1 Aralık 2016 Perşembe

Vuslat Muştusu - Doğruluğumla Kurtuldum!..

Soru: Daha önceki bir sohbetinizde “mazeret döktürme”nin de “zımnî yalan” olduğunu ifade etmiştiniz. Mü’minleri ve münafıkları birbirinden ayıran davranışlar açısından, hata ve günahlar karşısında “mazeret döktürme” meselesini bir misalle açıklayabilir misiniz?

Cevap: “Mazeret döktürme” tabiri, bir kusur, kabahat ya da suç için mücbir sebepler ileri sürmeyi ve onun hoş görülmesi maksadıyla bahaneler sayıp dökmeyi ifade etmektedir. Bazı kimseler, hatalarını kabul etmeye bir türlü yanaşmazlar; ya atf-ı cürümlerde bulunur, başkalarını suçlarlar ya da zorlayıcı sebepler ve olmadık bahaneler sıralayarak işin içinden sıyrılmaya çalışırlar.

Oysa, bir suç işlemek veya bir günaha girmek kötüdür, çirkindir; fakat, o suça veya günaha mazeret bulma istikametinde beyanda bulunmak daha kötü ve daha çirkindir. Hatanın hoş görülmesi ya da suçun affedilmesi için “şöyle olmuştu, böyle vuku bulmuştu” diyerek mazeretler ileri sürmek ve o türlü bahanelerin arkasına sığınarak kendini temize çıkarma kastıyla sözü eğip bükmek vebali daha da katlamak demektir. Çünkü, böyle bir davranış, nefsi tezkiye etmenin, kendi kusurlarını hiç görmemenin, ahirette her şeyin hakikatinin ayan beyan ortaya çıkacağını düşünmemenin ve dolayısıyla bağışlanma arayışında olmamanın ifadesidir.

Bu açıdan da, “özür dilemek” ile “mazeret döktürmek” birbirinden çok farklı şeylerdir. Bir kabahatten sonra hatayı kabullenme, suçu itiraf etme, hak sahiplerinden özür dileme ve Allah’tan da mağfiret dilenme, yapılan yanlışı telafi etmek için ortaya konan çok önemli bir gayret ve bir fazilettir. Fakat, kendisinin masum olduğuna başkalarını inandırmak için vâkıaya tam mutabık olmayan sözler söyleme ve muhataplarını kandırmaya mâtuf bahaneler ileri sürme, insanları aldatma çabasıdır, yalandır ve mü’mine yakışmayan bir davranıştır.

Aslında, bir kabahat ya da günah karşısındaki en doğru davranış, nefsi tezkiye etmeye çalışmadan ve mazeretler arkasına saklanmadan, “Allah affetsin, siz de bağışlayın. Cismaniyetime yenik düştüm, cürüm işledim; zaten benden de ancak bu beklenirdi!” diyerek hem muhataplardan affedilmeyi istemek hem de Cenâb-ı Hakk’a tevbe etmektir. Ne var ki, böyle bir civanmertlik ancak hakikî mü’minlere has bir güzelliktir; münafıkların şiarı ise, sürekli bahanelere ve mazeretlere sığınarak paka çıkma gayretidir.

İşte, bu meselede mü’min ile münafığın birbirinden nasıl ayrıldığını –bir turnusol kâğıdı gibi– gösteren en güzel misallerden biri Tebük Seferi olmuştur.

Tebük Seferi ve Seferberlik Hâli

Bilindiği üzere; Tebük Seferi, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in Şam’da toplanan kırk bin kişilik Bizans ordusuna karşı yapmış olduğu askerî harekettir. Bu hareket, Arap yarımadasının kuzeyinde, Medine ile Şam’ın ortasında bulunan, suyu ve hurmalığı bol bir yer olan Tebük’e kadar uzanıp orada sona erdiği için bu adı almıştır. Ciddî bir savaş hazırlığı içinde gidilip de, savaş olmadan geriye dönülen Tebük Seferi’nde, o zamana kadarki en güçlü ve düzenli İslâm ordusu techiz edilmiş; Bizans’a karşı sindirme harekâtı ve savaş tatbikatı yapılmış ve neticesi itibarıyla askerî ve siyasî açıdan önemli bir zafer kazanılarak geri dönülmüştür.

