1 Aralık 2016 Perşembe

Vuslat Muştusu - Başörtüsü ve Provokasyonlar

Soru: Bir yandan, ilâhiyatçı olsa da olmasa da, hemen herkes tesettürle alâkalı ahkâm kesiyor; diğer taraftan da, çarşaf yakma ve dinin esaslarına hakaret etme gibi provokasyonlarla ciddî gerginlikler çıkartılıyor. Mevcut tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu dönemi arızasız ve kayıpsız atlatabilmek için kimlerin ne gibi görevleri olduğunu düşünüyorsunuz?

Cevap: Tesettür meselesinin bazıları tarafından politize edilerek ayağa düşürülmek istendiğine esefle şahit oluyoruz. Ne yazık ki, bazı kesimlerde çok ciddî bir din düşmanlığı var ve bunlar dine, dindara saldırmak için âdeta fırsat kolluyorlar. Şu anda da başörtüsünü bahane ederek, ülkemizin yakaladığı nisbî istikrarı bozmaya ve kavgaya zemin hazırlamaya çalışıyorlar. Tesettür üzerinden politika yapmanın ve din aleyhtarlığının yanı sıra, bir de ihtisas alanlarına karşı saygısız davranarak işi daha da içinden çıkılmaz bir hâle sürüklüyorlar.

Başörtüsü Dinin Açık Emridir

Tesettür, gerçi dinin esasını teşkil eden imanî meselelerden değildir; İslâm’ın beş şartı arasında da yer almaz. Fakat, Kur’ân’ın açık emridir. Farziyeti, hem Kur’ân’la, hem sünnet-i sahiha ile, hem de on dört asırlık İslâm tarihindeki uygulamalarla sabittir. Nûr sûresinin 31. âyetinde mü’min kadınların başlarını, boyunlarından ve göğüslerinden açık bir yer bırakmayacak şekilde örtmeleri emredilmektedir. Dinin bu konudaki emirleri mezkûr âyetle de sınırlı kalmamıştır. Düşünün ki, Peygamber Efendimiz’in pak zevceleri, hükmen mü’minlerin anneleridir. Peygamberimiz’den sonra onlarla evlenmek mü’min erkeklere haram kılınmıştır.1 Böyle iken, Ahzab sûresinin 59. âyetinde, sadece mü’min kadınlara değil, Peygamber Efendimiz’in muallâ zevcelerine de “Dış örtülerini, cilbablarını üzerlerine salsınlar!” emri bildirilmiş; sünnet-i sahihanın ve İslâm tarihindeki bütün uygulamaların ortaya koyduğu üzere, el, ayak ve –Hanefî Mezhebi’nde yüz dışında– bütün vücudun bol bir elbise ile örtülmesi emredilmiştir.2

Arz edildiği gibi, başın tamamını içine alacak şekilde tesettür emri, yalnız Kur’ân-ı Kerim’le değil, –aksine hiçbir ihtimal vermeyecek şekilde– sünnet-i sahiha ve İslâm tarihindeki uygulamalarla da sabittir. Haddizatında, dinin her emri Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından bizzat gösterilmiş, başta ashab-ı kiram ve tabiîn olmak üzere, asırlar boyu mü’minlerce tatbik edilerek iyice yerleşmiştir. Meselâ, Kur’ân-ı Kerim’de “namaz” emredilmiştir; fakat, şartları, rükunları ve sünnetleriyle bir bütün olarak tarif edilmemiştir. Hazreti Üstad’ın yaklaşımıyla, Allah Resûlü, kendisine vahiy gelene kadar Hazreti İbrahim’in çok perdeler arkasında kalmış bakiyye-i diniyle amel ettiği gibi, önceleri kendi firaseti ile bilebildiği şekliyle namaz kılmış; daha sonra hiçbir rüknünde, şartında, hatta hudû, huşû ve huzurunda herhangi bir kusura meydan vermemek için, Cibril-i Emîn’in imamlığına tâbi olmuş ve namazın Allah nezdindeki mahiyet-i nefsü’l-emriyesi ne ise, işte o şekilde bu önemli ibadeti tespit etmiştir.3 Cibril (aleyhisselâm) kendi mahiyetinin vüs’atiyle, Peygamber Efendimiz’in ruhunun enginliğine duyuracak şekilde namazı kıldırmış; bir keresinde vaktin evvelinde, diğerinde de sonunda kıldırmak suretiyle vakitleri de dahil namazın her hususunu açıkça göstermiştir.

Evet, Resûl-i Ekrem Efendimiz, hayatı boyunca, Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği ve Cebrâil (aleyhisselâm)’ın gösterdiği şekilde namaz kılmıştır. Namazın farz kılınmasından sonra, ashab-ı kiram efendilerimiz de on sene kadar O’nun arkasında namaza durmuş; O’na tâbi olmuş, namazla alâkalı her meseleyi bizzat O’nda görüp O’ndan öğrenmiş ve sonraki nesillere de aynıyla öğretmişlerdir.

Ezcümle, Rifâa İbn Râfi’ (radıyallâhu anh) diyor ki: Biz mescidde iken bedevî kılıklı bir adam çıkageldi. Namaza durup, hafif bir şekilde (aceleyle) namaz kıldı. Akabinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a selâm verdi. Efendimiz onun selâmını aldıktan sonra, “Git namaz kıl, sen namaz kılmadın!” buyurdu. Adam döndü (tekrar) namaz kılıp geldi, Resûlullah’a selâm verdi. Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz onun selâmına mukabele etti ve “Dön namaz kıl, zira sen namaz kılmadın!” dedi. Adam bu şekilde iki veya üç sefer aynı şeyi yaptı, her seferinde Resûl-i Ekrem, “Dön namaz kıl, zira sen namaz kılmadın!” dedi. Halk korktu ve namazı hafif kılan kimsenin namaz kılmamış sayılması herkese pek ağır geldi. Adam sonuncu sefer, “Ben bir insanım isabet de ederim, hata da yaparım. Bana (hatamı) göster, doğruyu öğret!” dedi. Allah Resûlü şöyle cevap verdi: “Namaz için kalkınca, önce Allah’ın sana emrettiği şekilde abdest al. Sonra tekbir getirerek namaza dur. Kur’ân’dan bir miktar okuyarak kıraatini tamamla ve rükuya git. Rükû hâlinde itmînâna er (âzâların rükûda mûtedil hâlde bir müddet dursun). Sonra kalk ve kıyam hâlinde itidâle er; akabinde secdeye git ve secdede itminana er; sonra otur ve bir müddet oturuş vaziyetinde dur, ikinci secdeni tamamladıktan sonra kalk... İşte bu söylenenleri yaparsan namazını mükemmel (kılmış olursun). (Bundan bir şey) eksik bırakırsan namazını eksilttin demektir.”4

