29 Aralık 2016 Perşembe

Kalb İbresi - Hakka Saygı ve Huzur Toplumu

Soru: İster ferdî hakların isterse kamu hukukunun usûlüne uygun olarak yerine getirilemediği durumlarda, hakkı ikame etme duygusunun vicdanlarda daha belirgin bir şekilde kendini hissettirdiği görülmektedir. Bu açıdan hakkı ikame etmeye çalışırken hakkaniyet ve hukuk dışına çıkılmaması adına dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir? Adalet ve hukukun kamil mânâda hayata geçirilmesiyle toplumdaki huzur ve emniyetin temini arasında nasıl bir münasebet söz konusudur?

Cevap: Bildiğiniz gibi, çok geniş kullanım sahası olan “hak” kelimesi, aynı zamanda Esmâ-i Hüsnâ’dan bir isimdir ve bu yönüyle onun mânâsı; bizzat var olan, hiçbir şeye muhtaç olmayıp hiçbir şeye dayanmayan ve kendi kendine kâim olan en sağlam ve sabit hakikat demektir. Evet, bütün hakların biricik kaynağı Hak ism-i şerifidir ve maddî-mânevî, âfâkî-enfüsî bütün haklar onun değişik dalga boyundaki tecellîlerinden ibarettir. İşte bu sebeple gerçek bir mü’min Hak isminin değişik tecellîleri sayarak bütün haklara karşı saygılı davranır, hakkı tutup kaldırma cehdiyle oturup kalkar, ne zulmeder ne zulme boyun eğer; hak ve salâhiyetleri yerine getirmeye çalışır ve onları yaşatmak için çırpınır durur. Bu açıdan hakkın, inanan insanlar nezdinde apayrı bir kıymet ve ehemmiyeti vardır. Merhum Mehmet Âkif de Asr Sûresi’nin yorumunu yaptığı şiirinde işte bu hususa dikkat çeker ve

“Hâlık’ın nâmütenâhî adı var, en başı Hak

Ne büyük şey kul için hakkın elinden tutmak.”

ifadeleriyle bu hakikati dile getirir.

Hakkı İkame İbadettir

Bu yönüyle, Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğu esas alındığı sürece, ister kendimize isterse başkalarına ait bir meselede hakkı ikame etmeye, hakkı tutup kaldırmaya matuf gayret ve çabalar içinde bulunma ibadet sayılır. Hatta hakkı ikame etme mevzuunda ortaya konulan stratejiler, planlar, meşveretler, yol ve yöntem belirleme istikametindeki fikir cehdleri de ibadet kategorisi içinde mütalaa edilebilir. Diyelim ki siz bir meselede hakkı bulmak için on defa oturup meşverette bulundunuz ve belki bunların birisinde hakka ulaştınız. Bilmelisiniz ki, bunların hepsi hakkı ikame etmeye matuf olduğu için siz meşveretin on katı sevap kazanırsınız. Çünkü kişiyi neticede bir hayra ulaştırmaya matuf vesileler de hayırdır. Eğer ulaşılmak istenen maksat bir farz ise, farza ulaşmak için kullanılan yol ve yöntemler de kişiye farz sevabı kazandırır. Nitekim bilindiği gibi, namaz için abdest farzdır; bu sebeple namaz yolunda alınan abdest de insana farz sevabı kazandırmaktadır.

Hak Vesileler

Evet, hakkı tutup kaldırma Allah’a yakın olma yollarındandır ve üzerinde hassasiyetle durulması gereken çok önemli bir husustur; ancak bu mevzuda öncelikli olarak yapılması gereken, hakkın sınırlarının tespiti ve çerçevesinin ortaya konulmasıdır. Yani hak duygusunun doğru olarak algılanıp doğru olarak yorumlanmasıdır. Çünkü şayet o, temel kaynaklara dayalı olarak doğru okunup doğru yorumlanmazsa herkes kendine göre bir hak telakkisiyle ortaya çıkar, kendine göre bir ikame-i hak talebinde bulunup başkaldırır. Böylece her tarafta bir isyan, bir başkaldırma ahlâkı boy göstermeye başlar.

