9 Ocak 2017 Pazartesi

Cemre Beklentisi - Olumlu Ön Kabuller ve Şuuraltı Beslenme Dönemi

Soru: Şartlanmışlık ve ön kabul mutlak mânâda kötü müdür; yoksa bu tür duygu ve düşüncelerin, olumlu ve faydalı neticeler verebileceği zemin ve şartlar var mıdır?

Cevap: Şartlanmışlık, bir insanın bir mesele karşısında daha baştan “olmazsa olmaz” kabullerle, peşin hükümlerle bir tavır belirlemesi, kararlı bir ruh hâli içinde bulunmasıdır. Bu ruh hâlinin zararlı olduğu, hem de yerine göre insanın dünyasını da, ahiretini de mahvedecek ölçüde zararlı olduğu muhakkaktır. Meselâ, dört bir tarafta Allah’ın varlığı ve birliği mevzuunda binlerce delil ve burhan varken ve bunlar tevhid hakikatini gürül gürül ifade ederken bir insanın, daha önceden kendisine yapılan telkinlerin tesiri altında kalarak körü körüne inkârda ısrar etmesi böyle bir şartlanmışlık ve ön yargının neticesidir. Bu açıdan denilebilir ki, şartlanmışlık; kibir, zulüm, bakış zaviyesini ayarlayamama ve ataları körü körüne taklit gibi, insanın, iman dairesine girmesine engel olan, onu dalalet¸ sapıklık ve küfre sürükleyen temel saiklerden biridir.

Kibir – Zulüm – İnhiraf

Evet, imana engel olan temel saiklerden biri kibirdir. Cenâb-ı Hak; اَلْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ “Kibriya, benim ridâm, azamet ise benim izârımdır. Kim benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse, onu Cehennem’e atarım.”1 buyurmaktadır. Demek ki, kendini büyük görüp kibirlenen bir insan, bu ilâhî sıfatlarda Allah’a şerik olmaya kalkışmış sayıldığından Cenâb-ı Hak, böyle bir insanı derdest edip Cehennem’e atacağı ikaz ve uyarısında bulunmaktadır. Peygamber Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem); لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَحَدٌ في قَلْبِه۪ مِثْقَالُ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ مِنْ كِبْرٍ “Kalbinde hardal tohumu ağırlığınca yani zerre miktar kibir bulunan insan Cennet’e giremez.”2 buyurmuştur. Eğer bir insan Cennet’e giremeyecekse, demek ki, o insan, dünyada imana girememiş, iman vizesiyle ahiret yolculuğuna çıkamamıştır. Çünkü mü’minin günahkâr da olsa, netice itibarıyla Cennet’e gireceği nasslarda açık ve net bir şekilde beyan buyrulmuştur. Ayrıca hadis-i şerifte “zerre miskal” ifadesiyle meselenin en küçüğünden sakındırılmak suretiyle, bu meselede daha büyüğüne karşı ciddi bir teyakkuz içinde bulunulması gerektiği ifade edilmektedir. Yani hadis-i şerif bize, “kibrin bu kadarının bile ahiretteki cezası buysa, varın ötesini siz düşünün” ikazında bulunmaktadır.

İmana mâni olan diğer temel bir faktör zulümdür. Zulüm; haksızlık yapma, haddini bilmeme, Allah’a karşı iddiada bulunma, mahlûkatın hukukuna tecavüz etme ve küstahlık yapma demektir. Zulmün çeşitleri olarak sayabileceğimiz bu fiillerden her biri insanın iman dairesine girmesine (bir şekilde girmişse, o dairede sürekli kalmasına) engel olan bir mâniadır.

Bakış zaviyesini ayarlayamama ve neye nasıl bakacağını bilememe de küfür içinde bocalamaya sebebiyet veren önemli hususlardan bir diğeridir. Meselâ, bir insan eşyaya, maddeye, tekvinî emirlere baktığı gibi metafiziğe bakmaya kalkışırsa ciddi bir hata etmiş, dolayısıyla mânâ ve metafiziğe dair hiçbir hakikati duyamaz, göremez ve anlayamaz hâle düşmüş demektir. Zira dünyada bile değişik şeyleri tartan farklı kantarlar vardır. Meselâ demir, kömür gibi madenleri tarttığınız bir kantarla tutup altın ve gümüşü tartmazsınız. Evet, madde âleminde dahi her tartı aleti her şeyi tartamaz. Nerede kaldı ki, maddî ve fizikî ölçülerle mânâ ve metafizik ölçülüp tartılabilsin!