Görüleceği üzere, Allah Resûlü, “Bir ferdin namazı ne ki!..” demiyor; tek kişi de söz konusu olsa, ona namazını talim ediyor. O günden bu yana da, namaz Resûl-i Ekrem’in tatbik buyurduğu keyfiyette ikame ediliyor. Bu konuda hiç inkıta olmamış. Belli dönemlerde bazı ülkelerde namazı terk edenler çıkmış, bir devirde ezan yasaklanmış; kimi zaman mescitler kapatılmış, onların yerine depo, hapishane, hatta ahır yapılmış. Fakat, o türlü devirlerde bile namaz bütün bütün terk edilmemiş, onun hiçbir rüknü unutulmamış. O, Asr-ı Saadetten günümüze kadar aslî suretiyle hep uygulana gelmiş.

Evet, o günden bugüne mü’minler Peygamber Efendimiz’in talim buyurduğu üzere namazı ikame etmeye çalışıyorlar. Hâl böyleyken, bir kimse kalkıp yoga ve meditasyon türü hareketler yapmak suretiyle namaz kıldığını söylese herkes gülüp geçer ona. Çünkü, artık namaz bellidir; uygulana uygulana günümüze kadar gelmiştir.

Nitekim, bütün dini emirler için aynı husus söz konusudur. Kur’ân bir meseleyi emir buyurmuş; Allah Resûlü de onu hem tebliğ hem de temsil etmiştir. Yapılması gerekenleri bizzat kendisi göstererek öğretmiştir. Oruç, zekât ve hacca ait meseleler de o dönemde emredilmiş, uygulanmış ve sonraki devirlerde de aynıyla tatbik edilegelmiştir.

İşte, tesettür mevzuu da, daha Asr-ı Saadette vuzuha kavuşturulmuş, Resûl-i Ekrem’in rehberliğinde Ezvâc-ı Tahirât ve hanım sahabîlerce tatbik edilmiştir. O dönemdeki dinin özüne bağlı uygulama nesilden nesile geçerek asırlarca devam etmiştir/etmektedir. Bundan bin küsur sene evvel yazılan bir tefsire bakılsa, “Devr-i Risalet Penahi’de meselenin şekli şöyleydi!” denildiği görülecektir. Yüz yıllar boyunca ortaya konan eserler, bu meselenin esasları üzerinde de durmak suretiyle ilk günden bu yana devam edegelen uygulamanın hiç inkıtaya uğramadığına delil teşkil etmektedir. Bazı dönemlerde, bir kısım bölgelerde meselenin nüansları göze çarpmaktadır; başörtüsünün nasıl olması gerektiği, omuzların nasıl örtüleceği, yüzün açık olup olmayacağı... gibi mevzularda farklılıklar görülmüştür. Köy ya da kent hayatı açısından başörtüsünün şekliyle uğraşanlar olmuştur: Tarlada daha rahat çalışma, sıkılmama, güneşten korunma... gibi hususlar göz önünde bulundurularak bazen farklı örtüler kullanılmıştır. Fakat, başın kapanmasının gerekliliği mevzuunda dünden bugüne hiçbir farklı mütalâa ortaya konulmamıştır; müfessirler, muhaddisler ve fakihler arasında tesettürün esasıyla alâkalı farklı ve aykırı görüş belirten olmamıştır.

Fantastik ve Garazkâr Muhalefetin Bir Değeri Yoktur

Günümüzde –belki de bir kısım kimselere şirin görünmek ve fantastik düşüncelerle kendilerini ifade etmek için– başörtüsünün Kur’ân’ın emri olmadığını iddia eden ilâhiyatçılar da vardır. Fakat, bu mevzuda Kur’ân’ın beyanı o kadar açıktır ki, tarih boyunca hiçbir müfessir farklı mülâhazada bulunmamıştır. Binaenaleyh, Peygamber Efendimiz ve sahabe-i kiram başta olmak üzere, Din’i bugünlere kadar taşıyan ve meselenin mütehassısı olan on binlerce müfessir, muhaddis ve fakihin ittifakıyla, on dört asırlık İslâm tarihinde bütün Müslüman nesillerce uygulana gelmiş bir hükme, günümüz ilâhiyatçılarından birkaçının, bazı garazlara bağlı muhalefeti hiçbir değer ifade etmez.

Meselenin dinî buudu böyle iken kalkıp başörtüsünü farklı adlar altında da olsa başka kaynaklara bağlamak, bu mevzuda tuhaf ve birbiriyle tutarsız iddialar ortaya atmak çok gülünç kaçmaktadır. Tesettüre, bazı mülâhazalarla karşı olan çıkabilir, ama bunun İslâm’da olmadığı iddiası ileri sürülemez. Hele hele, en basit meselelerde bile, aklın ve bilimin icabı olarak işin uzmanına müracaat edilirken, Allah’ın marziyatının, bizden neler isteyip neler istemediğinin ifadesi olan din konusunda rastgele konuşulamaz. Bu, en hafif ifadesiyle gayr-ı aklîliktir, gayr-ı ilmîliktir, had bilmemektir. Dahası, ülkemizde din işlerini tanzimle vazifelendirilmiş Diyanet Teşkilâtımız ve ona bağlı çalışan Din İşleri Yüksek Kurulu vardır; onlar hem bu konuların mütehassısıdır, hem de salahiyet sahibi kılınmışlardır. En azından, onlara müracaat edilmeli ve onların sözleri dinlenilmeli değil midir?!.

