30 Aralık 2016 Cuma

Kalb İbresi - Şefaat Ya Resûlallah!..

Soru: “Şefaatim ümmetimden (ehl-i kebâire) büyük günah işleyenleredir.”1 hadis-i şerifini nasıl anlamalıyız? Büyük günahlar nelerdir? “Ehl-i kebâir” denilen zümreye kimler dahildir?

Cevap: Şefaat; lügat itibarıyla, bir insanın affedilmesi için aracı olmak, bir kimseden, üçüncü bir şahsa iyilik yapmasını istemek ve bir ihtiyaç sahibinin işinin görülmesi için onun önüne düşüp yetkili makama çıkarak istirhamda bulunmaktır. Istılah açısından ise, Peygamberler, sıddîklar, şehidler, ilmiyle amel eden ihlâslı âlimler ve kâmil mü’minler gibi Allah nezdinde bir değere ve yakınlığa erişmiş Hak dostlarının, âhiret gününde bir kısım günahkâr mü’minlerin bağışlanmaları ve bazı salih kulların da daha yüksek mertebelere ulaşmaları için Mevlâ-yı Müteâl’e yalvarmaları ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın izniyle onların ebedî saadetlerine vesile olmaları demektir.

Şefaat-ı Uzmâ Sahibi

Ötede, enbiyâ, evliyâ, asfiyâ ve şühedâ –derecelerine göre– Cenâb-ı Hakk’ın onlara bahşettiği seviyede şefaat edeceklerdir. Ancak, bu mevzuda da zirveyi yine İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ) tutacaktır. Zira, her nebi kendisine bahşedilen bir defaya mahsus ama sınırsız talep hakkını dünyada kullanırken, fetanet-i âzam sahibi Hazreti Sâdık u Masdûk onu âhirete saklamıştır. O gün herkes kendi başının çaresine bakmakla meşgul olurken, Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Ümmetî, ümmetî!..”2 diye inleyecek ve kendisiyle azıcık da olsa münasebeti bulunan herkesin kurtuluşunu dileyecektir.

Mahşerin ve hesabın dayanılmaz dehşeti ve şiddetli sıkıntıları içerisinde, yardım talep edilebilecek bir merci arayan insanların müracaatları üzerine Müşfik Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem), beşerin muhâkeme ve hesaplarının bir an evvel görülmesi için Allah Teâlâ’ya yalvaracak; “şefaat-ı uzmâ”nın ve “Makam-ı Mahmud”un sahibi unvanıyla, imandan nasiplenebilmiş hemen herkesin imdadına koşacaktır. Allah Resûlü, insanların perişan ve derbeder oldukları ama kendilerini kurtaracak bir vesile bulamadıkları bir anda bütün insanlığı kucaklayan şefkatiyle ortaya çıkacak ve “en büyük şefaat” mânâsına gelen “şefaat-ı uzmâ”sıyla pek çoklarının ellerinden tutacaktır.

İşte, ahiretin, mahşerin ve şefaatin söz konusu edildiği bir mecliste, Habîb-i Ekrem Efendimiz, hem şefkatinin enginliğini ve şefaatinin genişliğini ifade etme, hem de günahkârların ümitsizliğe düşmelerine meydan vermeme ve onları tevbeye yönlendirme sadedinde إِنَّ شَفَاعَتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِي “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir.”3 buyurmuştur.

Evet, mütemadî olarak büyük günah işlememekle beraber, bir gaflet anında kebâirden birine ya da birkaçına düşmüş ama hemen doğrulup Allah’a teveccüh etmiş ve masiyetin nedametini hep içinde duymuş kimseler de ötede şefaate nâil olacaklardır. Şayet, kendi salih amelleri ve Hak dostlarının yardım adına uzanan elleri böylelerinin kurtuluşlarına kâfi gelmezse, Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “şefaat-ı kübrâ”sıyla onların imdadına yetişecektir; elverir ki, günahlardan dolayı kalbleri bütün bütün mühürlenmiş ve öteye imansız gitmiş olmasınlar!..

