29 Aralık 2016 Perşembe

Kalb İbresi - İlim İçin Yolculuk

Soru: Selef-i salihînden birçok âlimin henüz küçük yaşta iken ilim tahsili için yuvalarından ayrılıp seyahate çıktıklarını görüyoruz. İyi bir eğitim için çocuk yaşta evden ayrılıp başka bir yere gitmek gerekli midir? Meseleyi günümüz şartları açısından değerlendirir misiniz?

Cevap: İlim tahsili için seyahate çıkıp başka diyarlara göç etmenin mutlak mânâda şart olduğu söylenemese de, ister metafizik, isterse müspet ilimler sahasında ehl-i ilim ve hakikat âşıkları için onun çok önemli bir husus olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Bu ehemmiyetinden olsa gerek, pek çok hadis-i şerifte ilim için yapılan yolculukların nazara verilerek takdir ve teşvik edildiğini görüyoruz.

Sonu Gidip Cennet’e Dayanan Yol

Meselâ bir hadis-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: مَنْ سَلَكَ طَرِيقًا يَلْتَمِسُ فِيهِ عِلْمًا سَهَّلَ اللّٰهُ لَهُ بِهِ طَرِيقًا إِلَى الْجَنَّةِ “Bir kimse ilim öğrenmek için bir yola koyulursa, bu vesileyle Allah o ilim yolcusuna Cennet’e giden yolu kolaylaştırır.”1 Evet, her kim Cenâb-ı Hakk’ın muradını hedefleyerek ilim için hicret ederse o şahıs ucu gidip Cennet’e dayanan bir yola sülûk etmiş demektir. Allah (celle celâluhu) o şahsı Cennet’e götürecek tavır ve davranışları ortaya koymakla serfiraz kılar ve artık o kimse âdeta Cennet koridorunda yürüyor gibi yaşar.

Bu mevzuda zayıf da olsa, başka bir rivayet de şu şekildedir: اُطْلُبُوا الْعِلْمَ وَلَوْ بِالصِّينِ “İlim Çin’de de olsa tahsil ediniz.”2 (Gerçi, bazı muhaddisler, bu sözün, Efendimiz’e isnad edilen “uydurma” bir beyan olduğunu ve sened zincirindeki kırılmalardan dolayı hadis kabul edilemeyeceğini vurgulamışlardır; fakat, “Bu zayıf bir hadistir.” diyenler de olmuştur. Şayet, bu ifadeyi hadis kabul edersek, şöyle düşünebiliriz) Çin’in o dönem itibarıyla Arap Yarımadası’na bilinen en uzak ülke olması dolayısıyla bu beyanda özellikle Çin’in zikredildiği söylenebilir. Böylece en uzak bir beldede de olsa ilmin peşine düşülmesi ve onun alınıp getirilerek insanların istifadesine sunulmasının ehemmiyetine dikkat çekilmiş olmaktadır. Bir de, kadim bir medeniyet merkezi olması dolayısıyla Çin bilhassa zikredilmiş olabilir. Evet, o dönem itibarıyla Çin çok önemli bir ilim ve medeniyet merkeziydi. Hâlbuki meselâ o günkü Avrupa ilimden mahrum bir zaman koridoru içinde bulunuyordu. Medeniyet tarihçilerinin ifadeleri içinde Müslümanlar beşinci asırda bir Rönesans yaşadıkları devirde Avrupa coğrafyasında bedevilik hükümfermaydı. Öyle ki şu an herkes tarafından bilinen meşhur bazı Avrupa üniversitelerinin yerinde o dönemler koyu bir cehalet hüküm sürüyor, medenî hayattan uzak o beldelerde insanlarla hayvanlar aynı mekânı paylaşıyorlardı. Demek o kadar ilimden mahrum idiler. Daha sonra Endülüs’ten gelen ilim akımlarıyla onlar, maddî dünyalarını yeniden inşa ve kendi durumlarını düzeltme imkân ve fırsatını buldular. Bu sebeple denilebilir ki, eğer Asr-ı Saadet döneminde Avrupa’da ilim adına alınabilecek bir şeyler olsaydı ihtimal Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) orayı da işaret buyururlardı.

