9 Ocak 2017 Pazartesi

Cemre Beklentisi - İrşad Yolu ve Önündeki Engeller

Soru: İrşad ve tebliğ yolunda, inayet-i ilâhiye vesilesiyle, pek çok muvaffakiyete mazhar olan bir fert, o yolu bırakıp dünyevî meşgaleler peşine düştüğünde umumiyetle büyük fiyaskolarla karşı karşıya kalıyor. Bu tespit ışığında; insanın irşad ve tebliğ yolunda bulunurken, ekstra istidat ve kabiliyete mazhar kılındığı; ancak başka sahalarda kullanılması hâlinde de o tür mevhibelerin elinden alındığı söylenebilir mi? Bu mevzuda dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

Cevap: Donanım ve kabiliyeti, bulunduğu konumun imkân ve müsaadesi ölçüsünde her mü’min irşad ve tebliğ vazifesiyle mükelleftir. Evet, inanan bir insan, inanıp iman ettiği Allah ve O’nun Resûlü’nü insanlara anlatmak, gönüllere duyurup sevdirmek, hâl diliyle dinini temsil etmek ve her hâlükârda, her şartta dinin yaşanır olduğunu göstermekle vazifelidir. Vâkıa, bazı coğrafya ve mahallerde açık bir şekilde irşad ve tebliğ vazifesi yapılamayabilir, durum ve şartlar o işe imkân ve fırsat vermeyebilir. Öyle ki inanan bir insanın orada kendi mevcudiyetini muhafazası dahi çok güç olabilir. Fakat o coğrafya veya mahâlde bulunmak umumun hukukunu ilgilendiren bir mecburiyet olarak görülüyorsa, kimi insanlar fedakârlık yapıp oralarda duygu ve düşüncelerini kendi içlerinde yaşamayı düşünebilirler. Evet, köşe başlarını tutmuş gulyabanileri göz önünde bulundurarak, kendi milleti ve insanlığın geleceği hesabına sükûtîliği tercih edenler olabilir. Kim bilir, onların bu sessiz hâli, samimiyetlerinin derecesine göre, en talâkatli hutbelerden bile daha fasih bir beyan çağlayanına dönüşebilir. İşte bu gibi hususî durumları istisna edecek olursak, irşad ve tebliğ vazifesi camideki imam, vaiz ve müezzin için bir vecibe olduğu gibi, teker teker her bir mü’min fert üzerine de terettüp eden bir mükellefiyettir.

Özel Donanımlı Müstesna Kametler

Bununla birlikte Cenâb-ı Hakk’ın yüce mesajını insanlığa duyurmak için, hususî olarak seçip tavzif buyurduğu, öyle bir misyona memur kıldığı seçkin kulları da vardır. Bunların başında enbiyâ-i izâm efendilerimiz (alâ nebiyyinâ ve aleyhimüssalâtü vetteslîmât), daha sonra da asfiya-i kirâm hazeratı gelir. Bunlar tekvinî ve teşriî emirleri çok derince duyan, engin bir ufukla değerlendirme kabiliyeti bulunan, her şeye mahrutî ve bütüncül bir nazarla bakabilen hususî donanımlı insanlardır. Öyle ki bizim sebep ve sonuca bakarak arayıp bulabileceğimiz münasebetleri onlar halk ifadesiyle “şipşak” tespit ediverirler. Bu, onlara bahşedilmiş hususî bir lütuf, hususî bir ufuktur. Meselâ, Efendiler Efendisi’nin (aleyhissalâtü vesselâm) hayat-ı seniyyelerine atf-ı nazar edip, O’nun eşsiz fetanetiyle çözüme kavuşturduğu problemlere baktığımızda, söylediğimiz bu hususu açık ve net bir şekilde görebiliriz. Değişik vesilelerle arz ettiğim gibi, karamsar bir feylesof olan Schopenhauer bile Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında, “İnsanlığın üst üste problemler yaşadığı böyle bir dönemde insanlık, yağdan kıl çeker gibi problemleri çözen Hazreti Muhammed’e ne kadar muhtaçtır.” demektedir. Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ) ilâhî mesajın aydınlatıcı tayfları altında, fetanet-i uzmasıyla, dehaların değişik alternatiflere başvurmak suretiyle çözüm bulmaya çalıştıkları; bulamayıp çaresizlik ve acziyet içerisinde düşünüp durdukları problemleri, –onlar düşünedursunlar– hemen çözüvermiştir. Öyle ki, O Şanı Yüce Nebi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna getirilip de çözümsüz kalmış tek bir mesele gösterilemez. Evet, O; ferdî, ailevî, içtimaî, dünyevî, uhrevî, iman, amel ve muamelatla alâkalı bütün problemleri hususî donanım ve eşsiz fetanetiyle bir hamlede çözüme kavuşturmuştur. Asıl konumuz olmadığından, mevzuyla alâkalı müşahhas misal ve delilleri ilgili yerlere havale edip geçmek istiyorum.

