1 Aralık 2016 Perşembe

Vuslat Muştusu - Dine Hizmet Eden Fâcir

Soru: İman ve Kur’ân hizmetinde bulunan bir insanın kendisini “racul-i fâcir” kabul etmesi ne demektir. İ’lâ-yı kelimetullah vazifesi fâcir kimseler için de bir arınma fırsatı sayılır mı?

Cevap: Arapça olan “racul” kelimesi, insan, adam, erkek, kişi, şahıs ve fert mânâlarına gelmektedir. “Fâcir” ise, Allah’ın emirlerini yerine getirmeyen, dinin yasaklarını çiğneyen, aşırı isyana dalan, günahta ısrar eden ve en büyük günahlardan dahi kaçınmayan kimse demektir. Dolayısıyla, bu ölçüde kötülüklere müptelâ, işrete düşkün, kendini fısk u fücura kaptırmış sefih adama “racul-i fâcir” denilmektedir.

Kendini Racul-i Fâcir Bilmelisin!...

Dine hizmet eden bir insanın kendisini fâcir kabul etmesine gelince; bu mesele, benzer iki hâdiseden dolayı farklı rivayetleri bulunan bir nebevî beyana dayanmaktadır. Hadis kitaplarında şöyle bir vakıa anlatılmaktadır:

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashab-ı kiram (radıyallâhu anhüm ecmaîn) müşriklerle cihad etmek üzere Uhud’a çıktıklarında, Kuzman isminde bir şahıs Medine’de kalır. Bazı kadınlar, “savaş kaçkını” diyerek onu alaya alınca, Kuzman bunu bir onur meselesi hâline getirir; hemen cepheye koşar ve ön safta yer tutar. Hatta ilk oku o atar, sonra kılıcını çeker ve herkesi hayran bırakan bir kahramanlık sergiler.1 Bazıları onun cesaretini ve mücadelesini övünce Resûl-i Ekrem Efendimiz, “O, ateş ehlindendir!” buyurur. Bu habere çok şaşıran bazı sahabîler Kuzman’ı takip etmeye başlarlar. Onun yiğitliği karşısında iyice hayrete düşerler. Çünkü, Müslümanların muvakkaten dağılıp geri çekildikleri bir anda bile Kuzman kılıcının kınını kırar, “Kaçmaktansa ölmeyi tercih ederim!” diye bağırarak ileri atılır ve cesurca savaşırken derin bir yara alır. Onun bu hâline şahit olan Sahabîler, “Yâ Resûlallah, az önce ateş ehlinden olduğunu söylediğiniz adam, büyük bir metanetle savaştı ve kahramanca öldü!” derler. Sâdık u Masdûk Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), yine “O Cehennemliktir!” buyurur. Bu cevabı işiten Müslümanların bütün bütün hayrete kapıldığı esnada, o şahsın henüz ölmediği ancak ağır şekilde yaralandığı haberi getirilir.2

Kuzman acılar içinde kıvranırken, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in ihbarından habersiz olan Katâde İbn Nu’man onun yanına varır ve “Şehitlik sana mübarek olsun!” diye tebrikte bulunur. Bunun üzerine, Kuzman, “Vallahi ben din için mücahede etmedim; kavmimin itibarı için savaştım!” diye mukabele eder. Sonra da, yarasının ızdırabına dayanamayarak kılıcının keskin tarafını göğsüne dayar, üzerine yüklenir ve intihar eder.3

Evet, bu hâdisenin bir benzeri Hayber Gazvesi’nde meydana gelmiştir; bunun üzerine Rehber-i Ekmel (aleyhissalâtu vesselâm) Efendimiz, halka şu hakikatin ilân edilmesini emir buyurmuştur: “Cennet’e ancak Allah’a gönülden teslim olmuş mü’minler girecektir. Şu kadar var ki, Allah (dilerse), İslâm dinini fâcir bir kişi ile de te’yid edip kuvvetlendirir.”4

İşte, Nur Müellifi, mezkûr hadis-i şerife istinaden, “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.’5 hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-i fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubûdiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i sanat bil, ucub ve riyadan kurtul.”6 demiştir.

