30 Aralık 2016 Cuma

Kalb İbresi - Heyecan Yorgunluğu ve Diriliş Hamleleri

Soru: Bir dönem hak ve hakikate aktif bir şekilde hizmet eden insanlar zamanla aşk u şevkten mahrum, tembellik ve miskinlikle mâlul bir duruma düşebiliyorlar? Bu hâlden kurtulmak, iştiyak ve heyecanı yeniden kazanmak için neler yapılabilir?

Cevap: İnsan, yüce bir mefkûre uğrunda, bir dönem sürekli faal ve hareketli bir hayat yaşıyorken, değişik sebep ve sâiklerle, bir anda kendini hareket ve aksiyondan uzak bir ortam içinde bulabilir. Hatta sanki bir kenara itilmiş, vazifesiz hâle getirilmiş gibi bir hisse kendini kaptırabilir. Böyle olumsuz bir atmosferden kurtulmak adına insanın bizzat kendisinin başvuracağı bir kısım çareler olduğu gibi, beraber yol yürüdüğü arkadaşlarının, bir mü’min olarak yapabileceği vazife ve sorumluluklar da vardır. İsterseniz biz, meselenin önce diğer insanlara bakan yönü üzerinde duralım.

İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ “Din nasihatten (hayırhahlıktan) ibarettir!”1 buyuruyor. Evet, din, insanlar için hep hayır isteğinde bulunmak, hayır düşünmek, hayır mülâhazasıyla oturup kalkmak ve değişik vesileleri değerlendirerek onlardaki hayır duygularını harekete geçirip tetiklemek, hayra yönlendirmek demektir. Bu sebeple bir şekilde hareketsizlik ve aksiyonsuzluğa dûçar kalan şahsa çevresindeki insanlar hemen el uzatmalı ve en kısa sürede bu hava boşluğunu atlatması için ona destek olmalıdır. Bunun için de fertlerin kabiliyetine, güç ve takatine göre herkese, mutlaka, şöyle veya böyle belli bir aktivite, bir vazife teklif edilmelidir. Çünkü bir sorumluğun altına girme, insanın meskenet ve uyuşukluktan kurtulması adına çok önemli bir yol, bir çaredir. Gerçi ferdin bir işi başarıp bundan dolayı sevinç ve inşirah duyması ve bunun neticesinde vazife ve unvana bağlı bir aşk u heyecan hissinin oluşması –tahdis-i nimet meselesi ayrı bir mevzu– ihlâsa tam muvafık düşmeyebilir, hâlisane tavır ve davranış mülâhazasıyla tam telif edilemeyebilir. Ancak böyle bir hususta ihlâslı olma o şahsa ait bir meseledir, onu ilgilendirir. Meselenin diğer insanlara bakan yönüne gelince, bir şahsın, miskinlikten, tembellik ve ataletten kurtarılması, tabiri caizse mezar-ı müteharrik (canlı cenaze) hâlinden alınıp yeniden dirilişe erdirilmesi, canlılığa ulaştırılması teker teker o heyetin efradına düşen bir vecibedir.

