29 Aralık 2016 Perşembe

Kalb İbresi - Kalbteki Sevgiyi İfade Yolları

Soru: Resûl-i Ekrem Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde, meâlen, “Sizden biri kardeşini seviyorsa, ona sevdiğini söylesin.”1 buyuruyor. Bir mü’minin, muhabbet duyduğu bir arkadaşına sevgisini bildirmesinin yolları ve esasları nelerdir?

Cevap: Hadis kaynaklarına bakıldığında bu hadis-i şerifin, arka planını çok bilemediğimiz bir hâdise münasebetiyle şerefsüdûr olduğu görülür. Şöyle ki, Fahr-i Kâinat Efendimiz bir şahısla beraberken yanlarından başka bir zat geçer. Allah Resûlü’nün yanında bulunan sahabî, Habib-i Ekrem Efendimiz’e, “Ey Allah’ın Resûlü ben şu genci seviyorum.” der. Bunun üzerine aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz, “Peki bunu kendisine haber verdin mi?” diye sorar. Hayır cevabını alınca, o sahabîye, arkadaşına gidip ona olan sevgisini bildirmesini tavsiye buyurur.2

Yukarıda ifade ettiğimiz gibi her ne kadar bu hâdisenin arka planı hakkında kesin ve net bir malumatımız bulunmasa da, bir ihtimal olarak, o iki şahsın kendi arasındaki hususi bir durum münasebetiyle böyle bir tavsiyenin yapıldığını söyleyebiliriz. Çünkü fetanet-i uzma sahibi Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşya ve hâdiselere mahrutî bir nazarla baktığından ashab efendilerimizin birbiriyle münasebetlerini çok iyi okuyor, çok iyi biliyordu. Evet o, arkasında saf bağlayan insanların umumî ahvaline vâkıftı. Meselâ onların bir saf teşkil ederken topukları, diz kapakları, omuzları birbirine değecek ölçüde, âdeta bir bünyan-ı marsus gibi, rasin ve mazbut bir halde bulunup bulunmadıklarına; gelip geçerken birbirlerine karşı bakış keyfiyetine, yürekten bir selamla veya göz ucuyla bir nigah-ı âşinâ kılarak “merhaba” deyiş hâllerine varıncaya kadar aralarındaki münasebeti her zaman öyle doğru okuyor, haklarında vereceği hükümleri öyle yerli yerinde ortaya koyuyor, öyle isabet buyuruyorlardı ki, daha ötesi olamaz. Evet, bu şekilde muhataplarını tanıma, bilme ve onlar hakkında tastamam isabet kaydetme ancak fetanet-i uzma sahibi İki Cihan Serveri’ne has bir keyfiyettir.

Diğer yandan, gökler ötesi âlemlerle sürekli münasebet içinde olan Allah Resûlü’nün, vahy-i ilâhi vesilesiyle insanların durumundan haberdar olma gibi aşkın bir yanı söz konusudur. Bu sebeple diyebiliriz ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz ister vahiyle kendisine bildirilmesi neticesinde, isterse aşkın fetanet ve üstün sezisiyle o iki insan arasında bir problem olduğunu sezmiş ve bu sebeple onlardan birinin “Ben falanı seviyorum.” demesi karşılığında hiç vakit fevt etmeden hemen “Git ona sevdiğini söyle!” diye buyurmuş olabilir. Ancak hâdisenin arka planında bahsettiğimiz tarzda bir ihtimal söz konusu olsa bile meseleyi umumi olarak ele almada da herhangi bir mahzur olmasa gerek. Yani sebebin hususiliği, hükmün umumiliğine engel teşkil etmemektedir. Bundan dolayı diyebiliriz ki, mezkûr hâdise münasebetiyle vârid olan bu hadis-i şerif, umumî mânâda herkese hitap etmekte ve kardeşine sevgi duyan bir mü’minin, bu sevgisini o kişiye söylemesini veya bir yolunu bulup bunu ona ihsas etmesini umumî mânâda tavsiye buyurmaktadır. Zaten inananlar arasındaki kardeşlik ve tesanüdün tesisi açısından meseleye bakıldığında, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyurduğu bu hususun, mü’minlerin birbiriyle kaynaşmaları, birbirine sıcak bir nazarla bakıp güven duymaları, gönüllerin birbirine ısınması ve suizanna gidecek yolların ta baştan kapanması adına ne kadar önem arz ettiği anlaşılacaktır.

