14 Kasım 2016 Pazartesi

Ümit Burcu - Zevk ve Keramet Avcıları

Soru: İmam-ı Rabbânî Hazretleri Mektubat’ında, “Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını, binlerce ezvâk, mevâcid ve kerâmâta tercih ederim.” diyor. Bu sözü nasıl anlamalıyız?

Cevap: Bildiğiniz gibi “ezvâk”, zevk kelimesinin çoğuludur; lezzetler, tatlar ve mânevî hazlar mânâsına gelmektedir. “Mevâcid” ise, kalbe gelen zevkler, mânevî coşkunluklar ve insanın kendinden geçip nefsini unutacak kadar ilâhî aşkla dolması hâli demektir. Tasavvuf ıstılahı olarak ele alırsak; mevâcid, bir kulun, evrâd ü ezkâra devam ederek Cenâb-ı Hak’la münasebetini derinleştirmesi sayesinde, metafizik gerilime geçmesinin ve sürekli değişik vâridlere mazhar olmasının unvanıdır. Keramete gelince o, Allah’ın halk etmesiyle Hak dostlarında görülen fevkalâde hâl, söz, davranış, nazar, teveccüh ve tesir demektir. Diğer bir ifade ile keramet, Allah’ı seven, O’na itaat eden ve O’nun tarafından da sevilen veli kullara bahşedilmiş ekstra bir ikram ve Cenâb-ı Hakk’ın özel teveccühünden ibaret bir harikadır. Harikulâde hâlleri üç kategoride değerlendirmek mümkündür: Peygamberlik davasıyla alâkalı fevkalâde hâllere “mucize”; “tezkiye-i nefis” ve “tasfiye-i kalb”e muvaffak olmuş bir velinin olağanüstü hâllerine “keramet” denilegelmiştir. Bunlardan başka bir de “istidraç” vardır ki, o da, fasık ve facir kimselerin eliyle ortaya konan ve onlar için Allah’ın bir mekri, başkaları için de bir imtihan olan, iman ve salih amele iktiran etmeyen harika bir hâl, söz ve tavırdır.

İnsan bazen, Allah nezdinde kabul gören bir imana sahip olmadan da bazı zevk ve vecd hâlleri yaşayabilir. Meselâ; bir insan kendisini mistisizme vererek çok ciddi bir ruhanî zevke erebilir, yoga ile her şeyi tül pembe göreceği bir havaya girebilir. Vakıa, bunlar da bir uyuşturucu gibidir; bunlar sayesinde insan problem ve sıkıntılarını muvakkaten unutur, geçici bir tatmine ulaşır. O hâlin tesiri geçip de tekrar gerçek hayata, problem ve sıkıntıların arasına dönünce yeniden o türlü şeylere sığınma ihtiyacı duyar ve bir kere daha yogaya, meditasyona, bir kısım mistik ritüellere yönelir. Yeniden translar yaşar, fevkalâde duygular tadar, harikulâdeden bazı şeyler hisseder. Bilmem ki, bütün bunlar, birer mazhariyet midir yoksa maruziyet mi; başa gelen bir musibet midir yoksa bir mevhibe mi? Her ne ise ve Allah’ın ne türlü bir imtihanıysa, bunlar, dine bağlı olmadan da gerçekleşebilir. Meselâ, son günlerde adı sıkça duyulan Kabala bu türlü şeylerle doludur. Kabalistler, hep böyle tatmin arayışlarını değerlendirir ve bazen ervâh-ı habiseden, bazen cinden ve bazen de şeytandan istifade ederler. Kabalizm, zahiren, kötülüklerle mücadele metodu gibi gösterilse de, aslında semboller yoluyla güç kazanma isteğine bağlı ve büyüye dayalı bir akımdır. Kaynağının İsrailoğulları’na dayandığı ve Yahudilik’le ortaya çıktığı söylense de, aslında Kabala’nın Tevrat’la hiçbir alâkası yoktur; onun menşeini Eski Mısır’ın putperest anlayışına ve Firavunların sihirbazlarına dayandırmak daha doğrudur. Putperest kavimlerin büyü ritüellerini de kullanan Kabala sayesinde habis ruhlar, cinler ve şeytanlar, aldatılmış insanların etrafında meltemler estirirler, değişik esintilerle onları biraz rahatlatırlar, sıcak bir havada bağrı yanan insanı serinletiyormuş gibi, onların yüreklerine de sahte bir serinlik serpebilirler. Fakat, bu da, nefs-i emmârenin, şerir cinlerin ve şeytanların ayrı bir oyunudur.

