29 Aralık 2016 Perşembe

Kalb İbresi - Peygamberlere Hürmet ve Salât u Selâm

Soru: Peygamberlerin, hususiyle de Kur’ân’da zikredilen Allah elçilerinin hayatımızdaki yeri ve Resûl-i Ekrem Efendimiz’in kendisinden önce gönderilen peygamberler hakkındaki beyanları bize neler ifade etmektedir?

Cevap: Enbiya-yı izâmın kesin olarak sayısını bilemiyoruz. Bir hadis-i şerifte 124 bin peygamber gönderildiği bildirilmektedir.1 Başka bir hadis-i şerifte ise, bunların içinden seçilip, doğrudan doğruya kendilerine Allah tarafından kitap gönderilen resûllerin sayısının 313 olduğu rivayeti yer almaktadır.2 Mezkur beyan-ı nebevîde görüldüğü üzere, peygamberlerin sayısı binlerle ifade edilmekle birlikte Kur’ân’da 25 peygamberin ismi zikredilmektedir. Bilindiği üzere bunlar; Hazreti Âdem, İdris, Nuh, Hud, Salih, Lut, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Şuayb, Harun, Musa, Davud, Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Yunus, İlyas, Elyesa’, Zekeriyya, Yahya, İsa (aleyhimüsselâm) ve Hazreti Muhammed Mustafa’dır (aleyhissalâtu vesselâm). Bu yirmi beş peygamberin dışında nebi mi, veli mi olduğu ihtilaflı olan üç isim daha vardır ki, onlar da Hazreti Üzeyr, Lokman, Zülkarneyn’dir (aleyhimüsselâm).

Ayrıca Kitab-ı Mukaddes’te, bunlardan farklı olarak bazı peygamber adları zikredilmektedir. Meselâ Eski Ahit’te Babil esaretinde Daniyel peygamberden, Hazreti Talut döneminde Samuel peygamberden bahsediliyor. Ancak bu bilgiler Kur’ân-ı Kerim’le test edilmediğinden dolayı biz onları olduğu şekilde kabul edemeyeceğimiz gibi, inkâr da edemeyiz. Yani Kur’ân’da yer almadığı ve Efendimiz tarafından tescil edilmediğinden dolayı, onların peygamber olup olmadıklarına dair kat’î bir söz söyleyemeyiz.

Kur’ân’daki Peygamberler ve Mekke Civarı

Kur’ân-ı Kerim’de mealen; “Hiçbir millet yoktur ki, içlerinde, onları eğri yolun encamından sakındıran bir nebi zuhur etmiş olmasın.”3 buyurulmaktadır. Kur’ân’ın bu ifadesinden anlıyoruz ki, peygamberler sadece belli bir bölge ve belli topluluklara değil, dünyanın çeşitli ülkelerine, ayrı ayrı mıntıkalara gönderilmişlerdir. Ancak değişik hikmetlere binâen, Kur’ân-ı Kerim’de kıssaları anlatılan peygamberlerin, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) neş’et ettiği yere yakın bölgelerde neş’et ettiği, sergüzeşt-i hayatlarının bu bölge ile yakından irtibatlı olduğu görülmektedir. Meselâ hadis kriterleri açısından kuvvetli olmasa da, Hazreti Âdem’in (aleyhisselâm) Havva Validemizle Cidde civarında bir yerde buluştuğuna dair rivayetler söz konusudur. Pozitif bilimler sahasında pek çok ödül almış bulunan kıymetli âlim, jeolog, doktor Zağlul en-Neccar yeryüzünde ilk defa tahaccür edip yaşanır hâle gelen yerin Mekke olduğunu ifade ediyor ki, konumuz açısından üzerinde durulmaya değer bir husustur. Merhum Alvar İmamı da: “Nice yıllar ah u feryat ettiler/Tarik-i tevbeye doğru gittiler/Âdem ile Havva Cidde’de cem oldular.” mısralarıyla bu buluşmayı dile getirir. Görüldüğü üzere Cidde, Efendimiz’in yaşadığı bölgeye yakın bir yerdir. Nuh Aleyhisselâm’ın gemisi Cûdi dağında ârâm eylemiştir. Ülkemiz sınırları içindeki Cûdi Dağı’ndan ayrı Cûdi isminde Musul’da da bir dağ vardır. Bu durum Cûdi’nin bir dağ silsilesinin ismi olabileceği ihtimalini akla getirmektedir. Bazı ilâhiyatçılara göre Hazreti Nuh’un gemisi Ağrı Dağı’nın üzerine konmuştur. Eğer Cûdi’nin sıradağ olduğunu kabul edecek olursak, Ağrı Dağı da o silsilenin değişik bir ucu olabilir. Ancak her iki ihtimali değerlendirdiğimizde de buraların yine Efendimiz’in neş’et ettiği beldeye yakın yerler olduklarını görürüz. Âd kavminin Kuzey Arabistan, Semud kavminin Hicaz ile Suriye arasındaki bir bölgede yaşadığını; Lut Aleyhisselâm’ın Sodom ve Gomore’de vazife yaptığını; Hazreti İbrahim’in Babil’den kalkıp Kenan iline gittiğini, Suriye ve Anadolu dolaylarında dolaştığını; Musa ve Harun aleyhimesselâmın Mısır’da neş’et ettiklerini düşündüğümüzde Kur’ân-ı Kerim’de isimleri geçen peygamberlerin hep Efendimiz’in neş’et ettiği yere yakın yerlerden seçilen peygamberler olduklarını müşâhede etmekteyiz.