En Büyük Günahlar

Mezkur hadiste geçen “kebâir” kelimesi büyük günahlar demektir, onun müfredi (tekili) ise “kebîre”dir; dolayısıyla, ehl-i kebâir, büyük günah işlemiş kimseler mânâsına gelmektedir. Azim bir cinayet olduğu Kitap, Sünnet veya icma ile vurgulanan, hakkında hadd cezası takdir edilen ve onu yapanın ahirette de cezalandırılacağı bildirilen cürümlere “büyük günah” denilmektedir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), değişik vesilelerle büyük günahlara dikkat çekmiş; muhataplarının hususi hâllerine göre, bazen üç, bazen beş, bazen de yedi kebâiri sıralayarak, bunlara karşı ümmet-i Muhammed’i ikaz buyurmuştur. Rehber-i Ekmel Efendimiz, bir kısım günahlar için أَكْبَرِ الْكَبَائِرِ ifadesini kullanmış, onların “büyük günahların en büyüğü” olduğunu belirtmiştir. Bir defasında, “Büyük günahların en büyüğünü size bildireyim mi?” dedikten sonra; “Allah’a ortak koşmak, ana-babaya asi olmak...” diyerek ancak ilk ikisini sayabilmiş; bu cürümlerin çirkinlikleri karşısındaki teessüründen dolayı ayakta duramayacak hâle gelip oturmuş ve sözlerine şöyle devam etmiştir: أَلَا وَقَوْلُ الزُّورِ وَشَهَادَةُ الزُّورِ Allah Resûlü, “Bakın sizi uyarıyorum, dikkat edin, aklınızı başınıza alın, toparlanın ve kendinize gelin; o helâk edici günahlardan biri de yalan yere şehadettir; aman yalan şehadette bulunmayın!..” mealindeki bu sözü o kadar tekrar etmiştir ki, O’nun ızdırabını gören ashab-ı kiram, “Keşke sükût etse!..” demekten kendilerini alamamışlardır.4

Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) değişik zaman ve zeminlerde büyük günahları üç, beş, yedi gibi sayılarla sınırlandırışından dolayıdır ki, selef-i salihîn, kebâirin adedi mevzuunda farklı görüşler serdetmişlerdir. Âlimlerin ekseriyeti, hadislerde sayılan maddelerin hasr (sınırlama) ifade etmediğini söylemiş; “Büyük günah” tarifinden hareketle, dinin esas kaynaklarında hakkında kınama ve cezalandırma ikazı vâki olan günahların tamamını bu kategoride değerlendirmişlerdir. Meselâ, İmam Zehebî, yetmiş tane kebireden bahsetmiştir.5 Allah’a şirk koşmak, ana-babaya isyan etmek, haksız yere adam öldürmek, iffetli insanlara iftira atmak, fuhuş yapmak, mücahede günü cepheden kaçmak, sihirle meşgul olmak, yetimin malını yemek, kumar oynamak, sarhoş eden ve uyuşturan maddeler kullanmak, yalan yere şehadette bulunmak ve dine zarar verecek bid’atlara taraftar olmak gibi cürümler belli başlı büyük günahlardan bazılarıdır.

Ehl-i Sünnet itikadına göre; mutlak şirk haricinde büyük günah işleyen kimseler dinden çıkmış olmazlar ve Cehennem’de ebediyyen kalmazlar. Büyük günahlarından tevbe etmeden ölseler bile, iman ile ahirete gitmeleri hâlinde, Allah Teâlâ dilerse fazl-ı keremiyle onları da yarlığar, dilerse de adâletiyle muvakkat Cehennem azabına atar.

Önemsiz Görüldükçe Büyüyen Günahlar

Kur’ân-ı Kerim’de, “Onlar, ufak tefek kusurları dışında, günahların büyüklerinden ve fuhşiyattan kaçınırlar.”6 mealindeki âyet-i kerime gibi küçük-büyük günah ayırımına, “kebîre” ile “lemem” farkına işaret eden beyanlar mevcuttur. Lemem; kebîrenin alanı veya tarifi dışında kalan, ısrarlı ve devamlı olmadan yapılan küçük günahlardır; hakkında mutlak bir ceza (hadd) bulunmayan ve işleyenin Cehennem ateşi ile tehdit edilmesine sebep olmayan seyyielerdir. Ne var ki, bu türlü masiyetler hakkında mutlak bir cezanın ya da Cehennem ateşi gibi tehdit edici bazı unsurların olmaması insanı aldatmamalıdır. Çünkü, küçük görüp önemsememek, işleye işleye alışarak bütünüyle gaflete dalmak ve masiyette ısrarlı olmak gibi sebeplerle en küçük isyan çukurları bile öldürücü uçurumlara dönüşebilir.

