17 Kasım 2016 Perşembe

Ümit Burcu - O’nun İçin Sevmek

Soru: Allah sevgisini anlatırken, “Müşrikler sevdiklerini Allah gibi severler, mü’minler ise Allah’tan ötürü alâka duyar ve sinelerini açarlar. Allah’ı seviyor gibi sevmekle, Allah’tan ötürü sevmek birbirinden çok farklı şeylerdir..” buyuruyorsunuz. Acaba, Allah’tan ötürü sevmenin ölçüsü nedir?

Cevap: Müşriklerin, mahlukâtı Allah’ı sever gibi sevdiklerini Kur’ân-ı Kerim açıkça ifade etmekte ve “Öyle insanlar vardır ki Allah’tan başkasını Allah’a denk tutar, tıpkı Allah’ı severcesine onları severler.”1 buyurmaktadır. Aslında onlar, Allah’ı bilmiyorlar; bilmedikleri ve O’na inanmadıkları için de O’nu sevmiyorlar. Allah’tan başkasını severken de, Allah’a vermeleri gerekli olan aşk u alâkanın bütününü mahlukâta yönlendiriyorlar. Kalbî alâka, irtibat ve sevgileri o seviyede oluyor ki, öyle bir sevgi sadece Allah’ın hakkıdır. Fakat onlar, sevgilerini cismaniyet, şehvet ve nefs-i emmâre üzerinde temellendiriyor; gelip geçici, fânî varlıklara verilmemesi gereken ve sadece Allah’ın hakkı olan sevgiyi başkalarına veriyorlar.

Mü’minlere gelince onlar, her şeyden önce Allah’ı severler ve başkalarına karşı alâkayı da O’nun sevgisine bağlarlar, sevgileri O’ndan ötürüdür. İnananlar, her şeyden evvel ve her şeyin önünde, mutlak Mahbub olarak Allah’a gönül verir; sonra da O’ndan ötürü, başta Peygamber Efendimiz olmak üzere bütün nebileri ve velileri severler. Nebileri ve velileri severler; çünkü onlar, Cenâb-ı Hakk’ın maksatlarını takip ve temsil ederler ve O’nun yeryüzündeki halifeleri olarak dünyanın imar ve tanzimine nezarette bulunurlar. Mü’minler, nebileri ve velileri severken meseleyi Allah sevgisine bağladıkları gibi anne-baba, gençlik, bahar gibi şeylere karşı sevgilerini de onların Allah’la münasebetlerine bağlarlar. Meselâ; bu âlemi, Allah’ın güzel isimlerinin bir tecellîgâhı ve öteki dünyaların da bir mezraası olması açısından severler.

Evet, kendi mertebe ve seviyelerine göre mü’minlerin Allah sevgileri de, başkalarına karşı aşk u alâkaları da izafîdir. Çünkü, sevgi, mârifetin bağrında boy atar, gelişir; herkes ilim ve irfanı nispetinde bir sevgi derinliğine ulaşır. Kim Cenâb-ı Hakk’a ne kadar inanıyorsa O’nu işte o kadar sever. Bu açıdan da sevgi izâfîdir. Dolayısıyla, insanların inanç mertebelerine göre sevgi mertebeleri vardır. Yani, düz bir insan, kendi seviyesinde bir çeşit Allah’la münasebet içindedir; o kendi mertebesine göre bir aşk u alâkaya ulaşmıştır. Düz insan, ilme’l-yakîn merdiveninde yükseliyor demektir ama ilme’l-yakînin de belki yüz basamağı vardır. Bir kul, ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne, ondan da eğer dünyada mümkün ise, hakka’l-yakîne geçerek mârifetini derinleştirebilir ve mârifetinin derinliği nispetinde de Cenâb-ı Hak’la daha farklı bir münasebet içine girer, daha engin bir Allah sevgisine erişir. Öyleki, bu mertebelerden ‘ayne’l-yakîn’ basamağına çıkabilenler, bütün kâinatı bir Kur’ân gibi okuyabilecek dereceye erer ve her varlığın bir dil olup O’nu anlattığını duyar gibi olur. Tevbe, inâbe ve evbe kapılarından yakîn koridoruna giren bir kul, teyakkuz içinde ve sabırla mârifet mertebelerini kat’ederse zamanla aşk, şevk, iştiyak, üns, rıza ve temkin makamlarına da ulaşabilir. Evet, O’nun adı duyulduğu zaman burun kemikleri sızlayacak kadar sevdalanmaya aşk; O’nun sevgisinden hâsıl olan istek, neşe ve sevinçle devamlı köpürüp durmaya şevk; bunların, insan tabiatının bir derinliği hâline gelmesine iştiyak; O’ndan gelen her şeyi gönül hoşnutluğuyla karşılamaya rıza; duyma, hissetme ve O’nun sevgisiyle kendinden geçme hislerine karşı dikkatli davranarak kulluk edebini korumaya da temkin diyoruz ki bunların her biri Allah sevgisinin değişik dalga boyundaki tecellîleri ve neticeleridir.