Kelam-ı Ezelî’nin bu ilâhî intihabındaki hikmetler adına şu hususlar dile getirilebilir:

Kur’ân’da zikredilen peygamberler Mekke’ye yakın yerlerde neş’et ettikleri için Efendimiz’in kavmi tarafından şöyle-böyle biliniyorlardı. Hazreti Nuh, Hazreti İbrahim, Hazreti İdris, Hazreti Yunus... gibi peygamberler üstûre ve menkıbelerde anlatılıyordu. Mekkeliler değişik vesilelerle bu peygamberlerden haberdardı. İşte Kur’ân-ı Kerim’in onları öne çıkarması, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in mesajının altının boş olmadığını vurgulama açısından oldukça önemli bir husustur. Böylece anlatılan o kıssalar, Peygamber Efendimiz’in mesajının altyapısını teşkil edecek ve bir yönüyle o toplumun Habib-i Kibriya Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) getirdiği mesajı yadırgamayıp kabul etmesinde kolaylaştırıcı bir fonksiyon eda edecektir.

Ayrıca Kur’ân’ın o günkü muhatapları, çevrelerinde bulunan ve az çok haberdar oldukları geçmiş ümmetlerin âkıbetlerini görme ve bu durumdan ders ve ibret alma fırsatını elde edeceklerdi; elde edecek ve o kıssaların bütününden süzülüp gelen şu mesajı duyup hissedeceklerdi: “Bunlar sizin geçmişte de duyduğunuz, aranızda menkıbelerini anlattığınız peygamberlerdir. O kavimlerin içinde de sizin gibi bu şekilde temerrüt edenler olmuştu. Siz az, hafızalarınızı yoklasanız, o inatçı kavimlerin başlarına gelen âfetleri, maruz kaldıkları bela ve musibetleri hatırlayacaksınız. Diğer yandan o peygamberlere uyan, onların yolunda giden insanların kurtuluşa erdiklerini de göreceksiniz.” İşte Mekkelilerin daha önce bu tür hâdiselerden haberdar olmaları onların ruhlarında beyanın müessiriyeti açısından ayrı bir önem arz etmektedir.

Aynı zamanda bu kıssaların anlatılmasıyla Peygamber Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm) hayatın tabiî yanları gösterilmiş, kendisinden önce gelen peygamberlerin de benzer sıkıntılara maruz kaldıkları ifade edilmiş, irşad ve tebliğin tabiî sürecine dikkat çekilmiş ve böylece risalet vazifesi eda edilirken bu tür bela, musibet ve imtihanların söz konusu olabileceğine işaret edilmiş olmaktadır. Bu sebeple denilebilir ki, Kur’ân-ı Kerim’de geçen peygamber kıssaları Peygamber Efendimiz için bir yönüyle talimdir, irşaddır; bir yönüyle de onlarda tadil ve teselli söz konusudur.