Değişik zamanlarda Gagarin’in Allah hakkında söylediği bir sözü size arz etmiştim. Bu şahıs, küre-i arz etrafında gerçekten bir tur attı mı atmadı mı bilemiyorum; ancak, medyaya intikal ettiği şekliyle o, küre-i arz etrafında tur attıktan sonra, “Allah’a rastlamadım!” gibi küstahça bir ifadede bulunmuştu. Üstad Necip Fazıl –makamı Cennet olsun– kendine mahsus sesiyle konferanslarında bu hususu dile getirir ve şöyle derdi: “A be ahmak! Zât-ı Ulûhiyet’in fezada bir balon hâlinde olduğunu sana kim söyledi?” İşte Gagarin’in bu hazin hâli, bir bakış inhirafıdır. Dolayısıyla böyle miyop bir bakışla, metafiziğe, metapsişiğe, Zât-ı Ulûhiyet’e, esrar-ı esmaya bakan insan hiçbir şey göremez.

Şartlanmışlık ve Ataların Dini

Küfre sebebiyet veren bütün bu hususların yanında önemli bir diğer saik de esas konumuz olan şartlanmışlık ve önyargı meselesidir. Kur’ân-ı Kerim, kâfirlerin bu zararlı şartlanmışlıklarını şu ifadelerle anlatır: وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا إِلٰى مَۤا أَنْزَلَ اللّهُ وَإِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ أٰبَۤاءَنَا “Kendilerine: ‘Allah’ın indirdiğine ve Resûle gelin’ denildiğinde ‘Atalarımızı ne yol üzerinde bulmuşsak, o bize yeter!’ derler.”3 Onlar, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) çağrısına kulak vermeyip, atalarının ve babalarının dediklerine, onların ideolojilerine körü körüne tâbi olduklarından küfür içinde bocalamaktan kurtulamamışlardır. İşte böyle bir şartlanmışlık, münkir ve mülhidlerin –bağışlayın– tepetaklak Cehennem’e yuvarlanmasına sebebiyet vermiştir. Evet, Latçılar, Menatçılar, Uzzacılar önyargıyla, körü körüne atalarının izini takip ettiklerinden Kâinatın Efendisi’ni (aleyhissalâtü vesselâm) kabule yanaşmamışlardır. Tıpkı atalarının inandığı gibi, putların kendilerini Allah’a yaklaştıracağına inanmış ve böyle bir şartlanmışlık neticesinde imandan ve onun vaat ettiklerinden mahrum kalmışlardır.

Şartlanmışlığın Bir Başka Türü: Çağı Okuyamama

Şartlanmışlığın zararlı olan bir diğer türü de, dinin ümmühatına ve temel esaslarına zıt olmadığı hâlde, ortaya çıkan bir kısım yenilikleri kabul etmede diretmek ve daha önceden benimsenenleri bırakmama konusunda ısrar etmektir. Basitçe bir misalle arz edecek olursak, günümüzde biçerdöverler harman işini ortadan kaldırmışken, hâlâ toprağın üzerine sapları sermeniz, bunların üzerinde dövenleri dolaştırmanız, onu ezmeniz, sonra onları tığlar hâlinde yığmanız, ardından da yabalarla onları savurmaya çalışmanız ve harman kaldırmada tek doğru yol olarak bunu görmeniz çok zararlı bir önyargı ve şartlanmışlıktır. Bu açıdan bizler, değerlerimize ve temel disiplinlere bağlı kalmak şartıyla kendi zamanımızı çok iyi okumak zorundayız. Hatta geçmişten tevârüs ettiğimiz ilimleri, zamanın yorumunu da arkamıza alarak yeniden değerlendirmeli, kritik etmeli ve yoruma tâbi tutmalıyız. Aksine, usûlüddine ters düşmese de, her türlü yenilik ve değişime karşı çıkmak, böyle bir önyargı ve şartlanmışlık içinde olmak ve üstelik muhafazakârlık adına bunu yapmak apaçık bir ziyan ve hüsrandır.