Demek ki, nefis tezkiyesine nâil olamamış bir insan, dine ve diyanete hizmet ediyor olsa bile, gurur, ucb ve riyaya düşmemek için çok temkinli hareket etmeli ve kendisinin de o racul-i fâcirin âkıbetine uğrayabileceğini düşünüp titremelidir. Hizmetlerinden dolayı asla şımarmamalı, gurura kapılmamalı ve kendisini emniyette saymamalıdır; aksine, Allah yolundaki mücahedesini tabiî bir vazife, bir kulluk borcu ve o zamana kadar lütfedilen nimetlerin şükrü kabul etmelidir. Şahsı itibarıyla fısk u fücura açık olduğunu hep hatırda tutmalı, nefsi ile baş başa kaldığında her haltı karıştırabileceğine inanmalı; dolayısıyla her zaman Allah’a sığınmalı ve eksiklerine, kusurlarına, hatalarına ve günahlarına rağmen hâlâ imana hizmet dairesinde bulunuyor olmasını büyük bir arınma fırsatı olarak görmelidir.

Şüphesiz, bu mülâhazalarla dolu olan bir insan, yapılan hizmetlerden dolayı nefsine hiçbir pay çıkarmaz, muvaffakiyetleri kendisine mal etmez. Hem hizmet edenlerle beraber bulunmayı hem de bu yoldaki başarıları Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin bir çeşit tecellîsi ve ilâhî merhametin farklı bir dalga boyu olarak değerlendirir. Hata ve günahlarına rağmen, daire dışına atılmamış olmayı, O’nun rahmetinin ve inayetinin enginliğine bağlar; dolayısıyla, O’na karşı saygısını her zaman yeniden gözden geçirir, daha bir aşk u iştiyakla hizmete koşar. Zira, “Onca günahıma ve şu perişan hâlime rağmen, beni bu kutlu insanların arasına dahil eden Rahmeti Sonsuz, demek ki dine hizmet sayesinde temizlenmem ve arınmam için bana fırsat veriyor!” der. Sonra da, “Şu anda adanmış ruhların arasındayım ama yarın âkıbetim nice olur bilemiyorum; öyleyse, yaptıklarımla şımarmamalı, asıl eda etmem gerekli olan vazifelere daha gönülden sarılmalıyım.” düşüncesiyle salih amellere yapışır.

Arınma Kurnaları

Aslında, Cenâb-ı Hakk’ın muradı her zaman kullarını günah lekelerinden kurtarmak, arındırmak, saflaştırmak ve huzuruna tertemiz olarak almak yönündedir. Erzurumluların “Bahane Tanrısı” sözünde de bu mânâ vardır. Evet, Allah Teâlâ, kimi kullarını gönülden tevbe ile, kimisini namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerle ve bazılarını da musibetlerle arındırmakta ve dergâh-ı ilâhîye gönülden teveccüh edenleri çeşit çeşit vesilelerle, hatta çok küçük bahanelerle Cennet’e ehil hâle getirmektedir.

Nitekim, Mevlâ-yı Müteâl, şirk, haksız yere cana kıyma, zina, israf gibi kötülükleri tek tek sayıp, bunları işleyenlerin cezalarının “büyük buluşma” gününde katmerli olacağını haber verdikten sonra –mealen– şöyle buyurmuştur: “Ancak günahlardan vazgeçip Hakk’a yönelen, gönülden iman eden, sonra da güzel ve makbul işler yapanlar bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Çünkü Allah gafûrdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).”7

Bu âyet-i kerimede, günahlardan uzaklaşıp yeniden Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eden, sonra imanını bir kere daha gözden geçirip tecdid-i imanda bulunan ve akabinde büyük bir azimle salih amellere bağlanıp hayatını hayırlı işler peşinde değerlendirmeye çalışan kimselerin “seyyiâtının hasenâta çevrileceği” vaad edilmektedir.

