10 Ocak 2017 Salı

Cemre Beklentisi - Sanat ve Alkış

Soru: Günümüz sanat dünyasında; “Egosu olmayan sanatçı olamaz.” veya “Alkış sanatçının gıdasıdır.” gibi kanaatler dolayısıyla bir sanatçının alkış ve takdir beklentisi tabiî kabul ediliyor. Böyle bir atmosferde, mesleğini tevazu, mahviyet gibi ulvî değerlere muhalif olmayacak şekilde sürdürmek isteyen bir sanatçının dikkat etmesi gereken hususlar nelerdir? İzah eder misiniz?

Cevap: Mihverinde benlik ve enaniyetin bulunduğu bu tür mülâhazalar sadece sanat camiasında değil, hayatın hemen her sahasında insanları tesir altına alabilecek olumsuz duygulardır. Fakat işin tabiatı icabı bir sanatkâr, icra ettiği sanatı halkın nazar ve teveccühüne sunma durumunda kaldığından, denebilir ki, bu tür beşerî zaaf ve boşluklarla sanatkârın imtihanı daha fazla ve daha çetin olur. O hâlde sanatını yüce ve yüksek değerler ufkunda icra etmek isteyen bir sanatçı bu mevzuda daha dikkatli ve daha temkinli olmalı ve iradesinin hakkını verip daha sağlam bir duruş ortaya koymaya çalışmalıdır.

Meselâ bir ressam beğenilip takdir edilecek bir eser ortaya koyduğunda, günümüzde çokça ifade edilen “Mârifet iltifata tâbidir.” anlayışından hareketle yaptığı resimlerinden dolayı iltifat ve alkış beklentisine girebilir. Fakat meseleye “İltifat mârifete tâbidir.” anlayışıyla da bakabilir. Yani o, elin-âlemin alkışını, iltifat ve takdirini beklemeden ulvî bir mefkûre uğruna yapması gereken ne ise onu yapar. İltifat mevzuunu ise, “Allah’ın fazlî bir lütfu olarak belki arkadan gelir.”, mülâhazasıyla ele alır. Evet, Cenâb-ı Hak yapılan işlere ekstradan sürpriz bir mükâfat, takdir, alkış bahşedebilir. Fakat mü’min, yapacağı işi planlarken başta böyle bir beklentiye girmez/girmemelidir. Çünkü böyle bir durum ameli iptal edip ruhunu öldürür. Bu açıdan meselâ bir sanatkâr, insanları rahatlatıp dinlendirir, streslerini atmalarına vesile olurken, bu arada dine ait değerleri ihya edip canlandırmak, o değerleri gelecek nesillere tertemiz hâliyle emanet etmek; gönülleri ulvî düşüncelere yönlendirip mealiye müştak hâle getirmek gibi yüce bir gayenin peşindeyse, bütün bu mülâhazalarını sırf Allah rızasına bağlı götürmelidir ki, ortaya koyduğu o cehd ve gayretler, yaptığı o ameller zayi olmasın, alkış ve iltifat beklentilerinin öldürücü atmosferinde heba olup gitmesin. Aynı zamanda ihlâslı hareket ettiğinden dolayı, Allah’ın izni ve inayetiyle yaptığı o iş, hakikaten gönüllerde mâkes bulsun.

Ancak meseleyi planlarken temelde insanların alkış ve teveccühünü esas alırsanız, yapılan o işte ihlâs ve samimiyetten bahsedilemez. Neticede insanlar alkışlasa bile Allah’ın (celle celâluhu) teyit ve desteğinden mahrum kalırsınız. Diğer yandan, beklediğiniz takdir ve alkışı bulamayınca inkisar-ı hayale uğrarsınız ki bu da meslek hayatınızda değişik kırılmalara sebebiyet verir. Bu açıdan insan icra ettiği mesleğini küçük menfaatlere bağlamak yerine, onlarla sonsuzluğu peyleme gibi büyük bir hedefin talibi olmalıdır.