Tıpkı kâhinlerin bir tane doğru söyleyip yüz tane yalanı yutturdukları, bir doğrunun ardına yüz tane kizb sakladıkları gibi, Kabala, yoga ve meditasyon benzeri uyuşturucu mahiyetli sistemler de belki geçici bir rahatlık sağlayabilirler ama insan gönlünün ihtiyaçlarını karşılayamaz ve kat’iyen onun ebedi taleplerine karşılık veremezler. Aksine, bir süre sonra insanlarda kapanması zor ve daha büyük boşluklar açar, ruhî boşalmalara sebebiyet verir, iyileşmesi âdeta imkânsız yaralar hâsıl ederler. Çünkü bunlar, hak bir dine bağlı değildir. Evet, Mistisizm, Hermetizm, Manihizm, Zerdüştizm, hatta Brahmanizm ve Yogizm gibi akımlar hak bir dine dayalı ruhî tecrübeler sonucunda değil, bir kısım tarihî tecrübeler neticesinde ortaya konmuş yollardır. Bu açıdan, ruhanî zevkler, keşifler, bir mânâda vecdler, maverâ-ı tabiatı okumalar.. dinin dışında da hâsıl olabilir. Meselâ, büyücüler, kâhinler ve Parapsikoloji’nin değişik dallarıyla meşgul olan kimseler de sizin önünüze çok fevkalâdeden şeyler koyabilirler. Onların ortaya koyduğu bu şeyler, Allah’a yakınlığa, salih amellere ve ihlâsa da dayanmaz; dolayısıyla, Allah’ın maiyyetine, Cenâb-ı Hakk’ın hıfz, riâyet ve inayetine dayanmayan bu harikulâdelikler kat’iyen bir kıymet ifade etmez. Çünkü, bir şeyin kıymet ifade etmesi, Allah’la münasebetine bağlıdır.

İman Sarayının Fikir Mimarı Sen Olmalısın...

Dolayısıyla, zevk, vecd ve keramet türünden olan fevkalâdeliklerde ilk aranması gereken husus, bunlara hak dinin esaslarına dayanan bir yolla mı yoksa batıl bir kısım metodlarla mı ulaşıldığı meselesidir. Şayet, bunlarla varılmak istenen nihaî hedef gönül huzuru ise, o huzura ulaşmanın yolu peygamberlerin izlerini takip etmektir. Bir dönemde peygamberlerle varılan hedefe daha sonraki devirlerde de ancak onların arkada bıraktığı işaret taşları takip edilerek varılabilir. Ayrıca, zevk, vecd, keşif ve keramet şeklindeki harikulâdeliklerin bir kıymet ifade etmesinin en değerli yanı da, onların bir istidraç olabileceği endişesiyle ve şu hislerle karşılanmasıdır: “Ben bunlara değil, Sana talibim Allahım. Senden zevk de, keramet de istemiyorum. Sana hâlisane teveccüh etmeyi diliyorum. Senden tek şey dileniyorum; eğer ezvâk ve kerâmâtla başım dönecekse gözümü hiç açma; illâ açacaksan, gönlümü sadece Sana karşı aç. Bana öyle bir iman ver ki, bin tane şeytan, bin ayrı vesveseyle gelse de hiç sarsılmayayım.” Evet, şeytanların vesveseleri karşısında sarsılmama, haramlara ve helallere riayet etmeye ve günahlara karşı tetikte beklemeye bağlıdır. İyi bir kul için esas olan, zevk, vecd ve keramet değil; herhangi bir haram karşısında tir tir titreyerek, bir ilâhî emri yerine getirme hususunda da arzulu olarak yaşamak, kulluk vazifesini kusursuz yapmaya çalışmak, ahlâkın ve dini hayatın delinmesine sebebiyet verebilecek olan yasaklardan yılandan çıyandan kaçıyor gibi kaçmaktır.