Kaldı ki, Kur’ân-ı Kerim’de bile içtihat ve istinbata açık, zamanı geldiği zaman konjonktüre bağlı olarak farklı tevillere gidilebilecek yerler vardır. Meselâ, tefsirde önemli ve devasa şahsiyetlerden biri olan İbn Cerir Hazretleri, kendisinden önce gelen Mücahid b. Cebr Hazretleri gibi çok büyük ve önemli şahsiyetlerden farklı olarak temel disiplinlerle ters düşmeyen yeni ve farklı şeyler söylemiştir. Ondan yaklaşık üç asır sonra gelen Fahruddin Râzî Hazretleri ise, tefsir adına daha farklı şeyler ortaya koymuştur. Kendi çağının insanı olan Allâme Hamdi Yazır’a baktığınızda ise, çok daha farklı şeylerle karşılaşırsınız. Onun sosyoloji, psikoloji ve felsefe gibi ilimlerle irtibatlı meselelerde söylediği öyle şeyler vardır ki, daha önce hiç kimse dile getirmemiştir. Şimdi Kur’ân-ı Kerim gibi sabit bir Kitab’ın bile tevil, tefsir ve yoruma açık yanları varsa, diğer ilimlerle alâkalı bazı mevzularda, temel disiplinlere ters düşmeyen yeni fikir ve yaklaşımları “yeniliktir” deyip elimizin tersiyle bir kenara itmek zararlı bir şartlanmışlık ve tutuculuktan başka bir şey değildir. Bu durum belki şu anki hâl-i pürmelâlimizin de en önemli sebeplerinden biridir. Evet, bugün şayet vesayet altında yaşayan bir toplum hâline düşmüşsek, bu hazin tabloda böyle bir tutuculuğun tesirini inkâr etmek mümkün değildir. İlim ve düşünce sahasındaki bu donukluk ve durağanlık hicri beşinci asırdan itibaren başlamış ve İstanbul’un fethinden sonra da doruk noktaya ulaşmıştır. Bu tarihten sonra ise, insanlık adına çok ciddi şeyler ortaya koyamadığımızı ve eski-yeni kavgaları içinde zayıf hesaplara takılıp gittiğimizi söyleyebiliriz. Üzerinde durulması gerekli olan önemli bir husus olmakla birlikte, asıl mevzumuz olmadığından sizin ilim ve irfanınıza havale edip geçiyorum.

Şuuraltı Müktesebatı ve Olumlu Ön Kabuller

İşte şartlanmışlığın bu zararlı yanlarının yanında denilebilir ki, onun faydalı olduğu yerler de vardır. Meselâ çocuklarımızı, şuuraltı müktesebatlarının oluştuğu dönemde, onların seviye ve konumlarını göz önünde bulundurarak, iman ve İslâm’ın esaslarına dair, ilmihalin bize verdiği bilgiler ölçüsünde şartlandırma faydalı bir yol ve metottur. Her ne kadar şuuraltının beslenme dönemi için 0-5 ve 0-7 gibi yaş aralıklarından bahsedilse de bu, mutlak değil, izafîdir. İnsan dimağının aktif olduğu, etrafını çok iyi okuduğu ve çevresinden kotardığı şeyleri sürekli dimağına yerleştirdiği dönem −yedi yaşından sonra azalma gösterse de− on, belki on beş yaşına kadar devam edebilir. Bu dönemde, çocukların muhakeme kabiliyetleri büyükler gibi olmadığından meselelerin neden ve niçinleri üzerinde çok fazla durmadan açık ve net bir üslûpla sunacağımızı sunmak, vereceğimizi vermek önem arz eder. Evet, herhangi bir şüphe ve tereddüde mahal bırakmayacak şekilde, kesin ve net bir üslûpla, “Allah birdir”, “Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) O’nun Resûlü’dür”, “Cenâb-ı Hakk’ın mesajı O’nun eliyle bize gelmiştir”, “Kader vardır” gibi muhkem bir üslûpla çocuğa temel dinî bilgilerin öğretilmesi gerekir.

Malum olduğu üzere, çocuğun anne sütüyle beslendiği dönem, mama aldığı dönem, sizin gibi kaşığını kullanıp yemeğini yediği dönem vardır; ama aynı zamanda sert yiyecekleri bile dişleriyle koparıp beslendiği dönem de vardır. Şuurlu anne-babalar bu dönemleri çok iyi hesap ederek yaşına başına göre onun beslenmesinde farklılıklara giderler. İşte bunun gibi, çocuğun yaşına ve başına göre, bilginin keyfiyet ve derinliği ve o bilgiyi veriş tarzı değişebilir. İleri yaşlarda daha komplike bilgiler verilir; mevzuların neden ve niçini üzerinde durulur, daha derinlemesine izahlar yapılır. Siz bir dönemde, meseleyi çok fazla mâkuliyet ve mantıkiyete dayandırmadan sadece Allah’ın var olduğu hakikatini ifade ederek sunarsınız. Bu dönem itibarıyla çocuklar kendi kafalarında bu mücerret hakikatlere cisimler, cevherler, mekânlar takdir edebilirler. Belki rüyalarında bile görebilirler. Anlattığınız Cennet ve Cehennem için onlar hayallerinde kendilerine göre farklı kurgulara gidebilirler. Fakat sonraki dönemlerde bu anlatılanların akıl ve mantıkla teyit edilip mevcut ilimlerle desteklenerek, aklî ve mantıkî herhangi bir boşluk bırakmadan farklı bir formatta yeniden anlatılması gerekir. Belki bu durum da, bir yönüyle bir tür şartlanmışlıktır. Fakat bu şartlanmışlık, ferdin, düşünüp, araştırıp, değerlendirdikten sonra, aklının, araştırmalarının ve vicdanî ihtisaslarının “evet” dediği ve bütün bunların teyidini arkasına alarak kabullendiği bir şartlanmışlık olacaktır. Fakat biraz önce ifade edildiği gibi, bilhassa şuuraltı müktesebatının oluştuğu dönemde, şartlandırma diyebileceğimiz usûlde hak ve hakikatin anlatılması çok yararlı, hatta bir yönüyle bir zarurettir.