Yol Yorgunluğu ve Heyetin Sorumluluğu

Bu önemli vazife, kimi yerde, kendi basiret ve firasetleriyle durumu tespit edebilen bilge insanların cehd ve gayretiyle yerine getirilebilir. Ama, bu hususta hiçbir ihmalin yaşanmaması, hiçbir ferdin gözden kaçmaması için bir heyetin bunu kendine vazife bilmesi ve gezip dolaştığı her yerde bu işin hâlli adına çözümler üretmesi de mümkündür. Öyle ki bir şahsın yol yorgunluğu yaşadığı, mesafelere yenik düştüğü fark edilir edilmez icabında hemen ayağına gidip “Sen nerdesin?” demeli.. milletimize ait civanmertliklerin sergilendiği, canhıraş gayretlerin ortaya konduğu o sımsıcak atmosferi yeniden soluklamasını sağlamalı.. davet edip farklı ülke ve beldelerde üfül üfül hizmet tüten ocaklara götürmeli.. hâsılı bir yolunu bulup o şahsı heyecan yorgunluğundan kurtarabilecek bir kısım tekliflerde bulunmalı ve ona yeniden diriliş yolları gösterilmelidir. Belki burada dikkat edilmesi gereken husus, o insanın sırtına birdenbire belini kıracak şekilde bir hamûlenin yüklenmemesi, götürebileceği ölçüde iş ve vazifenin kendisine teklif olunmasıdır. Bu da âheste âheste, alıştıra alıştıra o şahsın belli bir seviyeye ulaştırılması ve diğer insanlarla beraber uygun adım yürüme imkânının kendisine sunulmasıyla mümkündür. “Bu zat, bizimle aynı hızda koşamıyor öyleyse kulvar dışı kalması müstahaktır.” veya “Bizim tek koşma alternatifimiz var; ya buna uyar ya da takılır yolda kalır.” gibi bir anlayış kesinlikle mü’mince bir tavır değildir. Biz o mevzuda çok alternatifli olma mecburiyetindeyiz. Yani şahsın kabiliyet ve donanımına göre; “Şu hızla koşanlar, şu hızla yürüyenler ve ancak şu hızla mesafe alanlar…” gibi alternatifler olmalı ve böylece dine ve millete hizmet gibi kudsî bir daire içinde mutlaka herkesin yol kat’edebileceği, kalbinin ritmi bozulmadan koşabileceği bir alan, güzergah ve kulvar bulunmalıdır. Evet, bu şekilde davranıp herkese kendi takatine göre bir iş ve mesuliyet teklif edilebilirse, Allah’ın izni ve inayetiyle, vazife ve sorumluluk yüklenen, hareket hâlinde olan insan da iş yaptıkça, başarılı oldukça yeniden kendini bulacak, özüne erecek ve taze bir dirilişe yürüyecektir.

Ülfet Perdesini Ortadan Kaldıran Seyahatler

Zannediyorum, şimdilerde, gönüllerde yeni bir heyecan oluşturmak ve aşk u iştiyak duygularını harekete geçirmek için ortam, eskiye nispeten daha müsait, şartlar ve imkânlar daha elverişli. Geçmişte insanımız karşılıklı olarak birbirinin aktivite ve canlılığını görüp aşk ve heyecanlarını tutuşturma imkânından mahrumdu. Bir avuç insan kendi beldesinde, kapalı bir kutu içinde, bir mekânda toplanır, kitap okur ve dağılırdı. Daha sonraki dönemde insanımız ülke içinde geziler tertip etmeye başladı. Yollara düşüp başka bir şehre gidiyor, oradaki insanlarla müşterek bazı aktiviteler icra ediyor ve böylece karşılıklı aşk u heyecan teatisi oluyordu. Anadolu insanı bu mevzuda temrin yapa yapa, zamanla ülke dışına da seyahatler gerçekleştirmeye başladı. Şimdilerde ise dünyanın en uzak beldelerine gitme, göz yaşartıcı ve yürek hoplatıcı hizmet ve faaliyetleri bizzat görme ve böylece aşk ve heyecanla dopdolu hâle gelme imkânı mevcut.

İşte mümkünse, kendisini miskinlik ve atalete salan veya eski hızını kaybeden şahıslar dünyanın değişik ülkelerinde çok canlı ve güzel hizmetlerin bulunduğu yerlere davet edilip götürülmesi gerekir. Bu noktada şöyle bir soru akla gelebilir: Bu güzel işlerin, hizmetlerin kaynağı bir yönüyle Türkiye. Hazreti Mevlâna’nın ifadesiyle elindeki meşaleyle uğradığı her yerde yeni yeni meşaleler tutuşturan efradın pek çok emsalini ülkemizde görmemiz mümkün. O zaman farklı ülkelerde aynı tabloları müşâhedeye gerek var mı?

