tasavvurları bulandıran, taakkule bir çelme takan yani fiil hâline gelmese de bir yönüyle fiile dönüşmesi istikametinde tetikleyici bir fonksiyonu bulunan münasebetsiz tahayyül ve tasavvurlardan hesaba çekileceklerini ifade buyuruyordu. Her şeyi çok iyi okuyan, çok iyi anlayan ve çok iyi değerlendirmeye tâbi tutan sahabe-i kiram efendilerimiz bu âyet nazil olunca öyle ızdırap duymuşlardı ki, yaşadıkları bu hâli gökten düşmekten daha ağır bir durum olarak ifade etmişlerdi. Bundan dolayı bir kez daha, yine bir alın nasırlaşması, yine dizlerin nasır bağlaması ve yine maratonu kazanma adına meseleyi çok yüksek tutma, çıtayı yüksek bir noktaya koyarak değerlendirme söz konusu olmuştu. Evet, onlar Allah’a öyle bir teveccühte bulunmuşlardı ki, bu teveccühleriyle bir kez daha rüşdlerini ispat etmişlerdi. Onlar bu imtihanı kazanınca Cenâb-ı Hak da Bakara sûresinin son iki âyet-i kerimesini inzal buyurarak meseleyi tadil buyurmuştu.7

Keyif ve Zevkle İçilen Bir Çayın Hesabı

Vâkıa bir insan, usulü’d-din ve kelâm metodolojisine göre, içinden geçirdiği şeylerden dolayı sorumlu olmaz. Yani objektif mükellefiyet açısından, bir insan ağzıyla söylemez, gözüyle iradî olarak günahın içine girmez, el, ayak, dil ve dudak gibi organlarıyla halt karıştırmazsa, akıldan geçenler günah olarak yazılmaz. Bizim gibi avam halk için geçerli olan budur. Havassa göre ise sübjektif mükellefiyet açısından, hayalin kirlenmesi bile tevbe ve istiğfarı gerektiren bir hâldir. Meselâ çay içiyorsunuz. Şeker ve limonunu kattığınız çayı yudumlamak çok hoşunuza gitti ve çok zevk aldınız. Hemen o esnada, “Eğer Rabbim’in bunda muradı yoksa...” deyip kendinizi sorgulamıyor; hayalinize çarpan ve sübjektif içtihadınıza göre yakışıksız bulduğunuz o hâle karşı istiğfarda bulunmuyorsanız, konumunuzun hakkını veremiyorsunuz demektir. Ve yine diyelim ki, insanlar geldi ve size dediler ki: “Elhamdülillâh, dünyanın dört bir yanında öyle bir fütuhat ve açılım var ki, bunda herkesin bir gayret ve cehdi olsa da, bu açılımın temelinde sizin tavsiyeleriniz var.” Eğer siz böyle bir meselenin ruh ve gönül dünyanızda yapacağı azim tahribata karşı bir kenara çekilip elli defa “Estağfirullah yâ Rabbi! Estağfirullah yâ Rabbi!” demiyorsanız O’na karşı vefasızlık yapıyorsunuz demektir.

Büyük zatlar, durdukları basamağa göre Allah’la (celle celâluhu) hep böyle bir münasebet arayışı içinde olmuşlardır. Evet, onlar hayallerine çarpıp geçen şahaplar karşısında bile tir tir titremiş ve Cenâb-ı Hakk’a karşı tevbe ve istiğfarda bulunmuşlardır. Bir kez daha ifade edelim ki, bütün bunlar sübjektif mükellefiyet çerçevesinde ele alınacak mevzulardır.

İşte sahabe efendilerimiz, âyetler karşısında bu ölçüde bir hassasiyet göstermişlerdir. Onlar, meselenin ağırlığından dolayı hiçbir zaman ilâhî emirleri istikrahla karşılamamış, yılgınlık göstermemiş ve bıkkınlığa girmemişlerdir. İşin ağırlığı canlarını gırtlaklarına getirdiği noktada da hâllerini Efendiler Efendisi’ne arz etmişlerdir. Biz, misal olması bakımından birkaç âyetle iktifa etmiş olsak da, aslında birçok âyet karşısında sahabe-i kiram efendilerimizin durumları bundan farklı değildi. Onlar, Kur’ân’ın her bir âyet-i kerimesini kendilerine inmiş gibi değerlendiriyorlardı. Önlerindeki Muktedâ-i Küll Rehber-i Ekmel’in enginlik ve derinliği içinde meselelere yaklaşıyor ve O Eşsiz Rehber nasıl hareket edip nasıl davranıyorsa onlar da öyle olmaya çalışıyorlardı. Çünkü bir insanı delicesine seven biri, urbasıyla, kılık ve kıyafetiyle dahi sevdiği o insana benzeme gayreti içinde olur. Hatta elinden gelse, mümkünse estetik ameliyat yaptırarak şeklen dahi ona benzemeye çalışır. İşte sahabe-i kiram efendilerimiz de, ibadet ü taat tavrıyla Habib-i Kibriya Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) benzemek için ölesiye bir gayret sarf ediyorlardı. Ama bazen bu durum onlara çok ağır geliyordu. İşte böyle bir durum neticesinde bir gün onlar Resûl-i Ekrem Efendimiz’e gelerek kendilerine az soluk aldıracak bir kıssa talebinde bulunmuşlardı. Onların bu istekleri murad-ı ilâhiye muvafık düştüğünden Cenâb-ı Hak da sûre-i Yûsuf’u indirmişti.8