Zira rahatlıkla denilebilir ki, günümüzde İslâm coğrafyasında insanımızın yaşadığı bir kısım boşluklar, bir dönem onların şuuraltı beslenme döneminde boş bırakılmasından kaynaklanmaktadır. Evet, bir dönem, ciddi donanımlı anne-baba yoktur veya onlar kendi işleriyle meşgul olup çocuklarını boş bırakmışlardır. Ev bomboştur, sokak bomboştur, okul bomboştur, cami de ruhsuz ve mânâsızdır. Bu müesseselerin hiçbirinde akıl, mantık, his ve heyecana hitap eden ciddi bir şey yoktur. Dolayısıyla bu nesillere boşluğun çocukları nazarıyla bakabilirsiniz. İsterseniz siz bu nesli, ibnü’l-halâ ve ibnü’l-melâ diye de isimlendirebilirsiniz. Zira onlar, ellerinden tutulup sahip çıkılmadıklarından ötürü, kendilerinde herhangi bir doluluğun görülmediği, boşlukta neşet etmiş tâli’siz bir nesildir.

Hâlbuki şuuraltı müktesebatı, insanın hayatı boyunca karşılaştığı sıkıntı ve problemler karşısında bir can simidi gibidir. Zira insan hayatın değişik dönemlerinde akıl, mantık ve ilmî müktesebatıyla üstesinden gelemeyeceği meselelerle karşılaşabilir. İşte bu durumda, insanın bir dönem güvendiği ve kendisi için birer kanaat önderi konumunda bulunan annesi, babası veya hocasının daha önceden ona verdiği, kazandırdığı duygu ve düşünceler onun imdadına yetişir. Evet, belli bir dönem insan, evde anne-babasından, mahallesindeki cami ve mektepten sağlam ve sıhhatli bilgiler almışsa ve onları bir dosya hâlinde korteksine yerleştirmişse, zannediyorum üstesinden gelemeyeceği meseleler karşısına çıktığında bu şartlanmışlığının ona çok faydası olacak ve neticede o problemlerin, o vesvese ve tereddütlerin üstesinden gelecektir. Öyle ki bir dönem gerçekleştirilen o beslenme ve donanım, bir boşluğu geçme veya bir dereyi atlama adına birer köprü vazifesi görecektir. Zaten şartlandığınız müktesebatınızla siz o ilk sarsıntıyı atlattığınızda, daha sonra akıl ve mantığınızla o meseleyi çözer, üstesinden gelirsiniz. Meselâ, uzmanlara müracaat eder, değişik ilim dallarından faydalanır ve meselenin aslını öğrenir, zihninizdeki problemi hall ü fasl edersiniz. Kim bilir belki de hemen pek çoğumuz, hayatımızda karşılaştığımız bir kısım boşluk ve çukurları ilk önce aklî ve mantıkî bir zemine oturtamamış, evvela anne-babamızdan aldıklarımızla o durumu atlatmış, daha sonra da o meseleyi mantık ve muhakeme zemininde çözüme kavuşturmuşuzdur. O hâlde biz, bize emanet edilen çocukların ilerleyen zamanlarda insî ve cinnî şeytanların vesvese ve tuzaklarına düşmemeleri için şuuraltı beslenme dönemini çok iyi değerlendirmeli; değerlendirip bu safhada herhangi bir boşluğa fırsat vermemeliyiz.



1 Bkz.: Müslim, birr 136; Ebû Dâvûd, libâs 26.


2 Müslim, îmân 147-149; Tirmizî, birr 61; Ebû Dâvûd, libâs 26.


3 Mâide sûresi, 5/104.

0 yorum

Yorum Gönder