Heyhat ki, pek çokları işin aslını faslını bilmeden rahatlıkla konuşabiliyorlar. Hatta bazıları, cehaletlerine rağmen sükut etmemelerinden dolayı çok komik duruma düşüyorlar. Meselâ; bazı kimseler “Başörtülüler, saçları yemeklerin içine düşmesin diye örtünüyorlar!” diyebiliyorlar. Milletin imkânlarıyla bir kısım payeler kazanmış, bazı yüksek mevkilere gelmiş ve belli seviyeleri ihraz etmiş kimseler, bu kadar gülünç sözleri telaffuz edebiliyor ve herkesi kendilerine güldürüyorlar.

Yazık değil mi o makama, o payeye!.. Bu mesele, öyle ulu orta konuşulacak bir mevzu değil ki!.. Bu meseleyle alâkalı, Kur’ân’ın muhtevasını baştan sona kadar bilmiyorsan.. Resûl-i Ekrem’in konuyla ilgili irşadını okuyup öğrenmemişsen.. Sahabe ve tâbiîn dönemlerinde ortaya konulmuş peygamber telâkkisinden haberdar değilsen.. nasıl oluyor da, hüküm beyan ediyorsun?!. İhtisas sahana girmeyen bir konuda hüküm vermekle de kalmıyor, akla zarar yakıştırmalarla cinni de insi de kendine güldürüyorsun; şeytana da ifrite de melabe oluyorsun. Allah aşkına, sen müdhike olmak için o mertebelere gelmedin ki!.. Çok ayıp ediyorsun!..

Başka birisi diyor ki, “İran’daki devrim olacağı ana kadar “türban” diye bir şey yoktu; devrimden sonra buraya geldi.” Hayret!.. İnsan, insaf eder biraz!.. Sen hiç neneni görmedin mi, nenenin anasını görmedin mi? Bu milletin kadınları dünden bugüne hep örtü kullanıyorlardı. Siz onun adını değiştiriyorsunuz; bazen tahkir kastıyla “sıkmabaş” diyorsunuz, bazen de korkunç bir imaj vermek için “türban” kelimesini suiistimal ediyorsunuz. Örtüye “türban” diyerek, –şayet bilgisizliğinizden değilse– meseleyi çarpıtıyor ve örtünün bir tehlike gibi algılanmasına çabalıyorsunuz. Başörtüsüne “türban” demek suretiyle terminolojiye ait bir hata daha işliyor, nüansları görmeme şeklindeki ayrı bir körlüğe düşüyorsunuz. Başörtüsü İran’dan gelmiş bir âdetmiş!.. Hayır, İran’dan, Turan’dan gelmedi; senin annen, nenen, nenenin annesi… Onlar tâ kadimden bu yana başlarını böyle örtüyorlardı.

Sonra örtü bize münhasır da değil. Yahudi ve Hristiyan hanımlar da örtünüyorlardı. Şu kadar var ki, bu, bazılarının iddia ettiği gibi, başörtüsünün bize Yahudilerden ve Hristiyanlardan geçtiği mânâsına gelmez. Tam tersine, her İlâhî Din’de, her peygamberin tebliğinde başörtüsünün yer aldığını gösterir. Fakat, bugün öyle bir cehl-i mük’ap (iç içe, üç boyutlu cehalet) yaşanıyor ki, dünyaca kocaman kocaman adamlar “Falan yerden gelmiş, filân yerden alınmış!..” diyebiliyorlar. Bari yiğitçe “Başörtüsü, Kur’ân’ın emrine ve Peygamber’in uygulamasına dayansa da, ben inançsız olduğumdan dolayı onu kabul etmiyorum!..” deseler. Böyle bir itiraf, hiç olmazsa mertçe bir davranış olur. Ötede böylelerine nasıl muamele edilir; o da, Allah’ın bileceği bir husustur. Ne ki, hiç olmazsa, inandıkları gibi konuşmuş ve mertçe davranmış olurlar; tabiî karşılığında da, Cenâb-ı Hakk’ın ahiretteki muamelesine katlanırlar.

Cehaletin Böylesi...

Bir diğeri de diyor ki; “Türban şehadet kelimesinin yerine konuldu!” Bu çok ağır bir ithamdır. İnsan, bu türlü meselelerde konuşurken, muhataplarıyla bir gün yine yüz yüze gelebileceğini hesaba katarak üslûbuna çok dikkat etmelidir; köprüleri bütün bütün yıkmamalı, dikkatsiz ve temkinsiz konuşmamalıdır. Bir kere, hiçbir Müslüman hiçbir ibadeti kelime-i şehadetin yerine koymaz. Çok basit bir Müslüman bile hiçbir zaman başörtüsünü kelime-i şehadete denk saymaz. Kelime-i şehadet, –eski ifadesiyle– imanın rükn-ü aslîsidir; olmazsa olmaz şartıdır. Allah’a kurbet kazanma, Cennet’e girme ve ebedî saadete mazhar olma meselesi لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ مُّحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ5 ikrarına bağlanmıştır. Kelime-i şehadet, öyle büyük bir beyandır ki, peygamberlere, kitaplara, meleklere, kadere ve öldükten sonra dirilmeye inanmadan ibaret olan imanın diğer beş rüknünden hiçbiri bu rükn-ü aslînin yerini tutamaz. Bu rükünler de çok önemli iman esaslarıdır, bunları mutlak inkâr eden dinden çıkar. Fakat, bunların bütünü bir araya gelse, yine de kelime-i şehadetin yerini dolduramazlar. Kaldı ki, başörtüsü meselesi İslâm’ın o beş esası içinde de yoktur; o muamelât kısmına ait ayrı bir farzdır; Allah’ın başka bir emridir.