Fakat unutulmaması gerekir ki, yapılan hizmetleri, ortaya konan gayretleri farklı bir mekân, farklı bir atmosfer ve farklı bir konjonktürde müşâhedeye hemen herkesin ihtiyacı vardır. Çünkü hiç ummadığı, beklemediği bir ülkede aynı güzelliklerle karşılaşması insanda daha farklı bir tesir, daha farklı bir heyecan oluşturur/oluşturmaktadır. Ben şahsen birçok defa buna şahit oldum. Şöyle ki; Türkiye’de yıllardır işin içinde olan, hatta işin göbeğinde bulunan bir insan, on binlerce kilometre uzaklıkta, milletimizi tanıtma adına hummalı faaliyetlerin ortaya konduğu bir yerde gördüğü manzara karşısında meseleleri daha farklı duyup hissetmeye, daha farklı değerlendirmeye başlıyor. Dışarıdan gelen insanlara tepeden bakıldığı böyle bir ülkede, –Allah’ın izni ve inayetiyle– takdir görüp alkışlanan başarılı okullar.. kültür lokalleri.. aynı zamanda seviyeli bir temsille akademisyenlerden senatörlere toplumun çok değişik kesimleriyle yapılan görüşmeler.. evet, şu an hatırıma gelen-gelmeyen pek çok hayırlı hizmet müşâhede edilince ülfet perdesi yırtılıyor, duygular tazeleniyor ve kalbler şevk ve iştiyakla dopdolu hâle geliyor.

Rabbimize hamd olsun ki şimdilerde bu tür zeminler dünyanın hemen her tarafında mevcut. İster Afrika’ya gidin.. ister Kuzey Amerika’da dolaşın.. ister Güney Amerika’yı gezin.. isterse Uzak Doğu’ya uzanın.. hemen her yerde Allah’ın izni ve inayetiyle başınızı döndürecek çok ciddi aktivitelerle karşılaşacaksınız. Şimdi eğer insanlar gittikleri yerlerde bu türlü bir tabloyla karşılaşıp ihsas dünyalarında yeni bir heyecan oluşacaksa bence böyle bir dinamiği kullanmada âhesterevlik etmememiz, ihmalde bulunmamamız gerekir.

Buraya kadar anlatılanlar bir yönüyle aktif hizmetten cüda düşen şahsa değil de, o şahsın çevresindeki fertlere terettüp eden vazife ve sorumluluklarla alâkalı aklıma gelen hususlardı. İsterseniz şimdi de bizzat o hâdiseyi yaşayan şahıs açısından meseleyi ele alıp değerlendirmeye çalışalım.

Problemin Asıl Kaynağı

Temel bir kaide olarak denilebilir ki, insanın doğru davranıp doğru işler yapması, onun doğru karar vermesiyle mümkün olur. Evet, inançta sıhhat ve selâmet, düşüncede istikamet ve duruluk varsa tavır ve davranışlar da müstakîm bir çizgide cereyan eder. O sebeple, iman ve insanlığa hizmet yolunda tek bir damla himmet ve gayrete dahi muhtaç olunduğu böyle bir dönemde kendini tembellik ve miskinliğe, atalet ve uyuşukluğa salan bir insanın, temelde itikad ve düşünce sahasında yaşadığı bir kıvam problemi var demektir. Çünkü, hakiki mânâda Allah’a inanmış, mârifetullaha ermiş, din-diyanet adına inanılması gerekli olan esaslara dinin, diyanetin gerektirdiği, istediği ölçüde iman etmiş bir ferdin yüreğinde, Allah’ı ve O’nun dinini-diyanetini gönüllere duyurma hususunda karşı konulmaz bir aşk u iştiyak duygusu olur.