En Güzel Kıssa ve Hüsnüâkıbet

Yûsuf sûresi; Seyyidina Hazreti Yûsuf ve onun muhterem, mükerrem ve mübeccel pederleri Hazreti Yakub (alâ nebiyyinâ ve aleyhimessalâtü vesselâm) etrafında döner. Hazreti Yûsuf’un çektiği çeşit çeşit sıkıntılardan ve neticede Hakk’ın inayetiyle onlardan kurtuluşu ve maddî-mânevî mazhar kılındığı lütuf ve ihsanlardan bahseder. Hazreti Yûsuf’un kardeşlerinin, çocukluk döneminde ona karşı yaptıkları bazı kusurlar anlatılır. Gerçi o kusurlar bizimkilerin yanında deryada katre kalır. Çocukluğumda Hazreti Yûsuf’un kardeşleriyle ilgili, “Bir peygamber evladı bunları nasıl yapabilir?” gibi bazı mülâhazalarım olmuştu. Ancak o günden bu güne belki elli defa “Estağfirullah yâ Rabbi” demişimdir. Çünkü peygamber evladı olmaları itibarıyla, onların da peygamber olma ihtimalleri vardır.

Evet, Hazreti Yûsuf (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm), kardeşleri tarafından kuyuya atılmış ve sıkıntılara maruz kalmış olsa da, kuyu onun için nâzırın evine ulaşan bir koridora dönüşecektir. Zira bir kervan tarafından kuyudan çıkarılıp köle olarak satıldığında, iç derinlik ve güzelliğinin zarfı konumunda bulunan dış güzelliği dolayısıyla herkes ona talip olmuş ve âdeta başına üşüşmüşlerdi. Ancak Mısır’ın nâzırı onu satın almıştı. Hazreti Yûsuf, burada da yine farklı bir imtihana tâbi tutulmuş ve neticede zindana düşmüştü. Ancak bütün bu sıkıntıların sonucunda o, sarayda herkesin imreneceği bir konuma gelmişti. Ancak bundan öte Cenâb-ı Hak onu, peygamberlik dünya görüşünün, tabiri caizse peygamberlik felsefesinin Kıptiler, ehramlar dünyasına girmesine vesile kılmıştı.

İşte dikkatli bir nazarla takip edildiğinde, Kur’ân-ı Kerim’in ifadeleri içinde, bu sûrede, ne zaman bir kapı kapanıyor gibi görünse, hemen bir başka kapının aralandığı ve o kapı aralığının müjdesinin verildiği görülecektir. Evet, bir yerde kapı o büyük peygamberin üstüne kapanıyor gibi olduğunda, Kur’ân’ın beyanı içinde, o kapıyı aralayacak öyle bir ifade görürsünüz ki, âdeta kapının cızırtılarını duyar gibi olursunuz. Bu sûre-i celîlede, bir kısım zorluk ve meşakkatlerden sonra, ilim ve hikmetin temsilcisi Hazreti Yûsuf’un şahsında nübüvvet ruhunun Mısır’a girip orada intişar edişini.. hakeza bir kısım sıkıntılar çektikten sonra Hazreti Yakub’un, rampadan Allah’a yükseliyor gibi peygamberan-ı zîşan arasında önemli bir makama yükselişini.. Hazreti Yûsuf’un kardeşlerinin تَاللّهِ لَقَدْ أٰثَرَكَ اللّهُ عَلَيْنَا وَإِنْ كُنَّا لَخَاطِئِينَ “Vallahi de, tallahi de Allah seni bize üstün kılmıştır. Doğrusu bizler suçlu idik!”9 ifadeleriyle dile getirdikleri itiraflarını ve bu itiraflarıyla kendi ufuklarında evc-i kemal-i insaniyete çıkışlarını.. ve daha pek çok hikmet parıltısını müşâhede edersiniz. Bütün bunlar insanın içine inşirah salmaktadır. Kur’ân ezelden gelip ebede gittiğinden dolayı, bu sûre nasıl Asr-ı Saadet insanının gönlüne inşirah salmaktadır, aynı şekilde günümüz mü’minlerinin kalblerine de bir beyan zemzemesi hâlinde akıp durmaktadır ve bundan sonra da kıyamete kadar akıp duracaktır. Dolayısıyla bir hikâye tarzında anlatılsa da, bu sûreye asla mücerret bir hikâye gözüyle bakılmamalıdır. O, birçok insanın sergüzeştini anlatan, bir aile etrafında örgülenen, insanlara ders veren, ilim yörüngeli, hikmet tezahürlü bir sûre-i celîle-i kerime-i mübecceledir.