Ezcümle; bir insanı hafife alma ve kaş göz işaretleri yaparak onunla alay etme zâhiren küçük bir günah sayılır. Şayet, insan bir yanlışlıkla böyle bir hataya düşer ama hemen kabahatini anlayıp istiğfar ederse, bu masiyet “lemem” olarak kalır; fakat, günahta ısrar eder ve onu bir huy hâline getirirse, artık o seyyie bir kebire halini alır. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ “Veyl olsun her hümeze ve lümeze’ye!..”7 denmekte; insanları arkadan çekiştiren, küçük düşüren, kaş göz hareketleriyle onlarla eğlenen kimseler kınanmaktadır. وَيْلٌ hem “yazıklar olsun” mânâsına gelmektedir, hem de Cehennem’in en derin deresinin ismidir. Dolayısıyla, mü’minleri ayıplayan ve el, kaş, göz işaretleriyle onları alaya alan kimselerin, bu günahta ısrar edip etmemelerine ve tevbe kurnasında arınıp arınmamalarına göre, “Yazıklar olsun!” itabından Cehennem azabına kadar uzanan bir çizgide muhtelif cezalara çarptırılmaları söz konusudur.

Bu itibarla, masiyetin küçüklüğüne büyüklüğüne bakarak değil, kendisine karşı gelinen Zât’ın azamet ve kibriyâsına nazaran günahlardan sakınmak lazımdır. لَا صَغِيرَةَ مَعَ الْإِصْرَارِ ، وَلَا كَبِيرَةَ مَعَ الْاِسْتِغْفَارِ “Üzerinde ısrar edildiği takdirde hiçbir günah küçük sayılamayacağı gibi, istiğfar ile başı ezilen bir günah da asla kebîre olarak kalamaz.”8 fehvâsınca, esas büyük günahlar, üzerinde ısrar edilen küçük isyanlardır. Çünkü insan, bir günahın küfre götürücü ve öldürücü olduğunu bilirse, bir anlık gafletle o cürmü işlese bile, aklı başına gelir gelmez hemen tevbe kurnalarına koşar, gözyaşları içinde istiğfar eder ve masiyet kirlerinden temizlenir. Fakat, “lemem” addettiği günahları önemsemezse, “bir tane, bir tane daha.. ve son defa...” derken, âdeta kapana kısılır ve bir daha da masiyetten yakasını kurtaramaz.

Evet, ısrar sebebiyle küçük günahlar büyük olur, tevbe edildiğinde ise, büyük günahlar küçülür ve affedilir. İnsan, en büyük bir cürmü işlemiş olsa da, hemen kendisini seccadesine atar, nedametle kıvranır, pişmanlık gözyaşları döker, gönülden istiğfar ederse ve hele yetmiş sene sonra aklına geldiğinde bile onu bir dakika evvel işlemiş gibi içinde ızdırabını duyarsa, hakiki tevbe etmiş demektir. Aksine, önemsemediğinden dolayı unuttuğu küçük günahlar teraküm edip büyüdüğü ve tevbe görmeden öteye intikal ettiği için ahirette insanın helâketine sebebiyet verebilir. Bu açıdan, günahın en küçüğünün dahi büyük sayılması ve hep hatırlanması, sevabın ise en büyüğünün dahi çok küçük addedilmesi ve hemen unutulması esastır.

Bir Sürpriz İnayet

İnşaallah, hatalarını lemem sınırında tutabilenlerin tevbeleri, ibadetleri ve salih amelleri onlara şefaatçi olacaktır. Cenâb-ı Hakk’ın şerefine, haysiyetine, ululuğuna ve azametine dokunacak haltlar karıştırmamış kimseler, yer yer sürçmüş olsalar da, eğer hemen toparlanıp “Rabbim, Sana döndüm!..” diyerek bir kere daha Mevlâ-yı Müteâl’e yönelirlerse, bu tevbeleri sayesinde kurtulacaklardır. Tevbe onların necâtı için bir vesile sayılacaktır. Evet, ufak tefek kusurları dışında, günahların büyüklerinden ve fuhşiyattan kaçınanlar için istiğfarın kendisi bir şefaatçidir, tevbe başlı başına bir şefaatçidir ve yine dua bambaşka bir şefaatçidir.