Bu açıdan, hakkı ikame etme yolunda bulunurken kullanılan yöntem ve esasların da hak olması gerekir. Hâlbuki vakıada, Hazreti Pir’in de ifade ettiği gibi, her hakkın her vesilesi hak olmayabiliyor.1 Bazen pragmatist bir düşünceyle yola çıkıp bâtıl vesileleri kullanmak suretiyle hakka yürümek isteyenler çıkabiliyor. Meselâ makyavelist bir anlayışta olanlar, bir amaca ulaşmak için her vesileyi meşru sayarlar. Ancak bir Müslüman böyle davranamaz. O, bir hakka ulaşmak istiyorsa, o hakka ulaşma istikametinde kullanacağı argümanların üzerinde mutlaka “caizdir” veya “meşrudur” mührünün bulunması gerekir. Yoksa, “Nasıl olsa benim ikame etmeye çalıştığım bir hak abidesidir, bu mevzuda bazı bâtıl yolları da kullanabilirim.” düşüncesine Kur’ân ve Sünnet asla cevaz vermez. Evet, bu, Cenâb-ı Hakk’ın razı olacağı bir düşünce tarzı değildir. Dolayısıyla denilebilir ki, eğer Müslümanlar bugün bir kısım mağlubiyetler yaşıyorlarsa, bunun arka planında, hakkı doğru anlayıp doğru temsil edip edemediklerinin muhasebesinin yapılması gerekir.

Diğer yandan her bâtılın, her vesilesi de bâtıl değildir. Bazen de bâtıla ulaşma istikametinde kullanılan vesileler hak olabilir. Kâinatı, fizikî dünyayı incelerken, bir kısım natüralist veya pozitivist neticelere ulaşma istikametinde kullanılan tetkik, tahkik ve araştırma metodları, ilim ve hakikat aşkı gibi faktörleri bu duruma misal olarak verebiliriz. Bu açıdan, “Bâtılı temsil edenlerin hakkı temsil edenlere galebe çalmasının asıl sebebi kullandıkları argümanların hak olmasıdır. Dolayısıyla esasında kazanan bâtılın mümessilleri değil, yine haktır.” denilebilir. Hâsılı, çok önemli olan hak duygusunu ikame ederken mutlaka doğru vesileler kullanılıp doğru yollardan ona yürünmelidir.

Meselâ bir fert ortaya çıkıp diyebilir ki, “Ben insanları huzura kavuşturacak, onları rahata erdirecek bir hayat telakkisi, bir dünya görüşü projesine sahip bulunuyorum. Öyle ki, bu proje uygulandığı takdirde insanlar ütopyaların da ötesinde hep huzur soluklayacak, huzurla yatıp, huzurla kalkacaklardır.” Ancak bu şahsa göre, bu dünya görüşünün tesisi için insanların onda birinin bu uğurda heder edilmesine ihtiyaç vardır. Şimdi burada kurgulanan, hayali kurulan sistem teorik planda hakikaten güzel olabilir ve bu proje sahibi gerçekten samimi bir insan da olabilir; ancak böyle bir projeyi hayata geçirme adına kullanılacak vesilelerin yine hak vesileler olması zaruridir. Hak aranıp onun bulunması ve hakla o hedefe doğru yürünmesi elzem bir husustur. Yoksa hedeflenen böyle bir hülyaya insanları heder etme gibi bâtıl bir vesileyle yüründüğü zaman, Allah (celle celâluhu) o işi hezimetle sonuçlandırır ve asla neticeye ulaştırmaz.

Aynen bunun gibi, bizim de doğru olduğuna inandığımız duygu ve düşüncelerimizi ruhlara duyurma, insanların vicdanlarını hak duygusuna uyarma, bu istikamette heyecanları tetikleme gibi davranışlar sonuç itibarıyla hakkı ikameye vâbestedir. Fakat bu mevzuda kat’iyen herhangi bir bâtıl vesileyi değerlendiremeyiz. Yürüdüğümüz istikamette kullandığımız vesilelerin hak olmasına mutlaka dikkat etmeli, hareket tarzımızı ve üslûbumuzu belirlerken bizim için sabit kurallar diyebileceğimiz disiplin ve dinamiklere daima bağlı kalmalıyız.

Yoksa herkes kendine göre bir hak mülâhazasıyla hareket ederek hakkı ikame etme seferberliğine girişirse ortaya çıkan netice sadece kaos ve kargaşa olur. Günümüzde olduğu gibi canlı bombalar hâlinde, bir yerleri yakıp yıkarak bâtıl yollarla hakkın peşinde olduğunu iddia eden kimseler etrafta boy gösterir. Hatta “İnsanları sindirelim, baskı altına alalım, asit kuyularına atalım, üzerlerine korku salıp kendimizi onlara kabul ettirelim.” şeklinde mülâhazalarla hareket edilip fasit bir dairenin içine girilebilir. Böyle olunca da bir daha belinizi doğrultamaz ve asla hakkı ikame edemezsiniz. Bırakın hakkı tutup kaldırmayı, hakkı ikame adına attığınız her adım, yaptığınız her teşebbüs bâtıl hesabına geçer.

