9 Ocak 2017 Pazartesi

Cemre Beklentisi - Farklı Kültür Ortamları ve Temel Disiplinler

Soru: İnsanın dini yorumlaması ve genel mülâhazalarının oluşmasında, içinde yaşadığı siyasî, içtimaî ve iktisadî şartların tesiri söz konusu olabilmektedir? Farklı kültür ortamları içinde bulunan fertler, mezkûr şartların tesiri altında kalarak yanlış anlayış ve yanlış yorumlara düşmemek için hangi hususlara dikkat etmelidir?

Cevap: Dinin temel kaynakları Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyân ve Sünnet-i Sahiha’dır. Bu iki temel kaynakta imana dair esaslar, ibadet ü taatin esasına taalluk eden hususlar ve muhkemâta raci meseleler vardır. İşte bu esas ve disiplinler üzerinde, nassın belirlediği çerçevenin dışında, herhangi bir yoruma gitmek, bir tevile kalkışmak mümkün değildir.

Ancak hizmet-i imaniye ve Kur’âniye adına veya insanlarla münasebet ve içtimaî mevzular hesabına füruata ait bir kısım meseleler vardır ki tabiatında tefsir ve tevile açık bu meselelerde şartlar ve konjonktür söz konusu olduğunda belli farklılıklar ortaya çıkabilir. Yanlış anlaşılmasın, söylenen bu husus, tarihselcilerin anladığı mânâda hükmün menatını şartlar, konjonktür, maslahat… gibi hususlara bağlamak demek değildir. Çünkü hükmün menatında aslolan emr-i ilâhîdir. Aksini düşünmek, Allah korusun, insanı alıp hiç farkına varmaksızın değişik inhiraf vadilerine sürükler. Ancak temel disiplinlere bağlı kalmak şartıyla tâlî derecede edille-i şer’iye olarak kabul edilen maslahat-ı mürsele, istihsan, istishab… gibi delillerle tevil ve yoruma açık bir kısım füruata ait meselelerde farklı içtihat ve istinbatlarda bulunmak her zaman mümkündür ve bu durum, topyekün insanlığa hitap eden en son ve evrensel din olan İslâm’ın bir hususiyetidir.

Karşılaştığımız Problemler ve Usûlü’d-din Prensipleri

Ne var ki, bir insanın, bir problemle karşılaştığında, Kitab’ı, Sünnet’i, icmaı, kıyası bilmeden ve bu mevzuda kütüb-i fıkhiyede, fukahanın ne deyip ne demediğini öğrenmeden kendi başına hareket etmesi, söz söylemesi elbette ki doğru değildir. Doğru olmadığı gibi, bâlâpervâzâne böyle bir tavır o şahsın din ve diyaneti adına ciddi bir tehlike arz eder. Bu sebeple, çözüm aranan bir mevzuda söz söyleyebilmek için öncelikle usûl ve füruuyla temel kaynakların çok iyi bilinmesi gerekir. Sonra da, sahabe, tâbiîn ve müctehidîn-i izâm efendilerimizin veya İmam Gazzâlî, İzz b. Abdüsselâm, Şâtibî ve Üstad Bediüzzaman gibi büyük şahsiyetlerin o mevzuda bir şey söyleyip söylemediğinin araştırılması ve şayet söylemişlerse onların görüş ve düşüncelerine müracaat edilmesi gerekir. Bu açıdan rahatlıkla denilebilir ki, istenen vasıflarla ittisaf etmeden, sayılan bu hususlara muttali olmadan, onlarla alâkalı herhangi bir tetkik ve tahkikte bulunmadan, “Burada şöyle de hareket etsek olur.” demeye hiç kimsenin hakkı yoktur ve olamaz. Evet, dine ait meseleler öyle ulu orta üzerinde söz söylenecek konular değildir. Dediklerinizin mutlaka Kitab’a, Sünnet’e, ümmühata ve muhkem disiplinlere uygun düşmesi gerekir.