Evet, zevk, vecd ve keramet peşine düşmemeli; imanı inkişaf ettirmenin ardında olmalı. İnsan önce ibtidâî, ham ve işlenmemiş bir imanla iman etmiş olur. Başlangıçtaki o iman, kültür ortamına ve çevreye bağlı taklidî bir imandır. Meselâ siz, dini bilen, ona göre yaşamaya çalışan insanların arasında doğup büyümüş, onlardaki inancı görüp Allah’a, Peygamber’e, Kur’ân’a inanmışsınız. İşte, sadece böyle bir duyma ve görmeyle elde ettiğiniz iman, taklidî, ham ve olgunlaşmamış bir imandır. O, bir beyin fırtınası neticesinde, kalbinizin heyecan ve helecanları sonucunda, kendi içinizde, kendi duygu, düşünce, teveccüh ve nazarlarınızla oluşturduğunuz bir inanç âbidesi değildir. Şayet iman, insanın âfâkî ve enfüsî tefekkürde bulunması ve akl-ı meâşını (sadece yemek, içmek, evlenmek, helâl, haram demeden kazanmak ve eğlenmek gibi hep bedenin rahatını ve nefsin menfaatini düşünen akıl) akl-ı meâda (ilim ve irfanla terbiye edilen, ebedî huzura kavuşabilmek için hâlini ıslah etmeyi düşünen ve dünyaya değil ahirete değer veren akıl) çevirmesi neticesinde, kalbde Allah’ın yaktığı bir nur ise, onda bir fikir işçiliği de bulunmalı; insan, kendi iman sarayının fikir mimarı olmalıdır. O, işin planını hazırlamalı ama “İşi ben yapıyorum” dememeli; “Hâlbuki sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratan Yüce Allah’tır.”1 mealindeki âyet-i kerimenin fehvâsınca, iman ışığını yakma ve sarayı inşâ etme işini Allah’a vermelidir. Şu kadar var ki, insanın “benim imanım” diyebilmesi için onda kendi eserinin de olması ve bir yönüyle, irade ve şart-ı âdi planında kendine ait bir cehd ve gayretin de bulunması lazımdır.

Plan ve Projelerde Sebeplere Riayet

İnsan, iman esaslarını ilk kabul ve ikrarından sonra, iman hakikatlerini inkişaf ettirme gayretlerine girmelidir. Çocuklar için haftasına, ayına ve yaşına uygun yiyecekler ayarlandığı gibi, insanların her birinin, kendi durumuna göre imanî ve fikrî inkişafını temin edebilecek bilgilerle donanmaya çalışması gerekir. Akıl, kalb, his, şuur, irade ve hatta zihinde herhangi bir boşluk bırakmayacak şekilde, sürekli bir donanım peşinde olması iktiza eder. Beden ve cismaniyet yönüyle devamlı terakki eden ve gelişen insanın, kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla da sürekli bir inkişaf içinde olması lazımdır. Salih bir kul, gözünü daima ufuk ötesine dikmeli, daha öteleri düşünmeli ama yüzünü de hep yerde tutmalıdır. Yani, fevkalâde mahviyet ile harikulâde âlihimmeti cem’ etmeli ve öyle âlihimmet olmalıdır ki, “Ben kalbimi seslendirir, gönlümü konuşturursam, elimi uzattığım zaman Cennet’i bile çekip alabilirim, Allah’ın izniyle.” diyebilmeli ve buna inanmalıdır. Fakat, “Ben, mikroptan daha zavallı bir mahlukum.. bana bu teveccüh ve ihsanlar nedendir, onu da bilmiyorum!” diyerek başını yere koyup ağlayacak kadar da fevkalâde bir mahviyet ve hacâlet ruhu taşımalıdır. İşte bu, bir mü’minin karakteristik tavrıdır.