Bu beyan-ı nebevîde ayrıca üzerinde durulabilecek hususlardan bir diğeri de, onda “inanç, hayat felsefesi, dünya görüşü” gibi hususların değil de ilmin nazara verilmesi, ilmin vurgulanmasıdır. Zira Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyayı teşrif buyurduklarında Hinduizm, Budizm, Brahmanizm, Şintoizm gibi farklı dinler o coğrafyada mevcuttu. Ancak İnsanlığın İftihar Tablosu bunların hiçbirini hedef göstermeyip Çin’deki ilmi nazara vermiştir. Bundan dolayı Efendimiz’in bu sözünden, ilmin bir ilim olarak alınması gerektiği, ama içine bâtıl akide ve sapık düşünceler girmişse onlara karşı da tedbir, temkin ve teyakkuz içinde olunması gerektiği mevzuunda bir tenbihin var olduğunu istinbat edebiliriz. Hâsılı, her ne kadar hadis kriterleri açısından zayıf olsa bile, bu beyanın, en uzak beldede de olsa ilmin peşinde olunması ve onun, mü’minin yitik malı olarak kabul edilip her nerede bulunursa bulunsun alınıp istifadeye sunulması gerektiği gibi birçok önemli hakikati ihtiva etmesi dolayısıyla konumuza ışık tutma adına önemli bir ölçü ve kıstas olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak konunun başında da ifade edildiği gibi ilim tahsili için vatanını terk edip uzak diyarlara seyahatte bulunmak ciddi mânâda ehemmiyet arzetse de, olmazsa olmaz bir şart değildir. Zira insan doğup büyüdüğü yerde de ilim tahsil edip bulunduğu sahada en zirve noktaya ulaşabilir. Önemli olan, doğru bilgileri, doğru insanların elinden, doğru bir şekilde alabilmektir. Yoksa, yanlış yollara sevk edebilecek mürşid görünümlü kişilerin elinde bir insan, ister uzakta olsun ister yakında, değişik dalâlet ve sapıklıklara kendini kaptırabilir. Niyazi Mısrî’nin “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş...” ifadelerini hatırlayacak olursak; diyebiliriz ki, önemli olan, uzak olsun-yakın olsun doğru bir rehber veya mürşidi bulabilmektir.

Meselâ hicri 7. ve 8. asırlarda İstanbul’da ilim çok ileri bir seviyede olduğundan orada neş’et eden insanlar İstanbul’da kalmış ve doğup büyüdükleri beldede eğitimlerini sürdürmüşlerdir. Bundan dolayı da, o dönemde İstanbul’da hayata uyanan bir ilim tâlibinin illâ da yuvasından ayrılıp gurbete gitmesine gerek olmayabilirdi. Ancak aynı dönemde İstanbul’daki ilmî atmosferin daha canlı, daha mükemmel olduğunu düşünen Anadolu’daki pek çok ilim tâlibi, daha engin, daha zengin, daha seviyeli bir noktaya ulaşma adına memleketinden ayrılıp İstanbul’a göç etmiştir.

Belki bu noktada şöyle bir husus akla gelebilir: Toplumumuzda yaygın bir anlayış olarak, çok defa ailesinin yanında olan bir kimse, –Anadolu’da çokça kullanılan bir tabirle– aileleri tarafından hemencecik baş göz edilmek istenmektedir. Zira anne-babalar genelde bir an önce torun sahibi olmayı, hatta torunlarının çocuklarına ulaşmayı arzulamaktadırlar. Böyle olunca da ilim tâlibi, uzun soluklu ve ciddi fedakârlıklar isteyen ilmî çalışma ve faaliyetler için fırsat bulamamakta, eğitimini istediği seviyede sürdürme imkânından mahrum kalabilmektedir. İşte böyle bir durumda ilim adına seyahatlerin gerekli olduğu söylenebilir. Ancak böyle bir tercihte bulunurken, insan, âsice bir tavırla anne-babasına karşı çıkmamalı, onları görmezden gelmemeli; aksine hissiyatlarını hesaba katarak gönüllerini almalı ve bir yolunu bulup onları ikna etmesini bilmelidir. Belki bu noktada, ilim uğruna ortaya konacak hasbîlik ve fedakârlıkların hem ailesi, hem milleti, hem de bütün insanlık için getireceği faydalar anlatılıp geri dönüldüğünde onların da memnun olacağı bir keyfiyette bulunacağı hatırlatılabilir. İşte bu yapılabildiği yani anne-babaların gönülleri alınıp hoşnut edilebildiği takdirde, daha yararlı olacağı düşüncesiyle uzak bir yerde ilim tahsil etme, gurbetin hüzün ve meşakkatlerine katlanma aynı zamanda kişiye bir hicret sevabı da kazandırır.

Zaten tarih boyu, sizin de soruda ifade ettiğiniz gibi, selef-i salihînden nice kıymetli insan işte bu niyetle, daha mükemmele ulaşma duygu ve düşüncesiyle yuvasından ayrılıp ilim için başka diyarlara hicret etmiştir.

