30 Kasım 2016 Çarşamba

Vuslat Muştusu - İnsaf

Soru: İnsaf ne demektir; insaflı olmanın tezahürleri nelerdir?

Cevap: İnsaf; kim tarafından seslendirilirse seslendirilsin, hak ve hakikati kabul ve itiraf etmek, herkese karşı merhamet ve adâletle muamelede bulunmak, kendi haklarının yanı sıra başkalarının hukukunu da gözetmek; nefis, heva ve hevese değil, vicdan, mantık ve evrensel insanî değerlere uygun davranışlar sergilemek ve hakkın en küçüğüne dahi riâyetkâr olmak demektir.

İnsaf Dinin Yarısıdır

Bazen hak, bazen adâlet ve bazen de doğruluktan hiç ayrılmama mânâlarını ifade etmek için kullanılan insaf tabiri, hak iddiasında bulunurken asla başkalarına karşı haksızlık yapmamanın, hatta kendi nefsi için elde etmeyi istediği bir şeyi diğer insanlar için de dilemenin ve gerekirse onlara öncelik tanımanın ve hakkı yerine getirme hususunda ifrat ve tefritten uzak kalarak her zaman dengeli davranmanın unvanıdır. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insafı güzel ahlâkın temel unsurları arasında saymış; “Şu üç şey imandandır: Nefsin dürtülerine rağmen insafı elden bırakmamak, selâmı herkese yaymak ve darlıkta dahi infakta bulunmak.”1 buyurmuştur.

Halk arasında hadis olarak iştihar eden “İnsaf dinin yarısıdır.”2 sözü de, bizzat Allah Resûlü tarafından dile getirilmemiş olsa bile, yine O’nun hak ve adaletle alâkalı mübarek beyanlarının hulâsası mahiyetinde bir kelâm-ı kibârdır. İnsan bir meseleyi kendi mantık ve muhakemesine göre belli bir şekilde değerlendirirken bazen ferdî mülâhazalarını merkeze oturtup o mevzuya nefis ve cismaniyet açısından nazar edebilir. Bunu yaparken de çoğu zaman yanılabilir, yanlış hükümlere varabilir ve kendisini mutlak haklı sanabilir. Böyle bir durumda, şahsî duygu, düşünce, temayül ve istekleri farklı olduğu hâlde, insanın –işin aslına vakıf olur olmaz– hakkın yanında yer alması ve nefsine rağmen bir tavır belirlemesi insafın ifadesidir. Her zaman dine saygılı davranma, ahlâkı hakperestlik hasletiyle yoğurma, hep doğrunun peşinde bulunma ve nefsânî meyillerin baskısına rağmen vicdanın sesine uyarak hakkı tutup kaldırma insaflı olmanın gereğidir.

İnsafsız adam, gaddardır, merhametsizdir; suizan etmek için her fırsatı kullanır; bir kötülükten dolayı belki onlarca iyiliği görmezlikten gelir ve hüsnüzandan hep nasipsiz kalır. İslâm ahlâkı insaf ve hüsnüzannı tavsiye ettiği hâlde, insafsız adam haksızlığı ve kötü düşünceyi esas alır. Dolayısıyla da, bir bahçedeki tek çürük elmaya takılarak bütün bahçenin çorak ve bozuk olduğu hükmüne varır. Haddizatında, devlet hazinesindeki bir silik para o hazineyi kıymetten düşürmez; fakat, insafsızın nazarında o silik para hükmündeki bir kötü hasletten dolayı insan denen hazine değersiz bir metaya dönüşebilir.

Bir Hata Onca Hasenâtı Örtmemeli!..

Hâlbuki, Hak katında hasenenin on, seyyienin ise bir sayılması sırrıyla, bir hatâ, onca hasenâta karşı kalbi bulandırmamalıdır. İnsaflı mü’min, her zaman güzel düşünmeye ve iyilikleri görmeye çalışmalı; bir insanı herhangi bir hatasından dolayı hemen ademe mahkûm etmemeli ve belki onun bir iyiliğini bütün kötülüklerine keffaret bilmelidir. Meselâ; munsif bir dava eri, aynı mefkûreye dilbeste olmuş bir kardeşini değerlendirirken, “Falan şu olumsuz işi yaptı; fakat, onun dine ve imana hizmet yolundaki sadâkatini görmezlikten gelemem!” demeli, yol arkadaşına karşı fevkalâde vefalı olmalı ve hep hakkın hatırını âlî tutmalıdır.