Peygamber Kıssaları ve Günümüz

Kur’ân-ı Kerim’in intihap buyurup peygamberlerle irtibatlandırarak bize sunduğu kıssaların aynı zamanda mükellef olduğumuz Müslümanlıkla da ciddi bir alâkası vardır. Evet, bu kıssaların din ve diyanetimiz adına bizim için ifade ettiği çok ehemmiyetli mânâ ve mesajlar söz konusudur. Ancak o mânâ ve muhtevayı doğru okuyabilmek için zannediyorum siyer ve meğazi felsefesi açısından meseleye şu mülâhazalarla bakılması gerekir: Kur’ân bize meselâ Hazreti Âdem veya Hazreti Nuh döneminde cereyan etmiş bazı hâdiseleri haber veriyor. Biz bunları öncelikle o devrin şartları içinde mütalaa edip anlamaya çalışalım. Daha sonra bulunduğumuz zamanın şartları içerisinde o hâdiseleri analize tabi tutalım. Yani bir taraftan o peygamberlerin vazifelerini kendi zamanları açısından tahlil ederken, diğer taraftan bugünkü konjonktür, zaman ve mekân şartları, günümüzün ilmî varidatını hesaba katarak onları süzüp dersler çıkarmaya çalışalım. Çünkü o kıssaların her devrin insanına ifade ettiği mânâlar vardır. Onlar Efendimiz’e çok derin mânâ ve muhtevalar ifade ettiği gibi, Raşid halifeler için de çok şeyler ifade etmiştir. Evet, Efendiler Efendisi (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) başta olmak üzere, Raşid Halifeler ve selef-i salihîn Kur’ân kıssalarını çok iyi yoruma tâbi tutmuş, onları zamana, mekâna, içtimai hâdiselere, içinde bulundukları şartlara bağlayarak çok iyi yorumlamışlardır. Aynı şekilde aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen, biz de o hâdiselere müracaat ettiğimizde, Kur’ân’ın muhkematını esas alarak günümüze göre onları tevil ve yoruma tâbi tutmalıyız. İçinde bulunduğumuz zamanı, kendi konumumuzu ve şartları nazar-ı itibara alarak onları günümüze uygulamaya, içtihada açık meseleleri onlardan istinbat etmeye çalışmalıyız.

Yoksa –hâşâ ve kella– o kıssalara sadece geçmişte cereyan etmiş hâdiseler şeklinde bakma Kur’ân’ın bir kısım abesiyeti ihtiva ettiğini kabul mânâsına gelir. Hâlbuki ezelden gelip ebede giden Kelam-ı İlâhî’nin tek bir kelimesi, tek bir harfi dahi abesiyetten münezzeh ve müberradır. Evet, onun her bir kelimesi, her bir harfi bugün bize hitap ediyor gibidir. Hani, Doktor İkbal’le babası arasında geçen bir hâdiseyi size daha önce birkaç defa arz etmiştim. Doktor İkbal Kur’ân okurken babası gelip ‘Oğlum, ne yapıyorsun?’ diye soruyor, o da elindeki Mushaf-ı Şerif’i gösterip ‘Kur’ân okuyorum’ cevabını veriyor. Belki onlarca defa, bu soru-cevap faslı devam ediyor. Bir gün babası tekrar aynı soruyu sorunca, Doktor İkbal ‘Babacığım, biliyorsun ki Kur’ân okuyorum; ama yine de ne yaptığımı soruyorsun.’ diyor. Bunun üzerine babası, ‘Evladım, evet, biliyorum ki elinde “Kitap” var. Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum. O Kur’ân sana sesleniyor, Allah onunla sana hitap ediyor gibi onu oku!’ cevabını veriyor. Peygamber kıssalarını işte bu bakış açısıyla okumalı, bu bakış açısıyla onları derinden derine duyup, hissedip değerlendirmeye çalışmalıyız. Evet, bir kez daha ifade edeyim ki, muhkemata muhalefet etmemek şartıyla, onları içinde bulunduğumuz zamanın şartlarına göre değerlendirip yorumlamamız gerekir. İşte bu yapılabildiği takdirde görülecektir ki, Kur’ân’ın anlattığı enbiya-yı izâm kıssaları, bizim her zaman başvurabileceğimiz bir “menhelü’l-azbi’l-mevrud”dur, tertemiz, semavî bir su kaynağıdır. Dolayısıyla böyle bir kaynağa müracaat eden asla eli boş dönmez. Elverir ki insan önyargısız olsun. Onlara –hâşâ ve kella– geçmişte cereyan etmiş ve bu gün için kıymet-i harbiyesi olmayan birer kıssa nazarıyla bakmasın.

Salât u Selâm ve Hayy Ruhlar

Soru: Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) diğer peygamberleri her vesileyle hayırla yâd ettiğini görüyoruz. Peygamberlerin adları yâd edildiğinde bir mü’min nasıl bir duygu içinde olmalı?