İşte bu muvafakat gerçekleştikten sonra farklı zaman, farklı mekân ve farklı bir durum karşısında içtihada açık füruata ait bazı meselelerde yeni bir şey söylemek mümkündür. Meselâ Hazreti Pîr’in, takva adına ortaya koyduğu çerçeve, kendi dönemine kadar yapılan takva tariflerinden bir zaviyeden farklılık arz eder. Bildiğiniz üzere o, yaşadığı dönem itibarıyla feraizi yapıp kebairi terk eden bir kimsenin takva dairesi içine gireceğini söylemiştir.1 Bunu da o gün için şartların çok ağır olmasına bağlamıştır. İsterseniz siz bu sözü şu şekilde açabilirsiniz: Ev, çarşı-pazar, sokak, her yerin kirlendiği, her tarafta levsiyatın akıp durduğu bir dönemde siz insanlara, haramları terk etmekle kalmayıp, haram olabilir endişesiyle şüpheli şeyleri ve hatta şüpheli olabilir diye bazı mübahları bile terk etmelerini söylerseniz, sizin bu sözünüz onlar için “halvet hayatı mecburi istikamet” mânâsına gelir. Çünkü her tarafta zift gibi levsiyatın aktığı günümüzde insanın elini-dilini, gözünü-kulağını günahlardan koruması için İbn Beşiş gibi bir mağaraya çekilmesi, çekilip tek başına bir hayat yaşaması ve ömrünü orada geçirmesi gerekir. Hâlbuki bu durumda hak ve hakikat anlatılamaz, hayatın içine girilemez, din ve diyanet adına insanlara hizmet götürülemez. Onun için Üstad Hazretleri, farzları yapıp, kebairi terk eden kimsenin takva dairesi içine girmiş olacağını söylüyor.

Günümüz insanını ümitsizlikten kurtarıp onu takvaya teşvik eden bu sözler samimi olarak dile getirilmiştir ve kesinlikle ulu orta söylenmiş şeyler değildir. Evet, derinlemesine bir araştırma yapıldığında bu ve benzeri sözlerin hükmünün dayandırıldığı bir menatın bulunduğunu ve kıyasa gidilip meselenin bir esasa dayandırıldığını görmek mümkündür. Fakat bizim gibi ümmî insanların, sağlam bir bilgiye dayanmaksızın, herhangi bir usûl ve metod takip etmeksizin, karşılaştığımız bir mesele karşısında hemen ulu orta konuşmaya başlaması, meseleyi hüdaîlikten çıkarıp hevaîliğe sokar. Böyle bir tavır, dini, kendi keyfimizce, heva u hevesimize göre şekillendirmek demektir. Tabiî, insan, böyle bir yanlışlıkla hiçbir zaman Allah’a ulaşamaz, O’nun karşısında doğru bir kulluk tavrı ortaya koyamaz.

Suçlamadan Önce Tetkik Et!

Şu kadar var ki, böyle bir yanlışı tashih edeyim derken uygun bir yol ve üslûp belirlenemezse, o yanlıştan daha büyük bir yanlışlığın içine düşülebileceği de unutulmamalıdır. Meselâ, mü’minler arasında çok önemli olan vahdet-i ruhiye, vifak ve ittifak gibi temel dinamiklere zarar verecek günahlar irtikâp edilebilir. Bu sebeple, farklı bir coğrafyada karşılaştığımız farklı bir anlayış ve uygulama karşısında hemen o anlayış ve uygulamanın sahibini suçlayıp tecrimde bulunmamamız gerekir. Öncelikle o uygulamanın herhangi bir menata dayandırılıp dayandırılmadığının, bir esas üzerine bina edilip edilmediğinin sorulup öğrenilmesi, araştırılıp tetkik edilmesi iktiza eder.