Bu vaadin bir mânâsı, bizim gibi avamın da anlayacağı üzere, gönülden tevbe edip salih daireye dâhil olan kimselerin günahlarının affedileceği şeklindedir. Evet, Rahmeti Sonsuz (celle celâluhu), bir iyilikten dolayı çok kötülükleri siler. Maalesef, çoğu insanlar, bu ilâhî ahlâkın rağmına olarak, bir kötülük yüzünden pek çok iyiliği setrederler. Meselâ, bir adamın dünya kadar fazileti vardır, herkese ihsanda bulunuyor ve iman hizmetinde de işi önde götürüyordur; fakat, o insan bir yerde az sürçünce, bazıları onun hakkında hemen kötü bir hüküm verir ve bir daha da onun üzerinden o hükmü kaldırmazlar. Bazı imtihanlarda birkaç yanlışın bir doğruyu götürmesinin ayrı bir tezahürü olarak, bazen onlarca iyiliği bir tane hataya kurban ederler. Allah’ın rahmetinin enginliğine bakın ki, O, kulunu tertemiz olarak huzuruna almak için bir sürü bahane halkeder, insanın önüne onlarca vesile çıkarır; kul onlardan hangisine tutunursa tutunsun, bir arınma musluğundan geçmiş gibi yunup yıkanır, saflaşır ve O’na ulaşır. Allah Teâlâ, bazen tek iyilikten dolayı insanın o âna kadar yaptığı bütün hataları affeder; denebilir ki, O’nun rahmet ve inayetiyle, bir iyilik bütün hataların hakkından gelir, onlara kendi rengini içirir ve günahları sevaplara çevirir. İşte, “kötülüklerin iyiliklere tebdil edilmesi”nin bir mânâsı budur.

Diğer taraftan, Hazreti Üstad, bu ilâhî vaadi tefsir ederken, şu enfes yorumu yapmaktadır: “Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılâb eder.”8 Evet, insanın donanımında kötülüklere açık bir sistem vardır; bu sistem bir fenalık ibresi gibi onu hep şerlere yönlendirir, sürekli çirkin işlere sevkeder. Fakat, insanın gönülden tevbesi, imanını bir kere daha gözden geçirmesi ve sonra amel-i salih ile onu taçlandırması öyle bir iksir olur ki, onun vesilesiyle Cenâb-ı Hak, kulunun mahiyetindeki şer istidadını hayır kabiliyetine çevirir; ondaki sonsuz fenalık istidadını iyilik yapmaya doymama istikametine yönlendirir. Bu itibarla da, mezkûr âyet-i kerimede söz konusu olan, sadece insanın kötülüklerinin silinmesi değil, aynı zamanda fenalıklara karşı önünün kapanması ve iyiliklere meylinin artmasıdır.

İbadetlerin Temizleyiciliği

Tevbe ve tecdid-i imanın yanı sıra, namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadetler de birer arınma kurnasıdır. Namazı insanın kapısının önünden akan tatlı ve tertemiz bir ırmağa benzeten, günde beş defa o nehre girip yıkanan bir kişinin üzerinde kir namına hiçbir şeyin kalmayacağını beyan eden Resûl-i Ekrem (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) Efendimiz’in “Namazlar, büyük günahlardan kaçınıldığı sürece aralarındaki küçük günahlar için birer keffârettir.”9 müjdesi bu hakikatin yüzlerce delilinden sadece biridir. Cemaatle namaz kılmak için mescide giden bir mü’minin her adımıyla bir günahının silineceğini ve yerine bir sevap yazılacağını; gönülden inanarak ve mükâfatını Allah’tan umarak oruç tutan bir insanın geçmiş günahlarının affolunacağını; keza, yolculuk esnasında büyük günahlara girmeden, küçük günahları işlemekte ısrar etmeden ve fena söz söylemeden haccını tamamlayan kimsenin günahlarından kurtularak annesinden doğduğu günkü gibi tertemiz evine döneceğini açıkça ifade eden hadis-i şerifler misillü daha pek çok nebevî söz, ibadet ü taatin önemli bir arınma vesilesi olduğunu göstermektedir.

