1 Aralık 2016 Perşembe

Vuslat Muştusu - Yuva Tutkusu ve Yaşama Sevinci

Soru: Adanmış ruhlar için büyük tehlike olduğu ifade edilen “haneperestlik” ne demektir? Bu maraz, sadece erkekleri alâkadar eden bir hastalık mıdır? Günümüzde, günde on-on beş saat çalıştığı hâlde işini evinde yapan insanların varlığı da düşünülürse, haneperestliğin çerçevesi nasıl belirlenmelidir?

Cevap: “Haneperest”, sıcak yuva ve cıvıl cıvıl çocuklar sebebiyle evine aşırı bağlı olan, hanesindeki huzurun ve rahatın devam etmesi için gerekirse her şeyden vazgeçmeyi göze alan; bazen de rahata düşkünlüğünden dolayı dışarıya hiç adım atmayan, halkın arasına hiç karışmayan ve insanlardan gelebilecek eziyetlerden kaçmak için kendisini âdeta dört duvar arasına hapseden insan demektir.

Ev Mahkûmları

Haneperest tabirinde, belâgat ilmi açısından “mahalli zikir, hâli murad” söz konusudur; bu söz bir mecazdır. Zira, bir insanın haneperest olmasında hanenin suçu bulunmadığı gibi ev halkının günahı da yoktur. Ayrıca haneperestlik, evde uzun ya da kısa kalma, işini kendi mekânında veya dışarıda yapmayla da alâkalı değildir. Dolayısıyla, bu ifade ile, toplumdan kopmuş, iradesini rahat ve rehavete teslim etmiş, evinde kendine has bir dünya kurup ona müdahale edebilecek her şeye karşı sırtını dönmüş, bir kısım ihtiyaçlar için dışarı çıksa bile yine gözü evde olan ve ilk fırsatta yeniden oraya kapanan, evde akşamlayıp evde sabahladığından insanlara fazla faydası dokunmayan ve ömrünü “hücre-i saadet” bildiği hanesinin duvarları arasında geçiren insan kastedilmektedir.

Dünden bugüne bazı insanlar, nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye etmek için halvethanelere çekilip inziva yapmışlardır. Halvetîlik de bu anlayıştan doğup yayılmıştır. Ne var ki, içinde yaşadığımız asırda, sürekli insanların arasında bulunmak, onlardan gelecek sıkıntılara katlanmak ve bir mânâda celvetî olmak, inzivada Allah’a ulaşmak için cehd ü gayret göstermekten daha sevaplı görülmüştür. İnsanların dertlerine ortak olmak, aynı zamanda sevinçlerini paylaşmak ve hep yanlarında bulunarak onları irşad etmek, bilhassa bu zaman diliminde çok daha önemli sayılmıştır.

Bu açıdan, haneperestlik, evine kapanma ve herkesten alâkayı kesme şeklindeki bir tecerrüd hâlinin adıdır; dolayısıyla hem erkekler hem de bayanlarla alâkalıdır. Evet, haneperestlik marazı, hemşirelerimiz için de çok tehlikeli bir hastalıktır. Anne-babaya karşı sıla-yı rahim vazifesinden arkadaşlık bağlarını korumaya kadar çok önemli olan insanî irtibatlara değer vermeme, insanlarla görüşmeme, eş dostla bir araya gelmeme, evinin kapılarını hiç kimseye açmama ve kendi dar dairesinde ikâme ettiği mutluluk vesileleriyle yetinip bütün bütün şahsî bir hayat sürme şeklinde kendini gösteren haneperestlik en az erkekler kadar kadınları da mahveden bir illettir.

Tabiî ki, bir kadın, evine çok değer vermeli ve çoluk çocuğuna iyi bakmalıdır; fakat, ailesini ihmal etmemenin yanı başında, onun da toplum hayatı açısından bazı vazifeleri vardır. O da, sohbet-i Cânan meclislerine katılmalı, dinî ve ilmî müzakerelerde yer almalı, arkadaşlarıyla beraber dersler yapmalı; bu arada içtimaî hayatın ortak problemlerine çareler aramalı, bu gayeye matuf olarak akdedilen meşveretlerde fikir cehdinde bulunmalı ve dine hizmet edebilmek için her vesileyi değerlendirmelidir.