Abdülkadir-i Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, İmâm-ı Rabbânî, Hâce-i Ahrar, Ebu’l-Hasen el-Harakânî gibi Hak dostları arasında çok erken ve genç yaşında inkişaf eden büyükler de vardır. Meselâ, Ebu’l-Hasen el-Harakânî Hazretleri daha doğmadan, Hazreti Bâyezîd-i Bistâmî onu müjdelemiş; Harakân’dan büyük bir veli çıkacağını tam bir asır önceden haber vermiş ve hatta oradan geçerken “Burada bir nur görüyorum, sırtımı dayayacağım bir amûd-i nuranî görüyorum.” diyerek Ebu’l-Hasen Hazretlerinin evini işaret etmiştir. Ebu’l-Hasen el-Harakânî Hazretleri, Bâyezîd-i Bistâmî’nin mânevî bir işareti üzerine Kur’ân okumaya başlamış; ona medyuniyetini ifade ve onun ruhaniyetinden istifade düşüncesiyle, her gün 10 kilometrelik bir mesafeyi yürüyerek sabah namazlarını mânevî şeyhinin türbesinde kılmıştır. İşte, Ebu’l-Hasen Hazretleri gibi bazı insanlar, çok erken dönemde bir mevhibe-i ilâhîyeye mazhar olabilir; özel lütuflarla sefiraz kılınabilirler. Fakat, hüküm, proje ve planlar ekstra lütuflara, sürpriz ihsanlara ve harikulâdeliklere bina edilmez. Biz esbab dairesi içinde bulunduğumuzdan dolayı plan ve stratejilerimizi de sebeplere göre yapmak zorundayız.

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavır ve davranışları bu konuda da en güzel örnektir: O’nun kadar Allah’a güvenen ve Cenâb-ı Hakk’a itimat eden başka bir insan yaratılmamıştır. O’nun, içini dökerek Allah’tan istediği bir şeyin gerçekleşmemesi söz konusu değildir. Allah (celle celâluhu), Peygamber Efendimiz’in her isteğini kabul etmiş ve O’na çok hususî lütuflarda bulunmuştur. Bununla beraber, İnsanlığın İftihar Tablosu, plan ve projelerini harikulâdeliklere bina etmemiş, sadece kavlî dualarla yetinmemiş ve her meselede sebepleri de gözeterek gereken esbâbı yerine getirmiştir. Meselâ, Bedir Savaşı’na çıkarken “Dua ederiz, Allah bizi muzaffer kılar.” demekle iktifa etmemiş; şart-ı adi planında zafere götüren vesileleri de hazırlamıştır. Askerlerini çok stratejik noktalara yerleştirmiş, su kuyularını kapattırmış, açık bıraktığı tek kuyunun başına muhafızlar koymuş ve sebeplere riayetin hakkını da vermiştir. Bunun akabinde de, ilâhî nusret ekstradan bir lütuf olarak gelmiştir. Bir sahabi efendimiz diyor ki: “Savaş sırasında bütün âfâkı birdenbire ‘İlerle Hayzum!’ şeklinde lâhûtî bir sadâ ve bir kamçı sesi doldurdu. Resûl-i Ekrem buyurdular ki, “Hayzum, Cibril’in atıdır. Kamçıyı vuran da O idi.”2 Hazreti Cibril, o gün başına Zübeyr b. Avvam’ın sarığı cinsinden sarı bir sarık sarmış, sağa sola koşturmuştur. Evet, Allah (celle celâluhu), Habibini melekleriyle teyit etmiş; O’nu hiçbir zaman terk etmediği gibi, o gün de yalnız başına bırakmamıştır.

İslâm tarihinde, harikulâdeden inayete mazhar olunan yüzlerce misal vardır. Onlardan biri de Çanakkale’de şehadet şerbetine koşan Osmanlı erlerine nasip olmuştur. Hazreti Aziz u Kahhar zalimlerin hesaplarını altüst etmiş, mü’minleri ilâhî riayet ve kilâetiyle muzaffer eylemiştir. Çanakkale’de İngiliz orduları kumandanı Hamilton’un “Sizin ordularınız içinde beyaz atlı ve sarıklı insanlar savaşıyordu.” dediği, çokları tarafından bilinen gerçektir. Evet, Bedir’de olduğu gibi daha sonra da, Cenâb-ı Allah, mü’min kullarına yardım için melâike-i kirâmı yeryüzüne indirmiş; muvazzaf melekler, başlarında sarıklarla etrafa dehşet saçmış ve düşmanların kalbine korku salmıştır. Ne var ki, Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) plan ve projelerini asla harikulâde şeylere bağlamadığı gibi, O’nun ümmeti de fevkalâdelikleri proje dışı tutmalı ve kat’iyen esbabda kusur etmemelidir.