Sıcaklık, kuraklık, kıtlık, uzaklık ve düşman ordusunun gücü gibi unsurların iyice zorlaştırdığı bu sefere çok çetin bir savaş olacağı mülâhazasıyla çıkılmıştı. Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ), güçlüsüyle zayıfıyla bütün Müslümanları açıktan cihada davet etmiş ve inananlar arasında umumî seferberlik havasının yayılmasını sağlamıştı. O, bir yandan “Allahım, şu bir avuç İslâm toplumunun yok olmasına fırsat verirsen, artık yeryüzünde Sana ibadet eden kalmayacak!” diyerek Mevlâ-yı Müteâl’e içini dökmüş, O’nun havl ve kuvvetine sığınmış; diğer taraftan da, bütün mü’minleri mallarıyla ve canlarıyla cihada teşvik etmiş, zafer için gereken sebepleri yerine getirmişti.

Tebük hazırlıkları sırasında, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in teşvikleri üzerine tarihte eşine az rastlanabilecek fedakârlık örnekleri sergilenmişti. Zenginiyle fakiriyle topyekün ashab-ı kiram orduya yardım için koşmuşlardı. “Aileme Allah’ı ve Resûlü’nü bıraktım.” diyen Hazreti Ebû Bekir malının tamamını infak etmişti.1 Onu hayranlıkla seyreden Hazreti Ömer ve Abdurrahman İbn Avf gibi önde gelenler mallarının yarısını verirken, diğer sahabîler de servetlerinin büyük bir bölümünü infak etmişlerdi.

Ordunun techizinde en büyük yardımı Hazreti Osman yapmıştı. O, üç yüz deve, yüz tane de at bağışlamış; sonra birer altın sarf ederek on bin askeri su içtikleri kapların ağız bağlarına ve askı iplerine kadar techiz etmişti. Bununla da yetinmeyerek, ayrıca bin altını Resûlullah’ın kucağına dökünce, İnsanlığın İftihar Tablosu, “Allahım, ben Osman’dan razıyım, Sen de razı ol!” diye dua etmiş2 ve akabinde “Bundan sonra Osman’ın yaptığı ona zarar vermeyecektir; Allah onu günahtan koruyacaktır.” buyurmuştu.3

Sadece erkekler değil, kadınlar da “infak edenler” defterine kaydolmak için koşmuş ve onlar da imkânları ölçüsünde yardımda bulunmuşlardı. Sadaka ve himmetlerini Hazreti Âişe Validemiz’in evinde toplamış; bilezik, halhal, yüzük, küpe ve daha işe yarayacak ne varsa getirip yere serdikleri bir örtüye bırakıvermişlerdi. Kimisi birkaç tane bilezik verirken, kimisi de develerin ayağını bağlamaya yarayacak bir kayışı ancak bulabilmiş ve onunla da olsa yardım edenlerin arasına dahil olmuştu.4

Sahabenin bu himmeti sayesinde sefere katılacak mü’minlerin ekseriyeti techiz edilmişti ama sayı çok fazla olduğu için yapılan yardımlar herkese yetişmemişti. Bundan dolayı, özellikle –bir kısım kaynaklarda “ağlayanlar” olarak anılan– yedi tane sahabî, infak edecek ve sefer hazırlığı yapacak imkân bulamamanın hüznüyle Allah Resûlü’ne gelmiş, hazinede de bir şey kalmadığını öğrenince çaresizlikle ve gözyaşları içinde geri dönmüşlerdi. Daha sonra, bazı sahabîler son bir fedakârlık yapmış ve onların ihtiyaçlarını da gidermişlerdi.

O gün elinde hiç imkânı olmayan sahabîler bile, infakta bulunanların arasında yer alabilmek için âdeta çırpınmışlardı; onlardan kimisi başındaki sarığını çıkarıp vermiş, kimisi sabaha kadar su çekerek kazanıp getirdiği bir avuç hurmayı tasadduk etmiş ve kimisi de evindeki tek su kırbasını himmet mallarının içine katarak umumî sevaba ortak olmuştu. Evet, o gün, gönülden inanmış her insana, hiçbir bahane ve mazeretin ardına saklanmadan, yüreğini ortaya koyup gücü ve kuvveti ölçüsünde infakta bulunmak düşüyordu; mü’minler işte bunu yapmışlardı.