Hakkın Sınırları ve Farklı İstidatlar

Konunun ayrı bir veçhesi de şudur: Dinimize göre hak ve kıymet açısından bütün insanlar tarağın dişleri gibi birbirine eşittir. Irk, cins, renk, dil ayrımı yapılmaksızın herkes aynı hak ve aynı imkânlara sahiptir. Fakat bu husus, farklı istidat ve kabiliyetleri, farklı istidat ve kabiliyetlerin sa’y u gayretlerini görmezlikten gelme, yok sayma şeklinde anlaşılmamalıdır. Meselâ zeki, becerikli, harika kabiliyetlere sahip bir insanla; aptal, beceriksiz, âciz bir insan elbette ki hukuk karşısında bir ve eşittir. Fakat mutlak müsavat deyip herkesi aynı refah seviyesine mahkûm kılmak, istidat ve kabiliyetlere sınır koymak, sa’y u gayretleri görmezlikten gelmek hak ve adalet değil, tam tersine hak ve adaletin çiğnenmesi mânâsına gelir. Çünkü emeğe, sermayeye, istidat ve kabiliyetlere göre insanlara farklı bazı imkânlar tanınmazsa, istidatlar kendi performanslarını ortaya koyamaz, yüksek kabiliyetler inkişaf etme zemini bulamazlar. Veciz bir sözde de ifade edildiği gibi, mârifet iltifata tabidir. Yani siz onların ortaya koydukları performansı mükâfatlandırır; onlara kendi ufuk ve enginliklerini ifade etme zemini hazırlarsanız onlar da topluma faydalı birer unsur hâline gelirler.

Belki burada şöyle bir mülâhaza ileri sürülebilir: Bu tür farklı istidat ve kabiliyetlere sahip bulunanlar adanmışlık mülâhazasıyla hareket etmeli, farklı hak talebinde bulunmamalıdırlar. Elbette ki, bu şekilde davranan babayiğitler, vicdanı engin, fazilet sahibi insanlardır. Onlar bu şekilde davranırlarsa amudî olarak Allah’a yükselirler. Fakat bu talep objektif değildir ve herkesten beklenmez/beklenmemelidir. Zira insanları böyle davranmaya mecbur kılacak ne Kur’ân ne de Sünnet-i Sahiha’da bir emir, bir beyan vardır. “Bu fedakârlığı göstermeyen insan, insan olamaz.” diye bir disiplin de mevcut değildir. Dolayısıyla bu tür tercihler, onların fedakârlık, inisiyatif ve hasbiliğine bırakılmalıdır.

Şimdi asıl konumuza dönecek olursak diyebiliriz ki, yüksek istidat ve harika kabiliyetlere sahip bulunan insanlar çok önemli işler ortaya koyabilirler ve bundan dolayı onlara takdir, teveccüh ve iltifatta bulunulabilir veya hususî çalışma zemini hazırlama gibi imkânlar kendilerine sunulabilir. İşte bir yönüyle bütün bunlar onların hakkıdır. Ancak bu tür şahıslarla aynı seviyede olmayan, aynı performansı gösterip aynı sa’y u gayrette bulunmayan birinin kalkıp da onlara sunulan bütün bu imkânları kendisi için de istemesi ve bunun adına da ihkak-ı hak demesi hatta bu mevzuda bir isyan ahlâkı, bir başkaldırı anlayışı içine girmesi hakkın sınırlarını bilmeme, hakkın çerçevesini idrak edememe demektir.

Hukuk ve Huzur

İnsanların hak ve hukuklarının gözetildiği, hukuk sisteminin çok rahat işlediği bir ülke hukuk devletidir. Ancak yukarıda da ifade edildiği gibi öncelikle hakların iyi tespit edilmesi gerekir. Hakkın, hakikaten hak olması çok önemli bir meseledir. Bu noktada bütün hakların kaynağı ve her türlü hakkın önünde bulunan “Allah hakkı” ihmal edilmemesi gereken önemli bir husustur. Aynı zamanda insanın uhrevî yanlarının, ebedî arzularının, ibadet ve Allah’la münasebet haklarının gözetilmesi ve onun ruh ve beden gibi iki ayrı yanıyla alâkalı büyük-küçük bütün haklarına riayet edilmesi de hukuk devletinin bir diğer hususiyetidir. Yani hukuk devletinde, insanların maddî ve dünyevî yanlarının yanı sıra onların metafizik yanları ve uhrevî ihtiyaçları da nazar-ı itibara alınmalıdır. Ayrıca hukukun sadece kuvvetlilere has bir imtiyaz hâline getirilmemesi, cezaî müeyyidelerin sırf zayıflara karşı kullanılmaması, hâsılı insanlar arasında hukuk noktasında müsavatın gözetilmesi de meselenin çok önemli bir diğer buududur.