“Halid, Allah şahit seni çok seviyorum”

Asr-ı Saadet’e bakıldığında, Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ışıktan düsturunun sahabe-i kiram efendilerimizin hayatlarında çok önemli bir yer teşkil ettiğini ve bu lâl u güher söz istikametinde nice hâdisenin vukû bulduğunu görebiliriz. Meselâ Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), Yermük savaşında Hazreti Halid’i azledip huzuruna çağırdığında şu ifadeyle sözüne başlamıştı: “Ey Halid! Allah şahid seni çok seviyorum.” Hazreti Ömer’in diğer insanların yanında, bir topluluk içinde Seyyidinâ Hazreti Halid’e bu şekilde bir hitapla sözüne başlaması, daha sonra söyleyeceklerinin hüsn-ü kabul görmesi adına çok önemli bir referans olacaktır. Ayrıca azledilişi dolayısıyla Hazreti Halid’in içinde oluşabilecek muhtemel ukdeleri de ta baştan silip süpürecektir. O büyük halife sözlerine şöyle devam eder: “Ancak ey Halid! Halk elde edilen zaferleri senin şahsında buluyor. Ben biliyorum ki, bu zaferleri bize ihsan eden Allah’tır. Bu sebeple seni görevinden azlediyorum.”3 Zaten Hazreti Halid’in akidesi de bu sözlere ters değildir ki, onlara karşı herhangi bir itirazda bulunsun. Hazreti Ömer bu sözleriyle şirke karşı ilan-ı harp ettiğini ortaya koyuyor; bunun üzerine Hazreti Halid de hemen onun yanında yerini alıyordu. İşte Hazreti Ömer’in Hazreti Halid’e olan sevgisini bu şekilde dile getirmesi ve sözüne böyle bir ifadeyle başlaması daha sonra söylenecek sözlerin teveccüh görüp hüsnükabulle karşılanması ve vahdet-i ruhiyenin teessüsü adına çok önemli bir vesile olmuştur.

Mübalağa - Meddahlık ve Natürel Sevgi

Şimdi bir mü’minin, sevgisini kardeşine duyurması, bildirmesi ne kadar ehemmiyetli ise, bu güzel amel yerine getirilirken samimi ve içten olunması, sunîliklere girilmemesi, zımnî yalan olan mübalağalara başvurulmaması da o ölçüde ehemmiyet arz eder. Her hususta olduğu gibi bu mevzuda da yanılmaz ve yanıltmaz rehberimiz Rehber-i Ekmel Efendimiz’dir (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm). Çünkü O, duyguda, düşüncede, ibadet ü taatte, insanların birbirlerine karşı davranışlarında vs. bütün bir hayatı talim etmek için gönderilmiştir. İşte biz, “Bir kardeşimiz hakkında müspet duygularımızı nasıl ifade edeceğiz, onun meziyet ve faziletlerini dillendirirken nasıl dillendireceğiz?” Bütün bunları da yine Efendiler Efendisi’nin o lâl u güher söz ve beyanlarından öğrenmemiz gerekir. Bu açıdan hadis-i şeriflere bakıldığında sahih kaynaklarda yer alan şu meşhur vak’ayı hatırlayabiliriz: Bir sahabî efendimiz, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in huzurunda, yüzüne karşı bir arkadaşını medh ü sena etmişti. Bunun üzerine Allah Resûlü o şahsa, “Arkadaşının boynunu kırdın!” buyurup bu sözünü üç kez tekrar etti ve ardından da, “Bir kimse kardeşini illa övecekse bari, ‘Falancayı ben öyle zannediyorum, ancak işin iç yüzünü Allah bilir. Ben hiç kimseyi Allah’a karşı tezkiye edemem’ desin!” buyurdu.4

