30 Kasım 2016 Çarşamba

Vuslat Muştusu - En Güzel’e Giden Yol

Soru: İbadet hayatımızın istikrarlı olması ve kulluk yolunun bizim için kolay yürünür bir cadde hâlini alması hangi hususlara bağlıdır?

Cevap: İbadetin şuurluca yapılmasıyla onun temâdîsi (sürüp gitmesi, devamlı olması ve kalıcı tesirler bırakması) arasında “salih daire” söz konusudur. Çünkü, her şer aynı zamanda başka bir şerre çağrı ve her kötülük sonraki bazı kötülüklerin mukaddimesi olduğu gibi; her hayır da, diğer bir hayrın davetçisi ve her güzel amel başka iyiliklerin vesilesidir.

Salih Daire

Nasıl ki, insan bir günah işlemekle hakikî imanın nezih atmosferinden bir adım uzaklaşmış, küfre bir adım yaklaşmış ve şerre daha açık, günaha daha meyilli hâle gelmiş olur; bir hayır yapmakla da günahların bunaltıcı havasından biraz daha sıyrılmış, imanını daha bir perçinlemiş, dolayısıyla da küfre karşı kendisine yeni bir sera daha oluşturmuş ve o ölçüde dalâletten korunmuş olur. Ayrıca, yaptığı o hayır sayesinde gönlünde başka iyiliklere karşı daha güçlü bir istek bulur. Şayet, şerrin şer doğurmasıyla hâsıl olan kötülükler zincirine “fâsid daire” ya da günümüzün moda tabiriyle “kısır döngü” diyeceksek, bir hayrın daha başka hayırlara vesile olmasına ve sonraki iyiliklere zemin teşkil etmesine, böylece sürekli hayırlar meydana gelmesine de uydurma dildeki “doğurgan döngü”nün karşılığı olarak “salih daire” diyebiliriz.

Evet, şuurluca eda edilen her ibadet ü taat, arınmaya ve Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya vesile olur. Arınma yaklaşmayı, yaklaşma da arınmayı netice verir. İnsan, ibadet ü taat sayesinde beşerî kirlerden temizlenir, günahlarından arınır ve Allah Teâlâ’ya kurbet kesbeder. Allah’a yakınlaşma da insanın gönlünde ibadet iştiyakını ve hayır yapma duygusunu coşturur. Böyece, samimâne ve şuurluca ortaya konan ibadet ü taat ve hayr u hasenât ile arınma ve kurbet kazanma birbirini takip edip durur; bu şekilde kullukta temâdî sağlanmış olur. Devam ve temâdî kalb ve ruh hayatında derinleşmeyi temin eder; derinleşme de, şuurda ve vicdanda ayrı bir enginliğe kapı aralar; insanı farklı bir mârifet ufkuna ulaştırır.

Bu salih daire, insanın mârifetten muhabbete, hatta bazen muhabbetten de lezzet-i ruhaniyeye kadar pek çok güzelliği duyup hissetmesini sağlar. Öyle ki, ibadet iştiyakı onun ruhunu bütün bütün sarar ve kulluk onun için ruhanî bir zevke dönüşür; artık o, bal-kaymak yiyor gibi ibadet eder ve ibadete bir türlü doymaz.

Gerçi, insan lezzet-i ruhâniyenin ve mânevî zevklerin talibi olmamalıdır; fakat, o peşine düşmese de bunlar kulluğun bir semeresi olarak ziyade bir lütuf şeklinde esip gelebilir. Nitekim, Nur Müellifi, “Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki mârifetullahtır. Cinn ü insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o mârifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en halis sürur ve kalb-i insan için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhâniyedir.”1 derken bir hedef göstermekten daha çok tabiî bir neticeyi nazara vermiştir. Hazreti Üstad, hakikî saadetin, hâlis sürurun, en şirin nimetin ve sâfi lezzetin mârifetullah ve muhabbetullahta olduğunu belirtmiş ve bir insan mârifet ve muhabbet ufkuna ulaşırsa, onun ekseriyetle lezzet-i ruhaniyeyi de derinden duyup tadacağına işaret etmiştir.