İmanda İnkişafın Vesileleri

İşte, hakikî imanı inkişaf ettirme mevzuunda yapılması gerekli olan şeyler ve o hususta hedefe götürücü sebepler nelerse, onların da yerine getirilmesi şarttır. Öncelikle, fikrî beslenme adına âfakî ve enfüsî tefekkürde bulunma, idrak ufkuna uygun bazı şeyler mütalaa etme, kâinat kitabını iyi okuyup değerlendirme ve donanımlı bir mü’min olabilmek için ciddi cehd ü gayret ortaya koyma çok önemlidir. Aynı zamanda, nefis tezkiyesi, kalb tasfiyesi ve ruh terbiyesi peşine düşme, evrâd u ezkârda kusur etmeme, geceleri ihyada gevşek davranmama ve Cenâb-ı Hakk’a teveccühte sürekli olma gibi hususlar imanda vüzuh ve inkişafa götüren mühim vesilelerdir. Evet, bu mevzudaki bir cehd ve gayret, Hazreti Üstad’ın İmam-ı Rabbanî Hazretlerinden naklettiği söze binaen, binlerce zevk, vecd ve kerametten üstündür. Binlerce zevk, vecd ve keramete mazhar olarak Allah’ın huzuruna gitmektense, Zât-ı Ulûhiyet’le alâkalı imanî bir meselenin daha gönülde inkişaf etmesi ve imanın bir derece daha kuvvetlenmesi tercih edilmelidir.3 Onlar, Cenâb-ı Allah’ın insandan istediği şeyler değildir. Kuldan istenen şey; aksine ihtimal vermeyecek şekilde ve riyazi kat’iyyetin kat kat üstünde bir imandır.

Son cümle bana, Nakşî tarikatında pîr sayılan ve “O Kâsım bin Muhammed pek güzeldir; inâyât-ı keremi lemyezeldir” diye zikredilen Kâsım bin Muhammed’i hatırlattı. O, çok ciddi ve gözü yaşlı bir insan olmasına rağmen, Zât-ı Vâcibu’l-vücud’un varlığı hakkında şüphe ve tereddüt izhar eden birini görünce kahkaha atarcasına güler; “Allah Allah, şu ahmak adama bakın, Zât-ı Ulûhiyet hakkında şüphe ediyor!..” dermiş. Belki o türlü reybîlerin hâline ağlanması gerekir ama o büyük zat, öyle inanmış ki, o hususta şüphe etmeyi ancak ahmaklara yakıştırabildiğini ifade etmek için kendi vakar sınırlarını zorlar ve âdeta kahkahayla gülermiş. İşte, öyle inanmak lazım...

Ayrıca, insan imanını mârifete çevirme gayreti içinde olmalı, inanmayı tabiatına mâl etmeli. Eğer iman, tabiatınızın bir derinliği hâline gelmişse, onunla Cennet’e gidebilirsiniz. Zevk-i ruhânîden nasibiniz çok az olsa da, şevk ve iştiyakınız eksik kalsa da, iman içinizde oturaklaşmışsa yine Cuma yamaçlarına ulaşabilirsiniz. Önemli olan, Allah’la irtibatınızdır; eğer O’nsuz edemiyorsanız, O’nu andığınız zaman burnunuzun kemikleri sızlıyorsa, “Amaaan! Sensiz bir ânım bile geçmesin!” diyebiliyor ve O’nsuz dakikalarınızı cansız, bereketsiz görüyorsanız, başkaları gibi ağlayıp sızlayamasanız, içinizi dökemeseniz, şevk u iştiyak yaşayamasanız, keşif ve keramete mazhar olamasanız da asıl elde edilmesi gerekeni yakalamışsınız demektir. Hatta geceleri kalkıp alnınızı yere koysanız, saatlerce bir üns esintisi bekleyip dursanız, bir mevhibe-i ilâhiye arasanız, açılma ve doya doya içinizi dökme isteğiyle çırpınsanız, fakat O, size aradığınızı vermese ve hiçbir şey hissedemeseniz, yine de o seccadede bulmanız gerekeni bulmuş sayılırsınız. Vermek ya da vermemek O’nun murad-ı sübhânisine bağlıdır ve en büyük ihsân-ı ilâhî, ihsan ve ikramını hissettirmemektir. Size düşen, meseleyi bu şekilde değerlendirmek ve zevk ya da vecde değil, O’nunla irtibatınızın kuvvetine bakmaktır. Evet, zevk ve vecdleri tatmadan, keşif ve kerametlere mazhar olmadan yaşayıp ölmesine rağmen Cennet’e giden çoktur; ama imansız Cennet’e giren hiç yoktur.

