9 Ocak 2017 Pazartesi

Cemre Beklentisi - Allah Yolunda İstihdam ve Havf u Recâ Dengesi

Soru: Konumumuzun hakkını veremediğimiz ve Cenâb-ı Hakk’a karşı iyi bir kul olamadığımız düşüncesiyle inkisar yaşadığımız anlarda “Allah indinde değerinizi bilmek istiyorsanız O’nun sizi ne türlü işlerde istihdam ettiğine bakınız.” değerlendirmesi önümüze bir ümit kapısı aralıyor. İçinde bulunduğumuz salih daire, istihdam olunduğumuz vazife ve hizmetler açısından bu mülâhazayı değerlendirir misiniz?

Cevap: Öncelikle ifade etmem gerekir ki, soruda dile getirilen ruh hâletini ancak, kendisiyle yüzleşmesini bilen, bu mevzuda iradenin hakkını verebilen hesap insanları duyar, hisseder ve yaşar. Evet, bu hâl, akıbet endişesi taşıyan, defterini sık sık gözden geçiren, hatta zihin ve hayalinden geçen yakışıksız şeyler için bile kendini hesaba çeken ve o uygunsuz tahayyül ve tasavvurlar için dahi “Bin defa, yüz bin defa estağfirullah…” diyerek af ve mağfiret talebinde bulunan hesap insanlarının işidir. Zira onlar “Hayalimin kapılarını açık bırakmam neticesinde bu tür uygunsuz ve münasebetsiz şeyler içeri sızdı.” düşüncesiyle bu mevzuda tam olarak iradelerinin hakkını veremediklerini düşünür, kendilerini sorgular ve içten içe ızdırap duyarlar. Oysaki insan, objektif mükellefiyet açısından, bu tür tahayyül ve tasavvurlardan mesul ve sorumlu değildir. Fakat Allah’a sadık ve samimi bir kul olmak isteyen fertler, diğer aza ve latîfelerinin yanında, hayallerini de temiz tutmak, kirlenmesine meydan vermemek ve Allah’a kulluk yolunda o latîfeye de hizmet ettirmek, onu da kullanmak için hassasiyet gösterir, titiz davranırlar. Çünkü onlar, imanın ne demek olduğunun ve onun vaad ettiği kıymet ve güzelliklerin ne mânâ ifade ettiğinin farkındadırlar. Aynı şekilde –hafizanallah– bir kayma yaşadıklarında, imandan mahrum kaldıklarında, akıbet itibarıyla gidip varacakları yerin Cehennem olacağını ve oranın tarifi imkânsız ne dehşetengiz bir azap, bir hüsran yurdu olduğunu çok iyi bilirler. Bundan dolayı, onların dudaklarında bazen bir tebessüm beliriverse de, çoğu zaman, kendileriyle yüzleştiklerinde o tebessümün yerini bin bir endişe hâli, o endişeden kaynaklanan bir işmizaz, bir yüz ekşiliği alır.

Akıbetinden Korkmayanın Akıbetinden Korkulur

Ancak “muhasebe”, “murakabe” gibi bir derdi olmayan, kendisiyle yüzleşmeyen ve hiçbir şey yokmuş gibi gafilâne bir hayat sürdüren insanların, kendi akıbetleri hususunda herhangi bir korku, endişe ve hesapları olmaz. Onlar, kendilerini Cennet’te zannediyor gibi, Cennet’i garanti etmiş gibi bir hayat yaşarlar. Biz, bu anlayıştaki bir insanın teminatçısı ve vekili değiliz. Dolayısıyla o insanın kurtulup kurtulamayacağı mevzuunda bir şey söyleyemeyiz. Ancak Kur’ân ve Sünnet’in ortaya koyduğu temel disiplinlere baktığımızda bu anlayıştaki bir insanın iyi bir yolda olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü akıbetinden endişe etmeyenin akıbetinden endişe edilir; akıbetinden korkmayanın akıbetinden korkulur. Dünyada iken, “Allah huzurunda hesabımı nasıl veririm?” korkusu yaşamayan bir insan, –hafizanallah– ötede o korkuyu iliklerine kadar hisseder. İsterseniz bu noktada; لَا أَجْمَعُ عَلٰى عَبْدِي خَوْفَيْنِ وَأَمْنَيْنِ “Ben kuluma iki emniyeti de, iki korkuyu da birden vermem.”1 şeklinde rivayet edilen hadis-i kutsîyi hatırlayabilirsiniz. Evet, bu kutsî beyana göre, burada uluorta ve dalgın yaşayanlar ahirette o dalgınlıklarının cezasını çekeceklerdir. Fakat burada korkuyla tir tir titreyenler orada korkudan emin olacaklardır. Onlara, “Sen korku hislerini öbür tarafta yaşamıştın. Burada korku yok sana!” denilecektir.