Münafıklar ise; her meseleye nefsanîlik açısından yaklaşıp her şeyi egoizmaya bağlı değerlendirdikleri için sürekli fesada sebebiyet verdikleri gibi, gerek Tebük Gazvesi hazırlıklarında ve gerekse yolculuk sırasında fitne çıkarmaktan geri durmamışlardı. Mü’minlerin yüreklerine korku ve ümitsizlik salmaya çalışmışlar; “Allah senin azıcık malına mı muhtaç!” diyerek himmet edenler arasında yer almak isteyenleri alaya almışlardı. Münafıklardan yaklaşık seksen tanesi Tebük Seferi’ne katılmamak için Resûl-i Ekrem’e bir sürü bahane saymış ve izin istemişlerdi. Onlardan bazıları da, ganimet devşirmek ümidiyle orduya katılmış ama yol boyunca bozgunculuk yapmaktan bir an dûr olmamışlardı.

Mü’min olduğu hâlde küçük bir ihmalden dolayı geride kalıp İslâm ordusundan ayrı düşenler de mevcuttu. Bunlardan birisi de Ebû Hayseme el-Ensarî idi. Seferin başladığı zaman tam bağ bozumu mevsimiydi; dallardaki meyveler insanlara tebessüm ediyordu. Güneşin kavuruculuğuna karşılık gölgenin daha bir kıymetlendiği sıcak bir gündü. Ebû Hayseme’nin güzelliğiyle meşhur zevcesi bahçedeki ağaçları sulamış ve çardağa su serperek havayı iyice serinletmişti. Leziz yemekler hazırlamış, sofrayı serin su ve taze meyvelerle donatmıştı. Ebû Hayseme, kendisine arz edilen bu nimetler içinde, gölgenin serinliğini damarlarında hissettiği, soğuk sudan kana kana içtiği ve eşinin varlığıyla daha da inşiraha erdiği bir anda zihnine hücum eden bir mülâhazayla ürperivermişti. Kendi kendine, “Allah’ın elçisi güneşin altında, kızgın rüzgâr karşısında ve boğucu kum fırtınaları içinde harbe gitsin; Ebû Hayseme ise serin gölgede otursun, tatlı tatlı yemekler yesin ve güzel eşinin yanında safa sürsün; bu revâ mıdır, bir mü’mine hiç yakışır mı?” demişti. Hemen ayağa kalkmış, devesini semerlemiş ve ailesiyle vedalaşıp yola koyulmuştu.

O esnada, ashabıyla beraber bir su başında azıcık dinlenmekte olan Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine tarafından bir toz bulutunun yükseldiğini görünce, “Keşke Ebû Hayseme olsan!..” demişti. Biraz sonra da beklediği ve tahmin ettiği insanı karşısında görünce büyük memnuniyet duymuştu. Telâşla ve canı dudağında kervana katılan Ebû Hayseme ise, kendisini Allah Resûlü’nün kucağına atarken sadece “Yâ Resûlallah, nerede ise helâk oluyordum.” diyebilmişti. Zira o, mü’minlerden ayrılmanın ve mücahededen geri kalmanın ciddî bir günah olduğunu biliyordu ve işte böyle bir günahla helâk olmaktan çok korkmuştu. Geç de olsa her şeyi elinin tersiyle itip kafileye arkadan yetişmiş ve böylece Efendiler Efendisi’nin sancağı altına girerek o korkudan emin olmuştu.5

Heyhat ki, “nasıl olsa yetişirim” deyip ağırdan alan ama Tebük Kervanı’nı kaçırdıktan sonra ona ulaşma fırsatını bir daha da hiç bulamayan ve meşrû bir özrü olmadığı hâlde sefere katılmayan mü’minler de vardı. Kâ’b İbn Mâlik, Mürare İbn Rebî’ ve Hilâl İbn Ümeyye bunlardandı.

Hazırlıklı, düzenli ve güçlü İslâm ordusunun her çeşit savaş riskini göze alarak Tebük’e kadar ulaşması, psikolojik bakımdan güç dengesini Müslümanların lehine çevirmişti. Hicaz’a saldırıp İslâm coğrafyasını yakıp yıkmak üzere yola çıkan Heraklius ve askerleri, mü’minlerin cesareti karşısında çok korkmuş, dehşete kapılmış ve savaştan vazgeçmişlerdi. Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselâm) Tebük’te yirmi gün kadar kaldıktan sonra, ashab-ı kiramın ileri gelenleri ile istişare ederek geri dönmeye karar vermişti.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, seferden döndüğü zaman, Tebük Gazvesi’ne katılmayıp Medine’de kalanlar tek tek gelip özür dilemişler ve mazeretlerini yeminlerle te’yit etmişlerdi. Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz de, onların sözlerini dış görünüşleri itibarıyla kabul edip, işin iç yüzünü ve onların niyetlerini Allah’a havale etmiş ve haklarında istiğfarda bulunmuştu. Sadece, Kâ’b İbn Mâlik ve diğer iki arkadaşı Resûl-i Ekrem’in huzuruna girince bahane uydurma yoluna gitmeden doğruyu söylemiş ve haklarında verilecek hükmü intizar etmişlerdi.

