30 Aralık 2016 Cuma

Kalb İbresi - Millet Sevgisi

Soru: Milletimizi niçin sevmeliyiz? Aşk derecesindeki millet sevgisinin hakikatini ve insana yüklediği misyonu izah eder misiniz?

Cevap: Öncelikle şunu ifade edeyim ki, ben milletimi, şahs-ı mânevî itibarıyla seviyorum. Yoksa her millette olduğu gibi milletimizin içinde de hak, hukuk ve insanlık açısından müzahraf sayacağımız kişiler olabilir. Ancak genel itibarıyla ruh ve mânâ köklerine sımsıkı bağlı olan milletimizi nazar-ı itibara aldığımızda bu kişilerin azınlıkta kaldığı bir vakıadır.

Hadis diye de rivayet edilen güzel bir sözde, حُبُّ الْوَطَنِ مِنَ الْإِيمَانِ “Vatan sevgisi imandandır.”1 denilir. Bu sözü biz, “millet sevgisi imandandır.” şeklinde de ifade edebiliriz. Nitekim asırlarca din-i mübîn-i İslâm’ın bayraktarlığını yapmış aziz milletimiz, şanlı mazimizde çok defa tarih-i beşerin seyrini değiştirmiş, insanlığa pek çok hizmetlerde bulunmuştur. Biz, milletimizi iftihar hisleri içinde işte bundan dolayı severiz.

Şüphesiz ki milletimiz çok başarılı işler yapmıştır. Gerçi başarı dendiğinde günümüzde genellikle pozitif ilerlemeler ve teknolojik gelişmeler akla geliyor. Hâlbuki mücerret ilim ve teknoloji, insanlığın problemlerini çözme ve onun mutluluk ve huzurunu temin adına her şey demek değildir. Hatta ahlâk ve faziletten mahrum, içtimaî sorumluluk şuurundan yoksun bulunan ilmî keşif ve teknolojik gelişmelerin, bencil ve menfaatperest kişilerin elinde beşer için birer âfet ve felakete dönüştüğü inkâr edilemez bir realitedir. Bu sebeple bizim, “Milletimiz çok başarılı işler yapmıştır.” derken kastımız, ecdadımızın bütün insanlığa insanî ve ahlâkî değerler kazandırması, o müthiş idare etme kabiliyet ve siyaseti açısından etrafına adalet dağıtmasıdır. İşte biz milletimize bu yönleri itibarıyla alâka duyar, hatta onu bazen aşk derecesinde severiz.

Fakat bütün bu sevmelerin, şimdi mazide kalmış o insanlara bir yararının olup olmadığını da bilemeyeceğim. Belki bu iyiliklerini hatırlatma, onları hayırla yâd etmeye vesile olur. “Atalarımıza Allah rahmet etsin! Bize iyi bir Türkiye bırakmışlar. Ancak onun çehresini biz kirletmişiz, şimdi bize düşen onun ufkunu yeniden aydınlatmaktır.” deriz ve bu yönüyle bir mânâsı olur. Esasında böylesine sağlam ruh kökleri üzerinde gelişmiş milletimize karşı bir alâka ve sevgi duyuyor ve hele bunun aşk derecesinde olduğunu iddia ediyorsak o zaman o mâşuka karşı yapılması gerekli olan vazifeleri yerine getirmemiz gerekir. İşte bizim için asıl önemli olan husus da budur.

“Eğer Muhabbetinde Sadık isen…”

Meselâ milletimizin bir dönem devletler muvazenesinde eda ettiği tarihî misyonu, hiç olmazsa kendi bölgesinde yeniden ifa etmesi, hatta dünya üzerinde önemli bir muvazene unsuru hâline gelmesi bizim için çok önemlidir. Çünkü onun ruhunda, atalarından tevârüs ettiği bir adalet düşüncesi, istikamet anlayışı ve şefkat telakkisi vardır. Hem o bölge halkının hem de kendi insanımızın huzuru için buna ihtiyaç olduğu aşikârdır. Dolayısıyla milletimizin değerleriyle bir kez daha doğrulup dirilmesini, kendi ruhunun heykelini yeniden ikame etmesini şiddetle arzu ederiz. Bence içimizdeki sevgi bu istikamette tecellî etmeli. Aslında bunun bir mahmili de vardır. Rabiatü’l-Adeviyye, sevginin hakikatini ifade ederken şöyle der:



هٰذَا لَعَمْرِي فِي الْفِعَالِ بَدِيعُ

تَعْصِي الْإِلٰهَ وَأَنْتَ تُظْهِرُ حُبَّهُ


إِنَّ الْمُحِبَّ لِمَنْ يُحِبُّ مُطِيعُ

لَوْ كَانَ حُبُّكَ صَادِقًا لَأَطَعْتَهُ


Yani, “Allah’a isyan ediyor, sonra da muhabbet izharında bulunuyor, seviyorum diyorsun. Hayatıma yemin olsun ki yapılan işler arasında bunun kadar tuhaf ve çarpık bir şey yoktur. Eğer muhabbetinde sâdık olsaydın O’na itaat ederdin; çünkü seven sevdiğine itaat eder.”2

Benzer mülâhazayı Üstad Hazretleri’nin, Resûl-i Ekrem’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) itaat ve bağlılık hususundaki yaklaşımında da görebiliriz. Şöyle ki o, bir yerde, mümkün olsa sevdiğimiz o Zât’a şeklimiz, konuşma tarzımız, hatta ses tonumuzla benzemeye çalışır, O’nun gibi giyinmek, konuşmak ve yürümek için gayret sarf ederiz,3 demektedir.

Evet, Allah’a karşı sevgi itaatle, Resûlullah’a karşı sevgi de O’nun sünnetine harfiyen ittiba ile kendisini ortaya koyar. Şimdi Allah ve Resûlü’nü sevdiğini iddia eden bir kimse, eğer Allah ve Resûlü’nün mesajlarını dünyanın dört bir yanına götürme, neşretme ve herkese duyurma mevzuunda ahesterevlik ediyorsa onun bu sözü yalan demektir. Aynen bunun gibi, milletini sevdiğini iddia eden bir kimse, onun ayakları üzerinde doğrulması, kendi olarak yeniden dirilmesi ve ruhunun âbidesini ikame etmesi istikametinde herhangi bir cehd ve gayret ortaya koymuyorsa, bu sözüyle o da yalan söylüyor demektir.

Meselenin üzerinde durulması gereken bir diğer yönü de şudur: Milletini sevdiğini iddia eden bir kimse, milletinin değerlerini dünyaya tanıtma ve o değerlerin insanlık için hakikaten lüzumlu olduğuna başkalarına da inandırma gayreti içinde olmalıdır. Yoksa bu millet inanılmayan, kendisine itibar edilmeyen bir millet olarak kabul ediliyorsa süpürge gibi kapının arkasına atılır ve onun tarihten tevârüs ettiği değerlerden insanlık istifade edemez. Öyle ise bir taraftan milletimizi kendi değerleriyle ikame ederken, diğer taraftan da onu tarih boyu var eden değerlerle bütün dünyaya anlatmak gerekir.

Bir karınca, kendi ihsaslarıyla bir mermerin içinde bal olduğunu bilse, o mevzudaki hırsı, azmi ve kararlığıyla o mermerin etrafında dolaşır durur, bir yolunu bulup o bala ulaşmaya çalışır. Burada karınca, kuyuya düşüp de kurtulma azim ve gayretinde olmayan bir insan gibi, “Biri gelsin de ip salsın, o ipe sarılıp çıkayım” diye düşünmez. Varsa pençelerini, ayaklarını, tırnaklarını kullanır. Elleri zincirle bağlı olsa, ağzıyla ayaklarını basacak bir yer yapar. Hâsılı elli türlü ve elli alternatifli yolla oradan mutlaka çıkmaya çalışır.

Şimdi bize düşen şey de, eğer bir doğru yola Allah’ın lütfuyla getirilip konmuşsak, o yolda karşımıza elli bin türlü engel ve mânia çıksa da her şeye rağmen bütün engelleri aşıp Allah’ın izni ve keremiyle yolumuza daha hızlıca devam etmeye çalışmaktır. Bence işte gerçek millet sevgisi budur.