Bu hususa delil olarak zikredilebilecek âyet-i kerimeler de mevcuttur. Meselâ; Cenâb-ı Allah, “Gündüzün her iki tarafında ve gecenin saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Çünkü, iyilikler kötülükleri silip giderir. Bu, düşünen ve ibret alanlara bir nasihattır.”10 buyurmuştur.

Hadis kitaplarında bu âyetle alâkalı şöyle bir hâdise nakledilmektedir: Bir gün, genç bir sahabî, nefsine hâkim olamamış ve bir kadına sarkıntılık yapmıştı. Az sonra da ciddî bir pişmanlık hissiyle kendisini Resûl-i Ekrem Efendimiz’in huzuruna atmıştı. Helâk olmaktan korkuyor gibi bir hâli vardı; bir an önce yunup yıkanma ve bağışlanma yolu aramaktaydı. Aslında, en ufak bir hata karşısında mahvolmaktan korkma duygusu, sahabe efendilerimizin hepsinde hâkimdi. Onlar, ruh dünyaları itibarıyla bir yara alınca hemen Hekim’e koşarlar ve dertlerine çare ararlardı. Bir kusur için günlerce gözyaşı döker ve hatalarının menfi izlerini gözlerinden boşalan yaşlarla silmeye çalışırlardı. İşte o genç de bir hata işlemişti; fakat, çok geçmeden derlenip toparlanmış, derin bir nedametle ürpermiş ve âdeta kolu kanadı kırılmış olarak kendisini Gönüllerin Tabibi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) atmosferine atıvermişti. Her kelimesinden “Mahvoldum ben!” hissi dökülen cümlelerle hâlini arz etmişti. Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), “Allah seni setretmiş, keşke sen de kendini örtseydin, günahını açıklamasaydın, tevbe edip af dileseydin!” demişti. Allah Resûlü, (aleyhissalâtu vesselâm) önce hiçbir şey söylememiş, ama bir müddet sonra o gence –mealini verdiğim âyet-i kerimeyi okuyarak– namaza sarılıp onunla arınmasını tavsiye etmişti. Bunun üzerine başka bir sahabî, “Ey Allah’ın Resûlü, bu hüküm sadece soru sahibi için mi (yoksa başkasına da şâmil mi)?” diye sorunca, Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), “Herkes için…” cevabını vermişti.11

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bu irşadı da göstermektedir ki; insanî kurallar itibarıyla birkaç yanlış bir doğruyu götürse de, Allah’ın rahmetinin enginliğine bağlı olarak, gönülden yapılan bir iyilik belki bin tane yanlışı yok etmektedir; evet, hasenât seyyiâtı gidermektedir.

Günah Lekelerini Gideren Musibetler

Ayrıca, çoğu zaman musibetler de arınmaya vesiledir. Kur’ân-ı Kerim’de, –mealen– “Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlarınız (ihmalleriniz ve kusurlarınız) sebebiyledir, hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder.”12 buyurulmaktadır.