Bu ifadelerden anlaşılması gereken, insanın dünyada bütün bütün recâ hissini yitirmesi; yitirip Allah’ın rahmetinden ümidini kesecek ölçüde bir korku hâli yaşaması değildir. Biz burada sadece, günümüzde âdeta görmezlikten gelinen ve unutulmaya terk edilen havf u haşyet duygusunun insan için ne denli ehemmiyet arz ettiğini ve onun ahiret hayatı adına havf-recâ dengesini muhafazanın ne denli önemli olduğunu hatırlatmak istedik.

Çünkü havf ve recâ dengesi, geçmişten bugüne ahlakçılar, akideciler ve terbiyeciler tarafından da ele alınıp işlenen çok önemli bir meseledir. Meselâ Hazreti Gazzâlî bu konuyla alâkalı mülâhazalarını ifade ederken şöyle bir bakış açısı ortaya koyar: İnsan bilhassa gençlik döneminde, ölümün keşif kollarını henüz bedeninde duyup hissetmediği zamanlarda, havf ağırlıklı, korku yörüngeli bir hayat yaşamalıdır; yaşamalı ve “hesap”, “mizan” denildiğinde âdeta yüreği ağzına gelmelidir.2 Ancak ibadet ü taat adına artık yapabileceği pek bir şey kalmadığı ve ahir ömründe hızla ölüme yaklaştığını hissettiği esnada, recâ ağır basmalı ve o noktada İmam Şafiî Hazretleri gibi: وَلَمَّا قَسَا قَلْبِي وَضَاقَتْ مَذَاهِبِي جَعَلْتُ الرَّجَا لِعَفْوِكَ سُـلَّمَا تَعَاظَمَنِي ذَنْبِـي فَلَمَّا قَرَنْـتُـهُ بِعَفْوِكَ رَبِّي كَانَ عَفْوُكَ أَعْظَمَا “Kalbim kasvet bağlayıp yollar da sarpa sarınca, ümidimi affına merdiven yaptım. Günahım gözümde büyüdükçe büyüdü ama, onu alıp affının yanına koyunca, affını tasavvurlar üstü büyük buldum.”3 demelidir.

Küçük Görülen Bir Nohut Tanesi

Kendisiyle yüzleşmesini bilen Allah dostları, hep böyle bir havf yörüngesinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Meselâ, Esved b. Yezid en-Nehaî Hazretleri can hulkuma geldiği esnada tir tir titreyip ağlayınca kendisine bu korkunun sebebi sorulur. Bunun üzerine o büyük zat; “Nasıl korkmayayım ben! Allah’tan korkmaya benden daha müstahak kim var? Hem, Cenâb-ı Hak yaptıklarımı mağfiret buyursa da, hayâ duygusu, beni hep endişeye sevk eder.” diye cevap vermiştir. Vefat ettikten sonra kendisini rüyada görüp, durumunu sorduklarında ise o, “Vallahi peygamberlikle aramızda dört parmak gibi bir mesafe kalmıştı.” diye cevap vermiştir.4 Bu zat, dini hakikatleri kendi dönemlerinde ihya eden Ebû Hanife mektebinin ilk müessislerinden Nehaî ailesinin bir mensubudur. Yüzlerce sahabiyle görüşmüş bir insandır. Parmak ucu kadar yanlışa adım atmamış bir irade kahramanıdır. Denilebilir ki, bu büyük veli, Peygamber Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) önceki dönemlerde olsaydı peygamber olurdu. Fakat gördüğünüz gibi işte bütün bunlara rağmen o, ötelere göçüp giderken endişeyle kıvrım kıvrımdır.

Demek ki, çok hassas ve duyarlı olan bu insanlar, inhirafın arpa boyu kadar olanını bile büyük bir tehlike olarak görmüş, onun kendilerini batıracağından endişe etmişlerdir. Zaten Üstad Hazretleri de: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma”5 demiyor mu? Zira bazen ayağınızın altındaki küçük bir nohut tanesi, sizi tepetaklak getirebilir; getirebilir ve siz, olmayacak bir yerde yüzüstü yere kapaklanabilirsiniz. İşte bunun gibi, hakkınız olup olmadığını düşünmeden ağzınıza koyduğunuz bir lokma, haram olup olmadığına dikkat etmeden konuştuğunuz bir kelime; bir bakış, bir kulak kabartma, bir adım atma, bir el uzatma gibi küçük hamleleriniz, küçüklüklerine rağmen size çok pahalıya mal olabilir. Bu açıdan insan, günaha girme endişesiyle tir tir titremeli ve ona göre bir hayat tarzı tutturmaya çalışmalıdır. Tabiî, bir taraftan böyle bir korku içinde hayatını sürdürürken, diğer taraftan da mâni-i her kemal olan yeis bataklığına asla düşmemelidir.