Daha dünyadayken, kebâir kirlerinden arınanlar, belki de çok küçük bir iyilikleri sebebiyle bağışlanacaklardır. Nitekim, sadedinde olduğumuz hadis-i şerifin zikredildiği yerlerde şöyle bir ilave mevcuttur: Bir adamın Cehennem’e atılması için emir verilir. Adamcağız tam ateşe doğru giderken, bir kuraklık anında su ikram etmiş olduğu birini görür, onu tanır ve “Benim için şefaat etmeyecek misin?” der. Kendisinden yardım talep edilen insan “Sen de kimsin?” diye sorunca, muhatabı “Falan falan gün sana su içirmemiş miydim?” cevabını verir. Bu söz üzerine, öbürü de arkadaşını tanır ve nezd-i ilâhîde onun için şefaatte bulunur. Böylece, Cehennem’e sürüklenmekte olan adam geri çevrilir ve Cennet’e gönderilir.9

Binâenaleyh, yapılan her ibadet ve her iyilik bir şefaatçidir; namaz bir şefaatçidir, oruç bir şefaatçidir, hac bir şefaatçidir. Büyük günahlarla ötelere gitmeyenlere bu hayr ü hasenâttan biri ya da birkaçı şefaat edecektir. Az bir sadaka şefaatçidir, güzel bir söz şefaatçidir, yoldaki bir eziyeti bertaraf etmek şefaatçidir ve bir hayvana merhamet göstermek şefaatçidir. Cenâb-ı Hak, kimilerini de bunlardan birisi vasıtasıyla bağışlayacaktır. Ahirette bazılarına ilâhî beyan, bazılarına hizmet-i Kur’ân ve bazılarına da ezan şefaatçi olacaktır. Kimi anne-babalar hamele-i Kur’ân olan çocukları sayesinde, kimileri büluğa ermeden vefat etmiş göznurları vasıtasıyla ve hatta kimileri de düşük bebekleri vesilesiyle felaha ereceklerdir.

Ayrıca, Allah Teâlâ, bir kısım kullarına da şefaat etme hakkı tanımıştır; insan, bu hakkı küfür ve dalâletle çürütmezse, Mevlâ-yı Müteâl, rahmetinin tecellîsi olarak verdiği o lütf u ihsanı geri almayacaktır. Bu itibarla da, enbiyâ, evliyâ, asfiyâ ve şühedâdan çok geniş bir zümre kendilerine alâka duyan, muhabbet besleyen ve vefa gösteren mü’minlere şefaat edeceklerdir. İmanlı ölmekle beraber, büyük günahların ağırlıklarını sırtından atamamış kimseler, şayet zikredilen şefaatçilerden hiçbirinin eteklerinden tutamazlarsa, işte o zaman da Şefaat-ı Uzmâ’nın ve Makam-ı Mahmud’un sahibi Müşfik Nebi, Allah’ın izniyle “Şimdi sıra bende!..” diyecek; imanın, Mevlâ’ya muhabbetin ve kendisiyle irtibatın hürmetine ehl-i kebâire el uzatacaktır.



1 Tirmizî, kıyâmet 12; Ebû Dâvûd, sünnet 21.


2 Buhârî, tevhid 36; Müslim, îmân 326, 327.


3 Tirmizî, kıyâmet 12; Ebû Dâvûd, sünnet 21.


4 Buhârî, şehâdât 10, istitâbe 1, isti’zân 35; Müslim, îmân 143.


5 ez-Zehebî, el-Kebâir s.8.


6 Necm sûresi, 53/32.


7 Hümeze sûresi, 104/1.


8 Bkz.: ed-Deylemî, el-Müsned 5/199; el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 2/44.


9 Bkz.: Ebû Ya’lâ, el-Müsned 7/78; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/317.

0 yorum

Yorum Gönder