Söz gelmişken, bir hususu belirtmek lâzım: Bir insan başı açık gezdiğinden dolayı küfre girmez. Zaten, şimdiye kadar hiç kimse “Başı açık gezen küfre girer!” demedi. Böyle söyleyen birini hiç duydunuz mu? Çarşıda, pazarda, sokakta, mecmuada ya da gazetede, “Başı açık dışarı çıkan kâfir olur!” dendiğine şahit oldunuz mu? Kur’ân’ın bir emrini yerine getirmeme başkadır; Kur’ân’ı ve Kur’ân’a ait bir hükmü inkâr etme daha başka bir meseledir. “Kur’ân’ın şu âyetini kabul etmiyorum!” diyen küfre girer, dinden çıkar; girerse girer, çıkarsa da çıkar; kimseyi alâkadar etmez.. bu, o şahsın tercihidir. Çünkü, dünyevî hükümler açısından, bugün laiklik var, demokrasi var, hürriyet var, düşünce hürriyeti var, inanç hürriyeti var... İnsan, ne olmak isterse onu olur; buna kimse bir şey diyemez. Ne var ki, “Başı açık gezen kâfir olur” diyen de duymadık; çünkü, dinde öyle bir hüküm yok.

Ebû Hanife Hazretleri, Fıkh-ı Ekber’inde, tâ o dönem itibarıyla, bu türlü mesâili cem’ ederken, günah-ı kebâir işleyen, oruç tutmayan, namaz kılmayan kimseler hakkında diyor ki إِنْ شَاءَ عَذَّبَهُ وَإِنْ شَاءَ رَحِمَهُ – “Allah dilerse affeder, dilerse de azap eder!”6 İmandan sonra en önemli bir rükündür namaz; “Namaz kılmayanın hükmü merduttur.” demişler.7 Fakat, namaz kılmayan ve oruç tutmayan da dahil, günah-ı kebâir işleyen insanlar için “Allah dilerse bağışlar, dilerse cezalandırır.” diyor. İmam Azam Ebû Hanife Hazretleri, bu sözü kendine ait bir cüret ve cesaretle söylemiyor; onu Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hadis-i şerifine dayanarak ifade ediyor.8 Evet, bir emrin gereğini yerine getirmeyenleri Allah ister bağışlar isterse de azaba düçar kılar; o Allah’ın bilebileceği bir husustur.

İşte, ilâhî bir emri uygulamayan kimseler hakkında mü’minin akîdesi budur; dolayısıyla da, bu esasa göre, başı açık gezen kâfir olmaz. Fakat, Kur’ân’a ait bir hükmü inkâr eden ve “Ben bunu kabul etmiyorum; dâl bi’l-ibare, dâl bi’l-işare, dâl bi’d-delâle veya dâl bi’l-iktiza, delâleti ne olursa olsun, ben bunu kabul etmiyorum!” diyen kimse iman dairesinde sayılmaz. Ona da kimse bir şey demez; herkes istediği gibi düşünebilir, dilediği gibi yaşayabilir. Ne var ki, Usûlü’d-din açısından, dinin emrini inkâr eden kimse artık mü’minler arasında mütalâa edilemez.

Zannediyorum, az önce de değindiğim gibi, bütün bu tartışmalar alan ihlalinden kaynaklanıyor. Diğer sahalarda uzmanlık, ihtisas ve araştırma bir esas kabul ediliyor; fakat, ne gariptir ki, dini mevzulara aynı hassasiyetle yaklaşılmıyor. Meselâ; bir kimse, tıbba dair ahkâm kesse; “Midemde şöyle bir ağrı var!” diyen adama hemen “Psikosomatik bir rahatsızlık, efendim; sizde çok kuvvetli bir sinir var, ondan dolayı mideniz durmadan asit ifraz ediyor.” cevabını yapıştırsa, ona ne denilir?!. Oysa, bu çok basit bir meseledir; gayrı halka da mâl olmuş bir ihtimaldir ve bugün –doğru bir davranış olmasa da– herkes bunu kullanmaktadır. Fakat, böyle bir meselede bile, bir gastroentrolog, “Be adam, haddini bil; bırak da ona ben karar vereyim!” dese sezâ değil midir?

Bir başkası, “Şu Kuzey Irak’taki bombalamalar yanlış yapılıyor, orada şöyle değil de böyle bir strateji uygulamak lâzım; meselâ, mağaralara arkadan değil de önden yaklaşılmalı!..” dese, acaba ona nasıl mukabele edilir? Kaldı ki, bu da büyük ölçüde hemen herkesin aklının erebileceği türden bir iştir. Uçağınız var, onların göstergeleri var, haritalarınız var, hedeflerin fotoğrafları ve koordinatları var; sonra istihbarî bilgiler de veriliyor... Bunca yardımcı argümanla bir vazife yapılıyor. O işten azıcık anlayan insanlar bile o mevzuda bazı şeyler söyleyebilirler. Fakat, yine de, o konuda uzman olmayanların konuşmaları kıymetsiz ve yakışıksız sayılır.

İşte, din de bir uzmanlık mevzuudur ve onun sahasına giren bir meselede de ancak işin uzmanları hüküm serdetmelidirler. Sen Kur’ân’ı bilmiyorsan, sünnet-i seniyyeden habersizsen, “Edille-i şer’iye kaçtır?” diye sorulduğunda cevap veremeyecek hâldeysen, hatta temelde bunları inkâr ediyorsan... fakat, yine de kalkıp ahkâm kesiyorsan, sana da “Haddini bil, a be küstah!” dense çok mu söylenmiş olur? Hani bir lâhikada geçtiği gibi; adam hem “Kur’ân’ın 140 küsur sûresi...” diyor hem de İslâm’a dair hükümler veriyor.9 İşte bu mantığa “pes” doğrusu!.. Allah’ın Kitabının içinde kaç tane sure olduğunu bilmiyor ama ahkâm kesiyor. Madem, başka sahaları ihlâl edenlere “Ayıptır, haddini bil!” denilmesinde bir mahzur görülmüyor, bu meselede de haddini bilmezlere “ayıp” denmesi gerekmez mi? “Ulu orta konuşmakla çok ayıp ediyorsunuz?” sözü yerinde olmaz mı?