İster kadın ister erkek, her mü’min, kendi üzerinde Allah’ın, nefsinin ve aile fertlerinin hakları olduğunu bilip onların gereklerini yerine getirmeye çalıştığı gibi, içinde yaşadığı topluma karşı da bir kısım sorumluluklarının bulunduğunu düşünerek onları da mutlaka gözetmelidir ve Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in buyurduğu üzere, her hak sahibine hakkını vermeye çalışmalıdır.1 Şayet, eşler, kendi aralarında vazife taksimini iyi yapar, mesailerini güzelce tanzim eder ve her hususta birbirlerine yardım eli uzatırlarsa, her ikisi de hem birbirinin hem diğer aile fertlerinin hukukuna bitamâmiha riayet etme, hem de Cenâb-ı Allah’ın, Resûl-i Ekrem’in, Kur’ân-ı Kerim’in, din-i mübînin ve iman hizmetinin haklarını gözetme konusunda istikameti yakalayabilirler.

Rahata Düşkün Hanezedeler

Aslında, haneperestliğin temelinde, her türlü zillet ve mahrumiyetin en başta gelen sebeplerinden olan tenperverlik, tembellik ve rahata düşkünlük vardır. Haneperest insan, evinin kapı ve pencerelerini sıkı sıkıya kapadığı gibi, gönlünü de başkalarına karşı tamamen kapar. Hem içeriye hem de içine kapanır; hayatını bütünüyle hanesinde geçirmeyi ister. Bir iş ya da ihtiyaç için dışarıda olduğu zaman bile hep gözü evdedir. Haddizatında, insanın gözünün evinde olması bir yönüyle çok güzel bir haslettir; bu, hayat arkadaşına ve çoluk çocuğuna bağlılığının ifadesidir. Fakat, bir diğer taraftan, onda rahata düşkün olma, hiçbir meşakkate yanaşmama ve dine hizmet adına da olsa zahmete katlanmayı düşünmeme ruh hâletinin tesiri vardır. İşte, bu şekildeki eve düşkünlük, Hücumât-ı Sitte’de farklı bir zaviyeden anlatılan tenperverliğin (rahata düşkünlüğün) ta kendisidir ve hak erleri için en büyük afetlerden birisidir.2

Evet, yuva dünyevî bir kısım ihtiyaçları gidermeye matuf ve ahiret hayatına hazırlık hususunda yardımcı bir unsur olmasına rağmen, onun evvelen ve bizzat maksutmuş gibi algılanması ve insanı toplumdan koparacak bir mahiyet alması çok hatarlı bir kayma noktasıdır. “Ya evimden olursam; ya ailemi kaybedersem; ya çocuklarımdan ayrı düşersem; başkası neme lâzım, benim de bir hayatım var!..” gibi mülâhazalar, hususiyle adanmış ruhlar için öldürücü virüslerdir. Zira, bunlar gayesiz, hedefsiz, dava düşüncesinden mahrum ve hilkatin mânâsını kavrayamamış kimselerin düşünceleridir. Mefkûre kahramanları, insanı bir hanezede ve bir ev düşkünü hâline getiren bu hislerden fersah fersah uzaktır, uzak olmalıdır. Heyhat ki, bazen düşünce ve beyan açısından celvetî görünen ve sürekli “halkın arasında insanlardan bir insan” olmak gerektiğini söyleyen ama amel ve tavır zaviyesinden bu çizgiyi takip etmeyen ve fiilî inhiraf içine düşüp tam bir haneperest misillü yaşayan kimseler ne kadar da çoktur.

Unutulmamalıdır ki; Osmanlı erenlerindeki mücadele aşkı ve “serhat tutkusu” sayesinde, küçük bir aşiretten koca bir cihan devleti doğmuştur. Bir gün gelip de, bu aşk ve arzunun yerini harem sevdası alınca, koskoca bir millet yerle bir olmuştur. Dahası, harem tutkusu ve haneperestlikle nöbet yerini terk edenler, çok defa maksatlarının aksiyle tokat yemiş, sıcak yuvalarını ve cıvıl cıvıl çocuklarını da kaybetmişlerdir.

Soru: Günümüzde “yaşama sevinci” adı altında sürekli dile getirilen duygunun bir adanmış ruh nezdindeki karşılığı ne ve nasıl olmalıdır?