Mefkûre Delileri

Bu hâle gelmiş bir insanın uykuları kaçabilir, bazen evinin yolunu unutabilir, çocuğuna “senin ismin neydi?” diye sorabilir. Çünkü insan bir mevzua ne kadar cinnet derecesinde düşkünlük gösterirse, başka meselelere karşı o kadar lakayt kalır. Evet, bir meseleye konsantre olmuş bir insan, çok iyi bildiği meselelerde bile bazen âdeta nisyan yaşar. Dalgındır o insan ama kendi meselesinde dalgın değil, dalgıçtır.

Zaten asıl mesele, ulvî bir düşüncenin, yüce bir mefkûrenin dalgıcı olabilmektir. Elli defa dalmamıza rağmen elimize bir şey geçmese de “bir cevher bulur, bir mercan adasına ulaşabiliriz” deyip yeniden bir kere daha, bir kere daha dalmak… Elbette ki dalgıçlığın boğulma, çıkamama, zararlı şeylerle karşılaşma gibi riskleri de vardır. Ama mefkûrenin dalgıcı olma mevzuuna gelince, o, netice itibarıyla muhakkak hayır getirir. Muhakkak hayır ise muhtemel tehlikelerden dolayı terk edilemez. Buna göre Allah’a kulluğun; hicret gibi, hasret, hicran ve dâussıla gibi, eza ve cefalara maruz kalmak gibi muhtemel sıkıntıları vardır ama bunun karşısında muhakkak Cennet vardır. Onlar muhtemel, Cennet ise muhakkaktır. Nitekim bu espriye bağlı olarak Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: إِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنيِنَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılık olarak Cennet’i verip mü’minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.”4 Cennet O’nun olduğu gibi senin malın, canın, nefsin, evlad u iyalin de O’nundur. Bütün bunlar, insana emanet olarak verilmiştir. Allah (celle celâluhu), bu âyette, tabiri caizse yumuşak bir pazarlıkla “Benim sana verdiğim emanetleri Bana yeniden iade et. Bunun karşılığında sana ebedî Cennet, ebedî saadet vereceğim.” buyurmaktadır.

Aynı zamanda burada bir tenezzül dalga boyu da vardır. Allah, doğrudan doğruya insanı muhatap alıp onunla konuşmakta, “Siz onu Bana verin, Ben de bunu size vereyim.” diyerek bir mukavele teklifinde bulunmaktadır. Bunlar, ilâhî kelam açısından tenezzül dalga boylu tecellîlerdir.

Aynen öyle de bana göre, “Milletimi burnumun kemikleri sızlarcasına seviyorum.” sözü ancak onun yolunda can dâhil her şeyini vermeye âmâde olmakla doğrulanabilir. Milletini seven bir insan, otururken, kalkarken, yatarken vs. hayatın her karesinde onu düşünmelidir. Meselâ bir insan, gece yarısı kalkıp bir fikir vermek suretiyle insanları milleti hesabına harekete geçirecek ölçüde bu meselenin derdiyle kıvranıyorsa, bence o insanın vatan ve milletine karşı sevgisi var demektir. Diğeri kuru bir iddiadan öteye geçmeyecektir.

Milletimize Güven ve Diriliş Ümidi

Tarihte eda ettiği misyonlar açısından bakınca içinde neşet ettiğimiz bu millete güvenmemiz gerektiği kanaatindeyim. Elbette ki bu, Allah’a güvenme, Allah’a dayanma, Allah’a itimat etme mânâsında bir güvenme değildir. Peki öyleyse milletimize niçin güvenmemiz gerekir? Çünkü bu aziz millet tarihte hiçbir zaman uzun boylu esaret altında kalmamıştır, böyle bir zillete boyun eğmemiştir. Bu demektir ki, o, bundan sonra da, sonsuza kadar bir dejenerasyona katlanmaz, boyun eğmez. Meselâ Çanakkale’de kırılıp dökülmüş, cenazeleriyle düşmanın önüne atılmış, o ifritten kuvveti ölümüyle önlemiş ama asla teslim olmamıştır. Zira bir Batılının ifadesiyle, her milletin müdafaadan ümidi kesildiği anda bu milletin taarruzu başlamaktadır. Gerçekten de öyledir. Milletimiz, Millî Mücadele’yle işgal güçlerinin hakkından gelmiş ve ülkeyi düşmandan temizlemiştir. Evet o, hiçbir zaman esarete tahammül etmemiş ve başkasının esareti altında yaşamaktansa “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” felsefesiyle hareket etmiştir. Bence işte bu karakterde olan bir millete güvenilmelidir.