Aslında, bu konuda öyle ayıplar yapılıyor ki, “ayıp” sözü de yapılanları ifade etmeye yetmiyor. Hemen herkes ulu orta konuşuyor. Sen profesör olabilirsin. Fakat, Kur’ân hakkında, din mevzuunda ihtisasın yoksa, o alanda senin adın câhildir. Senin sahanda, fiziğinde, kimyanda, matematiğinde, astrofiziğinde, jeolojinde, antropolojinde ben kalkıp bir şey iddia etsem, “Sen sus bre câhil!” der misin, demez misin? Öyleyse, sen de bana bir hak veriyorsun; “Allah aşkına, Peygamber hatırına, inandığın bilim insanlığı hürmetine, sen de bilmediğin mevzuda söz söyleme a be câhil!..” dememden dolayı gücenmemeli ve haddini bilmelisin!..

Din ile İlim Kavgalı mı?


Bu, meselenin bir diğer yanı da şudur: Ülkemizde ilmî ve teknik kalkınmaya hizmet etmesi gerekenler, üniversitelerin din ve inanç değil, bilim yeri olduğunu söyleyerek başörtüsüne karşı çıkıyorlar. Ne yazık ki bunu, bilimi en öne alan insanlar yapıyorlar. Galiba, nasıl bir tenakuz ve çarpıklık ortaya koyduklarının farkına varamıyorlar.

Batı’da uzun süren çatışmalar sonunda din ile bilimin arası ayrılmış; Descartes çıkmış, “Buraya kadar bilimin, şuraya kadar da dinin sahasıdır” demiş. Bugün üniversitelerimizde benimsenen de bu. Gerçi böyle bir ayrılık, Müslümanlar olarak bizim inanç sistemimizde de, ilme bakışımızda da, tarihimizde de yoktur. İlim ve din, bizde aynı mânânın iki farklı ifadesinden ibarettir. Biri zihnin, diğeri kalbin ışığı olarak kabul edilmiştir. Nitekim bizim, Batı’da Rönesans’ın ve ilimlerin gelişmesine zemin teşkil eden, bu gelişmeye dinamikler sağlayan muhteşem bir ilim tarihimiz vardır. Dahası, İbn Sina, Zehravî, Birunî, Harizmî, İbn Heysem gibi bu tarihi dolduran on binlerce ilim adamının pek çoğunun iyi dindar, hatta sufi oldukları görülmektedir. Çünkü, din ve ilim, bizim tarihimizde birbiriyle iç içe yer almıştır, hiçbir zaman çatışmamıştır.

Dolayısıyla, “Bir insan, dine bağlı ise ve başını örtüyorsa, bu insan ilim yapamaz, ilim insanı olamaz” demek; üniversite öğrencilerinin başörtüsü takmalarını üniversitelerin ilim yuvaları olmasına aykırı görmek, bir ilim adamına asla yakışmayan bir tavırdır. Kaldı ki, hepimiz biliyoruz, Galileo da, Newton da, Laplace da ve daha pek çokları da dine karşı değillerdi; hatta içlerinden bazıları ciddî derecede dindardı. Ezcümle, Eddington’u nereye koyarsınız? Şayet, dindar yaşamakla ilim yapmayı birbirine zıt olarak mütalâa ederseniz, ilim âleminin başının taçlarından olan Einstein’e da muhalefette bulunmuş; din ile ilimden birini kör, diğerini topal yapmış olursunuz.

Bu itibarla, bizim ilim ile din kavgası ya da ilim adamları ile din erbabı çatışması diye bir meselemiz yoktur, hiç olmamıştır. Hususiyle, bizde “âbâ-i kenâise” benzeri bir sınıf bulunmamaktadır. Toplumumuzun şu andaki durumu itibarıyla, bir müessesenin birleştiriciliğine ve yönlendiriciliğine ihtiyaç görüldüğünden, bir maslahata binaen ve konjonktürel olarak Diyanet İşleri Başkanlığı mevcuttur. Fakat, bu kurumun başkanından başkan vekillerine, müftülerinden imamlarına kadar hiçbir insanın kutsal sayıldığı vâki değildir. Bizde “Falan adam, şunca sene Diyanet İşleri Başkanlığı yaptı; gelin bir din heyeti olarak, âbâ-i kenâisenin yaptığı gibi, biz de onu aziz ilân edelim; kutsal yerlerden bir yere gömelim ve sonra da gidip ruhundan istimdatta bulunalım!” şeklinde bir düşünce bile varlık sahasına hiç çıkmamıştır. Bizim inancımıza göre; bir din adamıyla halktan birisi arasında hiçbir fark yoktur. Belki, halkın dinî ilimlere saygısının icabı olarak ilim adamlarına hürmet meselesi vardır; o da milli terbiyemizin gereğidir. Dolayısıyla, bizde hiçbir zaman var olmayan din ile ilim ayrımı ya da din erbabı ile ilim adamı çatışması meselesini varmış gibi görmek ve göstermek cehaletin daniskasıdır. Din ile devletin ayrılığı prensibine bağlı olan laikliğin, din ve ilim ayrımına karıştırılması ise ayrı bir cehalettir. Hele bunun koca koca adamlar tarafından ifade edilmesi, şu anda ülkemizde ilmin nerede olduğunu gösteren bariz ve beyyin bir delildir.