Topluluk İçinde Bulunma ve Sıyanet

Bir topluluk, bir hareket içinde bulunma mevzuuna gelince, ben bunu metaftaki insanların hâline benzetiyorum. Siz orada bazen kendi ayaklarınızla, bazen de başkalarının ayaklarıyla yürürsünüz. Hele o bayram günlerinde ifada tavafını yaparken öyle bir izdiham yaşanır ki, çok defa ayaklarınız yerden kesilir ve siz artık bir topluluğun sırtında yol alır, öyle mesafe katedersiniz. Öbür taraftan, siz de bir başkasını sırtlanır, onu alır götürürsünüz. Aynen bunun gibi, bir cemaat, bir topluluk içinde bulunan insan da, bazen iradesinin hakkını veremediği, heva u hevesine yenik düştüğü bir anda, çevresindeki insanların sayesinde o durumdan sıyrılır ve kurtulur. Meselâ onların o güzel hâl ve tavırları karşısında nefsini sorgulamaya başlar, “Böyle temiz ve nezih arkadaşların yanında bu halt da yapılır mı?” der, kendinden utanır, böylece gözüne, kulağına dikkat eder ve kendine çekidüzen verir. Meselâ dilini vazifesi olmayan bir işte kullanacak olsa, yanındaki bir arkadaşının yüzüne bakar, onun edep ve nezaketinden utanır ve böylece o çirkin sözü konuşmaktan vazgeçer. Kelimenin yarısını söylemişken diğer yarısını söylemeden içine atar ve yutar. İşte insan, beraber olduğu güzel arkadaşları sayesinde, zaaflarını, heva u hevesini kontrol altında tutar ve böylece devrilmekten, yıkılıp gitmekten kendini korumuş olur. Bundan dolayı, değişik vesilelerle çevremde bulunan insanlara hep “Bir yerden bir yere giderken yanınıza mutlaka bir iki arkadaş alın.” diye ifade etmişimdir. Çünkü insan günah seylâpları içinde tek başına kalırsa, gözünü-kulağını, elini-ayağını dinin istediği seviyede kontrol altında tutamayabilir. Ayrıca, hayırlı bir topluluk içinde bulunmanın şöyle bir avantajı da vardır: İyilik ve güzellik adına koşturup duran insanların hâli, bizim iyilik duygularımızı da tetikler, bizi etkiler, imrendirir ve teşvik eder.

Zaten hayırlı bir topluluk içinde bulunmanın, insanı helak olup gitmekten muhafaza edeceğini ve onun için büyük bir avantaj olacağını açık bir şekilde ifade eden nasslar da mevcuttur. Meselâ bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: هُمُ الْقَوْمُ لَا يَشْقٰى بِهِمْ جَلِيسُهُمْ “Onlar öyle bir topluluktur ki, onlarla oturup kalkan hiç kimse tâli’siz olmaz.”6 Evet, görüldüğü üzere hadis-i şerif, cemaatle birlikte olanın şaki muamelesi görmeyeceğini müjdelemektedir. Dolayısıyla hayırlı bir topluluk içinde bulunmanın, Allah yolunda güzel bir işte istihdam olunmanın, insanın ümitsizlik girdabına kapılmaması adına önemli bir vazife göreceği söylenebilir. Bu sebeple, Hikem-i Ataiye’de geçen: “Allah indindeki yerinizi öğrenmek istiyorsanız, Allah’ın sizi ne ile istihdam ettiğine bakın!”7 sözü, bir hata ve günahın altında kalıp ezilen, yeis neticesinde iradesi felç olan bir kimse için, ümitleri coşturacak bir söz olarak değerlendirilebilir. Ancak bu konuda tam ve sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için şu temel disiplini her zaman göz önünde bulundurmamız gerekir: “Cenâb-ı Hakk’ın nezdindeki yerinizi bilmek istiyorsanız, Allah’ın nezdinizdeki yerine bakın!” Evet, sizin nazarınızda Zât-ı Ulûhiyet’e karşı ciddi bir alâka varsa, derin bir duyguyla o hakikate bağlıysanız, ötede öyle bir muamele göreceksiniz demektir. Fakat bir insanın Zât-ı Ulûhiyet’e karşı hiçbir alâkası yoksa, aşk u iştiyaktan bîhaberse, gafilâne bir hayat yaşıyorsa, onun da gökler ötesi âlemdeki durumu aynı şekildedir. Evet, insanın, bu dünyadaki kalbî ve ruhî hayatı, ötedeki hâlinin resmi ve gökler ötesi durumunun fotoğrafıdır.