Üç-Beş Alkışa Feda Edilenler

Bir ressam veya bir musikişinas için dile getirilen bu ifadeleri, aynen bir vaiz veya bir müezzin için de düşünebilirsiniz. Meselâ bir müezzin kalbinin sesini diline aktararak ezan okuyabilirse, gönüllerde daha ciddi, daha samimi bir heyecan uyarabilir. Bunun için o, ezan okumadan önce ellerini kaldırıp mertçe şöyle dua edebilmelidir: “Allahım, beni burada bir gırtlak ağası şeklinde kendi hesabıma bağırtma! Bana gönlümün sesini duyurma imkânını bahşeyle! Eğer buna muvaffak olamayacaksam daha baştan sesimi kesiver!” Çünkü bir insanın gönlünden kopup gelen şey neyse dilinden de dökülen o olmalıdır. Bir insan, ezanda, diliyle, “Allah büyüktür. O’nun eşi-menendi yoktur. Mâbud-u Mutlak, Maksud-u bi’l-istihkak sadece ve sadece O’dur. Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) O’nun Eşsiz Nebisi’dir.” mazmununu terennüm ederken, diğer taraftan içten içe kendini gösterme ve ispat etme gayreti içinde bulunuyorsa, esasında o insan, “Allah büyüktür.” derken dahi kendini terennüm ediyor; dolayısıyla tevhit yolunda bulunduğunu zannederken şirk gayyasına doğru yol alıyor, demektir. Oysaki Allah’ın büyük, kendisinin bir hiç olduğuna yürekten inanan bir insan, bu mazmunu sesiyle-sözüyle ifade ettiği gibi, aynı zamanda kalbiyle de o heyecanı soluklamalıdır. Ezanla ilgili ifade edilen bu mülâhazalar, bir kamet veya bir aşr-ı şerif okumada veya imamlık yapan bir kimsenin kıldırdığı namaz için de söz konusudur.

O hâlde tıpkı bir musikişinasın söylediği şarkıyı notalara bağlı seslendirmesi gibi, siz de Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna bağlı kalarak o kelimeler neye delalet ediyorsa, işte o mazmuna bağlı olarak sanatınızı icra etmeli ve baştan sona bu ritmi korumaya çalışmalısınız. Korunan bu ritim, Allah nezdinde makbul olan ritimdir. Yoksa mânâ ve mazmunu göz ardı edip işi kendi mülâhazalarınıza bağlı götürürseniz, onu öbür tarafta yüzünüze çarpıverirler. Evet, öte tarafta size “Sen zaten ‘desinler, alkışlasınlar, iltifatta bulunsunlar’ diye onu icra etmiştin, isteyip durduğun o şeyler sana verildi, burada alacağın bir şey kalmadı!” denir. Bu açıdan, bir kez daha ifade edelim ki, ses, eda ve icra güzelliği bu kadar ucuza peylenmemelidir. Şayet bunlarla Cennet’i peyleme söz konusuysa, hatta daha da ötesinde bunlarla Allah’ın rızası peylenecekse, o hâlde yapacağınız işi niye dünyada alacağınız üç-beş alkışa feda edesiniz ki! Düşünün, bir hadis-i kutside Cenâb-ı Hak, أَعْدَدْتُ لِعِبَادِيَ الصَّالِحِينَ مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلٰى قَلْبِ بَشَرٍ “Ben, salih kullarıma öyle şeyler hazırladım ki, onları ne göz görmüş ne kulak işitmiş ne de herhangi bir insan tasavvur etmiş.”1 buyuruyor. Evet, dünyanın binlerce sene mesudane hayatı bir saatine bile mukabil gelmeyen Cennet hayatı ve o Cennet hayatının da binlerce senesi bir dakikasına mukabil gelemeyen rü’yet-i cemal ile müşerref olma mazhariyeti, şart-ı âdi planında, insanın bu dünyada Cenâb-ı Hak’la münasebetine bağlıdır. Ve yine bir hadis-i şerifte Cennet ehli için Cenâb-ı Hak: أُحِلُّ عَلَيْكُمْ رِضْوَانِي فَلَا أَسْخَطُ عَلَيْكُمْ بَعْدَهُ أَبَدًا “Sizden razı olacak ve artık size ebediyen hiç gazaplanmayacağım.”2 buyurmaktadır ki, nimetlerin en büyüğü bu mazhariyet, dünyada neye tekabül eder? İnsana akseden yanıyla ötede nasıl tebellür eder? Bunu şu an kestirebilmemiz mümkün değildir. İhtimal, Allah (celle celâluhu), “Ben sizden razıyım.” dediği zaman insan orada bir kere daha değişecek, bir kere daha yeni bir vücud kazanıp yeni bir varlığa erecektir.