Nitekim, daha önce başka bir vesileyle zikrettiğim şu hâdise, mevzuyla alâkalı çok önemli bir esası vurgulamaktadır: Bir sahabî, belki de içki ile şırayı tam tefrik edemediğinden, zaman zaman sarhoş olacak kadar mahmurlaşmakta ve her defasında da Resûl-i Ekrem tarafından te’dib edilmektedir. Bir gün yine aynı suçtan dolayı Resûlullah’ın huzuruna getirilir. Cemaatten birisi, “Allahım şu adama lânet et! Bu kaçıncı defadır aynı günah yüzünden tecziye ediliyor ama bir türlü uslanmıyor.” diye bedduada bulunur. Bu sözü işiten Müşfik Nebi (aleyhissalâtu vesselâm) “Arkadaşınıza lânet okumayın. Allah’a yemin ederim ki, o, Cenâb-ı Hakk’ı ve Resûlü’nü çok sevmektedir!” der.3

Evet, o sahabînin şahsî alâkasına bunca teveccüh gösterildiği nazar-ı itibara alınınca, i’lâ-yı kelimetullahın insana neler kazandıracağı ve Allah’ın adının kalblere nakşedilmesi için gayret gösteren bir insanın hata ve kusurları karşısında nasıl bir tavır takınılması gerektiği hakkında isabetli bir değerlendirme yapılabilir.

Hak Aşkı ve Hakikati Tenzih Arzusu

Günümüzde insafsızlığın en fazla boy atıp geliştiği ve müthiş bir maraz hâlini aldığı saha ise, garaz, cerbeze ve gurura istinat eden tenkit sahasıdır. Aslında, bir kimsenin ya da bir şeyin iyi veya kötü taraflarını, menfi veya müsbet yanlarını bulup meydana çıkarmak, ortada olanla olması gereken arasında mukayese yapmak demek olan “tenkit” ideale yürümede bir yoldur.

Müsbet mânâda tenkit etmek ve tenkide açık olmak ilmî esaslardan birisidir. Ne var ki, onun da bir üslûbu ve uygun bir şekli vardır. Her şeyden önce, tenkit eden kimse insaflı davranmalı, söyleyeceklerini nefsi hesabına değil, Hak rızası adına söylemeli ve hayır mülâhazasından başka bir niyeti bulunmamalıdır. Tenkidin sâiki, hak aşkı ve hakikati tenzih arzusu olmalıdır; insaflı bir münekkid sadece hak ve hakikatin inkişafını maksat yapmalıdır. Aksi hâlde, gurur ve cerbezeye inzimam eden insafsız tenkit hakikati tahrip eder ve haksızlıklara sebebiyet verir. Bildiğiniz gibi, herhangi bir hakikatin vuzuha kavuşması adına fikir teâtîsinde bulunma, belli kural ve kaideler çerçevesinde beyin fırtınası yaşama, müşterek düşünme, karşılıklı konuşma ve insaflı ifade sayesinde ferdî mülâhazaları ortak akla havale etme ameliyesine “münazara” diyoruz. Maalesef, günümüzde münazara adına cereyan eden hemen bütün tartışmalarda da insafsızlığın tenkit televvünlüsüne şahit oluyoruz.

Bugün, fikir düellosu da diyebileceğimiz cidal, mugâlata ve demagoji platformlarındaki atışmalara iştirak eden hemen herkesin bir kısım ön kabulleri oluyor ve tartışmacılar, genellikle herhangi bir hakikatin tebellüründen daha ziyade ne yapıp edip kendi mülâhazalarını karşı tarafa kabul ettirmenin mücadelesini veriyorlar. Öyle ki, bu hususta ölesiye gayret sarf ediyor; yer yer kelime ve mantık oyunlarına giriyor; hasımlarını kışkırtma, ilzam etme ve mahcup düşürme gibi yakışıksız şeylere başvuruyor ve hakikate karşı hep kapalı duruyorlar. Hakikatlerin ortaya çıkmasından daha çok, karşı tarafın düşünce, ifade ve felsefesine zıt şeyler üreterek konuşmaları diyalektiğe çeviriyorlar ve artık münazırlar satranç oynuyormuşçasına birbirini mat etme, küçük düşürme ve devre dışı bırakma mülâhazasıyla hareket ediyorlar. Aslında, bu türlü tartışmalara kat’iyen münazara denmez; dense dense zihnî ve fikrî özürlülerin atışması denir. Heyhat ki, şimdilerde münazara meclisleri diyalektik meydanlarına dönüşmüş bir hâldedir.