Hüccetü’l-İslâm İmam Gazzâlî

Meselâ Hazreti Gazzâlî, ilim yolunda, İslâm coğrafyasının dört bir tarafını gezip diyar diyar dolaşan büyük âlimlerden biridir. O, Nizamiye Medreseleri’nin yeni kurulduğu bir dönemde Tus şehrinde dünyaya gelmiştir. Ancak ilim tahsili için Tus şehrinde alacağı eğitimi yeterli görmemiştir. O, Tus’ta alacağını aldıktan sonra Cürcân’a gitmiş, akabinde Nişâbur’a uzanıp ilim yolculuğunu burada devam ettirmiş; orada meşhur kelam âlimi İmamü’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin talebesi olmuş; ayrıca Şam, Kudüs, Mekke, Medine gibi birçok ilim merkezini gezmiş, değişik beldelerdeki pek çok büyük âlimden ders almış, mânâ âleminin kahramanlarından istifade etmiş, Nizamiye Medreseleri’ni dolaşmış; daha sonra o medreselerin başına geçerek şimdiki mânâsıyla rektörlük vazifesinde bulunmuş ve bütün bunların neticesinde İslâm âleminin gür bir sesi olarak hak ve hakikate tercüman olmuştur. Onun ilmî yolculuklarıyla alâkalı anlatılan bir menkıbeyi yeri gelmişken burada zikretmek istiyorum: Nakledilenlere göre İmam Gazzâlî, Cürcân’da beş yıl süren ilim tahsilinden sonra bir kafile içinde Tus’a dönerken eşkıya, kafilenin yolunu kesip kafileye ait ne var ne yoksa hepsini alırlar. Tabiî bu arada Gazzâlî’nin ders notlarını da gasp ederler. Hazreti Gazzâlî, eşkıya başına giderek aldıkları paranın bir önemi olmadığını ancak notlarının bulunduğu defteri geri vermelerini talep eder. Notlarını, kendi anlayacağı şekilde yazdığından, bu defterin onların hiçbir işine yaramayacağını da ilave eder. Bunun üzerine eşkıya başı önce; “Kâğıttaki ilmin sana ne faydası var, git onları kafana koy.” diyerek Hazret’le alay eder, fakat neden sonra ders notlarını kendisine verir. Eşkıya reisinin bu sözlerini ilâhî bir ikaz olarak değerlendiren Hazreti Gazzâlî de yazıp not ettiği ne varsa hepsini hıfzına alıp Tus’a öyle döner.

Tedvin Döneminin Müstesna Kâmetleri

İlim adına yapılan yolculukların söz konusu edildiği bir yerde, tedvin dönemindeki selef-i salihinin yaptığı ilim yolculuklarını hatırlamamak da mümkün değildir. Çünkü onlar bazen, bir sahabî veya tâbiînden duydukları tek bir hadisi teyit etmek maksadıyla aylarca seyahat etmiş, uzun yolculuklara çıkmış, ilim ve hakikat aşığı müstesna dimağlardır. Meselâ Medine-i Münevvere’de oturan bir zat, duyduğu bir hadisin tek bir ravisi olduğunu ve onun da Şam’da bulunduğunu öğrenince, kalkmış, bildiği bir hadisi sadece teyit maksadıyla Şam’a gitmiştir. O günün ilim ehli, günümüzde olduğu gibi uluorta “Peygamberimiz şöyle buyurdu” diyerek hadis nakleden bir kimsenin sadece bu sözünü kâfi görerek kanaat eden insanlar değillerdi. “Bu hadisi kim rivayet etti, nasıl söyledi, hangi kelimelerle telaffuz etti?” gibi soruları sorar, en hassas kriterlerle bu soruların cevabını araştırıp bulur, ondan sonra bir kanaate varırlardı. Evet onlar, gerektiğinde hiç tereddüt etmeden tek bir hadis için altı aylık bir yolculuğa katlanırlardı.3 Bu tür seyahatlerin o kadar çok misali vardır ki, asıl mevzumuz olmadığından o misalleri ilgili kitaplara havale edip geçmek istiyorum. Tedvin döneminin bu müstesna kametleri, dinî meselelerdeki olağanüstü gayretleri neticesinde, yaptıkları seyahatlerle, din adına değişik boşlukları doldurabilecek olan malzemeyi bir araya getirmiş, arkadan gelen müelliflere malzeme oluşturmuşlardır. Evet onlar, dine ait bir mesele olduğundan dolayı, bazen bir hadis, bazen bir âyet tefsiri, bazen de bir sahabe kavlinin tahkik ve teyidi için birçok tehlike, sıkıntı ve meşakkati göğüsleyerek aylarca at koşturmuşlardır. Bundan dolayı diyebiliriz ki, ilim ve hakikat aşığı bu fedakâr insanlar, hicret seyahatinin yanında aynı zamanda ilim sevabını da elde etmişlerdir.