Yoksa, ibadeti ve genel olarak kulluğu –ruhânî de olsa– zevke ve lezzete bağlama bizim mesleğimize uygun değildir. Hâlis bir mü’min, haccını, orucunu, namazını, teheccütte gece karanlıklarını yırtan âh u vahlarını ve i’lâ-yı kelimetullah hesabına iştirak ettiği hayırlı faaliyetlerini zevk almaya, lezzet-i ruhâniye ile dolmaya ve doyma bilmeme gibi hâllere mazhar olmaya bağlamamalı; bütün amellerini sadece ve sadece Cenâb-ı Hakk’ın emrini yerine getiriyor olma mülâhazasıyla ve O’nun rızasını arama duygusuyla ortaya koymalıdır. Vakıa, insan bu konuda hâlis niyetini ve istikamet çizgisini korursa, onun bir kısım ekstra lütuflarla mükâfatlandırılması da her zaman söz konusudur; o talep etmese de zaman zaman lezzet-i ruhâniye meltemleri eser gelir ve onun ruhunu sarar. İşte, bu mârifet, muhabbet ve lezzet-i ruhâniye esintileri de insana o salih daire adına bir adım daha attırır; vicdanına “Hadi şunu da yap, bunu da tamamla, o hayırlı işi de eda et!..” dedirtir. Böylece, şuurlu amel temâdîye, temâdî derinleşmeye ve derinleşme de başka hayr u hasenâta vesile olur.

İnsan, ibadet ettikçe manen yükselir, terakkî ettikçe de ibadet iştiyakıyla daha bir gerilir. Bir hadis-i şerifte de işaret edildiği gibi, mü’min Kur’ân okudukça yükselir, yükseldikçe Kur’ân-ı Kerim’e karşı iştiyakı artar. Dahası, bu terakkî onu ötede de Kur’ân sayesinde yücelip yükselme ufkuna ulaştırır; orada kendisine “Oku, yüksel!” denilir ve dünyada öğrenip hıfzettiği her âyete bedel ona biraz daha yücelme mükâfatı bahşedilir.2 Evet, okuma yükselmeye vesile olur; sonra bu yükselme ruhta inşirah hâsıl eder, daha çok okuma duygusunu tetikler. Böylece, okuma ve yükselme, ibadet ve terakkî arasında bir salih daire oluşur. İnsan o salih dairede dönüp durdukça ve o daire güzellikler üretmeye devam ettiği müddetçe kulluk yolundaki bir takım zorluklar da kolaylaşır, ibadet ü taat bir yük ve angarya olmaktan çıkar; aşılmaz gibi görünen engeller küçülür, üstesinden gelinebilecek bir keyfiyete bürünür.

En Kolay Yol ve En Emin Yolcu

Kur’ân-ı Kerim, Leyl sûresinin şu mealdeki ifadeleriyle diğer mesajlarının yanı sıra bu hususa da dikkat çekmektedir: “Kim (Allah’ın kendisine verdiği şeylerden O’nun yolunda ve muhtaçlar için) harcar ve Allah’a gönülden saygı besleyip O’na isyandan kaçınırsa; ayrıca, (inanç, davranış ve bunların karşılığında verilecek mükâfat konusunda “hüsnâ”yı) en güzel olanı tasdik ederse, Biz de ebedî mutluluğa giden yolu (ve ahirette de hesabı) onun için kolaylaştırırız.3

Bu âyetlerdeki, فَأَمَّا مَنْ أَعْطٰى “Kim (Allah’ın kendisine verdiği şeylerden O’nun yolunda ve muhtaçlar için) harcarsa...” ifadesi, sadece maddî imkânlardan infakta bulunmak gerektiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü, insanların, kendilerine lütfedilen nimetlerin her birine karşı, o nimetlerin kendi cinsinden bir nevi şükür edasına girişmeleri icap etmektedir. İşârâtü’l-İ’câz’da da belirtildiği gibi, وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “Kendilerine ihsanda bulunduğumuz nimetlerden infak ederler.”4 âyet-i kerimesindeki ما umumî bir mânâyı ifade etmektedir. Yani, infak sadece mala ve paraya münhasır değildir; ilim, fikir, kuvvet, kabiliyet ve amel gibi şeylerden de muhtaç olanlara infakta bulunmak gerekmektedir.5 Bu nükteye bağlı olarak meseleyi ele alırsak; Mevlâ-yı Müteâl bize hangi lütuflarda bulunmuşsa, onların hepsini insanlığın istifadesine sunmak üzerimize bir vazifedir; ilim vermişse ilimden, mal vermişse maldan veya üstün bir dimağ vermişse de ondan başka insanları da faydalandırmak Allah yolunda infakta bulunmak demektir.