Ayrıca şu husus da asla unutulmamalıdır ki, İslâm dünyasında Türkiye’nin maruz kaldığı bombardımana başka hiçbir ülke maruz kalmamıştır. Bomba burada patlamış ve onun “yakma, kurutma, arkadan hastalık bırakma” gibi en müthiş alfa tesirleri de burada kendini hissettirmiştir. Diğerleri beta veya gama şualarından ne kadar müteessir olmuşlarsa, işte o ölçüde tesir altında kalmışlardır. Evet, esas mağduriyeti bizim milletimiz yaşamış ama buna rağmen o asla öldürülememiştir. Bakın hâlâ milletimizin önünü kesmek istiyorlar, ama o başka türlü bir dirilme yolu buluyor ve yine diriliyor.

Akla-Mantığa Dayalı Kolektif Şuur

Şimdi topyekün bir millet olarak böyle bir “ba’sü ba’del mevt” heyecanı, bir diriliş humması yaşıyor isek bence bu noktada kolektif şuur meselesi üzerinde hassasiyetle durmamız gerekir. Evet, bu süreçte millet fertleri olarak bizler, birbirimize karşı tam bir güven ve itimad içinde, “beraber olalım, beraber çalışalım, fikir üretelim, teâti-i efkârla, beyin fırtınasıyla meselelerimizi çözelim” anlayışı içinde olmalıyız. Ama temelde o kolektif şuur meselesi bence bir iradenin ürünü olmalı, akla dayanmalı ve bu mevzudaki gayretle semere arasındaki münasebet de çok iyi kavranmalı ki o meselenin devam ve temadisi olsun. Mevzu böyle sağlam esaslar üzerine bina edilirse yanılma da olmaz. İnsan, akıl ve iradesiyle kolektif şuuru gerçekleştirebilirse, yani çağrısını akla, mantığa ve iradeye dayandırabilirse, o, bilgiye dayanmış olur ve kalıcılık vaad eder. Hâlbuki sadece görenek ve geleneklerle dem ve damarımıza işlemiş bir ahlâk ve kültür, ciddi bir saik karşısında dağılabilir. Ama akıl, mantık ve muhakeme ile işin mebde ve münteha arasındaki münasebeti nazar-ı itibara alınarak mesele değerlendirildiğinde atılan adımlar da kalıcı ve uzun soluklu olur. Tıpkı yatırımını ticaretin kanun ve kurallarına göre yapan bir tüccar gibi. Yaptığı yatırım ona ne zaman döner, nasıl ürünler alınır belli değildir. Hatta yatırımlar karşısında hiçbir şey almamak da ihtimal dâhilindedir. Fakat esbab-ı âdiye içinde çalışılır ve gayret edilirse, Allah’ın izniyle o cehd ve emeğin karşılığı alınır. Çünkü hesaplar ona göre planlanmış, ona göre yatırım yapılmıştır.

Bu sebeple bana göre bütün bir toplum olarak dirilişe yürüdüğümüz şu günlerde, kolektif şuur da akıl, mantık, muhakeme ve insan iradesine dayandırılıp her alanda müşterek hareket sağlanmalıdır. Ayrıca ilim alanındaki keşif ve tespitler de kullanılarak milletimizin terakkisi ve din-i mübîn-i İslâm’ı i’lâ için yol-yöntem daha işlek, daha hızlı hâle getirilmelidir. İşte ancak böylesi bir kolektif şuurla yürüdüğümüz yollar şehrah hâline gelir ki, tabiî bu da oturup konuşmaya, meşverete ve beyin fırtınasına bağlıdır.

Hâsılı, milletini gerçekten seven bir insan, onun yeniden kendi değerleriyle dirilmesi adına sürekli bir cehd ve gayret içerisinde bulunmalı ve aynı zamanda bu millî-mânevî değerleri bütün dünyaya duyurma aşk ve heyecanı içinde olmalıdır.



1 Bkz.: es-Sağânî, el-Mevzûât s.53; es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene s.297.


2 el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 1/386; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 69/118.


3 Bediüzzaman, Lem’alar s.64 (On Birinci Lem’a, Birinci Nükte).


4 Tevbe sûresi, 9/111.

0 yorum

Yorum Gönder