Diğer taraftan, tesettür karşıtı tavır ve sözler laikliğe de aykırıdır. Zira laikliğin temelini, dinin devlete devletin de dine müdahale etmemesi, hatta devletin din hürriyetini sağlaması prensibi teşkil eder. Bu sebeple, başörtülü bir kızımızın üniversitede ilim tahsili yapması lâikliği yıkmaz; cumhuriyete de demokrasiye de hiçbir zarar vermez. Tam tersine, bunları güçlendirir. Zaten tesettüre riayet edenler de, dinî inançları gereği başlarını örtmeyi, haklı olarak, hem laikliğin, hem cumhuriyetin, hem de demokrasinin korumaya aldığı din ve vicdan, hatta düşünce ve düşünceyi ifade hürriyeti içinde mütalâa ediyorlar. Problemi çözmek isteyenler de meseleye bu açıdan yaklaşıyorlar. Yoksa ne kızlarımız, laikliğe, cumhuriyete, demokrasiye karşı çıkmak için başlarını örtüyor, ne de çözüm arayanlar bunlara karşı olsun diye başörtüsünü serbest bırakmaya çalışıyorlar.

Bu bakımdan, şayet bazı kimseler başörtüsüne –hangi ad altında olursa olsun– karşı iseler, bunu açıkça söyleyebilmeli; onun neden takılmaması gerektiğini aklî, mantıkî ve ilmî olarak ortaya koymalı ve insanları bu suretle ikna etmelidirler. Bunu yapmaya çalışırken de, kendileriyle tenakuza düşmemeye, ülkeyi kavga ortamına çekmemeye, yakışık almayan protestolara kalkışmamaya ve tepkilerini medenî bir şekilde seslendirmeye dikkat etmelidirler. Yoksa protestolar, ülkeyi kavga ortamına sürüklemeler, darbe hatırlatmalarında bulunmalar, tehditler, yakışıksız üslûplar ve ihtilâl günlerine özlem duymalar, fikrî yetersizliğin, ilmî kifayetsizliğin ve marjinalleştikçe hırçınlaşmanın değişik şekillerdeki ifadelerinden başka bir mânâ taşımayacaktır.

“Baskı Olur” Sözleri Provokasyon Hazırlığı mı?

Mevzu ile alâkalı olarak çok önemli bir ikazda bulunmak istiyorum: İslâm’da namaz, başörtüsünden çok daha mühim olduğu hâlde, şimdiye kadar Türkiye’de hiçbir namaz kılan kılmayana baskıda bulunmadı. Ramazan’da doğruluğu şüpheli birkaç haber çıktıysa da, kimseye oruç baskısı yapılmadı. Hacca gidenler gitmeyenleri “Siz neden gitmiyorsunuz?” diye sorgulamadı. Her Kurban Bayramı öncesi onca menfî yayınla Kurban aleyhinde olunmasına rağmen, hiçbir Müslüman, kurban kesmeyenlere “Neden siz de kesmiyorsunuz?” diye saldırmadı. Bırakın bunları, hiçbir samimî dindar, içki içen, kumar oynayan ve her türlü günahı irtikap edenlere de, nasihatta bulunmak dışında bir şey demedi. Kızlarımızın başını örterek okuyabildiği yıllarda, şimdilerde dile dolanan “başörtüsü baskısı” türünden hiçbir hâdise olmadı. Bundan sonra olacağına da, başlarını örtmeyen kızlarımız dahi ihtimal vermiyorlar.

Gerçek bu iken, dahası asıl mağduriyete daha çok dindarlar maruz kalıyorken, inancının gereğini yapmak isteyenlere uygulanan bir baskı senelerdir devam etmekteyken ve hâl-i hazırda da varken, “Başörtüsü serbest bırakıldığında başını örtmeyenlere baskı olur!” demek, aslında bir kısım garazları ve yapılabilecek bazı provokasyonları akla getirmektedir. Binaenaleyh, eğer başörtüsü kanunu Meclis’ten geçerse –ki, bu kanunu kabul edip etmemek Meclis’in, onu tasdik edip etmemek de Cumhurbaşkanı’nın selâhiyeti içindedir– ve kızlarımız üniversitelerde başörtülü okuma imkânına kavuşursa, önceki dönemlerde şahit olduğumuz üzere, ciddî provokasyonlar sahnelenebilir. Belli yerlerde kendilerine çarşaf giydirilmiş bazı vazifeli erkekler ve tesettüre sokulmuş bazı vazifeli bayanlar, başlarını örtmeyen kızlarımıza rahatsızlık verebilirler; sözlü, hatta fiilî tacizlerde bulunabilirler. Bu konuda fevkalâde endişeliyim ve hususiyle rical-i devlet arasında bu husustan mesul bununanların çok dikkatli olması gerektiğine inanıyorum.

Evet, bazı kesimler, başlarını örtüp üniversiteye giren kızlarımızın, başları açık öğrencilerle yaka paça olacakları ihtimalinden bahsediyorlar. Böyle bir ihtimali dillendirenlere sadece “insaf” demek geliyor içimden. Zira, bizim insanımızın aklı başındadır. Bu meseleyi sağda solda büyüten sadece bir şirzime-i kalîldir, oligarşik bir azınlıktır. Öteden beri sürekli ifsada çalışan, hemen her hayırlı işi bozan, belli şeylerin rengine, desenine dokunan ve hep fitneye kilitli bulunan şerirlerin dışında insanımızın açığı kapalısı el ele dolaşıyor. Başı örtülü olanlarla olmayanlar çarşıda, sokakta her zaman beraberler, arabanın koltuğunda yan yana oturuyorlar; birbirlerine tebessüm edip güzel güzel konuşuyorlar. Rastgele bir tarafa baksanız; toplumun içinde açık da göreceksiniz kapalı da; hem tam açığı da var, çarşaflısı da; dekolte kıyafetlisi de var, başına iki tane örtü koymuş olanı da. Dahası, bunların ne yüzlerinde ne de sözlerinde problem ifade edebilecek bir eda mevcut. Şimdiye kadar kimse kimseyle yaka paça olmadı, kimse kimsenin saçını yolmadı ve kimse kimsenin entarisine arkadan asılmadı.

