1 Aralık 2016 Perşembe

Vuslat Muştusu - Rehin Bırakılan Zırh

Soru: Onca zengin sahabînin varlığı da düşünülünce, Cenâb-ı Hakk’a yürüdüğü esnada Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in mübarek zırhının bir Yahudide rehin oluşunun ifade ettiği mânâlar ve bize verdiği mesajlar nelerdir?

Cevap: Buhârî ve Müslim gibi muteber hadis kitaplarının muhtelif rivayetlerinde nakledildiğine göre; Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) bir Yahudiden veresiye yiyecek satın almış ve borcuna mukabil demirden mâmul zırhını rehin bırakmıştı.1 İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu borcu ödeyemeden ahirete irtihal buyurmuş;2 ne zaman sonra, Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) bedelini vererek Nebi yadigârı mübarek zırhı rehin olmaktan kurtarmış3 ve onu Hazreti Ali’ye (radıyallâhu anh) emanet etmişti.4

İstiğna İnsanı ve Beklentisizlik

Aslında, Resûl-i Ekrem’in irtihal-i dâr-ı bekâ buyurmasından evvel, ümmet-i Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) arasında da çok zengin insanlar vardı. Hazreti Osman5 ve Abdurrahman İbn Avf6 (radıyallâhu anhüma) servetinin çokluğuyla meşhur sahabîlerin sadece ikisiydi. Onlardan başka, oldukça geniş imkânlara sahip bulunan, Medine’de ticarete hâkim olan, Kaynuka, Kureyza ve Nadîr pazarlarına ağırlığını koyan mü’minler de mevcuttu. Şayet, Habîb-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, onlara azıcık bir imada bulunsaydı, ashab-ı kiram bütün servetlerini ortaya dökerlerdi.

Zira, onlar, mal mülk bir yana, kendilerinden canları istendiğinde dahi hiç tereddüt etmeden öne atılmışlardı. Bedir, Uhud ve Hendek başta olmak üzere bütün mücahede meydanlarında, Resûlullah’ı korumak için kendi hayatlarından seve seve vazgeçmeye hazır olduklarını isbat etmiş, gerektiğinde başlarını ve kollarını O’na kalkan olarak kullanmışlardı. Onlardan bazıları birer şehit olarak öteye kanatlanmış; kimileri de sıranın kendilerine gelmesini iştiyakla beklemişlerdi. Nebiler Sultanı’nın uğrunda ruhlarını dahi feda etmeye âmâde bulunan bu hasbîler için servet ü sâmânın, malın mülkün hiç sözü olmazdı. Küçük bir işaret görselerdi, bütün varlıklarını çok rahatlıkla verebilirlerdi.

Şu kadar var ki, İstiğna İnsanı (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) sahabe-i güzîne borçlansaydı, onlar, verdiklerini kat’iyen borç olarak görmez ve onu asla geri almazlardı. Hele Hazreti Sâdık u Masdûk’un zırhını borcun teminatı olarak ellerinde tutmaya hiç yanaşmazlardı. İşte, İnsanlığın Medâr-ı Fahrı, böyle bir minnet altında kalmaya kesinlikle razı olamayacağından dolayı, ashab-ı kiramdan değil de bir Yahudiden borç istemiş ve karşılığında kalkanını rehin bırakmıştı.

Dahası, Nezahetin Hulâsası (aleyhissalâtü vesselâm) ashabından borç almayı istiğna anlayışına muvafık bulmamış; onlardan hiçbir dünya malı istememeyi, risalet vazifesine karşılık ücret beklememe esasının icabı saymıştır. Din-i mübîni tebliğ ve temsil etmesine, insanlara saadet-i dareyn vesilelerini bildirmesine ve hususiyle sahabeye Cennet yolunu göstermesine mukabil en küçük bir menfaat talep etmediğini bu vakıayla bir kere daha ortaya koymuş ve dava-yı nübüvvetin vârislerine yine hüsnümisal olmuştur.