Kâ’b İbn Mâlik’in Hicranı

Kâ’b İbn Mâlik, Akabe’de İnsanlığın İftihar Tablosu’na bey’at etmiş, Bedir dışındaki bütün gazalara katılmış; kılıcı kadar sözü, sözü kadar da kılıcı keskin bir insandı. Şiirleriyle hasımların moral dünyalarını altüst edebilecek kadar söz üstadıydı. Fakat, her türlü imkâna sahip olduğu ve bir özrü de bulunmadığı hâlde Tebük seferine katılmamıştı. İşte, bu büyük sahabînin sefer esnasında ve sonrasında yaşadıkları, duygu ve düşünceleri, tavır ve davranışları mevzumuza çok güzel bir misaldir. Fakat, bu hazin hikâye, o yüce kâmeti sorgulama mânâsına da gelebileceğinden dolayı, hâdisenin mevzuyla alakalı kısmını, Kâ’b İbn Mâlik Hazretleri’nin kendi dilinden aktarmak daha doğru olsa gerektir. En muteber kaynaklarda nakledilen hadis-i şeriflere göre; Hazreti Kâ’b serencamesini şöyle anlatmıştır:

“Ben hiçbir zaman, katılmadığım bu gazve sırasındaki kadar kuvvetli ve zengin olamamıştım. Vallahi Tebük Gazvesi’nden önce iki deveyi bir araya hiç getirememiştim; fakat, bu sefere çıkılacağı esnada, iki tane binek devesine birden sahiptim.6

Aslında, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir gazveye hazırlandığı zaman asıl hedefi söylemezdi, bir başka yere gittiği sanılırdı. Ne var ki, bu gazve sıcak bir mevsimde, uzak bir yere yapılacağı ve kalabalık bir düşmanla karşı karşıya gelineceği için Resûl-i Ekrem hedefi açıkça söylemiş; iyice hazırlanabilmeleri için Müslümanlara nereye gideceklerini haber vermişti.

Diğer taraftan, Resûlullah ile beraber harbe gidecek Müslümanların sayısı çok fazlaydı. Herkesi isim isim bir deftere kaydetmek mümkün değildi. Savaşa gitmemek için gözden kaybolunduğu takdirde, hakkında bir âyet nâzil olmadıkça, işin gizli kalacağı zannedilebilirdi. Dahası, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu seferi meyvelerin olgunlaştığı ve gölgelerin iyice tatlılaştığı sıcak bir mevsimde yapmıştı. Ben de bunlara pek düşkündüm. Allah Resûlü ile Müslümanlar savaş hazırlığına başladıklarında, ben de onlarla beraber harp ihtiyaçlarını tedarik etmek için evden çıkıyor, fakat hiçbir şey yapmadan geri dönüyordum. Kendi kendime de “Canım hazırlık da ne ki, dilersem çabucak hazırlanabilirim!” diyordum. Günler böyle geçti. Herkes işini ciddî tuttu ve bir sabah Resûlullah ile yanındaki Müslümanlar erkenden yola çıktılar. Ben hâlâ hiçbir hazırlık yapmamıştım. Bu maksatla bir süre daha çarşı-pazara gidip geldim; sabah evden çıktım, ama hiçbir şey yapamadan geri döndüm. Bu hâl de böyle sürüp gitti. Savaş henüz başlamamıştı, ama mücâhidler bir hayli mesafe almışlardı. “Yola çıkıp onlara yetişeyim” dedim, keşke öyle yapsaymışım; heyhat, bu da bana nasip olmadı.

Resûl-i Ekrem Medine’den ayrıldıktan sonra, halkın arasına çıktığım zaman gördüğüm bir manzara beni çok üzüyordu: Savaşa gitmeyip geride kalanlar ya münafıklık damgası yemiş kimselerdi veya zayıflıkları sebebiyle Cenâb-ı Hakk’ın mazur addettiği özürlü mü’minlerdi.