Vazife ve İstidraç

Bu açıdan İbn Atâullah el-İskenderî Hazretleri’nin bu sözü, bir taraftan, bir hakikatin ifadesi olarak ele alınmalıdır. Fakat diğer taraftan, mutlak ölçü olarak kabul edilmemeli, bu mevzudaki başka nassların ışığı altında bu söz değerlendirmeye tâbi tutulmalıdır. Evet, istihdam olunduğu vazife ve hizmet, insanın ümitvar olması adına bir vesiledir. Meselâ kanalları temizlemek için kullanılan bir çapa düşündüğümüzde, bu, onun kıymet-i harbiyesinin ne ölçüde olduğunu gösterir. Ama yine alet olarak kullanılan başka bir çapa daha vardır ki, onunla gül bahçesi tımar edilir. İşte, böyle güzel işlerde istihdam edilme mevzuu, Cenâb-ı Hakk’ın size olan teveccühünün bir tezahürü olabilir. Böyle bir durumun, ümitlere esas teşkil edecek şekilde değerlendirilmesinde bir mahzur olmasa gerek.

Fakat yine de bu yaklaşım sorgulanabilir. Çünkü meselenin bir de istidraç yanı vardır. Zira bildiğiniz üzere menkıbelerde, Bel’am İbn Bâûra ve Bersisa gibi vilâyet mertebesini ihraz etmiş çok büyük kimselerin dahi –hafizanallah– benlik ve enaniyetten tam tecerrüt edemediklerinden dolayı baş aşağı yuvarlanıp gittiklerinden bahsedilir. Fakat diğer yandan, menkıbelerde, yaramaz işlerle meşgul olan bir sarhoşun, yaptığı bir iyilik neticesinde, meselâ verdiği bir sadaka sonucunda, tastamam bir dönüş yaşadığı, öyle ki Ramazan-ı şerifte bütünüyle ibadet ü taate yumulduğu ve böyle bir hâldeyken Allah’a yürüdüğü ifade edilir.

Bu açıdan bir insan, “İyi bir yerde istihdam ediliyorum.” diye ille de, mutlak mânâda kendisine bir fazilet çıkarmamalıdır. Bu noktada yapılması gereken, bu durumu Allah’ın bir nimeti olarak bilmek ve ona göre hareket etmek olmalıdır. Zira bidayette insana verilen bu nimetin ilelebet sürüp gideceği garanti değildir. Bundan dolayı, bu büyük nimetin devamı için insan sürekli dua dua Allah’a yalvarmalıdır. Ayrıca insan bu hâlin, kendisini baştan çıkarmaya matuf bir istidraç vesilesi olmaması için sürekli Cenâb-ı Hakk’a sığınmalı; kendisini O’ndan uzaklaştıracak hâdiseler karşısında tir tir titremeli ve böyle bir temkin ve teyakkuz anlayışı içinde hayatını sürdürmelidir. Evet, şu an, her birimiz, çok önemli ve çok parlak hizmetlerde istihdam ediliyor olabiliriz. Ancak hiçbirimiz müzekka olmadığından yani tezkiye-yi nefse muvaffak olamadığından, kendimizi, إِنَّ اللّهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ “Allah bu dini fâcir bir kimse ile de güçlendirir.”8 hadis-i şerifiyle anlatılan o racül-i fâcir gibi bilmeliyiz. Başkası hakkında böyle bir kanaate varmak elbette ki doğru değildir. Ancak her fert kendisi hakkında böyle düşünmeli ve son nefesini teslim edeceği âna kadar bütün iyilik ve güzelliklerin, lütuf ve ihsanların gerçek sahibinin Cenâb-ı Hak olduğu hakikatini hiçbir zaman aklından çıkarmamalıdır.



1 İbn Hibbân, es-Sahîh 2/406; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/483.


2 el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/166.


3 eş-Şâfiî, Dîvân s.101; es-Sübkî, Tabakâtü’ş-Şâfiiyyeti’l-kübrâ 1/296.


4 Bkz.: Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/103-104.


5 Bediüzzaman, Lem’alar s.169-170 (On Yedinci Lem’a, On Dördüncü Nota).


6 Bkz.: Buhârî, daavât 66; Müslim, zikr 25.


7 el-Bûtî, Şerhu’l-Hikemi’l-Atâiyye: Şerh ve Tahlil 2/255 (73. Hikmet).


8 Buhârî, cihad 182; Müslim, îmân 178.

0 yorum

Yorum Gönder