Bu ifadelerimden dolayı, ruhanî zevkleri ve kerametleri hor görüp hafife aldığım zannedilmesin. Onların da bir yeri vardır; ehlullahtan binlerce insan o türlü harikulâdeliklere mazhar olmuş ve eserlerinde o mevzulara da yer vermişlerdir. Anlatmak istediğim husus, onlara kat’iyen gönül bağlanmaması ve asıl maksat gibi bakılmamasıdır. Zevk-i ruhânîyi tatma, cezb ü incizâba mazhar olma, şevk ü iştiyakla coşma gibi şeyler Allah’ın değişik dalga boyundaki mevhibeleri ve atıyyeleridir. Fakat, insan kat’iyen bunlara talip olmamalı, bunlar için elini kaldırıp dua etmemelidir. Şayet kendi ihtiyarı haricinde öyle fevkalâde şeylerle karşılaşırsa, o zaman da, bir imtihanla karşı karşıya olduğunu düşünmeli; onlardan dolayı asla caka yapmamalı, kendi nefsine pay çıkarmamalı; onları kendisine bahşedilmiş birer varidat gibi göstermemelidir. Bir insanın, zevk, vecd ve keramet gibi şeyleri bir üstünlük vesilesi sayması ve kendi faziletine terettüp eden birer lütuf şeklinde kabul etmesi vesile-i haybettir, hüsrandır ve aldanmışlıktır. Kulluğu Allah’a bağlama gibi âlî ve çok semereli bir şeyi, Cenâb-ı Hak’tan gelecek tecellî dalga boyundaki çok küçük çerezlere feda etmek demektir. Çerezlerle oyalanıp o çerezleri dağıtan Cevâd u Kerîm’i görmeme demektir. Oysa, sadece Allah istenmeli, yalnızca O’nun rızası arzulanmalıdır.

Ahiret Meyvelerini Dünyada Yememeli...

Hatta insan, bazı harikulâde ihsanlara mazhar olduğu zaman, ahirete ait nimetler dünyada, fânî bir surette verildiğinden dolayı üzüntü duymalıdır. Bundan dolayı, kâmilen kalbini Allah’a vermiş insanlar, keşf ve kerametler karşısında, “Yâ Rabbi! Ben ne kusur yaptım ki, bana dünyada böyle fevkalâdeden şeyler veriyorsun?” diyerek teessürlerini ifade etmişlerdir.

Aslı münakaşaya açık olsa da anlatmak istediğinden ibret alınabilecek bir menkıbede denilir ki: Bir Hak dostu, ekim mevsimi geldiğinde bir talebesini çağırıp ona bir miktar tohum veriyor ve “Bunu al, hem kendi tarlana hem de benimkine tohum saç.” diyor. Talebe, üstadının emrini yerine getiriyor ve iki tarlayı da ekiyor. Hasat zamanı gelince gidip bakıyor ki, efendinin tarlasında hiç buğday çıkmamış, tohumların hepsi çürümüş veya serçeler, sığırcıklar taneleri kapmış götürmüş; fakat, kendi tarlası öyle boy atmış ki, belki bir dane yedi başak vermiş. Talebe, Hak dostunun yanına gelince işin hakikatini söylemeye cesaret edemiyor; hayır mülâhazasıyla ve üstadını memnun etme niyetiyle yalan söylüyor. –Aslında birini memnun etmek için de olsa yalan söylemek doğru değildir. Yalandan fevkalâde kaçınmak ve insanı Cennet’e koymak için bile yalan söylememek lazım. Üç yerde yalanın tecviz edildiğine dair bir rivayet vardır.4 Fakat, Hazreti Üstad’ın çağın müftüsü olarak bu konuda verdiği fetvayı esas almak ve “Zaman, yalanı nesh etmiştir.” demek daha doğrudur. Üstad Hazretleri, “Maslahat dahi yalan söylemeye illet olamaz. Çünkü, yalanın muayyen bir haddi yoktur; o, suistimale müsait bir bataklıktır. Hükm-ü fetvâ ona bina edilmez.”5 der.