Öte yandan, Resûlullah (aleyhissalatü vesselâm) da Tebük’e varıncaya kadar adımı hiç anmamış. Orada ashabının arasında otururken, “Kâ’b İbn Mâlik ne yaptı? (Ondan ne haber?)” diye sormuş. Bunun üzerine Benî Selime’den bir adam, “Ey Allah’ın Resûlü! Elbiselerine ve sağına soluna bakıp gururlanması onu Medine’de alıkoydu!” demiş. Bunun üzerine Muâz İbn Cebel ona, “Ne fena konuştun!” diye karşılık vermiş. Sonra da Peygamber Efendimize (aleyhisselâm) dönerek, “Yâ Resûlallah! Yemin olsun, biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz!” diye eklemiş. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiçbir şey söylememiş.7

Resûlullah’ın (aleyhi ekmelüttehaya vetteslimat) Tebük’ten Medine’ye hareket ettiğini öğrendiğim zaman beni bir üzüntü aldı. Bir aralık bir yalan uydurmayı düşündüm. Kendi kendime “Ne söylesem ki yarın Allah Resûlü’nü (aleyhissalâtu vesselâm) darıltıp gücendirmekten ve O’nun tarafından cezalandırılmaktan kurtulsam?” dedim. Yakınlarımdan görüşlerine değer verdiğim kimselerin fikirlerine de müracaat ettim. Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelmek üzere olduğunu söyledikleri zaman, kafamdaki saçma sapan düşünceler dağılıp gitti. İyice anladım ki, yalana başvurmakla asla kurtulamam... Her şeyi dosdoğru söylemeye karar verdim.

Derken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir sabah Medine’ye geldi. O, bir seferden dönerken önce Mescid-i Nebevî’ye girerek iki rekât namaz kılar, sonra halkın arasına çıkıp otururdu. Yine öyle yaptı. Bu sırada savaşa katılmayanlar huzuruna koştular; neden savaşa gidemediklerine dair mazeretlerini yemin billah ederek bir bir anlatmaya başladılar. Bu kimselerin sayısı seksenden fazlaydı. Peygamber Efendimiz onların ileri sürdüğü mazeretleri kabul etti; kendilerinden bîat aldı; Allah Teâlâ’dan bağışlanmalarını niyâz etti ve iç yüzlerini O’na bıraktı.

Sonunda ben de huzura girdim. Selâm verdiğim zaman Allah Resûlü acı acı gülümsedi ve “Gel!” dedi. Yaklaştım ve önüne oturdum. Bana, “Niçin savaşa katılmadın? Sen Akabe’de bîat edip söz vermemiş miydin; hem sefer için binek hayvanı satın almamış mıydın?” diye sordu. Ben şu cevabı verdim: “Evet ey Allah’ın Resûlü! Şu anda senin değil de dünya ehlinden bir başkasının yanında oturmuş olsaydım, inandırıcı mazeretler ileri sürüp, mutlaka öfkesini gidererek yanından ayrılırdım. Çünkü, –Allah’ın lütfu– insanlara fikrimi kabul ettirmeyi iyi beceririm. Fakat, yemin ederim ki, bugün sana yalan söyleyerek gönlünü kazansam bile, yarın Cenâb-ı Hak işin doğrusunu sana bildirecek ve sen bana güceneceksin. Şayet doğruyu söylersem, o zaman da bana kızacaksın. Ama ben doğruluğu seçerek Allah’tan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi savaşa gitmemek için hiçbir özrüm yoktu. Hiçbir zaman gazâdan geri kaldığım sıradaki kadar da kuvvetli ve zengin olamamıştım!..”