Öyleyse, –afedersiniz– felâket tellallarına sormak lâzım: Siz neye binaen bu türlü kavgaların olabileceği konusunda fikir yürütüyorsunuz?!. Millette o duyguyu oluşturmaya mı çalışıyorsunuz?!. “Ne duruyorsunuz, kavga edin!” der gibi bir kısım argümanlar ortaya atarken ne umuyorsunuz?!.

Aslında, toplumumuz bu mevzuda gerçekten çok olgun. Ne çarşafsızı çarşaflıya ilişti, ne de kapalısı açığa. Medyaya aksedenler ise, tamamen bir provokasyonun ayak sesleridir. Bu güne değin hiç örneği görülmediği hâlde, tam da başörtüsü tartışmalarının alevlendiği şu günlerde, şehrin ortasında ve dindarların gözlerinin içine baka baka çarşaf yakmanın başka bir açıklaması olabilir mi? Çarşaf, bizim toplumumuzda bir dönemde kadınların çokça kullandığı, en azından köyde kentte giydiği, geleneksel ve milli kıyafet gibi gördüğü bir örtüdür. Çarşaf, çoğu bölgelerimizde dinî hayatın bir unsuru olmaktan ziyade geleneksel bir kıyafet olarak kabul edilmekte ve hâlâ çokça giyilmektedir. Millete bu kadar mâl olmuş bir örtüye karşı böyle bir saldırı yapıldığından dolayı, yerinde rahat duran insanlarda bile –çarşaf giymese de– tepki duygusu uyanır; onlar da “Yahu, bu bize aitti” derler, çarşafa ilk uzanan işgal güçlerinin kirli ellerini hatırlarlar. Bir devirde senin nenen de, nenenin nenesi de çarşaf giyiyordu. Manto yoktu; bir dönemden sonra manto yaygınlaştı, ona da kimse itiraz etmedi. Bu itibarla, aklı başında insanlar bu türlü tahriklere ön ayak olmazlar. Demek ki, çarşaf yakma gibi protestolar, aslında toplumun değişik kesimlerini karşı karşıya getirmek için düzenlenen provokasyonlardır. Huzur bozucular milleti birbirine düşürmek için yarın bir yerde başörtüsü de yakabilirler; hatta belki başı örtülü olanı yakmayı düşünenler de çıkabilir.

Ne ki, bazıları eski hasımlar gibi aynı kötülükleri yapmaya kalkışsalar da, samimî mü’minler, o Hazret’in işgal güçlerine karşı kahramanca tavrını kıstas kabul ederek, kat’iyen kendi vatandaşlarına karşı Sütçü İmam’lığa yeltenmemelidirler. Hatta, onların ortaya koydukları çirkin tavır, davranış ve hezeyana varan saldırganlığa aynıyla mukabele etmemeli; mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanesine girmemelidirler.

Hani birisi demişti ki; “İdarecilerin akılları başlarına geleceği âna kadar biz başı kapalıyı üniversiteye sokmayız!..” Ben de şöyle diyeyim: Her şeyi birbirine karıştıran bu insanların akılları başlarına gelinceye kadar, Hazreti Mevlâna gibi kollarımızı açıp bunları bağrımıza basacağımız vaadinde bulunmalıyız. Evet, kat’iyen kendi insanımıza karşı Sütçü İmam’lığa kalkışmamalıyız. Sokakta, çarşıda, pazarda ve okulda meseleyi mülâyemetle halletmeye çalışmalıyız.

Çatışma Yangın Gibidir

Çünkü, ülkemizin kavgaya tahammülü yoktur. Hususiyle Allah’a gönül veren ve kendilerini milletimizin hayrına adayanların kavga ile işi olamaz; olmamalıdır. Onlar, kendilerini en çetin bir çatışmanın içinde buldukları zaman bile, hemen silm ü selâma dönmenin yollarını aramalıdırlar. Zira, Kur’ân-ı Kerim, mü’minlere savaş içinde iken bile, “Karşı taraf, silm ü selâma, sulh ve barışa yönelirse, siz de yönelin ve Allah’a tevekkül edin!”10 buyurmaktadır. Kur’ân’ın söz konusu hükmüyle beraber, akıl ve mantığın yanında, ülkemizin içinde bulunduğu şartlar ve umumî menfaatlerimiz de kat’iyen böyle davranmayı gerektirmektedir. Zira, kavga, insanda akl-ı selim ve mantık bırakmaz; dolayısıyla, küçük sebeplerle başlayan bir çatışmayı büyümeden sona erdirmek her zaman mümkün olmaz.

Nitekim, Cahiliye şairlerinden İmruü’l-Kays, “İki şeyi siz başlatsanız da, çoğu zaman durmasını istediğiniz yerde onları durduramazsınız: Yangın ve kavga!..” der. Bu bakımdan da, soğukkanlılığımızı korumamız lâzımdır. Bu türlü meselelerde ipleri germek hiç kimseye hiçbir yarar getirmez; sertlik, sertlikten başka bir netice vermez. Hele bir de mesele kitle ruh hâletine sirayet ederse, işte o zaman kavganın önünü alma imkânı hiç kalmaz.

Anlatıldığına göre; Köroğlu derdest edilip götürülürken, çevredeki insanlar ona hakaretler yağdırır, sövüp sayarlar; onunla da yetinmez, bir de taşa tutarlar, başından taş yağdırırlar. Köroğlu kan ter içinde yaşlı bir kadının önünden geçerken, o da yerden bir taş alıp savurur. “Ana” derler, “Bu zalim sana ne yaptı?” Kadıncağız der ki, “Ne bileyim evladım; herkes taşlıyordu, bir taş da ben attım!” Bu menkıbe, kitle psikolojisini ifade etme açısından çok enfes bir yaklaşım sunmaktadır. Şaşkınca ve şuursuzca, topluluğa ayak uyduran kimselerin hâlet-i ruhiyelerini çok güzel yansıtmaktadır.. ve insanların pek çoğunda hükmünü icra eden bu zaaf her zaman bazı kimselerce kullanılmaktadır.