وَاتَّقٰى, “Allah’a gönülden saygı besleyip O’na isyandan kaçınırsa...” sözünde üzerinde durulan takva; farzları yapıp günahları terk etmekle beraber haramlardan fevkalâde sakınma duygusu içinde bulunmak, günaha girme korkusundan dolayı bazı mübahlara el uzatırken bile titremek ve hatta şüpheli şeylerden kaçınarak, şöyle böyle kuşku hâsıl eden her şeyi bırakıp, tamamen tereddütten uzak bir hayat yaşamak mânâlarına gelmektedir. Allah’ın rızasından başka hiçbir şeyi gâye-i hayal edinmeme, maddî-mânevî her nimeti Allah’tan bilip hiçbir şeyi nefse mâl etmeme, her meselede dinin hükümlerini gözetme, Allah Resûlü’ne bilâ kayd ü şart inkıyâd etme, Hak’tan uzaklaştıracak şeylere karşı sürekli tetikte bulunma, haramlara götürebilecek nefsî hazlar karşısında devamlı uyanık olma ve râbıta-ı mevti hayatın bir parçası hâline getirme gibi hususlar da takvanın çerçevesine dahildir.

Ayrıca, bizim telakkîlerimiz açısından, şeriat-ı fıtriye kanunlarına riâyet etmek, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatın bağrına yerleştirdiği âdât-ı sübhaniyesini mütalâa ederek tekvinî emirlerin gereklerini yerine getirmek ve âyât-ı tekviniyeyi sürekli tetkik ve tefekkür ederek kalbî ve ruhî hayatı yenilemek de takvanın önemli bir buudunu teşkil etmektedir. Bir de, bu âyette kullanılan fiil kipi nazar-ı itibara alınacak olursa, اِتَّقٰى kelimesinin “iftial babı”ndan olduğu ve bunun da “mutâvaat” (dönüşlülük) ifade ettiği görülecektir. Bu açıdan takva; Allah’ın gazabından rahmetine sığınmak, teşriî ve tekvinî emirlere muhalefet etmemek suretiyle daima O’nun himayesinde kalmak, huzuru ve rahatı O’na yakınlıkta aramak, O’ndan korkarken bile yine O’nun merhametine iltica etmek ve bu şuuru tabiatın bir derinliği hâline getirmek demektir.

وَصَدَّقَ بِالْحُسْنٰى, “Ayrıca, (inanç, davranış ve bunların karşılığında verilecek mükâfat konusunda “hüsnâ”yı) en güzel olanı tasdik ederse...” beyanında zikredilen حُسْنٰى tabiri, أَحْسَنُ kelimesinin müennesidir ve “daha güzel” veya “en güzel” mânâsına gelen bir sıfattır. Hüsnâ ifadesini, Esmâ-i Hüsnâ, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin tecellî alanı, en güzel haslet sayılan iman ve ihsan veya en güzel kelime olan Kelime-i tevhid, yahut hepsini ihtiva eden Kur’ân-ı Kerim ve en güzel mükâfat olan Cennet şeklinde tefsir edenler olmuştur. Genellikle müfessirler, لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌ “İyi ve güzel davranışlarda bulunanlara en güzel mükâfat ile daha da fazlası var.”6 âyet-i kerimesi gibi ilâhî beyanlarda yer alan حُسْنٰى “hüsnâ” sözünü Cennet, زِيَادَةٌ ifadesini de Allah’ın cemâlini görmek şeklinde anlamışlardır.

Kanaatimce, hüsnâ tabiri, Cennet’i, oradan Zât-ı Ulûhiyet’i görmeyi ve o büyük pâyeye ulaştıran yolun erkânını bilcümle ifade etmektedir. Bu zaviyeden, mezkûr âyette, din-i mübînin esaslarını tasdik etmiş, iyiyi kötüyü öğrenmiş, fazileti rezilliği birbirinden ayırmış; dünyada ihsanda bulundukça daha çok iyiliğe mazhar olacağına, her hayr u hasenâtın mizanda da mutlaka bir değer ifade edeceğine ve ötede mükâfatının fazlasıyla verileceğine kanaat getirmiş; iman ve ihsan üzere yaşadığı takdirde sonunda en güzel âkıbete, ahirette Cennet’e ve Cemâl’e erdirileceğine iman etmiş ve hayatını bu en güzel neticenin doğruluğuna inanmışlık içinde sürdürme gayretine girmiş bahtiyar insan nazara verilmektedir.