Benim bu itirafım üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), “İşte bu doğru söyledi.” dedi. Sonra da bana müteveccihen, “Haydi kalk, senin hakkında Allah Teâlâ hüküm verene kadar bekle!” buyurdu. Ben kalkınca Benî Selime’den bazıları peşime takılarak, “Vallahi senin daha önce bir suç işlediğini bilmiyoruz. Sen de savaşa katılmayan diğerlerinin ileri sürdükleri gibi bir mâzeret söyleseydin ya!.. Hâlbuki günahlarının bağışlanması için Peygamber Efendimiz’in (aleyhisselâm) istiğfâr etmesi yeterdi!” dediler. Beni o kadar çok ayıpladılar ki, tekrar Resûlullah’ın yanına dönüp biraz önceki sözlerimi inkâr etmeyi bile düşündüm. Sonra onlara, “Benim vaziyetime düşen başka biri var mı?” diye sordum. “Evet iki kişi daha tıpkı senin gibi itirafta bulundular. Onlara da sana söylenen söylendi.” dediler. Onların kim olduklarını sorunca da “Biri Mürâre İbn Rebî’ el-Amrî, diğeri de Hilâl İbn Ümeyye el-Vâkıfî” diyerek, Bedir Gazvesi’ne katılmış olan numune-i imtisal iki mükemmel şahsiyetin adını verdiler. Bunun üzerine ben geri dönüp özür beyan etme fikrinden vazgeçtim.8

Derken Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) gazveye katılmayanlardan sadece üçümüzle konuşulmasını yasakladı. İnsanlar bizimle konuşmaktan kaçındılar ve bize karşı tavırlarını değiştirdiler. Öyle ki, yeryüzü bile bana yabancılaştı. Sanki dünya, o zamana kadar bilip tanıdığım dünya olmaktan çıktı..

İşte, bu minval üzere tam elli gün geçirdik. Diğer iki arkadaşım halktan uzaklaşıp boyunlarını büktüler; ağlayarak evlerine kapandılar. Fakat ben onlardan daha genç ve dayanıklı idim. Dışarı çıkarak cemaatle namaz kılar, çarşıda dolaşırdım. Ne var ki, kimse benimle konuşmazdı. Bazen namazdan sonra, ashabıyla oturmakta olan Resûlullah’a (aleyhissalâtu vesselâm) uğrayıp selâm verirdim. “Acaba selâmımı alarak dudaklarını kıpırdattı mı kıpırdatmadı mı?” diye kendi kendime sorardım. Sonra ona yakın bir yerde namaz kılar ve farkettirmeden kendisine bakardım. Ben namaza durunca bana doğru yöneldiğini, ama kendisine baktığım zaman yüzünü hemen geri çevirdiğini görürdüm.

Müslümanların bana karşı sert tutumları uzun süre devam edince, bir gün dayanamayıp amcamın oğlu ve en çok sevdiğim insan Ebû Katâde’nin bahçesine gittim, duvardan içeri atladım ve selâm verdim. Hayret, vallâhi selâmımı almadı. Ona, “Ebû Katâde! Allah aşkına söyle; Allah’ı ve Resûlü’nü ne kadar sevdiğimi bilmiyor musun?” dedim. Hiç cevap vermedi. Tekrar “Allah aşkına...” dedim, yine konuşmadı. Bir daha yemin verince, “Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaşlar boşandı. Geri dönüp duvardan atladım ve oradan uzaklaştım.

Bir gün Medine çarşısında dolaşıyordum. Erzak satmak üzere gelen Şamlı bir çiftçi, “Kâ’b İbn Mâlik’i bana kim gösterir?” diye sordu. Halk da beni işaret etti. Adam yanıma gelerek Gassân Meliki’nden bir mektup verdi. Ben okuma yazma bilirdim. Mektubu açıp okudum. Selâmdan sonra şöyle diyordu: “Duyduğumuza göre arkadaşın seni üzüyormuş. Allah seni değerinin bilinmediği ve hakkının çiğnendiği bir yerde yaşayasın diye yaratmamıştır. Hemen yanımıza gel, seni aziz tutalım.” Mektubu okuyunca, “Bu da başka bir imtihan” dedim. Hemen mektubu tandıra atıp yaktım.

Bu boğucu elli günün kırkı geçmiş, fakat hakkımızda hâlâ vahiy gelmemişti. O sırada, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderdiği bir şahıs çıkageldi; “Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) eşinden ayrı oturmanı emrediyor!” dedi. “Onu boşayacak mıyım, yoksa ne yapacağım?” diye sordum. “Hayır, ondan ayrı duracak, kendisine yanaşmayacaksın!” dedi. Peygamber Efendimiz, diğer iki arkadaşıma da aynı emri göndermişti. Bunun üzerine eşime, “Allah Teâlâ bu mesele hakkında hüküm verene kadar ailene git ve onların yanında kal.” dedim.