Bu tetkik ve tahkiklerden sonra, eğer o anlayışın, dinin ruhuna-özüne dokunduğu, dinin temel kaideleriyle telif edilemeyeceği gibi bir kanaat ortaya çıkarsa, insanlar oturur, hislerini işin içine karıştırmadan meseleyi mâkul bir şekilde usûlüddin mizanlarıyla yeniden ele alıp çözmeye çalışırlar. Bunun dışında mualece adına ortaya konacak muameleler değişik komplikasyonlara sebebiyet verir ve insanı, “kaş yapayım derken göz çıkarma” durumuna düşürür. Ayrıca bir şahsın irade zaafından kaynaklanan hata ve günahlar kesinlikle orada bulunan bütün insanlara teşmil edilmemeli ve asla toptancı bir yaklaşım sergilenmemelidir. Daha önce de değişik vesilelerle ifade ettiğim gibi, heva u hevese açık bilmem hangi cadde ve sokaklarda bir arkadaşınızı geziyor gördüğünüzde, bence hemen başınızı çevirin, görmezlikten gelin ve geçip gidin oradan. Çünkü ferdin işlediği bir günah, umumun hukukuna zarar verecek bir keyfiyette değilse, o ferdi, yaptığı hizmetlerden uzaklaştıracak tavır ve davranışlar içine girmek kesinlikle doğru değildir ve bu durum insana ağır bir vebal yükler. Biz Allah’a karşı teslimiyet ve sadakat göstermekle emrolunduğumuz gibi, kardeşlerimize karşı da vefa ve sadakat göstermekle mükellefiz. Eğer, ayak ucuyla yanlış yere adım atan bir insanı hemen kaldırır atarsanız, çevrenizde kaldırıp atılmadık hiçbir insan kalmaz. Ayrıca bu konuda ölçü bilinmediği takdirde aynı yolda koşturup duran insanlar bile birbirinin casusu gibi hareket edip bir fert, diğeri hakkında, “Bakalım hele, o da yanlış adım atıyor mu, o da ayağını ters basıyor mu?” demeye başlar. Bu açıdan, yürünülen bu yolun gereklerinden birinin de hatalara karşı gözlerimizi yummak olduğu asla hatırdan çıkarılmamalıdır. Hazreti Pîr-i Mugân’ın, İhlâs ve Uhuvvet Risaleleri’nde ve Lâhikalar’da ısrarla bu mesele üzerinde durması da bize bu hakikati ifade etmektedir.

Hocam! Bugün Sen Yine Bana Vaaz Ettin!

Eğer irtikâp edilen hata, yapılan hizmetlerin özüne dokunacak, ruhuna zarar verecek bir keyfiyetteyse, o zaman mesele mâkul bir şekilde masaya yatırılmalı ve hata sahibi ikaz edilerek o işten vazgeçirilmeye çalışılmalıdır. Bu vazife yerine getirilirken de, Muktedâ-i Küll Rehber-i Ekmel Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) usûlü çerçevesinde yerine getirmeye azami dikkat edilmelidir. Bildiğiniz üzere O, umuma söylüyor, hususî fertler de yaptıkları hataları, umuma söylenen o sözlerden süzüp çıkarıyor ve ona göre hareket ediyordu. Günümüzde de, diyelim ki, yanlış yerde gezen birisi uyarılacaksa, umuma hitap edilerek, o şahsın da söylenenlerden ders alması sağlanmalıdır. Meselâ “Ne oluyor bazı kimselere ki, burada nezih bir ormanın içinde gezmek, tenezzühe çıkmak, temiz hava soluklamak mümkünken, atmosferin çok kirli olduğu yerlerde geziyor ve o mekânlarda hava almaya çalışıyorlar!” denebilir. Rahmetli Hacı Kemal: “Hocam, bugün sen yine bana vaaz ettin. Yine beni yerden yere vurdun!” derdi. Hâlbuki vaaz esnasında ben onu aklımdan geçirdiğimi, söyleyeceklerimi onu düşünüp söylediğimi hatırlamıyorum. Fakat öyle anlaşılıyor ki, o, benim konuşmalarımdan kendine göre bir sürü şey çekip çıkarıyor ve kendi ufku itibarıyla alacaklarını alıyordu. Bu açıdan, bence kardeşler arasında karşılıklı birbirini suçlama olmamalıdır. Söylediğimiz gibi, eğer bir problem varsa, hissîliğe kapılmadan, akıl, mantık ve ikna metoduyla, yapılan yanlışlıklar giderilmeye çalışılmalıdır. Hâris el-Muhasibî Hazretleri’nin ifadeleriyle problemler, Kur’ân aklîliği ve Kur’ân mantıkîliği içinde ele alınıp çözüme kavuşturulmalıdır.