Cevap: Böyle bir hâlet-i ruhiyenin keyfiyeti kişinin kendi ufku, kendi idrak seviyesine göre farklılık arzeder. Ayrıca kalbi hüşyar, hissiyatı ötelere açık bir insan da her zaman aynı ruh hâletini yakalayamaz. Ancak bazen olur ki, insan meselâ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ4 derken öyle bir ruh hâleti içine girer ki, kendisini âdeta Muvacehe’de hisseder. Kim bilir o esnada belki ellerinin içi karıncalanır, kulakları çınlamaya başlar. İşte bu hissediş ve duyuş, kişinin kalb ve ruh ufkuyla yakından alâkalıdır.

Ancak kanaatimce burada asıl önemli olan peygamberlik müessesesine karşı doğru bakış açısını yakalayabilmektir. Çünkü o peygamberler sıradan insanlar gibi değillerdir. Vefatları da bizim vefatımız gibi değildir. Onlar, cesetten sıyrılmış, ruh ufkuna yürümüş birer kalb ve ruh kahramanıdır. Evet, onlar kendilerine has hayat mertebesinde hayy ruhlar olduğundan siz onları samimi bir şekilde yürekten andığınızda onlar hemen bunu hisseder. Zira bildiğiniz gibi Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde: “Yeryüzünde Allah’ın seyyah melekleri vardır. Onlar ümmetimin selâmını (anında) bana tebliğ ederler.”5 buyuruyor. Daha başka hadis-i şeriflerde de kendisine getirilen salât ü selâmlara mukabelede bulunacağını ifade ediyor.6 Bu ve benzeri hadis-i şeriflerden, nasıl Fahr-i Kâinat Efendimiz’e (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) yapılan salât u selâmlar kendisine ulaştırılmaktadır, aynı şekilde diğer peygamberlere yapılan salât u selâmlar da kendilerine ulaştırılacaktır, sonucunu çıkartabiliriz. İşte bu sebeple biz Efendimiz’in talim buyurduğu o yüce ve yüksek terbiyeyle, peygamberlerin adı zikredildiğinde, onlara karşı “Bugün sizi anacak insan yok. Bazıları da sizi çok yanlış tanıyor, yanlış anlıyorlar. Kiminizi –hâşâ ve kella– ulûhiyet tahtına oturtuyor, kiminizi de icraatında Allah’a şerik gibi görüyorlar. Biz bütün bunlardan sizi tenzih ediyor ve sizi salât u selâmla yâd ediyoruz!” mülâhazaları içinde “Ala nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” diyoruz. İnsanlığın İftihar Tablosu’nu yâd ettiğimiz gibi onları da yâd ediyoruz. Zannediyorum gelip geçmiş, bir mânâda ümmetleri kalmamış o peygamberler için bu, çok önemli bir armağan olacaktır. Ayrıca getirdiğimiz bu salât u selâmların, daima hayy olan o ervah-ı mübareke ve mukaddese ile münasebete geçmemiz adına bizim için de çok ciddi ehemmiyeti söz konusudur.

Evet salât u selâm getirip onları hayırla yâd etmek, bir yönüyle bizim için onlarla bir diyalog ve bir münasebet tesisi mânâsına gelecektir. Çünkü peygamberler Allah’ın mükerrem ibadıdır. Siz, onları hayırla yâd ettiğiniz, salât u selâmlarla onlara teveccühte bulunduğunuz takdirde, Cenâb-ı Hakk’ın size olan teveccühü de çok farklı olur. Zira sizin onlarla olan alâkanız Allah’tan ötürüdür.

Diğer yandan onların sergüzeşt-i hayatları bizim için mânâ ve mesaj yüklü bir zenginlikse zaten onlara bu yönüyle medyunuz demektir. Evet, ufkumuzu aydınlatıyorlarsa, onlar bizim rehberlerimiz demektir. Bu açıdan mutlaka onlara karşı çok saygılı olmalı, aramızda bir münasebet tesis etmeli ve yaptığımız salât u selâmlarla âdeta onlarla diz dize gelmeye çalışmalıyız.



1 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/265; İbn Hibbân, es-Sahîh 2/77.


2 İbn Hibbân, es-Sahîh 2/77.


3 Fâtır sûresi, 35/24.


4 Buhârî, ezân 148; Müslim, salât 55.


5 Tirmizî, daavât 129; Nesâî, sehv 46; Dârimî, rikak 58.


6 Ebû Dâvûd, menâsik 96; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/527.

0 yorum

Yorum Gönder