İşte, üç önemli vasfı sıralanan bu sadâkat kahramanına ilâhî bir vaadde bulunulmakta ve şöyle denmektedir:

فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرٰى , “Biz de ebedî mutluluğa giden yolu (ve ahirette de hesabı) onun için kolaylaştırırız.” Demek ki, mazhar olduğu nimetlerden infakta bulunan, takva dairesine sığınan ve En Büyük Hakikati tasdik edip coşkun bir imanla O’nun vaad ettiği mükâfata yürüyen bir insan, en hırçın dağlarda, dik tepelerde yasemenlikte yürüyor gibi rahat yürüyecek, yürüyüp Allah’a gidecektir. Beled sûresinde bahsedilen ve başkaları için aşılması çok zor sarp bir yokuş olan hayır yolu ve o yolun akabeleri onun için kolaylaşacak ve ona boyun eğecektir. Nihayet, o önüne çıkan bütün engelleri –Allah’ın inayetiyle– kolaylıkla aşacak, çok zorlanmadan hayırlı işler yapmaya muvaffak olup saadet-i dâreyne erecektir.

Böyle bir insanın yürüdüğü yol, “kolay yol”dur; zira, o, Hâlık-ı Kâinat’ın rızasına ve insanın fıtratına çok uygundur. Ayrıca, bu yoldaki her iyilik, insandaki hayır yapma duygularını daha da şahlandırır ve yolun zorluklarını kolayca aşmaya vesile olur. Başlangıçta bazı emir ve yasaklar nefse ağır gelse de ve meşakkat televvünlü bir kısım mesuliyetler insanı zorlasa da, şayet insan dinin özündeki yüsr hakikatine muvafık şekilde sorumluluklarının gereğini yerine getirmeye gayret eder ve bu konuda heva ve hevesinin dizginlerini aklının, kalbinin ve iradesinin ellerine verirse, zamanla ihsan ve takva şuuru o yolun yolcusunun tabiatı hâline gelir. Öyle ki, o göz ucuyla harama bakacak olsa, daha iradesi devreye girmeden ve kendi kendine “Burada ne yapmalıyım, nasıl davranmalıyım?” demeden, hemen tabiatının tepkisiyle karşılaşır; tabiatı ona “Nazarına hâkim ol, bu memnudur!..” der. Dudaklarından dökülebilecek nâhoş bir kelime aklının ucuna gelir gelmez iradesinden önce tabiatı “Hayır, söyleme onu; telaffuz ettiğin her şey kaydediliyor!..” diyerek ona mani olur. Hayaline küçük bir kir bulaşacak olsa, daha tasavvur ve taakkul safhalarına varmadan yine selim tabiatının dürtüleriyle o kirin önünü keser, “Allah Allah, ben ne kadar vicdanı bozuk bir insanım ki böyle çirkin bir sahne benim içime akabiliyor, tahayyül dünyama girebiliyor!..” diye içinden geçirir ve –tabiatının tepkisi sayesinde– o kötü hayali daha o safhada boğar, büyüyüp başka kirli tabloları zihnine davet etmesine ve hafızasını kirletmesine meydan vermez.

Evet, takva duygusunu tabiatının bir derinliği hâline getiren bir insan, artık dinin emirlerine karşı gayr-ı iradî olarak titizlik gösterir, yasaklara karşı da vicdanî tepki verir. Küfür, şirk, isyan, dalâlet ve günah şâibesi taşıyan her türlü, söz, tavır, davranış ve fiillerden tiksinti duyar. Haram mala el uzatmayı ateşi avuçlamak gibi görür; zinaya yaklaştıran her türlü fenalıktan Cehennem’in alevlerinden ürkmüşçesine kaçar. Namaz kılmak onun için angarya olmaktan çıkar; daha bir vaktin farzını eda eder etmez diğerinin programını yapar. Bir sabah uyanamasa ve namazını kaçırsa yemeden içmeden iştihası kesilir. Gönül hoşnutluğuyla zekâtını verir ama onunla da iktifa etmez; infakı hayatının vazgeçilmez bir esası kılar. Yaptığı her iyilik onu daha başka iyiliklere sevkeder; kaçındığı her kötülük ve günah sonrasında, o kötülük ve günahlara karşı iyice bilenir ve onlardan olabildiğine uzaklaşma azmini güçlendirir.