Meselenin daha iyi anlaşılması adına sofilerin meclislerinde yaşanan bir hâli size anlatayım. Cenâb-ı Hak, bir dönem, mehabet ve mehafetle tüllenen bir kısım ehlullahın meclisinde –pek bir şey anlamadığım ve istifade edemediğim hâlde– bulunma imkânını bahşetti. Zannediyorum siz, o imkânı elde etseydiniz, benim gibi olmaz, onların bu ahvalinden pek çok istifade ederdiniz. Evet, onlar tam bir mehafet ve mehabet insanıydı. Çok ciddi durur, çok ciddi konuşur ve çok ciddi bir hayat yaşarlardı. Öyle ki insanın kalbini ağzına getirecek, yüreğini hoplatacak şekilde sözler sarf ederlerdi. Dolayısıyla çevrelerinde bir daralma ve sıkışma olur ve insanlar boğulacak hâle gelirlerdi. İşte bu noktada gayet latîf bir espri ve mizah ile âdeta çevresindekilere biraz oksijen aldırır, akciğerlerine biraz oksijen püskürtür ve böylece onların rahat bir nefes almalarını temin eder ve onları dinlendirirlerdi. Diyelim ki çok ağır bir meseleden bahsediyorlar. Çevresindeki insanlarda o daralma ve sıkışmayı gördüklerinde hemen güzel bir menkıbe anlatır ve bir tebessümle beraber onlara bir soluk aldırırlardı. Belki sizler de anlatmaya çalıştığım bu tür hâdiselere değişik vesilelerle şahit olmuşsunuzdur.

İşte tam olarak bu hâle benzetemesek de, bir bakış açısı olarak, hikmet edalı, ilim yörüngeli böyle bir sûre-i celîlenin, bir yönüyle, Allah’tan gelmiş emirlere im’ân-ı nazar etmiş, yoğunlaşmış, onları kendine iniyor gibi algılamış, içselleştirmiş ve yaşamış olan sahabe-i kiram efendilerimizi ferahlatmak adına nazil olduğunu düşünebiliriz. Zira bu sûre-i celîlede, bazen bir burkuntu yaşansa da, ardından inşirah gelmiş, ardından başka bir burkuntu yaşanmış ama onu da bir inşirah takip etmiş ve derken encamı itibarıyla hüsnü akıbet ve zafer söz konusu olmuştur. Evet, sûrenin sonunda anlatılan, Mısır ufkunda Cenâb-ı Nâm-ı İlâhî’nin şehbal açması, Hazreti Yûsuf’un belli bir makama gelmesi, babasına kavuşması öyle hâdiselerdir ki, geçmişte olan acı hatıraların hepsini unutturmuştur. Hazreti Pîr-i Mugân, Şem-i Tâbân’ın ifadeleri içinde; elemi gitmiş, lezzeti kalmıştır. O çetin imtihanlar sadece bir vakıa-yı mübeccele-i mükerreme hâline gelmiştir.

Netice itibarıyla diyebiliriz ki, Yûsuf sûresi, bir taraftan upuzun bir sergüzeşti içinde, ilim ve hikmet yörüngesi etrafında pek çok ders ve ibreti ihtiva etmektedir. Diğer taraftan da bin bir çeşit belâ ve musibetler içinde bulunan günümüz mü’minleri için bir ümit ve inşirah kaynağı olarak gönüllerimize su serpmektedir.



1 Ebû Ya’lâ, el-Müsned 2/87; el-Bezzâr, el-Müsned 3/352.


2 Buhârî, bed’ü’l-halk 7; Müslim, cihad 111.


3 Âl-i İmrân sûresi, 3/102.


4 Teğâbün sûresi, 64/16.


5 Bkz.: et-Taberî, Câmiu’l-beyân 28/127; İbn Ebî Hâtim, et-Tefsîr 3/722, 10/3358.


6 Bakara sûresi, 2/284.


7 Müslim, îmân 199; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/412.


8 Ebû Ya’lâ, el-Müsned 2/87; el-Bezzâr, el-Müsned 3/352.


9 Yûsuf sûresi, 12/91.

0 yorum

Yorum Gönder