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bu ikaz ve tenbihini doğru anlayıp doğru yorumlamak için biraz önce izah etmeye çalıştığım bir hususu müsaadenizle bir kez daha dile getirmek istiyorum. O da şudur: İnsanlığın İftihar Tablosu, muhataplarını âdeta avucunun içi gibi çok iyi bilir, çok iyi okur, çok iyi tanırdı. Bu hususu yani muhatabı tanıma mevzuunu kanaatimce bir sabite gibi kabul edip Efendimiz’in beyanlarına hep bu nazarla bakılması gerekir. Çünkü böyle bir bakış açısı bize, o nurefşân beyanlar hakkında sağlam ve sıhhatli hükümlere ulaşmada ciddi fayda sağlayacaktır. İşte meseleye bu perspektiften bakıldığında şunu söyleyebiliriz: Demek ki yüzüne karşı medh ü senada bulunulan zat, henüz böyle bir medhi kaldırabilecek ruhî seviyeye ulaşmamıştı, böyle bir övgüyü taşıyabilecek tahammülü yoktu. Bu sebeple bilinmesi gerekir ki, sevme, sevdiğini duyurup hissettirme başka bir meseledir; meddahların yaptığı gibi mübalağalara girme, ortalığı Kırkpınar’a çevirecek şekilde etrafa yağ döküp gezme; “Onun eşi-menendi yok..”, “Bir sengine yekpâre acem mülki fedadır.” türünden laflar etme tamamen farklı bir meseledir. İkincisi, kardeşinin boynunu kırmaya matuf ifadelerdir ki memnu olan budur. Hem bu tür ifadeler medh ü sena edilen zatı baştan çıkardığı/çıkaracağı ve onun uhrevî hayatının mahvına sebep olacağı gibi, başkalarının gıpta damarını da tahrike vesile olur. Gıpta mahzursuz görülse de, unutulmaması gerekir ki, gıpta ile haset hemhuduttur. Bu sebeple gıpta duygusunun tahrik edilmesi tehlikeli bir sahaya kardeşini sürükleme demektir. Evet, siz birini övdükçe başkalarının içinde ona karşı çekememezlik ve haset hislerini tetiklemiş ve onun aleyhine pek çok sunî düşman icat etmiş olursunuz.

Bu sebeple bence mübalağalara girip büyük pâye, büyük unvanlarla kardeşlerimizi anmak; anıp onları haset ve kıskançlığın hedefi hâline getirmek yerine, onlara karşı fevkalâde sadakat göstermekle kardeşliğin hakkını vermeye çalışmamız gerekir. Bu açıdan, zımnî yalan olan mübalağalara girmeden, akıl, mantık ve kalbin kabul edeceği, ruhanîlerin ve mele-i âlânın sakinlerinin “evet” diyeceği, dinin ruhuna ve Kur’ân akliliğine uygun bir üslupla muhabbet ve sevgimizi dile getirip ortaya koymalıyız.

Bu mevzuda neyin doğru neyin eğri olduğunu tefrik ve tespit ise vicdanın kadirşinas kıstaslarına emanettir. Evet, siz vicdanın hakemliğine başvurduğunuz takdirde neyin mübalağa ve hilaf-ı vâki beyan olduğunu neyin saf, natürel sevgiyi ifade ettiğini sezip anlayacaksınız.

Sevgiyi İfadede Değişik Yol ve Vesileler

Dille beyanın dışında, elbette ki sevgiyi ifade etmenin daha başka yolları da vardır. Meselâ sevdiği kişinin arkasından dua etmek bu yolların en güzel ve en doğru vasıtalarından biridir. Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “En süratle
kabule karin olan dua, gaibin gaibe duasıdır.”5 buyuruyor. Bir insanın, sevdiği bir arkadaşına, onun hiç haberi olmadan gıyabında dua etmesi, hem sevginin Allah için olduğuna bir delildir, hem de o iki kişi arasında sımsıcak bir muhabbetin tesisi adına çok önemli bir vesiledir.

Sevgiyi ifadenin önemli bir yolu da, insanın sevdiği zat hakkındaki hüsn-ü zannını, o zata ulaştırabilecek üçüncü şahısların yanında dile getirmesidir. Meselâ bir insan, “Ben şimdiye kadar falan kimsenin hiçbir kötülüğüne şahit olmadım. Hatta bazen belki benden bir kısım kötülükler sadır oldu ama ben ondan hep iyilik gördüm. O, yaptığım kötülükler karşısında hiçbir zaman aynıyla mukabelede bulunma gibi bir tavır içerisine girmedi” türünden ifadeler kullanarak başkaları yanında ona olan güzel duygu ve güzel düşüncelerini dile getirebilir. Arkadaşının kendisi hakkında söylenen bu tür beyanlardan haberdar olması o iki kişinin kalbleri arasında sevgi köprülerinin kurulması adına çok önemli bir vesile olacaktır.

Aynı zamanda bilinmesi gerekir ki, yapılan her bir iyilik de sevgiyi ifade yollarından biridir. Hiç unutmam arkadaşlardan bir tanesi diğerine şöyle demişti: “Allah bana bağımdan, bahçemden şu kadar ürün verdi. Eğer kardeşsek ben bunu seninle bölüşmek istiyorum.” Bu öyle centilmence bir tavırdır ki, siz elli defa “Ben seni seviyorum kardeşim!” deseniz bu ölçüde müessir olamazsınız. Elbette ki o şahsın böyle civanmertçe bir tavır sergilemesi karşısında siz kendinize düşeni yapar ve böyle bir teklifi kabul edemeyeceğinizi beyan edersiniz. Bu, ayrı bir mesele. Benim burada dikkat çekmek istediğim nokta, o insanın îsar ruhuyla hareket etmesi ve bunun neticesinde de bir sevgi selinin karşılıklı olarak kalblere akıp durmasıdır.