O zaman yapılması gereken oturup kalkıp “sohbet-i cânan” deme, bir araya gelip bu türlü meseleleri müzakere etme ve sürekli bir derinlik ve enginlik peşinde koşmak olmalıdır. Zira insan iman ve mârifette derinleşince; “Allahım Sen varsın ama bu insanlar Seni bilmiyorlar. Ben nasıl o kapının vefalı kuluyum ki onlar Seni tanımıyorlar fakat ben hâlâ bu mevzuda lâkaydım. Böyle bir tablo karşısında bana kul denmez; dense dense ‘tembelin, miskinin teki’ denir.” şeklinde bir muhasebe içine girecek; girecek ve Allah’ı (celle celâluhu) tanıtmak, Resûl-i Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlatmak için içten içe ocaklar gibi yanıp deliye dönecektir. Evet, zannediyorum asıl problem beslenme adına yaya olmamızdan, yaya kalmamızdan kaynaklanmaktadır. Gerçi şimdilerde kitap okuma mevzuunda ciddi bir arzu ve iştiyakın başladığı söylenebilir. Meselâ geçenlerde dua edilmesi ricasıyla kitap okumada belli bir seviyeyi tutturmuş, belli bir sayıya ulaşmış bir hayli insanın ismini yazıp getirmişlerdi. Hâlime bakınca, “Benim duamdan ne olur ki!” diyorum. Fakat Allah’la aramdaki münasebet açısından, benden dua isteyen o insanların taleplerine cevap vermeyi vefanın bir gereği sayıyorum. İşte bu mülâhazayla isimlerin yazılı olduğu kağıtları elime alıp duaya başladım. İsimleri tek tek tek okuduğumdan hepsini bitiremem diye gece namazımı kıldıktan sonra bantta yürürken ışığı yakıp sabah namazına kadar o isimleri bitirmeye çalıştım. Duamda; اَللّٰهُمَّ عَفْوَكَ وَعَافِيـَتَكَ وَرِضَاكَ وَتَوَجُّهَكَ وَنَفَحَاتِكَ وَأُنْسَكَ وَقُرْبَكَ وَمَحَبَّـتَـكَ وَمَعِيَّـتَكَ وَحِفْظَكَ وَحِرْزَكَ وَكِلَائَـتَكَ وَنُصْرَتَكَ وَوِقَايَتَكَ وَحِمَايَتَكَ وَعِنَايَتَكَ “Allahım! Bu kardeşlerim için Senden, Senin yüce affını, afiyet vermeni, hoşnutluğunu, teveccühünü, ilâhî nefhalarını, dostluğunu, yakınlığını, yüce şanına yaraşır şekildeki muhabbetini, maiyyetini, hıfz u sıyanetini, koruyup kollamanı, yardımınla zaferler nasip etmeni, himaye edip gözetmeni… istiyorum!” diyerek kendim için ne istiyorsam onlar için de Allah’tan onu talep ettim. Şimdi bu durum kitap okuma mevzuuna ehemmiyet verilmeye başlandığını göstermektedir. Ancak umumî mânâda istenen seviye yakalanabilmiş midir? Zannediyorum bu soruya hiçbirimiz gönül rahatlığıyla “evet” diyemeyeceğiz. Bir düşünün o eski kampları ki, her gün Külliyat’tan iki yüz sayfa okumak âdiyattandı. Bu kişiler aynı zamanda hususî bir ders de takip ederlerdi. Meselâ tefsir ve hadise dair bir kitap da okurlardı. Kampın iki ay civarında olduğu düşünülünce, tek bir kamp boyunca sadece Külliyat’ın baştan sona iki-üç defa bitirildiğini anlayabiliriz. Böyle olunca o dönemin insanları mevzuları bir fihrist gibi hatırlarında tutar, bütüncül bir nazarla eserlere bakabilirlerdi. Dolayısıyla onların terkip kabiliyetleri olurdu. İman-ı billâh, mârifetullah, muhabbetullaha dair “Falan yerde böyle, filan yerde şöyle geçmektedir…” diyebilir, o konuları zihinlerinde canlı bir şekilde bir araya getirir, terkipler oluşturur, o terkiplerden farklı mânâ ve farklı ufuklara yürür ve yeni açılımlar gerçekleştirirlerdi.

İstanbul’un Fethi Bile Olsa

Fakat maalesef zannediyorum zamanla bizim içimizde, “Bu kadarı bize yeter, biz bunları okuduk, artık bu mevzuları biliyoruz.” şeklinde bir hastalık, bir âfet zuhûr etti. Tabiî böyle bir durum da kalb ve zihinlerimizde bir durgunluğa, bir donukluğa sebebiyet verdi. Bu açıdan “vira bismillâh” deyip yeniden bir okuma faslı başlatmamız, daha çok okuyup daha çok müzakerede bulunmak için diğer işlerimizi tâli birer konu hâline getirmemiz gerekiyor.