Bu vaziyette, sıkıntısı gittikçe artan on gece daha geçirdim. Ellinci gecenin sonunda, evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldım. Allah Teâlâ’nın (Kur’ân-ı Kerim’de bizden) bahsettiği üzere ruhum iyice sıkılmış, o geniş yeryüzü bana dar gelmiş bir hâlde otururken, Sel Dağı’nın tepesindeki birinin var gücüyle, “Kâ’b İbn Mâlik! Müjde!” diye bağırdığını duydum. Sıkıntılardan kurtulma zamanının geldiğini anlayarak hemen secdeye kapandım.

Meğer Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cenâb-ı Hakk’ın bizi affettiğine dair sevindirici haberi o gün sabah namazında halka duyurmuş, halk da bize müjde vermek üzere koşuşmuş. İki arkadaşıma da müjdeciler gitmiş. Bunlardan biri bana doğru at koşturmuş. Eslem kabilesinden bir diğer müjdeci de koşup Sel Dağı’na tırmanmış; oradan bağırmaya başlamış. Tabiî ses attan önce bana ulaşmıştı. Sesini duyduğum müjdeci yanıma gelip beni tebrik edince, sırtımdaki elbiseyi çıkarıp müjdesine karşılık ona giydirdim. Vallahi o gün giyecek başka elbisem yoktu. Emanet bir elbise bulup hemen giydim. Resûlullah’ı (aleyhissalâtu vesselâm) görmek arzusuyla yola koyuldum. Beni grup grup karşılayan sahabîler tevbemin kabul edilmesi sebebiyle tebrik ediyor ve “Gözün aydın, Allah’ın seni bağışlaması kutlu olsun!” diyorlardı.

Nihayet Mescid’e girdim. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabın ortasında oturuyordu. Peygamber Efendimiz’e selâm verdiğimde memnuniyetten ışıl ışıl, mütebessim bir yüzle, “Müjdeler olsun! Annenden doğalıdan beri yaşadığın en hayırlı gününü tebrik ederim!” buyurdu. Ben de, “Yâ Resûlallah! Bu sizin tarafınızdan bir bağışlanma mıdır, yoksa Allah tarafından mı?” diye sordum. “Hayır, bu Allah’tan gelen bir lütuftur!” buyurdu. Resûlullah’ın (aleyhissalâtu vesselâm) vech-i mübarekleri, sürurlu anlarında, bir ay parçası gibi parıldardı. Biz onun sevindiğini böyle anlardık; o anda da memnuniyeti yüzünden okunuyordu. Ben önüne oturunca, “Ey Allah’ın Resûlü! Tevbemin kabul edilmesine şükür olarak bütün malımı Allah ve Resûlullah uğrunda tasadduk etmek istiyorum.” dedim. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Malının bir kısmını dağıtmayıp elinde tutman senin için daha hayırlı olur.” buyurdu. Ben de, “Hayber fethinde hisseme düşen malı elimde bırakıyor, gerisini bağışlıyorum!” dedikten sonra sözüme şöyle devam ettim: “Yâ Resûlallah! Cenâb-ı Hak beni doğru sözlülüğümden dolayı kurtardı. Tevbemin bir gereği olarak, artık yaşadığım sürece sadece doğru söz söyleyeceğim.”9

Mazeret Döktürme! Hatanı Kabul Et ve Bağışlanma Dile!

İşte, Kâ’b İbn Mâlik, Mürare İbn Rebî’ ve Hilâl İbn Ümeyye gerçek mü’min olduklarından Tebük Seferi’ne katılmamalarını mazur kılacak bir sebep göstermek için bir sürü bahane uydurma ve mazeret döktürme yerine suçlarını itiraf etmiş, Allah Resûlü’nden bağışlanma dilemiş ve tevbelerinin kabul olması için istiğfar televvünlü bir bekleyişe koyulmuşlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz de (aleyhi ekmelüttehaya vetteslimat), münafıkların mazeretlerini kabul etmiş olmasına rağmen, bu üç sahabiyi cezalandırmış; onları muvakkaten dışlamış ve Müslümanları onlarla konuşmaktan menetmişti. Çünkü, bu üç büyük insan, harem dairesine girmişlerdi bir kere, başkaları gibi davranamazlardı; şayet dışarıdakiler gibi hareket ederlerse, işte bu şekilde cezalandırılmaları da icap ederdi. Nitekim, elli gün süren, ama kendilerine elli bin sene gibi gelen, büyük bir imtihana tâbi tutulmuş ve sadâkatlerini ispatlayınca Allah’ın mağfiretine nail olmuşlardı. Mazeret beyan etme kadar bile olsa, hilaf-ı vaki bir beyana tenezzül etmemeleri, doğru sözlülükleri ve samimî davranışları onlara ebedî kurtuluşun kapısını açmıştı. Münafıklar uydurdukları yalan mazeretler yüzünden helâk olurken, onlar doğrulukları sayesinde selâmete çıkmışlardı.