Evet, mü’minin her söylediği doğru olmalı; eğer sözü zarar getirecekse, sükût etmeli ama asla yalana girmemeli. İşin doğrusu budur ama o talebe maslahat ve zaruret için bazı âlimlerin verdiği “muvakkat” fetvayı yanlış yerde kullanıyor ve hocasına– “Efendim, maşaallah, sizin tarla bire yüz vermiş; diğer tarlalarda ise hiçbir şey bitmemiş.” diyor. Efendi, bu haberi duyar duymaz kalkıyor, hemen başını yere koyuyor ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor. “Yâ Rab, diyor, ben sadece Seni istiyordum. Ahiret meyvelerini burada yiyip bitirmeyi arzu etmiyordum. Ne yaptım ve ne günah işledim ki, sadece benim tarlamda ürün halk ederek sa’yimin semeresini dünyada veriyorsun?” Sonra da Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) gibi sahabe efendilerimizin dünya nimetleri karşısında okuyup ağladıkları “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla safa sürdünüz.”6 mealindeki âyeti okuyup iç çekiyor. Üstadının çok ızdırap duyduğunu görünce, talebe hemen dize geliyor, “Efendi Hazretleri, ben sizi üzmemek için hilaf-ı vâki beyanda bulundum. Hiçbir şey bitirmeyen tarla sizinki, başak salan da benimki idi.” diyor. Hak dostu anında ellerini açıyor ve “Elhamdülillâh Yâ Rabbi!” diye hamdediyor.

Bu sözlerimin mânâsı da, “Tarlalarınız başak salmasın, işleriniz hiç tutmasın, her şeyiniz ters gitsin, sa’yiniz hebâ olsun.” demek değildir. Ben, Allah rızası hesabına yapılan işler için dünyada karşılık beklememek ve dünyevî mükâfat istememek gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Hele halis ubudiyetlerde, yani temeli tamamen taabbüdîliğe bağlı amellerde, Allah korusun, dünyaya ait küçük bir istek aklınızdan geçiyorsa, “Şu namazımı kılarken şöyle bir huzur duyayım, zevk u şevkle coşayım” diyorsanız ve bir de onun ötesinde şirk sayılan “Başkaları da, huzur nasıl olurmuş bir görsünler; nasıl secde edilirmiş benden öğrensinler” şeklinde düşüncelere giriyorsanız, Kâbe’nin etrafında dönerken Lât’a, Menât’a temennâ çekiyorsunuz demektir. Bu çok hassas bir konudur. Allah’a kulluk ve namaz, Allah’tan gayrı her şeyden kalbin ferâğını, masivânın gönülden atılmasını gerektirir. Şayet kalbinizde mâsivâya yer varsa, başka şeyler orada civciv yapıyorsa ve siz şöyle böyle onlarla meşgul oluyorsanız, mihrabın dışında başka bir yöne dönüyorsunuz demektir.

Sadece Seni İsterim!..

Bu açıdan, aslâ keşif, keramet, haz ve zevk avcısı olmamalı, onlara karşı ciddi bir tavır almalısınız. Fevkalâdeden bazı şeyler, sırlar dünyasından sizin kapınızın önüne dökülünce de, şöyle demelisiniz: “Rabbim, bunu ben talep etmemiştim ama Sen gönderdin. Acaba, benim kestiremediğim bir hikmetin mi var? Yoksa, yürüdüğüm yol ve hizmet anlayışım hakkında başkalarının suizanları ve şüpheleri vardı da onları izale etmek için miydi bu fevkalâde ihsanlar? Benim bir tereddüdüm yoktu Yâ Rabbi. Ne Senin varlığın hakkında, ne gönderdiğin Peygamber hakkında, ne de bizim için seçip bağlanmamızı istediğin din hakkında ne bir desteğe, ne de bir direğe ihtiyacım var. Ben Sana, sadece Sana muhtacım. Sen benim olduktan sonra, ben sarsılmadan ayakta duracağıma inanıyorum. Ama bunu gönderdin... Bilemiyorum; ihtimal, birinin bir avansa ve takviyeye ihtiyacı vardı da onun için gönderdin. Eğer bu bir istidraçsa, ondan Sana sığınırım. Benim vefasızlığıma ve zaaflarıma binaen bunu gönderdinse, Senden onu istemiyorum; beni vefalı kılmanı, sadıklar arasına katmanı dileniyorum. İçimi vefa ve sadakatle doldur; bin cefa görsem de Senden ayrılmama azmi ve kararlılığı içinde bulunayım.” Evet, kulluk, bu duygularla dolu olmaktır. Kulluk, Allah’ın kapısında ortaya konan bu samimiyettir. O, imana müteallik bir meselenin vüzuh ve inkişafını dünyada her şeye tercih etmektir.