Dinamizmini, dinî salâbet, dine hizmet mülâhazası ve hakikati bulma iştiyakından alan bu kahramanların devrine biz Rönesans dönemi diyoruz. Hicri üçüncü asrın mebdeinden başlayıp beşinci asırda zirveye ulaşan bir Rönesans dönemi... İşte bu üç asır, hem dinî, hem de pozitif ilimler hesabına bizim altın çağlarımızdır. Evet, o dönemde sadece dinî ilimlerde değil hemen her alanda meseleler didik didik edilmiştir. Bu altın dönemin Gazzâlî’ye veya Nizamiye Medreseleri’ne kadar devam ettiğini söyleyebiliriz. İşte ilim uğruna yapılan seyahatler bu dönemin en bariz özelliklerinden birisidir. Öyle ki o dönemde bu hususiyet, âdeta riayet edilmesi gerekli olan bir disiplin, bir ahlâk gibidir. Bu durumun, daha sonraki dönemlerde bir süreç içinde kültür hâline geldiğini söyleyebiliriz. Ancak mebdedeki o ilk gayret ve ilk teşebbüsün apayrı bir kıymeti haiz bulunduğu muhakkak. Çünkü bir iş daha önce hiç yapılmamışsa, o işe cesaret etmek epey zordur. Fakat mesele işleyen bir şehrah hâline gelince, arkadan gelenlerin aynı başarıları göstermeleri daha kolay olur. Zira işe ilk sahip çıkanların, ilk teşebbüste bulunanların başarıları görülüp gayret ve çabaların geriye dönüşü müşâhede edildikçe, sonra gelenler daha bir inşirah içinde, daha bir rahatlıkla o işi ifa ederler. Tedvin dönemindeki ilmî faaliyet ve seyahatleri işte bu perspektiften ele almak gerekir. İşin mebdeinde çile ve ızdırap çekilmiş, daha sonra gelenler ise, derlenip toparlanıp hazır hâle getirilen o malzemeyi kullanmışlardır. Bundan dolayı diyebiliriz ki, sonradan gelenlerin yaptıkları ilmî çalışmalar, hizmet ve faaliyetler, ilklerin yaptıklarının öşrüne bile tekabül edemez.

Ayrıca bir kez daha ifade etmeliyim ki, şu ana kadar üzerinde durduğumuz ilim tahsil etme, tahsil için yollara düşüp hicret etme sadece dinî ve İslâmî ilimlerle alâkalı bir mesele değildir. Pozitif, kevnî, tabiî bilimler için, fizik-metafizik bütün ilim sahaları için aynı durum söz konusudur. Burada önemli olan, ilim hesabına yola koyulmuş bir insanın, inanmış bir gönül olarak hareket edip, o ilimleri insanlık yararına kullanıp değerlendirme niyet ve azminde olmasıdır.

Günümüz ve İlmî Seyahatler

Meselenin günümüz şartları içinde değerlendirmesi mevzuuna gelince; kanaatimce bu mesele günümüzde daha bir ehemmiyet kazanmıştır. Evet, bugün huzur dolu bir dünyanın hülyasını düşleyen fikir işçileri ve geleceğin mimarları için dünyanın değişik yerlerini görme, bilme, tanıyıp analize tabi tutma çok önemlidir. Zira bütün dünyayı tanımadan, bilmeden bütün dünya adına faydalı hizmetler, yararlı faaliyetler yapamazsınız.

Şayet neş’et ettiğiniz yerde kalıp kendinizi o çeperle sınırlandırmışsanız, Hızır’dan ders alsanız bile belli bir darlığın mahkûmusunuz demektir. Aksine her taraftan haberdar olabiliyor, her yeri âdeta avucunuzun içi gibi biliyorsanız, işte ancak o zaman dünyanın geleceği adına ümit vaad ettiğinizden, diriliş nefhettiğinizden bahsedilebilir. Yoksa rahatlıkla denilebilir ki, Amerika’da, Avrupa’da neş’et etseniz de belli bir darlığın mahkûmu hâline gelirsiniz; Türkiye’nin göbeğinde, İstanbul’da, Fatih’de neş’et etseniz de belli bir darlığın mahkûmu olursunuz. Böyle darlık mahkûmu birisinin ise dünya adına, dünyanın geleceği adına söyleyeceği fazla bir söz olamaz. Çünkü kitap kadar, kitaptan elde edilecek malumat kadar aklın, mantığın, insan tecrübesinin, müşâhedenin, şahsî değerlendirmelerin önemi vardır. İşte bence bunların bütününün hakkı verilerek, hepsine değer atfedilerek ilim adına seyahatler gerçekleştirilmeli, yolculuk planları buna göre yapılmalı ve yeryüzü bir baştan bir başa bütünüyle okunmaya çalışılmalıdır.



1 Müslim, zikr 38; Tirmizî, hudûd 3, birr 19, kıraat 3.


2 el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 2/253; İbn Abdilberr, Câmiu beyâni’l-ilm s.9.


3 Hatîb el-Bağdâdî, el-Câmi’ li ahlâki’r-râvî ve âdâbi’s-sâmi’ 2/225.

0 yorum

Yorum Gönder