Bu hastalığın yegâne çaresi; insafın elden bırakılmaması, hakkın hatırının her zaman âlî tutulması ve hiçbir hatıra feda edilmemesidir. Her münazırın kendi kendini itham etmesi ve nefsine değil daima muhatabına taraftar olmasıdır. Birbirini utandırmak bir yana, haklı çıkanın hasmını mahcup etmesinin dahi insanî değerlere saygısızlık sayılmasıdır. Nur Müellifi’nin nazara verdiği üzere; ilm-i münazara âlimleri arasında hakperestlik ve insaf düsturu şöyledir: Eğer insan, bir meselenin münazarasında kendi sözünün haklılığına taraftar olup kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğundan dolayı memnun olsa, insafsızdır. Çünkü, önemli olan haklı çıkmak değil hakkın ortaya çıkmasıdır. Hem kendi haklılığına ve hasmının yanlışlığına sevinen insan zarar eder. Zira, haklı çıktığı vakit, o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenemez; dahası, belki gurura kapılıp ziyade zarara girer. Fakat, eğer hak hasmının elinde çıksa, hiçbir zarar ihtimali olmadan, bilmediği bir meseleyi öğrenip menfaattar olur ve nefsi de gururundan kurtulur. Demek insaflı hakperest, hakkın hatırı için kendi nefsinin hatırını kırar; hakkı hasmının elinde de görse, yine rıza ile kabul edip onun tarafını tutar.4

Biz İnsaflı mıyız?!.

Diğer yandan; bazen başka din ve felsefelerin müntesipleri hakkında “Keşke bu insanlar biraz insaflı olsalar da, Kur’ân-ı Kerim’e ve Resûl-i Ekrem Efendimiz’in mesajına da bir baksalar! İnsaf onların da gözlerini açabilir ve farklı yorumlara ulaşmalarına vesile olabilir. Keşke, ön yargılarından bir an kurtulsalar da, İslâm’ı insafla ele alsalar!” şeklinde bir kısım mülâhazalara dalıyor ve muhataplarımızı insafa çağırıyoruz. Fakat, onları insaflı olmaya davet ederken acaba insafın bize düşen kısmını hesaba katıyor muyuz? Acaba biz hakkı ve hakikati onlara ne seviyede götürebildik? İnandırıcı ve emniyet telkin edici bir tavır sergileyebildik mi? Onlardaki insaf duygusunu harekete geçirecek keyfiyette bir temsil ortaya koyabildik mi?

Müslümanlar olarak belki dünyanın pek çok ülkesine gittik; bazı yerlerde hatırı sayılır bir nüfusa da ulaştık. Fakat, o nüfusa denk bir nüfuza sahip olamadık. Çünkü, ekseriyetle dünyevî maksatlara bağlı olarak, bazılarının kapılarında halâyık gibi çalıştık. Efendilerin kapıkullarını dinlemedikleri gibi, onlar da bizim sözlerimize kulak vermediler. Müslümanları genellikle birer köle gibi kullandılar ve işleri bitince de halâyıklarını kapı dışarı etmenin yollarını araştırdılar. Bu itibarla da, Müslümanlar pek çok beldeye gitmiş olsa bile, İslâm’ın mesajı o beldelerin insanlarına ulaşmış sayılmaz. Hele materyalizm ve natüralizmin hâkim olduğu bir dönemde, eşya ve hâdiselere maddeci bir nazarla bakmaya alışmış insanların din-i mübîn ve Kur’ân mantığı ile tanışmış oldukları söylenemez. Dolayısıyla, bugün (yeryüzünü kana bulayan ve mazlumlara kan kusturan zâlimler güruhu istisna edilecek olursa) insaf beklediğimiz kimselerin çoğu bir yönüyle fetret devrinin insanları gibidirler.

Öyleyse, önce biz insaf etmeli değil miyiz? Dünyanın dört bir yanına doğru dürüst gidemediğimiz, inandırıcı bir hâl, tavır ve keyfiyet sergileyemediğimiz ve nazarî yönüyle çok güzel olan Kur’ân hakikatlerini aynı güzellikte temsil edemediğimiz için evvela kendimizi sorgulamamız gerekmez mi? Şayet muhataplarımız “Anlatılanlar çok güzel, fakat o hakikatleri hayata hayat kılan bir cemaat göremedik. O ahlâk-ı âliye ile mütehallik insanlara şahit olamadık. Kılı kırk yararcasına yaşayan fazilet âbidelerine rastlayamadık. Nerede günaha sonuna kadar kapalı ve kapanmaya da hâhişkar insanlar? Hani mü’mince yaşamanın canlı mümessilleri? Böylelerini görmeden biz inanamayız!..” diyorlarsa ve ötede bu mazeretlerini dile getirirlerse, Allah huzurunda biz ne yaparız? Bu açıdan, “insaf” diyerek başkalarını hakperest olmaya çağırırken, karşı tarafta o insaf duygusunu tetikleyecek bir görüntüye ihtiyacımız olduğu da unutulmamalıdır.