Allah’tan, O’nun rızasından başka bir şey talep etmeyin. Daha önce değişik vesilelerle ifade ettiğim bir duygumu tekrarlamak istiyorum: Şah-ı Geylânî gelse, başımı ayağının altına koyarım. Annemi-babamı sırtımda gezdirememenin ızdırabını yaşayan ben, onu ömür boyu sırtımda taşırım. Fakat, bana dense ki; “Sen şu hâlinden sıyrılıp, gavs-ı âzamlıkla serfiraz edileceksin.” Size yeminle teminat veririm, istemem ben onu. Çünkü ben hâlimden memnunum. Gözü hiçbir şeye açık olmayan, hiçbir zevk, keşif ve keramet bilmeyen, harikulâdelikler peşine düşmeyen ama kıldığı namaza ve tuttuğu oruca karşılık dünyada hiçbir beklentiye de girmeyen bir kul olarak yaşamak isterim. Yapmaya çalıştığım kulluğa bedel olarak Cennet’e bile razı olmam; onu Allah kendi lütfuyla verirse verir, ama ben sadece O’nu isterim. Bu hâlimi, Hasan Şâzelî’liğe, Ahmet Rufâî’liğe, Şah-ı Nakşibend’liğe tercih ederim. Hâşâ, onları hafife aldığımı zannetmeyin; ben dualarımda onları şefaatçi yapıyorum. Her gün isimlerini sayıyor ve “Allahım beni onların şefaatine mazhar eyle.” diyorum. Onların nasıl yüce kâmetler olduğunun ve kendi hiçliğimin, sığlığımın da farkındayım. Fakat, Rabbim varken ve O benim için şu andaki hâlimi takdir buyurmuşken, başka bir konum aramayı ve başka bir hâli taleb etmeyi de kulluk anlayışımla telif edemiyorum. O’nun bana takdir buyurduğu ölçüler içerisinde kendi kemalât arşıma yürümem gerektiğini düşünüyor ve hâlime razı olmamayı, başka beklentilere girmeyi nankörlük sayıyorum. Ve bu sözler benim gönlümün sesidir, içimi söylüyorum. Hem, bir ayağımın kabirde olduğunu bilerek ve Allah’ın şahitliğine inanarak söylüyorum.

Evet, yanlış tercihte bulunmamalı; Allah’ı tercih etmeli ve kalbinizi masivâdan boşaltmalısınız. Eğer, düz, sıradan, basit bir insan olduğunuza kendinizi inandırabilirseniz; aynaya baktığınız zaman, “Allah Allah, tabiatım icabı ben merkub olmayı beklerdim ama nasıl olmuş da insan şeklinde yaratılmışım?” diyebilir ve nefsinize bunu kabul ettirebilirseniz, iyi bir çizgide yürüyorsunuz demektir. Dua edin Allah’a, size o ufku nasip etsin. Bunun aksi, bâlâpervazâne iddiadır ve müddeî bugün olmazsa yarın, Allah tarafından konduğu zirveden baş aşağı düşecektir. Hem de çıktığı zirvenin yüksekliği nispetinde derin bir kuyuya düşecektir



1 Sâffât sûresi, 37/96.


2 Müslim, cihâd 58; Saîd İbn Mansûr, es-Sünen 2/359.


3 Bediüzzaman, Lem’alar s.422 (Otuzuncu Lem’a, Altıncı Nüktesi).


4 Tirmizî, birr 26; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/404.


5 Bediüzzaman, Hutbe-i Şâmiye s.51-52.


6 Ahkaf sûresi, 46/20.

0 yorum

Yorum Gönder