Evet, beklentisizlik peygamberlik mesleğinin şiarıdır; insanları kurtarmak için kendi hayatını istihkâr ederek her gün ölüp ölüp dirilme, sürekli çalışma, hep koşturma, zahmet çekip meşakkatlere katlanma ama bütün bunlara bedel hiçbir ücret istememe irşad yolunun hususiyetidir. Nitekim, Hazreti Nuh, Hazreti Hûd, Hazreti Salih, Hazreti Lût ve Hazreti Şuayb (Allah’ın salat ve selâmı Efendimiz’in ve bütün peygamberlerin üzerine olsun) hep aynı cümleyi tekrar etmiş; “Bu hizmetten ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak Rabbülâlemîn’dir.”7 diyerek, bütün peygamberlerin ortak duygu ve düşüncesini dile getirmişlerdir. Mevlâ-yı Müteâl, Sultan-ı Rusül Efendimiz’e, “De ki: Sizden bu hizmetim için hiçbir ücret istemiyorum, malınız sizin olsun! Benim ücretim yalnız Allah’a aittir ve O, her şeye şahittir.”8 buyururken de, nübüvvetin bu ulvî yönünü nazara vermiştir.

Bu itibarla, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz’in ashab-ı kiramdan borç istememesi O’nun mutlak istiğnasının ve beklentisizliğinin gereğidir. O, “Ben size dini öğrettim, haydi siz de bana diyet ödeyin!” mânâsına gelebilecek en ufak bir tavra kat’iyen girmemiş, hiçbir zaman bunun imasında bile bulunmamış ve o şekilde anlaşılabilecek her şeyden uzak durmuştur.

Bir Vesile Arayışı

Fakat, Resûl-i Ekrem’in bir Yahudi ile alışverişinde aynı mahzur söz konusu olamaz. Çünkü, o Yahudi, kendisini O’na minnettar kabul etmemektedir; dolayısıyla, Allah Resûlü’nün ondan borç istemesinin zımnen de olsa risaletine bedel arayışı şeklinde anlaşılması mümkün değildir. Öyleyse, ailesinin iaşesini temin etmek maksadıyla ondan veresiye yiyecek satın alması ve minnet altına girmemek için de borcuna mukabil zırhını rehin bırakması gayet tabiîdir.

Ayrıca, Rehber-i Ekmel Efendimiz’in bu davranışında bazı dini kaideleri vaz’ etmek gibi daha pek çok hikmet gizlidir. Meselâ; Allah Resûlü, bu uygulamasıyla, Ehl-i Kitap’la alışveriş yapılabileceğini göstermiştir. Müşriklerle ticarî muamelelerde bulunma yerine, şöyle böyle bir hukuka sahip olan ve mübayaa, rehin ve ipoteke dair bazı kuralları gözeten Ehl-i Kitap’la alışveriş yapmayı tercih etmiştir.

O devirde, Medine çevresinde Yahudîlerin Hristiyanlardan daha fazla olmaları ve zenginlikleri de ayrı bir faktördür. Onlar ticarette ve maddî servette önde geliyorlardı; dolayısıyla, ille de borç alınacaksa onlardan alınırdı. Dahası, tahıl ürünlerini ekseriyetle onlar satarlardı. Bu açıdan da, Peygamber Efendimiz’in onlardan birinden yiyecek satın alması normaldir.

Diğer taraftan, İki Cihan Serveri’nin (aleyhissalâtü vesselâm) herkesle bir çeşit münasebet kurup her insanı kazanmaya çalıştığı da hatırdan dûr edilmemelidir. İhtimal, Fazilet Güneşi, bir alışveriş vesilesiyle de olsa, o insanla irtibata geçip onu da iman nuruyla aydınlatmayı dilemiştir. Nitekim, Kâinât’ın Fahrı Efendimiz, hayat-ı seniyyelerinde İslâm’a sığınan ya da mü’minlere karşı düşmanlık yapmayan herkese iyi davranmış ve onlara ikramda bulunmuştur.9 İslâm’ın zimmetini kabul edenleri, hukukta Müslümanlarla bir tutmuş;10 her fırsatta, âlemlere rahmet olduğunu onlara da hissettirmiştir: Davet ettiklerinde davetlerine icabette bulunmuş,11 cenazelerine saygı göstermiş12 ve hastalarını ziyaret etmiştir.13 Özellikle, Müslümanların vesâyâsı altında bulunanları hep aziz tutmuş ve imanın vaadettiği güzellikleri görmeleri için onlara uygun zeminler hazırlamıştır.