Bazı şer şebekelerinin liseli, üniversiteli gençleri nasıl kışkırttıklarını ve kendi emellerine alet ettiklerini haberlerde seyretmiştim. Gençler diyorlardı ki: “Okula geldiler, bize çok önemli bir mesele olduğunu söylediler; sonra toplayıp buraya getirdiler, elimize şu sloganları tutuşturdular ve bizi şöyle bağırttılar.” Bu türlü tahrikler her zaman olabilir ve şimdilerde de başörtüsü bahane edilerek aynı oyunlar sahnelenmektedir. Buna şirretlik denir.. buna toplumu birbirine düşürme denir.. buna milletin gelişmesini engelleme denir.. buna istikrarı baltalama denir.. buna Türkiye’nin dünyadaki itibarını darbeleme denir.. buna Avrupa Birliği’ne girme sürecinin önünü tıkama denir.. buna koca bir coğrafyadaki şuuraltı müktesebatımızı insanların kortekslerinden kazıma denir.. buna düpedüz tahribat denir.. buna cinnet denir!..

Bazı kimseler duygu ve düşüncelerini usulüne göre ifade ediyorlar; onları takdirle karşılıyorum. Fakat bazıları da bu cinneti istermişçesine, cidale sebebiyet verebilecek ve toplum fertlerini karşılıklı harbe sevk edecek şekilde, nifaka açık bir tarzda konuşuyorlar. Âdeta insanları karşı karşıya getirmeye ve çatıştırmaya çalışıyorlar. Şahsen, hususiyle sivil toplum kuruluşlarında ve siyasi teşkilatlarda yer alan insanlardan hiçbirinin bilerek Türkiye’ye kötülük yapma niyetinde olduklarına ihtimal vermiyorum. Aralarına sızmış birkaç istisnanın çıkması mümkün olsa da, siyasi gayr-i siyasi o toplulukların içinde, “Biz şöyle davranalım da, şu Türkiye yerin dibine batsın!” mülâhazasıyla bu kötülükleri yapacak karakterde insanların bulunacağını düşünmüyorum. Ne ki, çok küçük zannedilen, ehemmiyet verilmeyen ve önemsiz görülüp yapılan öyle şeyler vardır ki, bunlar, sonunda tamir edemeyeceğimiz büyük tahribata sebebiyet verebilirler.

Ayrıca, görüyoruz ki, yıllarca uğraşıp, on binlerce şehit verdiğimiz, onu bitirme yolunda pek çok millî serveti tükettiğimiz, sonunda dünya kamuoyunu da nispeten yanımıza çekerek belli muvaffakiyetler kazandığımız terör belâsının asıl merkezleri de başörtüsünün serbest bırakılacak olmasından endişe duymaktadırlar. Çünkü, bu serbestliğin, Güneydoğumuzu teröre zemin teşkil etmekten uzaklaştıracağından, bölge halkını terör örgütünden tamamen koparacağından ve böylece terör örgütünün gücünü bütün bütün kaybetmesine vesile olacağından korkmaktadırlar. Öyle ise, sorumlu mevkiinde bulunan insanlar başta olmak üzere hepimiz, ülkemizin selâmeti adına bugünlerde her zamankinden daha çok duyarlı davranmak; sağduyu dediğimiz akl-ı selim, hiss-i selim ve mantık dahilinde hareket etmek mecburiyetindeyiz.

Hâsılı, ülkemizin bir istikrar ve kalkınma ortamını yakaladığı, hatta Asya, Afrika ve Balkanlar gibi çok geniş bir coğrafyadaki milletlerin şuuraltında var olan tarihî müktesebatı değerlendirebilecek bir konumu ihraz etmeye başladığı, pek çok sahada önünün açıldığı bir zamanda her meselemizi konuşarak, seviyeli bir üslûp içinde ve ülkemizin umumi menfaatlerini dikkate alarak değerlendirmemiz ve çözmemiz elzemdir. Hangi siyasî görüşten ve hangi müesseseden olursa olsun herkese güven kredisi kazandıracak husus da budur. Yoksa, bu ülkeye bir defa daha çok büyük kötülük yapılmış olur.



1 Bkz.: Ahzâb sûresi, 33/6.


2 Bkz.: Hanefîler: es-Serahsî, el-Mebsût 10/152-153; el-Merğînânî, el-Hidâye 4/83; Şafiîler: en-Nevevî, el-Mecmû’ 3/170; Mâlikîler: İbn Abdilberr, el-İstizkâr 2/201; Hanbeliler: İbn Kudâme, el-Muğnî 1/349-350.


3 Bediüzzaman, Mektubat s.319 (Yirmi Üçüncü Mektup, Beşinci Sual.


4 Tirmizî, salât 110; Ebû Dâvûd, salât 143; Nesâî, tatbîk 15.


5 “Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhammed Allah’ın resûlüdür.” (et-Tayâlisî, el-Müsned s.60; İbn Hibbân, es-Sahîh 1/382; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 7/34)


6 Aliyyülkârî, Şerhu’l-Fıkhi’l-ekber s.127.


7 Bkz.: el-Aynî, Umdetü’l-kârî 1/120, 181; el-Azîmâbâdî, Avnü’l-ma’bûd 2/115.


8 Bkz.: Müslim, hudûd 41; Nesâî, bey’at 9; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/240.


9 Bkz.: Bediüzzaman, Şuâlar s.383 (On Dördüncü Şuâ).


10 Enfâl sûresi, 8/61.

0 yorum

Yorum Gönder