İşte Nebiler Serveri başta olmak üzere, bütün enbiyâ-i izâmın asliyet planındaki vazifeleri hep irşad ve tebliğ olmuştur. Bunun dışında kalan her şey bir yönüyle onlar için tâlî bir meseledir. Bu müstesna kametler, bütün bir insanlığa rehber, beşeriyete imam olmaları hasebiyle dünya ile iştigal gibi görünen bir kısım iş ve vazifeler de yapmışlardır. Meselâ Hazreti Davud ve Süleyman (alâ nebiyyinâ ve aleyhimesselâm) gibi peygamberlerin ve belki onlardan sonra gelen evlatlarının hükümdarlık gibi bir konumları da olmuştur. Fakat onların bu tür vazifeleri, aslî vazifeleri olan peygamberliklerinin yanında hep tâlî derecede kalmıştır. Onlar hem masum hem de masundurlar. Dolayısıyla hükümdarlık gibi insanın başını döndürüp bakışını bulandıracak bir konumda dahi Allah, onları inayetiyle teyit ve sıyanet buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, onlara yaptıkları işlerde hata işletmemiş ve peygamberlik misyonuna halel getirecek bir duruma asla düşürmemiştir. Hâsılı, ilk peygamberden Hatemü’l-Enbiyâ Efendimiz’e kadar gelen bu hakikî mürşidlerin, başka bir ifadeyle bu irşad âbidelerinin asliyet planındaki vazifeleri hep Cenâb-ı Hakk’ın mesajını insanlığa duyurmak olmuştur. Zahiren irşad ve tebliğ vazifesinin dışında gibi görünen bazı hâlleri ise, biraz önce ifade ettiğimiz gibi, muhataplarına göstermeleri gerekli olan rehberliğin hakkını vermeye matuftur. Öyle ki, onların izdivaç ve ailevî münasebetlerinin arka planında bile mesajlarını insanlığa duyurma maksadı vardır.

Yol ve Yön Değiştirmeyen İrade Kahramanları

Cenâb-ı Hak, zılliyet planında enbiyâ-i izâmın dışında bir kısım büyük kimseleri de –hem de başları döndürüp bakışları bulandıracak hükümdarlık, devlet başkanlığı gibi bir konumda olmalarına rağmen– irşad ve tebliğ vazifesinde istihdam etmiştir. Meselâ Emevî halifelerinden Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, Abbasi halifelerinden Hazreti Mehdi ve Harun Reşid ve özellikle Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’ne kadar olan Osmanlı Hükümdarları söylediğimiz bu hususa misal olarak verilebilecek şahıslardır. Bunların her biri kutup seviyesinde insanlar olmakla beraber, kendilerinin veli, kutup olduklarını iddia etmek şöyle dursun, basit ve sıradan bir insan olduklarına kendilerini inandırmış ve bu anlayışlarıyla veli ve kutup olmalarına apayrı bir derinlik kazandırmış büyük kâmetlerdir. Siz, bir insanın içinizi okumasından, bakışınızdan hareketle kalbinizin derinliklerini keşfetmesinden ve daha başka hususiyetlerinden o zatın evliyaullahtan biri olduğunu hissedip anlayabilirsiniz. O zat da bu durumun farkında olabilir. Fakat gavsiyet ve kutbiyeti bilmeyen, kendilerini hiçbir zaman öyle bir konumda görmeyen yukarıda isimlerini saydığımız insanlar ise, şu anki Türkiye gibi otuz devletin başında bir devlet başkanı olmalarına rağmen, mahviyet, tevazu ve hacalet içinde kendilerini sıfırlamasını bilmiş insanlardır. Meselâ Sultan Ahmed Camii yapılırken, Efendiler Efendisi’nin (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) kadem-i pâkini sorguç gibi tacına takan Sultan Ahmed cennetmekan (aleyhirrahmetü vel-gufran) Hazretleri de, “Allahım Ahmed kulunun günahlarını mağfiret buyur!” dua ve niyazları içinde, eteklerine taş doldurup işçi ve ırgatlarla beraber taş taşımaktaydı. Görüldüğü üzere padişahlık bu insanların başını döndürüp bakışlarını bulandırmamış ve hangi konumda olurlarsa olsunlar mahviyet, tevazu ve kulluk şuuru içinde hayatlarını sürdürmüşlerdir.