Cevap: Şayet, “yaşama sevinci” tabiriyle kastedilen, hayatın bütün zorluklarına rağmen, insanın ümit ve azmini kaybetmemesi, meselelere hep müsbet yanlarıyla bakması ve istikbal hakkında ümitvar olması ise, bu telâkki makbul sayılabilir. Ömrün her karesini çok iyi değerlendirme, zamanı boşa harcamama, hayata küsmeme; varlıkların kıymetini bilme, mahlûkâtı esmâ-yı ilâhiyeye bakan yanlarıyla çok sevme, dostların mevcudiyetiyle inşiraha erme ve bütün bu unsurlar sayesinde ruhen canlı kalabilme çizgisinde ele alınan “yaşama sevinci” kabul edilebilir bir anlayıştır.

Yaşama Zevki Değil, Hizmet Şevki

Ne var ki, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya sarılma, gününü gün etme gayretinde olma, cismanî ve bedenî zevkleri tatmin peşine düşme, ömür boyu maddî bir lezzetten diğerine koşma ve ötelere gitmeyi çok kerih görerek hep burada yaşamayı arzulama şeklindeki bir zihniyet merduttur. Bu mânâdaki hayat tutkusu, ruhun sefilleşmesi ve insanın, insanî melekelerini kaybederek içten içe çürümesi demektir. Tarih şahittir ki, böyle bir yaşama zevki ve sevinci, hangi millete kanca takmışsa, onu baştan çıkarmış, azdırmış ve sonra da yerle bir etmiştir.

Mü’minlerde yaşama sevincinden ziyade, ubûdiyet şevki ve yaşatma iştiyakı bulunur. Bildiğiniz gibi şevk; hizmette fütur getirmeme, asla yeise düşmeme; mâruz kalınan en kötü, en çirkin gibi görünen durumlarda bile, Cenâb-ı Hakk’ın bir hikmetinin ve rahmetinin var olabileceği mülâhazasıyla buruk, hüzünlü fakat ümitli bir bekleyiş içinde bulunma ve her zaman Allah’a gönülden tevekkül etme mânâlarına gelmektedir.

Cenâb-ı Hakk’a sonsuz hamd ü senâ olsun ki, O bizi insan olarak yaratmış, Müslümanlığa uyarmış ve iman hizmetiyle şereflendirmiş. Yürüdüğümüz yolda dine ve diyanete ait hiçbir meselede çözülemeyecek bir problemle karşı karşıya kalmıyoruz, elimizi kolumuzu büsbütün bağlayan bir tıkanıklığa şahit olmuyoruz. Bir kısım muvakkat tıkanıklıklar görsek bile, onların da Allah’ın inayetiyle bir şekilde açıldığını müşâhede ediyoruz. İşte bütün bunlar şevk ve iştiyak duygularımızı tetikliyor; içimizde metafizik gerilim hâsıl ediyor.

Evet, bu konuda mü’minler için esas olan, ubûdiyet yolunda ve iman hizmetinde iç coşkunluğuyla, aşk ve heyecanla yürümek ve mânevî duyguları daima aktif hâlde tutmaya çalışmaktır. İnananlar yaşama sevincini, kalb merkezinin daima enerjiyle dolu bulunması, insanî melekelerin hamle ruhuyla şahlanması, mânevî canlılığın hep korunması ve insanı ibadetlere, salih amellere ve din uğrundaki hayırlı faaliyetlere sevkedip koşturacak bir güç kaynağının gönülde mevcud olması şeklinde anlamalıdır. Nitekim, Nur Müellifi, böyle bir “şevk”i günümüz hizmet erlerinin dört buud ve dört derinliğinden biri olarak saymıştır.3

Neş’enin Mü’mincesi

Ne var ki, şevk bazılarınca yanlış yorumlanmakta; gülme, eğlenme, keyif sürme ve zevkli vakit geçirme şeklinde anlaşılmaktadır. Kur’ân-ı Kerim, bir kısım ehl-i gafletin keyiflenme, eğlenme ve neşeyle hoplayıp zıplama olarak anladıkları yaşama sevincini zemmetmiştir; onun müşriklerin ve münafıkların sıfatı olduğunu belirtmiştir.