Aslında, genel kabule göre, bu hitap günahkârlaradır. Zira, sevaba ve yüksek mertebelere ulaştırılmak üzere günahkâr olmayanların maruz bırakıldıkları musibetler de az değildir. Dolayısıyla, mü’minlerin başlarına gelen her musibetin onların günahları yüzünden olduğu söylenemez. Öyleyse, insan kendisiyle alâkalı musibetleri hatalarının cezası olarak görse de, diğer mü’minler hakkında hüsnüzan etmeli; onların, günahlarının keffaretini ödediklerini değil, Hak katındaki derecelerinin artması için o türlü sıkıntılara düçar olduklarını düşünmelidir. Evet, bilhassa Allah’ın dinine hizmet için çalışan bir insanın çektiği sıkıntılar, sadece onun günahlarına keffaret olmakla kalmayıp aynı zamanda Allah katındaki derecesinin yükselmesine de vesiledir.

Şu kadar var ki, bir insanın, kendi başına gelen musibetleri kendi kusurlarının neticesi olarak görmesi temkinli olmasının gereğidir. Bu meseledeki en önemli husus, bir insanın kendisini problemlerin kaynağı olarak kabul etmesidir. Çünkü insan, “Bu problem benim hatalarımdan kaynaklandı.” demiyor ve hâdiselere bu perspektiften bakmıyorsa, o, her suçu başkalarına atfeder, diğer insanlar hakkındaki olumsuz düşüncelerinden dolayı yeni günahlara girer. Böyle bir insan, Cenâb-ı Hakk’a yönelme gibi bir payeden de mahrum kalır; çünkü, sürekli atf-ı cürümlerle kendini paka çıkardığı için onun gönlünde tevbe duygusu hâsıl olmaz; dolayısıyla o, Allah’a tazarru ve niyazda bulunmaz. Oysa, şayet insan, ayağına batan bir dikeni, bir sürçmeyi, azıcık sendelemeyi, bir şeyi elinden kaçırmayı, bir fırsatı değerlendirememeyi ya da bir projesinin fiyaskoyla neticelenmesini... yani musibet televvünlü her şeyi kendisine ait kusurlara bağlarsa, o zaman ne kadere taş atar, ne dışarıda bir mücrim arar ve ne de başkalarını suçlar. Her menfilik karşısında, önce kendiyle hesaplaşır, bir savcı gibi nefsinin yakasına yapışır. Böyle bir hesaplaşma da onun içinde istiğfar hislerini tetikler ve onu tevbeye sevkeder.

Evet, her musibet, mü’min için başlı başına bir arınma kurnasıdır, mü’min o musluğun altından her geçişinde hataları silinir gider; bu sayede o, özündeki safveti korumuş ve hatta kurbet ufkuna doğru biraz daha mesafe katetmiş olur. Nitekim, Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Cenâb-ı Hak, Müslümanın başına gelen yorgunluk, hastalık, tasa, keder, sıkıntı ve gamdan ayağına batan dikene varıncaya kadar, her musibeti onun hatalarının bağışlanmasına vesile kılar.”13

Dine Hizmet Arınmak İçin Fırsattır!..

Diğer taraftan, Allah’ın adının gönüllere nakşedilmesi ve İslâm dininin şanına uygun bir şekilde yüceltilip yayılması mânâsına gelen “i’lâ-yı kelimetullah” vazifesi de arınma yollarının başında gelir. Hususiyle günümüzde, sırf rıza-yı ilâhîyi tahsil maksadıyla, Nâm-ı Celîl-i İlâhî’yi yüceltmeye çalışmak, Allah Teâlâ’ya ve Resûl-i Ekrem’e karşı alâkanın ifadesidir. Evet, özellikle bu asırda, Kur’ân’a sahip çıkanlar arasında yürümek, bir yönüyle surî ve nazarî dahi olsa Hak maiyyetinin alâmetidir ve mâsiyet kirlerinden sıyrılmak için de çok önemli bir vesiledir. Bir insan, fâcir de olsa, Hakk’a hizmet yolunda bulunuyorsa, ona hâlâ temizlenme ve Cennet’e ehil hâle gelme fırsatı veriliyor demektir. Günahlar, o maiyyet-i ilâhiyeyi ve maiyyet-i nebeviyeyi vicdanın derinliklerinde duymaya mani olabilir; fakat, “i’lâ-yı kelimetullah” hizmetinde yer alan herkesin Cenâb-ı Hak’la ve Resûlullah’la –bir ölçüde– beraber olduğu muhakkaktır. Şayet, insan Mevlâ’nın hoşnutluğunu hedefler ve salihlerle kol kola yürümesini sürdürürse, zamanla günahlarının engelleyiciliğinden kurtulacak ve o kudsî maiyyeti vicdan mekânizmasıyla da sezip duyacaktır.