Böylece o insan tam bir salih dairenin içine girmiş olur. Artık o, öyle namaz kılar, öyle oruç tutar, öyle hacca gider, öyle mücahede eder ki, bu işin neşvesine akıl erdiremeyenler bakar da ona ya hayran olur veya “Bu delidir!..” derler. Zira, Allah Teâlâ iyiye giden ve sonu Cennet’e açılan yolu ona kolaylaştırmıştır ve onu çağlayan bir ırmak gibi akar hâle getirerek hedefine rahatlıkla varacağı bir kıvama ulaştırmıştır. Mevlâ-yı Müteâl ötede de onu “Hesabı kolayca görülür ve ailesine sevinç içinde döner.”7 ilâhî beyanıyla resmedilen bir mazhariyete erdirecek ve çok kolay bir hesap ile Cennet’e girmeye muvaffak kılacaktır.

Perişan Yolcu ve Sarp Yokuşlar

Diğer taraftan, sadece dünya hayatına bel bağlayan, ahiret azığı hazırlamaya hiç ihtiyaç duymayan, hem teşriî hem de tekvinî emirleri gözardı eden, her konuda kendini yeterli görüp nefsine güvenen, kendi menfaatlerinden başka hiçbir şey düşünmeyen ve –iyiliği tabiatına mâl etmek bir yana– hep kötülüklerle içli dışlı yaşayan kimseler ise, en geniş caddeleri bile patika gibi görürler; en selâmetli bir şehrah olan din-i mübîn yolunda dahi rahatça yürüyemez, yönlerini bulamaz ve sonsuz saadet hedefine ulaşamazlar.

Nitekim, Kur’ân-ı Kerim, zikrettiğim âyetlerde salih dairenin hep iyiliklerle iç içe olan kahramanlarını anlattıktan sonra, akabindeki âyetlerde de bir fâsit dairenin girdabında debelenip duran zavallılara değinmiş ve onları sürekli kötülüklere sevkeden çirkin huylara karşı mü’minleri şöyle ikaz etmiştir: “Cimrilik yapan ve kendisini her konuda yeterli görüp Allah’a ihtiyacı yokmuş gibi davranan; bir de hüsnâyı, o en güzel kelimeyi (kelime-i tevhidi ve onu ikrarın gereklerini) yalanlayan kimseyi ağır bir sorguya ve ebedî helâka giden en güç yola sardırırız.”8

وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ , “Cimrilik yapan” sözüyle zemmedilen “bahîl” insanın eli çok sıkıdır; o kendi rahatı ve ailesinin ihtiyaçları için çok cömertçe mal sarfetse ve bazen bu konuda müsrif davransa bile, hayırlı bir iş için cebinden beş kuruş dahi çıkarmaz. Hatta, kimi zaman o, aşırı mal hırsından dolayı kendisi ve ailesi için de harcamada bulunmaktan kaçınır; sadece mal biriktirmeyi ve daha çok servet sahibi olmayı düşünür.

Bu arada, infak sadece mala ve paraya münhasır olmadığı gibi, cimrilik de yalnızca maddî imkânlarla ilgili bir kavram değildir. İnfakla alâkalı mülâhaza cimrilik hakkında da geçerlidir; ilim, fikir, kuvvet, kabiliyet ve amel gibi şeylerde de cimrilik söz konusudur. Bildiğini öğretmeyen ve ilminden diğer insanları istifade ettirmeyen kimse de en az mal konusunda eli sıkı olan insan kadar cimri sayılır.

وَاسْتَغْنٰى , “Kendisini kendine yeterli görüp Cenâb-ı Hakk’a bile ihtiyacı yokmuş gibi davranan” bu aldanmış adam, kendi heva ve hevesinden başka hiçbir şeyi umursamaz, hayır ve hasenâta karşı alâka göstermez ve salih kimselerle beraber olmaya dahi tenezzül etmez. Ahireti hiç düşünmez ve Allah’ın gazabından rahmetine sığınmayı asla aklına getirmez. Kulluk yolunda önüne çıkabilecek bütün engelleri aşmasını sağlayacak olan takva şuuruna karşı da bütün bütün bîgâne yaşar; dolayısıyla, günahlardan kaçınmaz, isyan deryasına dalmaktan sakınmaz.