Hayır, şevk, kat’iyen kahkahayla gülüp oynama, sevinçten hoplayıp zıplama, ölçüsüzce neşelenme ve gâfilâne yaşama demek değildir. Böyle bir anlayış, ehl-i gafletin işi ve tarz-ı telâkkisidir. Şevk, az önce de ifade ettiğim gibi, asla yeise düşmeme, gevşeklik göstermeme, sürekli hizmet etme arzusuyla gerilme ve Cenâb-ı Hakk’ın inayetlerini gördükçe daha bir coşkuyla kanatlanma mânâlarına gelmektedir. Allah Teâlâ’nın muvaffak kıldığı hizmetler ve başarılar karşısında, “Değildir bu bana lâyık, bu bende, / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” hissiyle ve rahmet-i ilâhiyenin sağanak sağanak yağdığını görmenin verdiği heyecan neticesinde nimetlere kendi cinslerinden şükretme isteğiyle dolmaktır. Bu mülâhazayı tahdis-i nimet kabîlinden seslendirerek, “Yâ Rabbi, bana da güzel bir urba giydirdin, bütün hata ve kusurlarıma rağmen beni de bu halkaya dahil ettin; kardeşlerimden ayırmadın. Dahası, Sen dünyanın dört bir yanında gönül kapılarını açtın ve arkadaşlarımızı muvaffak kıldın; kainâtın zerrâtı adedince şükürler olsun Sana!” demek ve kendini sürur içinde hissetmektir.

Gerçi, bu duygularla dolan bir mü’minin gönlünü de bir çeşit neş’e kaplar. Ne var ki, gafillerin neşeleri nefsi heyecanlandırır, hevesi uyarır ama ruhu karartır. Kur’ân yolundaki neş’e ve şevk ise, insanın nazarlarını mealiye (ulvi hakikatlere) çevirir, ruhu coşturur ve nefsi zayıf düşürür. İşte bu sırra binaendir ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun sünnet-i seniyyesinde lehviyâta yer yoktur.

Bu açıdan, bizim neş’emiz yürüdüğümüz yolun şevki suretinde olmalı; biz, bu yolun gidip Cennet’e ulaştığını ve Allah’a vardığını düşünerek bir inşirah duymalıyız ve bu mülâhaza sayesinde, en müthiş hâdiseler karşısında dahi asla yeise düşmemeliyiz. Cenâb-ı Hakk’a müteveccih olduğumuz sürece başımıza ne gelirse gelsin, neticesi itibarıyla hakkımızda hayırlı olacağına gönülden inanmalı ve bu inançla bir iç sevinç yaşamalıyız. Tavır ve davranışlarımızda bir taşkınlığa girmeden kalbî bir sevinç içinde olma hâlini hep korumalıyız.

Hâsılı, hizmet şevki ve kalbî sevinç mü’minin daimî hâlidir. Gaflete gömülmüş kimselerin şe’ni ise şımarıklık, lâubalîlik ve ölçüsüzce eğlenmektir. Mü’minlerdeki şevkin semeresi, Mevlâ’ya tevekkül ve itminan; gafillerde geçici sevinçlerin neticesi, bitip tükenme bilmeyen stresler ve anguazlardır. İnanan insanlarda –ekseriyetle– stres görülmez; çünkü, mü’minlerin musibetler karşısında bütün bütün çaresiz kalmaları, hâdiselere teslim olmaları, uzun süreli derin boşluklar yaşamaları ve ebedî hüsrana uğramaları söz konusu değildir. Mü’minler olsa olsa “bir kısım terslikler karşısındaki kudsî heyecan” diyebileceğimiz hafakana düçar olurlar; nihayet onu da لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ4 diyerek aşağıya indirir, çekip küçültür ve Allah’ın inayetiyle kolayca aşarlar.



1 Buhârî, edeb 86, savm 51, teheccüd 15; Tirmizî, zühd 64.


2 Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.480-481 (Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Risale, Altıncı Desise-i Şeytaniye).


3 Bediüzzaman, Mektubat s.17 (Dördüncü Mektup); s.417 (Yirmi Sekizinci Mektup, Beşinci Risale).


4 “Havl ve kuvvet, olup biten her şey, ancak Allah’ın izni ve iradesi dahilinde gerçekleşir.” (Buhârî, meğâzî 38, daavât 51, 68, kader 7; Müslim, zikir 44-46)

0 yorum

Yorum Gönder