Daha önce bir vesileyle arz ettiğim gibi, çağ açıp çağ kapatacak ölçüde tarihî önemi bulunan ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) müjdelerine dayandığından dolayı bizim için ne denli ehemmiyet arz ettiği, ne denli büyük bir vak’a olduğu apaçık zahir olan İstanbul’un fethi gibi bir hâdise için bile bir araya gelmiş bulunsak, öncelikli meselemiz “sohbet-i cânan” olmalı. Evet, böyle bir hedefe doğru yürürken bile, “Acaba Allah’la münasebetimiz olması gereken seviyede mi? O mevzuda ulaşmamız gereken derinliğe ulaşabildik mi? O’nu görüyor gibi bir hâlimiz var mı? Hiç olmazsa görülüyor olma mülâhazasıyla tir tir titriyor muyuz?” gibi mülâhazaları esas almalı, diğer vazife ve sorumluluklarımızı ise o esasa göre bir sıraya koymalıyız. Cümlenin başında İstanbul’un fethinin gönlümdeki yerine işaret edip ehemmiyet ve büyüklüğüne vurguda bulunduğumdan maksadımın yanlış anlaşılmayacağı ümidindeyim. Şimdi eğer böyle bir hâdise dahi, bizim Allah’la, Efendimiz’le, Kur’ân’la münasebetimiz yanında tâli derecede bir öneme sahipse, günümüzdeki siyasî ve aktüel mevzuların, hele hele magazinvarî meselelerin bizim için ne mânâ ifade ettiği/etmesi gerektiği açıktır. İşte bence hangi meseleye, nerede, ne ölçüde yer vereceğimizi ta başta çok iyi belirlememiz gerekiyor. Bu sebeple oturup kalktığımız her yerde Hazreti Mevlâna’nın ifadesiyle hep “sohbet-i cânan” demeli, evvela Allah’a imanımızı bir kere daha yenilemeli, ilâhî mârifet ve muhabbetle bir kez daha dolma yollarını araştırmalıyız. Bardağın taşacak derecede dolmasına “lebriz” denir. İşte gönül bardağı dolup taşacak şekilde o meseleyi köpürtmeli, mârifet ve muhabbetle dolup dolup boşalmalı, daha sonra diğer konulara geçmeliyiz.

Evet, bir araya geldiğimizde asıl maksat ve hedef, iman ve imanda derinleşme mevzuları olmalı, bu istikamette gerekli cehd ve gayret ortaya konduktan sonra, “Hazır bir araya gelmişken şurada şöyle bir okul açma mevzuu da vardı, bu arada onu da görüşüp karara bağlayalım.” demeli, neyi, nereye koymamız gerekiyorsa ona göre davranmalı ve programlarımızı bu eksen etrafında örgülemeliyiz. İşte zannediyorum bu noktada ciddi bir zühûl yaşanıyor. Evet, sanki meselelerin yeri değişmiş gibi bir durum var. Hatta bazen iman ve Kur’ân’a hizmet mülâhaza ve niyetiyle bir araya gelinen yerlerde dahi dine-diyanete açılmayı tamamen ihmal ediyor, dünyevî meselelerle oturup kalkıyor, onların müzakeresini yapıp dağılıyoruz. Asıl üzerinde durulması gereken mevzular ise arada kaynayıp gidiyor, unutuluyor. Hâlbuki hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamamız gerekir ki, biz unutunca unutuluruz. Kur’ân diyor ki; نَسُوا اللّٰهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ “Onlar Allah’ı unuttu, kulak ardı ettiler; Allah da onlara kendilerini unutturdu.”2 Böylece kimlik bunalımına girdi, ruhlarını kaybetti, yürüdükleri yörüngeden çıktı ve başkalaşma sürecine kapılıp gittiler. Öyleyse bir araya geldiğimizde: “Arkadaş! Buraya geldik, oturduk, birçok meseleden bahis açtık ama bütün o meselelerin özü-esası, balı-kaymağı olan esrar-ı ulûhiyet ve rububiyete dair meselelerden bahsetmedik. Allah aşkına, bu, Rabbimize karşı ne büyük bir vefasızlık! Şimdiye kadar hiçbir mü’min Allah’a karşı bu ölçüde vefasız olmamıştır.” diyerek çok rahatlıkla bu hususları birbirimize hatırlatabilmeliyiz. İşte bu ruhu koruyabildiğimiz ölçüde aşk u vecd içinde imana ve Kur’ân’a hizmet edecek, yol yorgunluğuna düşmeyecek, heyecan yorgunluğu yaşamayacak ve Allah’ın izniyle, son nefesimize kadar küheylanlar gibi şevk u iştiyakla koşturup duracağız.



1 Müslim, îmân 95; Tirmizi, birr 17; Ebû Dâvûd, edeb 59.


2 Haşir sûresi, 59/19.

0 yorum

Yorum Gönder