Allah Resûlü’nün Zühdü

Meselenin bir diğer yanı, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) zühdü ve dünya karşısındaki duruşudur. Gerçek İnsan-ı Kâmil, zühde bağlı bir hayat sürme, istikbal endişesi taşımama, mal mülk biriktirmeme ve tûl-i emele girmeme husûsunda, ailesine yiyecek alabilmek için zırhını rehin verecek kadar titiz yaşamıştır. Hâlbuki, dileseydi mal mülk sahibi olabilirdi ve kimseye borçlanmak zorunda kalmazdı; fakat, O dünyayı sadece bir misafirhane olarak görmüş, onun güzelliklerinden sarf-ı nazar etmiş ve asıl ebedî âleme ait işlere alâka göstermiştir. Habîb-i Edîb (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz, “Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki?!. Şu yeryüzündeki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden yolcunun hâline benzer.”14 buyurmuş ve mübarek şahsî hayatı itibarıyla hiçbir zaman yarınları düşünmemiş, gelecek günler için herhangi bir maddî hazırlık peşine düşmemiştir. Mezar taşlarına nakşedilmesiyle meşhur şu sözler, Allah Resûlü’nün dünyaya bakışının hulâsası gibidir:

“Çeşm-i ibret ile bak dünya misafirhanedir

Bir mukim âdem bulunmaz ne aceb kâşânedir,

Bir kefendir sermayesi, âkibet şah u gedâ,

Pes buna mağrur olan Mecnun değil, ya nedir?”

Evet, bir kefenlik sermayesinden dolayı mağrur olma cinnetine düşmeyenler, dünyaya bir misafirhane olarak bakar ve bu hayata değil, ebedî âleme, o âlemin vüs’ati, derinliği ve ebediyeti ölçüsünde alâka gösterirler. Ecelin ne zaman geleceği belli olmadığından dolayı da ölümün her an kapılarını çalabileceğinin şuuruyla yaşarlar. Bir Arap şairinin ifadesiyle,

اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً...............وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ

“Ölüm ansızın çıkıp geliverir; kabir ise, amel sandığıdır.”15 Dünya malı mezarda beş para etmez; insanın Karun kadar serveti de olsa orada işe yaramaz. Kabirde hora geçebilecek tek kıymetli metâ, salih ameldir; çünkü, o ancak salih amelleri içine alan bir sandukçadır. Bu itibarla da, akıllı insan, her an karşı karşıya kalabileceği ölüme hazırlıklı olan, beraberinde götüremeyeceği eşyaya bel bağlamayan ve hep öteler hesabına yatırımlar yapan kimsedir.

İşte, İnsanlığın İftihâr Tablosu, ömrünü hep bu anlayışa bağlı olarak sürdürmüş ve arkadan gelen ümmetine örnek olmuştu. O kendi irfan ufku, mârifet enginliği ve Allah’la münasebetteki derinliği itibarıyla çok aşkın bir kulluk çizgisi takip etmişti. Evet, O’nun, kulluktaki enginliği ölçüsünde, Cenâb-ı Hak’la ve ötelerle ayrı bir münasebeti vardı ki, biz buna “subjektif mükellefiyet” ya da “subjektif ubûdiyet” diyoruz. Zira, Allah Resûlü bunu tamim etmiyor, herkesten aynı çizgiyi izlemelerini istemiyordu; insanları zora koşmamak ve onlara takatlerinin üzerinde bir mesuliyet yüklememek için hep “yüsr” yolunu gösteriyor ve dinin özündeki kolaylığa dikkat çekiyordu. Fakat, kendisi o kulluğu en ağır şekliyle götürüyordu ve böylece, bazı yüksek himmetli insanlara da ibadetten öte ubûdiyet ve ubudet zirvesini işaret ediyordu.

Bu açıdan, Muktedâ-yı Ekmel Efendimiz, dünyanın en zâhid insanıydı; hem kendisi hem de ailesi için sade bir hayatı seçmişti. Şüphesiz bu sadelik dünya nimetlerinden mahrum olmaktan kaynaklanmıyordu. Nitekim, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) henüz dünya itibarıyla hayattayken Müslümanlar geniş araziler fethetmiş, büyük ganimetler kazanmış ve çeşitli zenginlik kaynakları elde etmişlerdi. Hatta, bu sayede, daha önce hiç malı bulunmayan pek çok sahabî servete kavuşmuştu. Buna rağmen, Hazreti Fahr-i Âlem’in saadet hanesinde hâlâ haftalarca bir çorbanın dahi pişirilemediği dönemler olurdu.16