İşte bu güzelliklerin söz konusu olduğu yerde, insanın bütün bunları bırakıp pesbayağı şeylere kendini bağlaması; bağlayıp o türlü beklentilere girmesi –Allah aşkına– akıllıca bir davranış sayılabilir mi? O hâlde insana düşen, yaptığı bütün işleri Cenâb-ı Hakk’ın rızası istikametinde gerçekleştirmeye çalışmasıdır. Çünkü ancak rıza istikametinde yapılan ameller, faaliyetler, hareketler sonsuzluk gamzeden bir semereye dönüşür; dönüşür ve yedi, yetmiş, yedi yüz veren.. başaklar hâline geliverir.

Hem, dünyada alkış alıp almayacağınız, aldığınız alkışların devam edip etmeyeceği şüpheli değil mi? Bugün alkışlayanlar, yarın ideolojilerine, keyif ve beklentilerine aykırı bir şey söylediğinizde sizi alıp yerden yere vurabilirler. Böylece siz ümitsizliğe kapılır, inkisar üstüne inkisar yaşar, kabiliyetlerinizi inkişaf ettirip geliştirmek bir yana, onları köreltecek bir yola sürüklenirsiniz.

Şâh-ı Geylânîlik Teklif Edilse Dahi

Bütün bunlardan dolayı, bırakın halktan iltifat ve alkış beklemeyi, istemediğiniz hâlde size gösterilen iltifat ve teveccühler karşısında dahi: “Allahım ben bu işi bu insanlar alkışlasınlar diye yapmamıştım. Ama onlar ‘maşaallah’, ‘barekallah’ deyip takdir ediyorlar. Ben bu kadar alkışla bu ameli devam ettirebilir miyim yoksa gurur ve fahre düşüp kaybedenlerden mi olurum, bilemiyorum. Bundan dolayı Allahım, aczimi-zaafımı itiraf ediyor, Senden altından kalkamayacağım, boynumu kıracak şeyleri bana yüklememeni niyaz ediyorum.” deyip kalb safvetiniz için alkış ve takdirlerden rahatsızlık duyup samimiyet peşinde olmalısınız. Hatta bir yönüyle o alkışları istidraç saymalı ve “Bu ölçüde lütufların başımdan aşağı yağdırılması acaba benim yavaş yavaş helake sürüklenmemin takdir buyrulduğu mânâsına mı geliyor? Eğer öyleyse Allahım, Senden diliyor ve dileniyorum, ne olur bahtına düştüm, şımartıp küstahlaştıracak hiçbir alkış ve takdiri, iltifat ve teveccühü bana nasip eyleme!” mülâhazasıyla hareket etmelisiniz. Çünkü eğer insan halkın teveccühüne aldanır, muvaffakiyetleri kendi güç, kuvvet, iktidar, bilgi ve kabiliyetine bağlarsa o vakit, kazanma kuşağında kayıpların en acısını yaşıyor demektir.