Hadis kitaplarında, Allah’a ve Resûlü’ne karşı şahsî alâkanın dahi çok büyük kıymet ifade ettiğine dair şöyle bir hâdise nakledilmektedir: Henüz içki, şıra ve şerbeti birbirinden tefrik edemeyen ve bağımlılıktan kurtulamayan bir sahabî, zaman zaman sarhoş olacak kadar mahmurlaşmakta ve her defasında da Resûl-i Ekrem tarafından te’dib edilmektedir. O sahabî, bir gün yine aynı suçtan dolayı Resûlullah’ın huzuruna getirilir. Cemaatten birisi, “Allahım şu adama lânet et! Bu kaçıncı defadır aynı günah yüzünden tecziye ediliyor ama bir türlü ıslah olmuyor.” diye bedduada bulunur. Bu sözü işiten Şefkat Peygamberi (aleyhissalâtu vesselâm) “Ona lânet etmeyin. Allah’a yemin ederim, o, Allah’ı ve Resûlü’nü gönülden sevmektedir!” der; “Allahım, ona rahmet et ve onun taksiratını bağışla!” diye dua etmelerini emir buyurur.14

Demek ki, Allah’ı ve Resûlü’nü sevme, bir ölçüde onlarla beraber olmayı netice verecek ve mü’minlerin hayır dualarını almaya yetecek kadar değerlidir. Böyle şahsî ve küçük bir alâkaya bu kadar teveccüh gösterildiği nazar-ı itibara alınınca, i’lâ-yı kelimetullahın insana neler kazandıracağı hakkında bir değerlendirme yapılabilir. Zira, ruha mal olan sevgi meltemiyle cihana açılma ve Allah’ın adının kalblere nakşedilmesi için çalışma, o ferdî ve basit alâkanın kat kat üstündeki bir sadâkat ve muhabbetin remzidir. Dolayısıyla, bu yoldaki bir insanın mazhar kılınacağı teveccüh, sadece cüz’î plânda sevgi besleyen birisine lütfedilenden çok daha fazla olacaktır.

Bu itibarla, i’lâ-yı kelimetullah çok önemlidir; onun uğrunda mücahede eden bir insan ister muharebede şehit olsun isterse de yolun herhangi bir durağında kanatlanıp ötelere uçsun, mutlaka arınmış olarak Cenâb-ı Hakk’a kavuşacak ve O’nun sürpriz nimetlerine ulaşacaktır. Günümüzün Karasevdalıları hakkındaki mülâhazalarımız da bu istikamettedir. Talebesini kurtarmak isterken bataklıkta boğulup ahirete yürüyen, yakalandığı amansız bir hastalık neticesinde diyar-ı gurbette bir garip olarak öbür aleme giden ya da iman hizmetinin başındaki belâlara paratoner olurcasına bir trafik kazasında dünyaya veda eden fedakâr ruhlar da inşaallah Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin enginliğine yaraşır şekilde mukabele göreceklerdir. Öyle inanıyor ve ümit ediyorum ki; sırf rıza-yı ilâhî için annelerinin sıcak kucağını terk eden, baba ocağına hasret kalan, bazen aylarca yârdan-yârandan, çoluk-çocuktan ayrı durmaya razı olan ve çeşit çeşit mahrumiyetlere katlanan bu sevgi kahramanları, ötede beşer idrakini aşkın ilâhî ihsanlarla karşılanacaklardır. Allah Teâlâ, rızası uğruna bin bir zorluğa tahammül eden bu kutluları, öyle lütuflarla sevindirecektir ki, onlar her nimet karşısında büyük bir memnuniyetle “Elhamdülillâh Yâ Rabbi, dünyada bizi bir kısım sıkıntılara maruz bıraktın, bize bazı meşakkatler yaşattın; fakat, onları buradaki hüzünden, tasadan ve sarp yokuşlardan kurtulmamıza vesile yaptın, bizi ebedî hüsrandan kurtardın ve bâkî nimetlerinle serfiraz kıldın!” diyeceklerdir.