Cenâb-ı Hak, onlarla alâkalı olarak şu mealdeki âyet-i kerimeyi indirmişti: “Allah, savaştan geri kalan ve haklarındaki hüküm ertelenen o üç kişinin de tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü onlar öylesine bunaldılar ki dünya bütün genişliğine rağmen başlarına dar geldi. Vicdanları da kendilerini sıktıkça sıktı. Nihayet, Allah’ın cezasından kurtulmak için yine Allah’ın kapısından başka sığınacak hiçbir yer olmadığnı anladılar da, bundan sonra, önceki iyi hâllerine dönsünler diye, Allah onları tevbeye muvaffak kıldı. Çünkü Allah tevvâbdır, rahîmdir (kullarını tevbeye yönlendirir, sonra da onların tevbelerini kabul buyurur ve onlara hep rahmetiyle muamele eder.)”10

Hâsılı, hata ve günahlar karşısında münafıklar, vurdumduymaz ve lâkayt kimselerdir. Çılgınlık ve hezeyân en mümeyyiz vasıflarıdır onların; cismanî ve nefsânî arzular arkasından koşmak ise her zamanki hâlleri. İşleri güçleri yalan ve hıyanettir; her davranışları da apaçık riya ve süm’a. Dertleri sadece menfaatlerine zarar gelmemesidir; mefkûre ölçüsünde davaları ise, yalnızca yaşama tutkusu. Dolayısıyla da onlar, yorgun, bitkin ve bezgin bir görüntü sergilerler işe yarar bir çağrıya muhatap olduklarında.. ve bin bir mazeret beyanına kalkarlar herhangi bir hizmet teklifi karşısında...

Bilâkis, işlediği bir hata, irtikâp ettiği bir mâsiyet ve Allah’ın hoşnut olmayacağı bir davranıştan ötürü, mü’minin boynu hemen bükülür; ruhunda içini kanatan bir burukluk ve yüzünde kahreden bir hicap hâsıl olur. Gönlünde mütemâdî bir ürperti ve kabirdeki suallere muhatap olma telâşı gibi bir ruh hâleti belirir. İçinden kopup gelen ve her lahza daha bir büyüyen o derinlerden derin mehâfet hissiyle ürperir. Bahanelerin ardına saklanmanın ve mazeretler sıralamanın yersiz olduğunu, her şeyin iç yüzünün ötede ortaya döküleceğini ve kendisini sıdk u sadâkatten başka hiçbir vesilenin kurtaramayacağını çok iyi bilir. Günah yüzünden vicdanında duyduğu azaptan dolayı dünya başına dar gelir; iç huzurunu ve gönül rahatlığını bütün bütün yitirir, kendi yüreği bile ona zindan kesilir. İşte o anda, Allah’a ilticadan, O’na yönelip O’na sığınmaktan başka bir çıkar yol olmadığını iyice anlar; mâsivâya kapanır, bütün ümit ve beklentilerini Allah’tan ummaya başlar. Böylece, onun için de nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyet zuhur eder; o andaki durumu itibarıyla hususî bir teveccühe mazhar kılınır. Gönlüne tevbe duygusu ve teveccüh istidadı verilir. Sonra da, Cenâb-ı Hak, her şeyden kesilip sadâkat ve samimiyetle sadece Kendisine yalvaran ve sığınan bu kulunu mağfirete erdirir.



1 Tirmizî, menâkıb 16; Ebû Dâvûd, zekât 40.


2 er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb 7/40.


3 Tirmizî, menâkıb 18; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/63.


4 İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 2/35.


5 Müslim, tevbe 53; Abdurrezzak, el-Musannef 5/400; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 6/31.


6 Buhârî, meğâzî 79; Müslim, tevbe 53.


7 Buhârî, meğâzî 79; Müslim, tevbe 53.


8 Buhârî, meğâzî 79; Müslim, tevbe 53.


9 Buhârî, meğâzî 79; Müslim, tevbe 53.


10 Tevbe sûresi, 9/118.

0 yorum

Yorum Gönder