Şimdi eğer, enbiyâ-i izâm ve onların yolunu takip eden bu büyük zatlar, irşad ve tebliğ vazifesini hayatlarının gayesi bilmiş, duygu ve düşüncelerini hep o iş etrafında örgülemiş, gözlerinin içine başka hayallerin girmesine asla müsaade etmemiş, hep doğru düşünmüş, doğru karar vermiş ve doğru hareket etmişlerse, o zaman, zılliyet planında onların takipçileri olan günümüz mürşitlerinin de, mefkûrelerine hep sâdık kalmaları, yüzlerine gülen dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında asla yol ve yön değiştirmemeleri gerekir. Aksi takdirde dine hizmet şerefiyle serfiraz kılınan bir fert, asıl vazifesini unutup dünyanın cazibedar güzellikleri peşinden koşarsa, maksadının aksiyle tokat yer ve hayatını fiyaskolar fasit dairesi içinde sürdürür durur. Meselâ günümüzde, vira bismillâh deyip ilim ve irfan hayatımız adına okul, üniversite, hazırlık kursu ve kültür lokalleri açan, dünyanın dört bir yanına hicret ederek bu işin rehberliğini yapan insanlar, Allah’ın rızası ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) teveccühünü kazanmayı bir tarafa bırakıp, kendilerince başka dünyevî işlerin peşinde olurlarsa, peşinden koştukları o işlerde başarısız olur, künde künde üstüne devrilebilirler. Evet, bidayette çok yüksek ideallere talip ve dilbeste olan bu insanlar, bunu bırakır, çok küçük şeylere tenezzül eder, dünyevî bir kısım projelere girerlerse, ahiret projelerindeki vazife ve işlerini karıştırırlar. Böyle olunca da, Cenâb-ı Hak, peygamberlik mesleği olan irşad ve tebliğ vazifesini, bu büyük mânevî nimeti onların elinden alacağı gibi, dünyevî işlerinde de onları muvaffak kılmaz. Hatta bir kısım başarılar söz konusu olursa, bunu bir mekr-i ilâhî bilmeli ve bu ağır günahın cezasının öteye havale edildiği düşünülmelidir.

Allahım Bizlere, Bizi Aşan İstidatlar Ver!

Elbette ki inanan insanlar içinde de ticaretle uğraşan, çalışıp çabalayan, para kazanan, maddî imkân ve servetlere sahip bulunan insanlar olacaktır. Fakat kader-i ilâhî tarafından bir insan bir yere sevk olunmuş ve sevk olunduğu o konum bir nefer misali kendine ait hiçbir şeyi düşünmeksizin sırf millet hesabına çalışıp çabalamayı gerektiren bir makamsa, insanın bu mazhariyetin farkında olup ona göre hareket etmesi gerekir. Evet, kâhir bir kudret tarafından bir vazife taksimi yapılmış ve buna göre herkese bir yer düşmüştür. Bazıları ticaretle uğraşıp sanayi ile iştigal ederken, bazıları da bir yerde memur olup öğretmenlik, rehberlik veya idarecilik yapmaktadır. İşte öyle vazifeler, öyle konumlar vardır ki, o vazife tam bir adanmışlık içinde, irşad, tebliğ ve temsil dışında başka hiçbir şey düşünmemeyi gerektirir. Dolayısıyla herkes bulunduğu yerin hakkını vermeye, bulunduğu o konumda rantabl olmaya çalışmalıdır.