Tabiî, îsar hasletini sadece maddî olarak ihsanda bulunma, yemeyip yedirme, giymeyip giydirme şeklinde anlamamak, onunla sınırlandırmamak gerekir. Belki yeri geldiğinde kendi hissiyat, görüş, düşünce ve fikirlerimizi bir kenara koyup kardeşimizin hissiyat, görüş, düşünce ve fikirlerini tercih etmek, kimi zaman maddî meselelerde fedakârlıkta bulunmaktan daha fazla sevgi bağlarını güçlendiren önemli vesilelerden biridir. Evet, karşı tarafın düşüncelerine saygılı olup onları kabul etme, kendi hissiyatımızı kardeşimizin hissiyatı içinde eritip yok etme öyle bir vasıtadır ki, onunla gönül kapılarını ardına kadar açabilirsiniz. Meselâ, bir arkadaşınız size, bir konuda bazı tavsiyelerde bulundu. Siz de bunun üzerine içinizin sesi olarak, “Kardeşim! Allah senden ebediyen razı olsun! Ben bugüne kadar bu meseleye hiç böyle bakmamıştım. Ortaya attığın bu fikirler benim hiçbir zaman düşünüp akledemediğim enginlikte. Bu fikir ve tekliflerin, benim için öyle ufuk açıcı oldu ki, Allah’ın izniyle ben pek çok problemi bu sırlı anahtarla çözebilirim.” türünden bazı sözler söylemek suretiyle sevginizi ifade etmiş ve kardeşinizin gönlünü size karşı muhabbetle lebâleb hâle getirmiş olursunuz.

Gördüğünüz gibi sevgiyi ifade etmenin pek çok yolu vardır. Sözlerinizle, gıyaben yaptığınız dualarınızla, îsar ruhuyla hareket etmekle gönüllere girebilir ve bunların hepsini bir yönüyle “seni seviyorum” mülâhazası şeklinde ele alabilirsiniz.

Ütopik bulabilirsiniz, fakat ben bu noktada durup size bir hissiyatımı ifade etmek istiyorum. Fakir, öyle arzu ediyorum ki, keşke inanan insanlar birbirlerini âşık-maşuk münasebeti içinde sevseler. Yani biri Leyla ise diğeri Mecnun, biri Vamık ise öteki Azra, biri Şirin ise beriki Ferhat, biri Kerem ise öbürü Aslı olsa. Birbirlerini görmek için âdeta mehâliki iktiham etse yani her türlü sıkıntı, meşakkat ve tehlikelere karşı göğüs gerip katlansa ve birbirlerinin arkasından koşturup dursalar. Fakat beşer tabiatının ne tür zaaflardan mündemiç olduğunu nazar-ı itibara aldığımız zaman, aşk derecesinde böyle bir sevgi ve alâkanın öyle çok kolay gerçekleştirilemeyeceğini de biliyoruz.

İşte bu noktada yapılması gereken ve mü’mine yakışan tavır, arkadaşlar arasında yaşanan bir kısım arıza ve problemlere takılıp kalmamak ve yapılan kötülüklere aynıyla mukabelede bulunmamaktır. Evet, kötülük bile görsek bize düşen aynıyla mukabelede bulunmak değil, onun arkasından bir iyilik yapmaktır. Böylece kötülüğü devam ettirebilecek elleri-kolları, iyilik ve ihsanla bağlamış olacağız. Ayrıca kendimizi kardeşimizin yerine koyup, o, nelerden hoşlanıyorlarsa, aynı şeylerden bizim de hoşnut olacağımızı düşünmek yani empati yaparak muhatabımızı anlamaya çalışmak da bu mevzuda çok önem arz eder. Çünkü siz başkalarına değer atfettikçe, onlar da size değer atfeder. Böylece değerlerin tedahülü (birbiri içine girmesi), içtimaı gerçekleşir; bu da kalbler arasında derin bir muhabbet ve kaynaşmaya vesile olur.



1 Tirmizî, zühd 54; Ebû Dâvûd, edeb 122.


2 Ebû Dâvûd, edeb 122; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/140, 150, 156.


3 Bkz.: et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/491; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 16/266; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târîh 2/381.


4 Buhârî, şehâdât 16, edeb 54, 95; Müslim, zühd 65.


5 Buhârî, mezâlim 9; Müslim, zikr 88.

0 yorum

Yorum Gönder