İnsaf Duygusunu Tetikleme Temsili

İnsanlığın İftihar Tablosu’nu görenler “Biz bugüne kadar Senin hiçbir yalanına şahit olmadık!..” demediler mi? “Senin emin ve güvenilir bir insan olduğun hususunda asla şüphe duymadık!..”5 ikrarında bulunmadılar mı? Evet, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in o muallâ ve mübeccel hâli bir yönüyle muhataplarının Kur’ân-ı Kerim’e eğilmelerine, İslâm’ın mesajına kulak vermelerine ve Sâdık u Masdûk’u dinlemelerine referans oldu. Rehber-i Ekmel’in eşsiz temsili vicdanlarda insaf duygusunu harekete geçirdi.6

Bugün de gönüllere tesir eden ve insanları insafa getiren “temsil”dir. “Şu sözleri duyarak hakkı buldum!” diyen pek azdır; fakat, “Falan samimî mü’minin şöyle hâlis bir hâlini görüp hidayete erdim!” diyen insanların sayısı çoktur. Haddizatında, hidayete vesile sözler de hep gönül dili ve hâl şivesinin semeresi olan ifadelerdir. Zira, tebliğ, ancak hakikî temsil ile gerçek kıymetine ulaşır.

Amerikalı bir profesörün şu hatırası temsilin gücüne delâlet eden yüzlerce hâdiseden sadece biridir: Dinler tarihi sahasında uzman olan o zat, bir grup arkadaşıyla beraber Türkiye’yi ziyaret ediyor. Bir gün yolu, Urfa’ya, civanmert insanların himmetlerine başvurulan bir toplantıya düşüyor. Bir masanın etrafını çeviren kimselerden kendi yanına tevafuk eden bir Anadolu insanıyla kısaca tanışırken, bir aralık Güneydoğu Asya’dan yeni döndüğünü de söylüyor. Bunu duyan adamcağız, tevazu ve mahcubiyetle, profesörün kulağına “Öyle mi? Benim de Kamboçya’da bir okulum var!” diye fısıldıyor. Profesör, o hizmet aşığını anlatırken “Görünüş itibarıyla fakir bir insandı, çok mütevaziydi; fakat, hayret ki, neredeyse bütün kazancını belki de dünya gözüyle hiç göremeyeceği bir okula gönderiyordu. Kendi himmetinin de içinde bulunduğu fedakârlıklar sayesinde açılan okulda Kamboçyalı çocukların eğitim görüyor olmasından dolayı tarifi imkânsız bir sevinç duyuyordu.” diyor ve o günden sonra, adanmış ruhların ihlâs ve samimiyeti hususunda başka delile ihtiyaç hissetmediğini dile getiyor.

O profesör ve emsali, Kur’ân’a karşı habersiz kimseler değiller. Fakat, onlara temsil tesir ediyor. Yine tanıdığım birisi, belki on sene İslâm ile alâkalı kitaplar okuyor ama hayat çizgisinde bir değişiklik meydana gelmiyor. Bir gün bir arkadaşınıza misafir oluyor; o samimî insanın her hâliyle “Allah” dediğini hissediyor; öyle gönülden bir mü’min ki, belki çok az konuşuyor ama hâl ve hareketleriyle otururken “Allah” diyor, kalkarken “Allah” diyor, bakarken “Allah” diyor, başını secdeye koyarken “Allah” diyor... ve inanmış insanın hâl dili o zata da çok tesir ediyor. İşte o zaman, kitaplarda gördüğü tafsilâtı sağlam bir blokaja oturtabiliyor; “Bu hareketler şu temel disiplinlere dayanıyor!” diyor.

Bu açıdan, farklı anlayışların temsilcileri insafa davet edilirken, onları insafa getirebilecek bir temsilin sergilenmesinin lüzumu da gözardı edilmemelidir. Hakperestliğe çağırılan insanlara güzel bir temsil ile hakkı göstermek de munsif olmanın gereğidir. Hatta denebilir ki, bugün sevgi diliyle cihanın her yanına açılan muhabbet erlerinin yegâne vazifesi insaf duygusunu tetikleme temsilidir.



1 Buhârî, îmân 20; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 6/172; el-Bezzâr, el-Müsned 4/232.


2 el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 1/43.


3 Buhârî, hudûd 5; Abdurrezzak, el-Musannef 7/381; el-Bezzâr, el-Müsned 1/393.


4 Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.198 (Yirminci Lem’a, İhlâs Risalesi).


5 Bkz.: İbn İshak, es-Sîre 4/191; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/255-256.


6 Bkz.: Buhârî, tefsîru sûre (26) 2; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/307.

0 yorum

Yorum Gönder