Aslında âciz-i mutlak, fakîr-i mutlak ve muhtac-ı mutlak olduğu hâlde, âdeta acz ü fakrdan hiç haberi yokmuş gibidir; nimetleri başından aşağı sağanak sağanak yağdıran Mün’im-i Hakikî’yi hiç düşünmemekte ve O’na şükretmemektedir; sanki şevk u şükürden de bütün bütün habersizdir, hamd ü sena hislerinden de mahrumdur. Hâl ve tavırlarından, kendisini ulaşılabilecek en son noktaya ulaşmış, doyuma ermiş, en güzel neticeye vasıl olmuş ve artık hiçbir şeye ihtiyacı kalmamış bir insan olarak gördüğünün emareleri dökülmektedir.

Ah zavallı insan! Bu kibir ve gururu sebebiyle ne kadar da acınacak bir hâle düşmüştür. İstiğna gibi peygamberlik mesleğinin şiarı olan bir güzel vasfı nasıl da yanlış yorumlamış ve onu bir küfür sıfatına dönüştürmüştür. Evet, mü’min müstağnidir; fakat, o Allah’ın verdiği nimetlere kanaat ettiğinden dolayı kat’iyen başkasının eline bakmayan, hep gözü tok, gönlü zengin ve beklentisiz davranan insandır. Şu kadar var ki, mü’min acz ü fakrının hep farkındadır ve Cenâb-ı Hakk’a her an-ı seyyale muhtaç olduğunun şuuruyla yaşamaktadır. Zira, Mevlâ-yı Müteal’e karşı istiğna tavrı bir küstahlık, nankörlük ve hatta –derecesine göre– küfürdür.

Bu küstah ve nankör adam وَكَذَّبَ بِالْحُسْنٰى , “Bir de o en güzel kelimeyi, hüsnâyı yalanlamaktadır.” Kelime-i tevhidi ve dinin sair esaslarını –bazılarını sözle, bazılarını da fiille– tekzip etmektedir. O her işini bir kâfir sıfatı olan yalana bağlamıştır. Pek çok meseleye gönülden inanmadığı hâlde, münafıkça davranmakta ve durumu idare etmeye çalışmaktadır. O hep olduğundan farklı görünen ve kalbinin sesi olmayan sözleri söyleyen tam bir şekil insanıdır; onun tavırları yalan, davranışları yalan ve sözleri de yalandır. O, birr ü takvanın Cennet’e götüren bir burak olduğuna, buradaki iyiliklerin karşılığının ahirette fazlasıyla verileceğine ve ihsan sahibi kimselerin ötede ebedî nimetlere, Cennet ve Cemâl lütuflarına ereceklerine hiç iman etmemiş; bütün bu hakikatlere “yalan” demiş ve bu dünyayı kalıcı zannederek bütün bütün kaybedeceği bir yola girmiştir.

İşte, üç kötü vasfı sıralanan bu zavallı adama da şöyle ilâhî bir vaîdde bulunulmaktadır: فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرٰى , “Onu ağır bir sorguya ve ebedî helâka giden en güç yola sardırırız!” O, hiçbir zaman aşamayacağı öyle bir yokuşla karşı karşıya getirilir ki, burada her durakta takılır yolda kalır; ötede de ateşe girmek gibi en zor ve en acı âkıbete müstehak olur.

Tefsirciler, “en zor olan” mânâsındaki عُسْرٌ ifadesini, Allah’ın sevmediği ve işlendiği takdirde insanı Cehennem’e sürükleyen ameller şeklinde anlamışlardır.9 Dünyanın zahirî güzelliklerine tamah ederek bu yola giren ve nefsanî isteklerinin kölesi hâline gelen bir insan, bu yolun her adımında kendi fıtratının ve vicdanının tersine hareket eder. Cismanî arzularını tatmin etmeye çalışırken din, diyanet, ismet ve iffet sınırlarını birer birer çiğner; her zaman günahların peşinde sürüklenir durur. Haramların teşkil ettiği fâsit dairede debelenirken, ibadet ü taat ve hayr u hasenât da ona çok zor gelir.