Yeni İnkişaflar ve İndî Mülâhazalar


Evet, bugün dünyanın dört bir tarafına gidilmiş ve insanımız yeni inkişaflara, yeni açılımlara vesile olmuştur. Tabiî bu da farklı toplum ve coğrafyalarda yeni yeni meselelerle karşılaşmak mânâsına gelmektedir. İşte bu noktada mefkûre muhacirlerinin kendi temel disiplin, temel düşünce ve temel kaidelerine muhalif bir hareket içine girmemesi; neye, nasıl inanıyorsa usûlünce bunları açıkça ortaya koymaktan çekinmemesi gerekir. Çünkü muhatapları endişeye sevk etmeyelim diye, meselâ namaz gibi bir ibadetimizi gizli kapaklı eda etmeye çalışırsak, niyetimizin aksi istikametinde bir tepkiyle karşılaşır, yanlış anlaşılır ve algılanır; neticede endişe duymayacakları bir hususta dahi gereksiz yere insanları endişeye sevk etmiş oluruz. İşin doğrusu, ülkemizdeki bazı mütemerritlerin yaptığı ölçüde, dünyanın değişik coğrafyalarında namaz kılındığından dolayı insanımızın kapı dışarı edileceğini zannetmiyorum. İşte bu açıdan farklı kültür ortamı içinde bulunduğumuzu düşünerek, “Bu ortamın şartları bunu gerektirir.” deyip hâl ve hareketlerimizi indî mülâhazalarla belirlemememiz gerekir. Bunun yerine, hem din-i mübîni, hem o coğrafyanın şartlarını çok iyi bilen, yıllarını orada geçirmiş, tecrübeli insanlar bulunabilir ve meseleler onlarla istişare edilebilir. İstişareden hatalı bir tercih ortaya çıksa bile, böyle bir hata affa mazhar olur. Evet, karşı karşıya olduğumuz problemleri kırk, elli senedir o yolda bulunan, o işin içinde olan tecrübeli insanlara götürür ve onlarla görüşerek fikirlerini alırsak, neticede hata edilse bile, bu bir içtihat hatası olduğundan, öyle inanıyoruz ki, Allah (celle celâluhu) o hatayı mağfiret buyurur.

Söylediğimiz bu hususu misallendirecek olursak, diyelim ki yurt dışında bulunan bir insanımız, bulunduğu yerde hem Müslümanlık, hem de Türkiye hakkında önyargılar ve yanlış anlayışlar olduğunu görmekte ve bu duruma çok üzülmektedir. Bu insan kendine ait değerleri, güzellikleri tanıtıp duyurabilmek için değişik vasıtaları değerlendirmek isteyebilir. Meselâ bir doğum gününü vesile bilip, civanmertlik sergilemek suretiyle muhataplarının gönlüne girmeyi düşünebilir. Fakat, işte bu güzel düşünce ve niyeti hayata geçirirken bile kendimize ait değerlere muhalif bir tavır içine asla girmememiz, bizi biz yapan o değerlere hep saygılı kalmamız gerekir ki, yapılan o amel neticede, –Allah korusun– kendimizden bir şeyler alıp götürmesin; alıp götürmesin ve muhatabımızın gönlünde de müspet ve kalıcı bir intiba bıraksın.

Evet, insanların gönüllerini fethetmek, ruhlarından içeriye akmak, sinelerine güzellikler adına bir şeyler fısıldayabilmek, eğer böyle bir vesileye vâbeste ise, ilâhî ahlak gereği biz bunu yaparız. Zira Cenâb-ı Hak; “Kulum Bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım. O Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O Bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.”2 buyuruyor. O hâlde bize düşen de ilâhî ahlakla muttasıf olarak, temel disiplinler çerçevesinde, her türlü iyilik ve ihsanda en önde olmak, her vesileyi değerlendirmek, hızlı hareket etmek ve asla ahesterevliğe düşmemektir.



1 Bkz.: Bediüzzaman, Kastamonu Lâhikası s.118.


2 Bkz.: Buhârî, tevhîd 15, 50; Müslim, tevbe 1, zikr 1, 20-22.

0 yorum

Yorum Gönder