Ezvâc-ı Tâhirât’ın Tercihi

Şu kadar var ki, Nebiler Serveri’nin eşleri de birer beşerdi; her insanda bulunan bazı duygular onlarda da zaman zaman hükmünü icra ediyordu. Hane-i Saadet’te vahiyle besleniyor olmalarına rağmen, dünya nimetlerine karşı tabiî alâka onların içlerinde de bir ölçüde canlılığını koruyordu. Gerçi, o huzur atmosferinde, bugünkü evlerden yükselen şikâyet edalı sesler hiçbir zaman duyulmamıştı; fakat, birkaç kere, onların da günde bir-iki öğün yemek yeme ve herkesin istifade ettiği kadar dünyadan istifade etme arzuları ve bu arzularını açığa vuran imaları olmuştu. Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bol bol nimetler lütfettiğini görünce, Ezvâc-ı Tâhirât da kendilerine verilen nafakanın arttırılması hususunda Gönüllerin Efendisi’ne başvurmuşlardı. Fakat, Ufuk İnsan (aleyhissalâtü vesselâm) zevcelerinin bu müracaatından hiç memnuniyet duymamış; bilâkis, oldukça üzülmüş ve hoşnutsuzluğunu belirtmişti.

Hatta, Habîb-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, eşlerinin daha fazla nafaka talep etmelerinden dolayı o kadar hüzünlenmişti ki, hücre-i saadetine kapanmış ve bir süre hiç kimseyle görüşmek istememişti. Bunun üzerine, Allah Teâlâ, Kutlu Nebi’ye eşlerini dünya nimetleri ile kendisi arasında dilediklerini seçmekte serbest bırakmasını emretmişti. Hikmetin Lisan-ı Fasîhi, önce Hazreti Âişe (radıyallâhu anha) Validemizle konuşmuş ve ona “Sana bir şey söyleyeceğim, ama anne ve babana danışmadan acele ile karar vermeni istemiyorum!” demiş; sonra da, “Ey Peygamber, eşlerine de ki: Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzelce boşayayım! Yok, eğer Allah’ı, Resûlünü ve ahiret mülkünü isterseniz, haberiniz olsun ki Allah sizin gibi iyi hanımlara büyük mükâfat hazırlamıştır.”17 mealindeki ilâhî beyanı okumuştu. Hazreti Âişe, bu sözleri duyar duymaz hiç tereddüt etmeden, “Yâ Resûlallah, anne ve babama Senin hakkında mı danışacağım; hayır, ben kesinlikle Allah’ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu tercih ediyorum!” demişti.18

Aslında, o hanede İnsanlığın İftihar Tablosu’na eş olmak, pek çok sorumluluk isteyen büyük bir pâyeydi ve pek ağır mükellefiyetleri beraberinde getiriyordu. Bu itibarla da, o muallâ annelerimizin hepsi çok büyük kadınlardı; öyle ki, eğer onlardan sadece bir tanesi belli bir döneme düşmüş olsaydı, o zaman diliminin tamamını aydınlatırdı. Şayet, onlar farklı farklı devirlerde gelmiş bulunsalardı, kendi devirlerinin müceddidi ve müctehidi olurlardı. Çünkü, onlar Eşsiz Aile Reisi’nin rahle-i tedrisinde Allah’a gönülden teveccühle ve tam bir istiğna ruhu ile kıvamlarını bulmuşlar; tahammül edilmesi çok zor olan şartlara bütün bir ömür boyu katlanmışlardı. Meselâ, onlar günde bir defa yiyecek bir lokma ya bulur ya da bulamazlardı. Hazreti Âişe’nin (radıyallâhu anhâ) ifadesiyle, “Bazen bir ay geçerdi de, Âl-i Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)’ın hücrelerinin hiçbirinde ateş yanmazdı.” Hane-i Saadet’in güzîde fertleri sadece hurma ve su ile iktifa ederlerdi.19

Evet, Habîb-i Ekrem’e zevce olma şerefine ermiş o muallâ hanımların, o hanede bulunmaları aslında bir katlanmaydı; Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in istiğnasını paylaşma, zühdüne ortak olma, dünyevî zorlukları beraberce aşma ve el ele Cennet’e koşmaydı. Mü’minlerin Anneleri, Rehber-i Ekmel’in yol göstericiliğiyle kullukta zirveye ulaşmış; kendilerini tamamen Allah’a adamış ve mâsivâdan bütün bütün sıyrılmışlardı. Belki, ruhlarındaki insanî duygular ve beşerî istekler topyekün silinip gitmemişti; fakat onlar, nefsanîlikten arınmaları sayesinde o hislerin yönlerini de ahirete tevcih etmiş ve insaniyette kemal derecesine yükselmişlerdi.