Kur’ân-ı Kerim, pek çok âyet-i kerimesiyle, takva hissinden mahrum kulların önündeki bu zorluğa işaret etmekte ve –meselâ– şöyle demektedir: “Sabır göstererek, namazı vesile ederek Allah’tan yardım dileyin. Gerçi bu çok zor bir iştir, fakat içi saygı ile ürperenlere değil.”10 Yine, bazı münafıkların, nifaklarını gizlemek için bazen mü’minlerle beraber saf tuttuklarını ve maddî imkânlarından infakta bulunuyormuş gibi gözükmeye çalıştıklarını, fakat, onların bu teberrûlarının Hak katında hüsnükabul görmediğini vurgulamakta; sadakalarının kabul edilmeyişinin sebebini anlatılırken de aynı zorluğa ve onların, nefislerinden kaynaklanan bu zorluğun altında kalıp ezildiklerine dikkat çekmektedir: “Çünkü onlar Allah’a ve Resûlüne karşı inkâr ve nankörlük içindedirler. Namaza ancak üşene üşene gelirler. Yardımda bulunurken de istemeye istemeye, gönülsüz verirler.”11

Aktif Mârifet


Demek ki; din yolunun rahat yürünür geniş bir cadde olması ve ibadet ü taatin insana kolay gelmesi, selim bir kalbe sahip bulunmaya, infak ruhuyla hareket etmeye, takva şuuruyla donanmaya, Allah’a tam teveccüh edip sadece O’nun rızası için kulluk yapmaya ve dünyada ortaya konan zerre kadar bir iyiliğin ya da atom parçası ağırlığındaki bir şerrin karşılığının ötede mutlaka verileceğine gönülden inanıp, daima bu inanca uygun düşen ihsan duygusuyla yaşamaya bağlıdır. Acz u fakr hisleriyle dergâh-ı ilâhînin eşiğine başını koyma, isteyeceklerini O’ndan isteyip, sürekli O’na el açma ve sonra şevk, şükür ve tefekkür sayesinde kullukta daha bir derinleşme de rıza-yı ilâhîye varıp ulaşacak yolu kolaylaştıran hususlardandır.

Bugün, cihanın dört bir yanına mukaddes göç seferleri düzenleyen adanmış ruhların yaptıklarını bu hakikatler ışığında değerlendirmeden onları ve fedakârlıklarını anlayabilmek çok zordur. Evi-barkı, yurdu-yuvayı, anayı-babayı, yârı-yârânı arkada bırakıp haritada dahi yeri güçlükle bulunabilen diyarlara hicret etmek, onca sıkıntıya rağmen gece-gündüz demeden çalışıp didinmek, maddî-mânevî füyuzât hislerinden fedakârlıkta bulunmak; bazen sıcaktan yanmak, kimi zaman soğukta donmak.. ama yine de imanla, aşkla, azimle ve ümitle ayakta kalmak.. koşmak, yorulma bilmeden hep Allah’ın hoşnutluğuna koşmak... Bunlar, ancak Cenâb-ı Hakk’ın yardımıyla ve aşılmaz gibi görünen zorlukları kolaylaştırmasıyla gerçekleşebilir.

Son olarak, önemli gördüğüm bir hususu bir kere daha hatırlatmak istiyorum: İster ferâiz kurbeti diyeceğimiz şekilde, farz ibadetleri şuurluca eda etmek suretiyle Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmış olun, isterseniz de farzlarla beraber nafileleri de hiç aksatmayıp kurbetinize bir enginlik daha ilâve etmiş bulunun; ne suretle ve ne seviyede olursa olsun, iyilikleri tabiatınızın bir derinliği hâline getirseniz ve oluşturduğunuz salih daire vesilesiyle sürekli bir hayırdan diğerine koşup dursanız da âkıbetiniz mevzuunda teminatınızın olduğu söylenemez. Bugün Hazreti Abdülkadir Geylânî’nin kulluk mertebesi ölçüsünde bir noktayı ihraz etseniz de, bu sizin yarınınıza hiçbir şey miras bırakmayabilir. Her gün sizin için yeni bir gündür ve her yeni gün müstakil olarak inşa edilmesi gereken bir zaman parçasıdır. Dahası, her yeni günde siz de bir mânâda yeni bir insansınız ve ruhunuzun abidesini bir kere daha ikâme etmek zorundasınız.