Hatta şunu ifade edeyim: Peygamberlik müessesesi, Hatemü’l-Enbiya (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz’le sona erdiğinden, O’ndan sonra bir peygamberin gelmesi mümkün değildir. Ancak gavs ve kutup gibi makamlar her zaman için söz konusu olabilir. İşte size gavslık-kutupluk bahşedilse, Şah-ı Geylânîlik teklif edilse dahi, “Ey Rabbim! Vallahi ben onu istemiyorum; dilediğine ver o makamı. Bunun yerine ben Senin kapının eşiğinde değersizliğine inanmış, sadık, küçük bir kul olarak yaşamayı tercih ederim.” diyebilmelisiniz. Evet, maddî-mânevî hiçbir makama dilbeste olunmamalıdır. Zira dilbeste olunması gereken bir makam varsa o da Allah rızası ve o rızayı kazanma istikametinde insanları iyilik ve güzelliğe yönlendirme gayretidir. Yani onların güzel düşünüp güzel görmelerini sağlayarak hayatlarından lezzet almalarını temin etme ve böylece ebedî şekavetlerinin önünü kesme cehdidir. Fakat bu son söylediğim husus bile bir vesile kabul edilmeli ve her şey yalnız ve yalnız rıza-yı ilâhî hedefine bağlanmalıdır.

Bu konuda ihlâsı yakalama adına sohbet-i cânan meclisleri çok önemlidir. Bir şiirde; “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Sözümüz cümle heman kıssa-i Cânan olsa!” (Taşlıcalı Yahya) denildiği gibi, biz de bir araya geldiğimizde, kubbedeki taşlar gibi, düşmemek için baş başa vermeli, birbirimize destek olmalı ve âdeta bir pusula, bir kıblenüma gibi birbirimize hep rıza ufkunu hedef göstermeliyiz. Böyle bir gaye için İhlâs Risalesi’ni ve Lâhikalar’daki ihlâsla alâkalı mevzuları müzakere etme bana çok önemli geliyor. Yerine göre formatla oynayarak meseleye farklılık kazandırmalı ve onları yeniden bir kere daha, bir kere daha okumalıyız. Hazreti Üstad kendisi, İhlâs Risalesi’ni 115 defa okuduğundan bahsediyor. Demek ki her defasında, okuduklarından ayrı bir derinliğe açılıyor, farklı şeyler duyup hissediyor. Elbette ki konuyla alâkalı tarih boyunca büyük şahsiyetlerin telif ettiği daha pek çok kıymetli eser var. Meselâ İmam Gazzâlî’nin değişik eserlerinde ve Hâris el-Muhasibî Hazretleri’nin er-Riâye’sindeki ihlâs mevzuları insanın gözünü açacak, yüreğini hoplatacak bir tondadır. Ancak günümüzde, o zatların ortaya koyduğu insan-ı kâmil resmine bakınca bazılarımız ümitsizliğe kapılabilir, onların hassaslardan hassas ölçüleri karşısında yeise düşebiliriz. Elbette ki o devasa şahsiyetler bizim başımızın tacıdır. Hepimiz başımızı onların ayaklarının altına kaldırım taşı gibi koymaya âmâde bulunuyoruz. Ancak çağın şartlarına göre sunulmuş olan Hazreti Pîr’in reçetelerinin günümüz insanı için daha objektif, daha münasip olduğu söylenebilir. Hâsılı hangi vesileyle olursa olsun, netice itibarıyla bizi Allah’a yönlendirecek, her birimizi iltifat ve alkışın kulu-kölesi olmaktan kurtarıp birer rıza talibi hâline getirecek eserler okumalı ve böylece yaptığımız işlerdeki bereketin Allah rızasına bağlı olduğunu asla hatırdan çıkarmamalıyız.



1 Buhârî, bed’ü’l-halk 8, tefsîru sûre (32) 1, tevhid 35; Müslim, cennet 4, 5.


2 Buhâri, rikak 51; Müslim, cennet 9.

0 yorum

Yorum Gönder