Öyle ki, Hazreti Âişe (radıyallâhu anhâ) Annemiz, Mahbûb-u Âlem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den sonra kavuştuğu fevkalâde bolluğa rağmen zahidâne hayattan vazgeçmemiş; binaenaleyh, zarif ve yumuşak kumaşlardan elbise diktirebileceği hâlde, kaba ve sert giysilerle iktifa etmişti. Bir gün, üzerinde kalın Yemen bezinden yapılmış, fiyatı üç-beş dirhem olan bir elbise varken, Azize Validemiz, yanındakine şöyle demişti: “Gözünü çevir de, şu cariyeme bir bak! Zira, o şimdi benim giydiğim şu elbiseyi evin içinde giymekten utanır. Hâlbuki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında benim bu kaba kumaştan bir elbisem vardı; Medine’de nikâh için süslenen her kadın gelip onu benden iâreten (ödünç) alırdı.”20

Sözün özü; İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) zühd ve istiğna anlayışına bağlı yaşamıştı. Her zaman yaşatma duygusuyla oturup kalkmış, başkalarının sevinç ve neş’eleriyle yetinmiş; eline geçen her şeyi dağıtıp başkalarını sevindirmişti. Kendisi sade ve duru bir hayatla iktifa etmiş; basit yemiş, basit içmiş, basit giymiş ve bu çizgisini hayatının hiçbir faslında değiştirmemişti. O’na, yaşatma yaşamadan daha zevkli geliyor; yedirme yemeden daha fazla haz veriyor ve sevindirme sevinmeden daha şirin görünüyordu. Onun için, Efendiler Efendisi, bulduğu her şeyi muhtaçlara infak ediyor, bulamadığı zaman da onları vaatlerle sevindiriyordu; mutlaka her düşküne el uzatıyor, düşenleri tutup kaldırıyor, borçluların borçlarını ödüyor ve en paslı gönüllerin dahi paslarını çözerek o karanlık dehlizleri nurefşân birer “beyt-i Hudâ” hâline getirmek için her fırsatı değerlendiriyordu. Bundan dolayıdır ki, Ferîd-i Kevn ü Zaman, (aleyhissalatü vesselâm) yürüyüp ötelere ulaştığında mübarek zırhı, üç-beş kuruşluk nafaka karşılığında bir dünyalı nezdinde rehin bulunuyordu.21



1 Buhârî, cihâd 89; Tirmizî, büyû’ 7; İbn Mâce, rühûn 1.


2 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/102; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 7/80, 83; İbn Hibbân, es-Sahîh 13/263.


3 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 8/359.


4 İbn Hacer, Fethu’l-bârî 5/142.


5 Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 18/231; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 39/63.


6 Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/115; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/129.


7 Şuarâ sûresi, 26/109.


8 Sebe sûresi, 34/47.


9 Bkz.: Mümtahine sûresi, 60/8; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/347; İbn Hibbân, es-Sahîh 2/197.


10 Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 2/162; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 8/370.


11 Bkz.: Ebû Dâvûd, diyât 6; et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr 2/35, 19/221.


12 Bkz.: Buhârî, cenâiz 50; Müslim, cenâiz 81.


13 Bkz.: Buhârî, cenâiz 80; Ebû Dâvûd, cenâiz 2; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/175, 227, 280.


14 Tirmizî, zühd 44; İbn Mâce, zühd 3; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/301, 391.


15 İbn Hacer, el-Münebbihât s.4.


16 Buhârî, hibe 1, rikak 17; Müslim, zühd 26, 28.


17 Ahzâb sûresi, 33/28-29.


18 Buhârî, tefsîru sûre (33) 4; Müslim, talâk 22.


19 Buhârî, hibe 1, rikak 17; Müslim, zühd 26, 28.


20 Buhârî, hibe 34; İshâk İbn Râhûye, el-Müsned 3/695.


21 Buhârî, cihâd 89; Tirmizî, büyû’ 7; İbn Mâce, rühûn 1.

0 yorum

Yorum Gönder