Evet, tevbe, tecdid-i iman, ibadet ü taat, musibetlere karşı sabır ve i’lâ-yı kelimetullah.. bunların hepsinde Allah Teâlâ’nın merhametinin ayrı bir tecellî dalga boyu sezilmektedir. Bu vesileler, insanı beşerî kirlerden arındırmakta, böylece Hak maiyyetine mazhar kılmakta ve ona Cennet’e girmek için liyakat kazandırmaktadır. Madem kulluk yolunda maruz kalınan sıkıntılar, insanı Cennet’e, Cemâlullah’ı temâşâya ve Rıdvan’a ulaştıracak bir burak hâlini almaktadır; öyleyse, ubûdiyet çizgisinde çekilen meşakkatler büyük zahmetler olarak görülmemelidir. Burada Allah’ın ve Resûl-i Ekrem’in maiyyetine ermek, üns billaha ulaşmak; ötede de Cennet’e girmek, Enbiyalar Sultanı’nın sofrasına oturmak, ona ikram edilen nimetlerden istifade etmek, dahası her türlü lütfun verasında rü’yete ve rızaya nail olmak gibi, mukabilinde bütün yeryüzü ve semalar verilse elde edilemeyecek kadar büyük nimetler karşısında bir kısım dünyevî meşakkatler hiç bahse değmeyecek ölçüde küçük sayılmalıdır.

Sözün özü; bir mü’min, başına gelen her musibeti, işlediği bir kötülüğün neticesi bilmeli ve onu kasvet bağlamış ufkunun açılmasına bir vesile telâkkî etmelidir. Ayrıca, ahirete inanan bir insan, iman hizmetinde en önlerde olsa da, nefsî ve şeytanî tuzaklara düşmemek için temkini hiç elden bırakmamalı, her zaman kendisinin dini teyid eden bir racul-i fâcir olabileceğinden korkmalı; fakat, hâlâ bu salih dairede bulunuyor olmadan dolayı da Allah’a karşı hamd ü senâ hisleriyle dolmalı ve kendisine bahşedilen bu arınma fırsatını en iyi şekilde değerlendirmeye çalışmalıdır.



1 en-Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim 2/123; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 7/472.


2 Buhârî, cihâd 182; Müslim, îmân 178.


3 et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/73.


4 Buhârî, cihâd 182; Müslim, îmân 178.


5 Buhârî, cihâd 182, meğâzî 32, kader 5; Müslim, îmân 178.


6 Bediüzzaman, Sözler s.515 (Yirmi Altıncı Söz, Hâtime).


7 Furkan sûresi, 25/70.


8 Bediüzzaman, Sözler s.342 (Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Birinci Nükte).


9 Müslim, tahâret 10, 15, 16; Tirmizî, salât 46; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/359.


10 Hûd sûresi, 11/114.


11 Buhârî, tefsîru sûre (11) 6; Müslim, tevbe 42.


12 Şûrâ sûresi, 42/30.


13 Buhârî, merdâ 1; Müslim, birr 51.


14 Buhârî, hudûd 5; Abdurrezzak, el-Musannef 7/381; el-Bezzâr, el-Müsned 1/393.

0 yorum

Yorum Gönder