İşte bütün bu yönleriyle hak ve hukuk mefhumlarının Hulefa-i Râşidin döneminde yerli yerine konduğunu görüyoruz. Evet, o dönemde çok rahat bir şekilde halife ile halktan bir fert aynı mahkemede hâkim karşısına çıkabiliyordu. Meselâ Hazreti Ömer’in “mevali”den bir insanla beraber hâkim karşısına çıkıp muhakeme olması ve hatta hâkimin kendisine karşı temayül gösterdiğini görünce onu tedip etmesi hepimizin bildiği, o döneme ait tarihî hâdiselerden biridir.

Esasında Osmanlı Devleti’nde de durum bundan farklı değildir. Meselâ Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’ne dair anlatılan bir menkıbeyi burada hatırlayabiliriz. Anlatılanlara göre, Fatih Camii’nin inşaını gayrimüslim bir zat üstlenmiştir. Bu zat, idare tarafından kendisine söylenen şekilde değil de, kendi bildiği tarzda camiin mimarisinde tercihte bulunur. Bu durum karşısında, Fatih Cennetmekân da, elinin kesilmesi suretiyle onun cezalandırılmasını emreder. Bunun üzerine o şahıs, Hazreti Fatih’i şikâyet etmek üzere mahkemeye başvurur. Başvuruda bulunulan mahkemenin kadısı Hızır Çelebi’dir. Hazreti Fatih, hâkimin huzuruna gelince, Hızır Çelebi, ona karşı asla bir imtiyazda bulunmaz, her iki tarafı dinler ve sonra Sultan Fatih’i suçlu bularak elinin kesilmesine hükmeder. Verilen bu karar karşısında şaşkına dönen davacı İslâm’ın adalet anlayışına hayran kalıp Müslüman olur ve Hazreti Fatih’i affeder.

Mahkeme sonunda yaşananlar oldukça dikkat çekicidir. Sultan Fatih koltuğunun altında tuttuğu çivili topuzu çıkararak Hızır Çelebi’ye gösterir ve “Allah’ın emrettiği gibi hükmetmeseydin başını bununla paramparça edecektim.” der. Bunun üzerine Hızır Çelebi de belinden çıkardığı kamasını gösterir ve “Hünkarım! Eğer benim verdiğim hükme razı olmasaydın ben de bununla seni delik deşik edecektim.” der.

Anlatılan bu menkıbenin aslı olsun veya olmasın, biz biliyoruz ve tarih de buna şahit ki, o toplumda hakka hürmet, hukuka teslimiyet, adalete inkıyat bu seviyedeydi. Hak ve hukuk o topluma öyle bir yerleşmişti ki, o, bu anlayış sayesinde büyük bir devlet hâline gelmiş; asırlarca idare ettiği koskocaman bir coğrafyada huzur ve barış hükümferma olmuş, âsayiş ve emniyet sağlanmıştır. Dışta zulme ve gadre uğrayan insanların gelip Osmanlı’nın siyanetine sığınmaları ve Osmanlı’nın vesayetinde yaşayan reayadan hiçbirinin de hâlinden şikâyet etmemesi bu durumun en açık delillerinden biridir. Evet, Osmanlı’da yaşayan saf kan Türk on bir milyonu geçmemesine rağmen, iki yüz elli milyon farklı ırk, farklı renk, farklı anlayış, farklı kültürdeki insan barış ve huzur içinde asırlarca hayatlarını beraber sürdürmüşlerdir. Eksiğiyle gediğiyle hak abidesi ikame edilmiş ve ahsen-i takvîm sırrına mazhar insanoğlunun maddî-mânevî bütün ihtiyaçlarına cevap verilmiştir.

Şimdi eğer bugün bizler de melekleri imrendirecek bir huzur toplumuna ulaşmayı arzuluyorsak hakka hürmet ve hukuka saygı anlayışını zihinlerimize kazıyıp kalblerimize nakşetmeliyiz. İşte o zaman bir baştan bir başa bütün dünyanın hukuk temelleri üzerinde huzurun soluklandığı bir yeryüzü cenneti hâline geleceğini ümit edebiliriz.



1 Bediüzzaman, Sözler s.792 (Lemeât).

0 yorum

Yorum Gönder