Öyleyse, her gün düşünce dünyanızı yeniden gözden geçirmeli, bir kere daha Allah yolunda infak duygusunun, takva şuurunun ve sadâkat ruhunun tabiatınıza mal olup olmadığını kontrol etmeli ve bu konuda cehd ü gayret ortaya koyarak Cenâb-ı Hak tarafından işi kolaylaştırılan ve önündeki engeller kaldırılan bir insan olmaya namzed hâle gelmelisiniz.

Binaenaleyh, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) جَدِّدُوا إِيمَانَـكُمْ بِلَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ “İmanınızı ‘Lâ ilâhe illallah’ ile yenileyiniz.”12 buyurmuş ve ümmetini sürekli tecdid-i imana davet etmiştir. Zira, Mektubat’ta da vurgulandığı üzere, nefis, hevâ, vehim ve şeytan az-çok her insana hükmetmekte; onun gafletinden istifade ederek, pek çok hile, şüphe ve vesveseyle iman nurunu kaplamaktadır.13 Onun için, her gün, her saat, hatta her vakit, imanı cilalamaya ihtiyaç vardır. Dün her açıdan tenevvür etmiş olsanız dahi, bugün de arınmalı, aydınlanmalı ve nurlanmalısınız. Dünkü zaman ayrı bir fasıldı; bugünkü zaman da tenevvüre muhtaçtır. Dünkü vücudunuzun zerrâtının bazıları ölüp gitti; Cenâb-ı Hak bugün bünyenizde yeni zerreler halketti, onların da imanın nurundan nasiplenmeye ihtiyacı söz konusudur. Duygularınızda değişmeler meydana geldi, bilgi adına yeni müktesebâtınız hâsıl oldu, onların hepsinin sizin renginizi ve imanınızın desenini alması gerekmektedir. Bu açıdan, teminat altında olduğunuz mülâhazasına asla kapılmamanız ve hep yenilenme peşinde olmanız icap etmektedir.

Unutulmamalıdır ki, bir bilgi hamalı olmak ve engin bir müktesebâta sahip bulunmak kulluk hesabına çok fazla bir mânâ ifade etmemektedir. O bilginin mârifete dönüştürülmesi ve hatta o mârifetin de “aktif mârifet” hâline getirilmesi lâzımdır. Aktif mârifet ise, –bu tabir çok kullanılmamış olsa da şahsen bir mahzur görmüyorum– kendi içinde sürekli kaynayıp duran ve insanı hep muhabbet ufkunda dolaştıran vicdan kültürü demektir. Dolayısıyla, Allah’a kurbet açısından hangi seviyede bulunursanız bulununuz, size düşen vazife; teşriî ve tekvinî emirleri iyi okuyarak mütemadiyen imanınızı yenilemeniz, iman-ı billâh içindeki mârifetullaha ulaşıp onu tabiatınızın bir yanı hâline getirmeniz; fakat, yine de kendinizi teminat altında görmeyip, vicdanınızdaki mârifet kazanını sürekli kaynatarak aktif mârifeti elde etmeye ve hep muhabbetullah atmosferinde nefes alıp vermeye çalışmanızdır.



1 Bediüzzaman, Mektubat s.253-254 (Yirminci Mektup, Mukaddime).


2 Tirmizî, fezâilü’l-Kur’ân 18; Ebû Dâvûd, vitr 20; İbn Mâce, edeb 52.


3 Leyl sûresi, 92/5-7.


4 Bakara sûresi, 2/3.


5 Bkz.: Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.44.


6 Yûnus sûresi, 10/26.


7 İnşikak sûresi, 84/8-9.


8 Leyl sûresi, 92/8-10.


9 el-Vâhidî, Tefsîru’l-Vâhidî 2/1209; en-Nesefî, et-Tefsîr 4/343.


10 Bakara sûresi, 2/46.


11 Tevbe sûresi, 9/54.


12 el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 2/204. Ayrıca benzer mânâdaki hadisler için bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/359; Abd İbn Humeyd, el-Müsned 1/417).


13 Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.376 (Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas).

0 yorum

Yorum Gönder