Meselâ, idareci, rehber, öğretmen konumunda bulunan bir insanın omuzları üzerinde, okumada farklı yöntemler geliştirme, farklı terkip ve tahlillere ulaşma, konuları daha renkli ve daha farklı formatlarla sunma ve böylece kalb ve zihinleri aydınlatma gibi önemli bir vazife bulunuyorken, bütün bunları bırakıp dünyevî bir kısım emeller peşinde koşması; koşup kalb ve zihin dağınıklığına düşmesi ne ölçüde doğrudur; sizlerin iz’an, insaf ve vicdanlarınıza havale ediyorum. Bu açıdan, Allah bazılarını bu istikamete sevk etmişse, o tâli’liler, artık hedefe kilitli bir hâlde, başka hiçbir arayışa girmeden, sağa-sola bakmadan, herhangi bir inhiraf yaşamadan yollarına devam etmesini bilmelidirler. Eğer onlar bu mevzuda hedef ve gayelerinden sapmaz, safvet ve samimiyet içinde sa’y u gayretlerini devam ettirirlerse, Cenâb-ı Hak da onlara ekstra lütuflarda bulunur ve onlara çok önemli hizmetler, o hizmetlerde çok önemli muvaffakiyetler nasip eder. Zira unutulmamalıdır ki, Allah’ın bidayette lütfettiği kabiliyet ve istidatlar, ne kaderi ne de Cenâb-ı Hakk’ın atâsını bağlayıcıdır. Cenâb-ı Hakk’ın kaderinin yanında kazası, yani onun infaz edilmesi ve aynı zamanda o infazı önleyecek bir de atâsı vardır. Buna ekstradan veya fevkaladeden lütuf diyebilirsiniz. Meselâ sizin hakkınızda bir camide müezzinlik veya vaizlik yapacağınıza dair bir takdir vardır. Siz bu imkân ve fırsatı değerlendirir, söylediğiniz her şeyi kalbinizin sesi olarak söyler, duygularınızı, kalbinize bir mızrap vuruyor gibi seslendirir, dilinizden dökülen her kelimenin gönlünüzün sesi olmasına dikkat edersiniz. Allah’ı duyurma, O’nun gönüllerde iz bırakması ve heyecan uyarması mevzuunda ölesiye bir gayret sarf edersiniz. Kendinizi anlatmaz, kendiniz adına milletin takdirlerinden bir şey kotarmaya uğraşmazsınız. Kürsüye çıkmadan evvel; “Allahım ne olur, bahtına düştüm. Senin rızana muhalif bir şey söyleyeceksem beni burada konuşturma. Dilim dolaşsın, mahcup bir şekilde ineyim aşağı ama Senin rızana muhalif bir söz ağzımdan çıkmasın!” diyecek kadar samimi ve yiğitçe davranırsınız. İşte siz söyleyeceklerinizi hep bu şekilde ihlâs ve samimiyet içinde söylerseniz, Cenâb-ı Hak da ekstra istidatlar bahşedip mevcut kabiliyetinizin çok üstünde size muvaffakiyetler ihsan eder. İsterseniz Alvar İmamı’nın şu ifadelerine bir de bu açıdan bakabilirsiniz:

Sen Mevlâ’yı seven de
Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de
Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında
Canlar feda eylesen
Emrince hizmet etsen
Allah ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan
Eyyub gibi ağlasan
Ciğergâhı dağlasan
Ahvalini sormaz mı?

Zaten biz dualarımızda, “Allahım Bizlere, bizi aşan istidatlar ve o istidatlarda inkişaflar ver!” demiyor muyuz? Evet, bizim şu an sahip olduğumuz istidat ve kabiliyetlerimiz Allah’ın nâmütenâhî kudret ve takdirini bağlamaz. Siz öyle bir adım atar, öyle samimane bir gayret ortaya koyarsınız ki, siz hiç farkına varmadan, Cenâb-ı Hak atâsından ekstra lütuflarda bulunur. Şimdiye kadar hiç düşünemediğiniz, kalbinize gelmeyen şeyleri ilham eder, aklınıza getirir. Evet, ufkunuzu öyle bir açar ki Cenâb-ı Hak, uzaktan yakından alâkanız olmadığı ve aklınızın ermeyeceği plan ve projeleri sizin vesilenizle hayata taşır ve bu durum karşısında sizler de şaşırır kalırsınız.

Bu açıdan, kabiliyetleriniz ne seviyede olursa olsun, siz hakka dilbeste olunca, Allah da (celle celâluhu) sizi yarı yolda bırakmaz ve sizi yüz üstü terk etmez. O zaman gelin, kabiliyet ve istidatlarımızı Allah’ın rızasını kazanma ve nâm-ı celîl-i sübhanîsini insanlığa duyurma istikametinde santimini zayi etmeksizin kullanalım; kullanalım ki, Cenâb-ı Hak da istidat ve kabiliyetlerimizi olduğunun üstünde inkişaf ettirip azları çok, birleri bin etsin. Âmin!

0 yorum

Yorum Gönder