Eğer bir insan, bütün eşyayı O’nu anlatan bir dil olarak görüyor, her şeyi O’ndan kabul ediyorsa; canlı-cansız her varlığı bir yönüyle O’nu gösteren, O’nu aksettiren aynalar şeklinde, O’nun mir’âtı olarak değerlendiriyorsa, üzerlerinde O’nun mührünü gördüğü, O’nun kudretini okuduğu, O’nu müşâhede ettiği ve O’nu duyduğu aynalara karşı alâka duyması da O’ndan ötürüdür. Şu kadar var ki, insan O’na karşı ne kadar alâka duyuyorsa, o aynalara karşı alâkası da o kadar derin olur. Bundan dolayı bazı büyükler, belki de bu münasebeti sezemeden doğrudan doğruya eşyaya karşı derin bir alâka duymuşlardır. Yani, bir yaprağa karşı dahi derin bir alâka duymuş, bir çöpe bile kıymet vermiş; onda, O’na dair çok değişik şeyler müşâhede etmiş.. etmiş fakat, ilk anda o münasebetin farkına varamamışlardır. O münasebetin farkına vardıkları zaman da gönülden bir “oh” çekmiş, derin bir huzur nefesi almışlardır. Üstad Hazretlerini bu mevzuda değerlendirme bize düşmez, onun ufku çok derindir, biz ona yetişemeyiz. Fakat, ister bir tefekkür hazinesi olan Yirmi Dördüncü Mektup’taki ifadelerine, ister Yirmi Altıncı Lem’a’daki ricâlara, isterseniz de Hastalar Risalesi’ndeki devalara bakın; onun bazı ızdıraplarına, gurbetinden şikâyet ettiği bazı hallerine şahit olacak ama bütün o sözleri aslında varlığa karşı derin bir aşk u alâkanın ifadeleri olarak okuyacaksınız. Önceki ızdırap ve gurbet gamzeden cümlelerin daha sonra huzur ve kurbet nağmelerine dönüştüğünü fark edeceksiniz. Nazarlarını eşyadan kurtarıp onların sahibine çevirdiği zaman, elem ve ızdıraplarının gittiğini, onların sebep olduğu yaralara âdeta merhem sürüldüğünü, her derde bir deva yaratan Allah’ın onun muvakkat gurbetlerini, elem ve hicranlarını da kendi varlığını duyurmak suretiyle ve ebedî saadet inancıyla izale ettiğini göreceksiniz.

Bu açıdan, insanların Cenâb-ı Hakk’a karşı aşk u alâkası farklı farklıdır ve her kulun Allah’a karşı alâkası onun irfanı ölçüsündedir. Aynı zamanda bu alâka, Cenâb-ı Hakk’ın o kula karşı teveccühünün de bir ifadesidir. Allah’ı delice seven bir insan bilmelidir ki; Cenâb-ı Hakk’ın da o insana o ölçüde bir teveccühü vardır. Evet, insan Allah’ı gerçekten seviyor, O’na “Sensiz edemem” diyebiliyorsa, onun da Allah indinde öyle bir yeri vardır. Allah indinde yerinizin nasıl olduğunu öğrenmek istiyorsanız, Allah’ın sizin yanınızdaki yerine bakın. Sizin için O bir aşk, iştiyak ve cezbe kaynağı ise; O’nun arzusu ile oturup kalkıyorsanız; bir yönüyle, her şeyde O’nu görmeye çalışıyor, çehresine baktığınız her varlık hakkında “Bundan O’na dair nasıl bir emare çıkarabilirim” diye düşünüyorsanız, O’nun nezd-i ulûhiyette sizinle –bî kem u keyf– öyle bir münasebeti var demektir. O’nun öyle bir münasebeti olunca, mele-i âlânın da öyle bir münasebeti olur. Dolayısıyla mesele tedellî ile başlar; sizinki öyle bir tedellîye sadece bir cevaptır. Fakat, eğer bir insanın Allah’a karşı o denli bir aşk u alâkası yoksa, o bilmelidir ki; onun teveccühten nasibi de ona göredir. Böyle bir insanın da, “Eğer O Şems-i Ezelî ve Ebedî bana teveccüh buyursaydı, bende de sevgi ve aşk u alâka adına bir parlaklık olması gerekmez miydi?..” diye düşünmesi ve ilâhî teveccühleri alabilmek için yapması gerekenler ne ise onları yerine getirmesi lazımdır. Çünkü o, ancak böyle düşünür ve meselenin gereğini yaparsa, içinde bulunduğu karanlık atmosferden sıyrılabilir. Meseleye böyle bakmazsa sıyrılamaz; hep o karanlık atmosferde kalır. Mesele O’nda başlasa ve O’ndan bize gelse de, bizim liyakatimiz ve O’ndan gelecek üns esintilerine, ilâhî tecellîlere gönlümüzü açık tutmamız da çok önemlidir.

Putların En Şerlisi

Söz gelmişken, önemli bir hususu istidrâdî olarak arz edeyim: Biz, fert fert “ben”den, benlikten sıyrılmalı ve aradan çıkmalıyız ki haylûlet olmasın; yani, kalbimizle Rabbimiz arasına girilmesin ve ilâhî tecellîlerin önü kapanmasın. Evet, bu haylûlet meselesi çok hassas bir konudur. Diyelim ki, bir insan çocukluğundan beri insanlara vaaz eder, Allah Teâla’yla, Peygamberimiz’le alâkalı bir şeyler anlatmaya çalışır. Anlattığı mevzular hep Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ıdır, sıfatlarıdır, esmâsıdır. Fakat o, benlikten sıyrılamamış, konuşurken hak ve hakikate tercüman olma yerine kendini ifade etmeye çalışmış, Allah’ı anlattığını zannettiği yerde bile benliğiyle kirlettiği üslûp ve edâ ile aslında çok defa kendini anlatmıştır. Bu açıdan onun bu anlatmasına, Allah’ı anlatma da denemez; çünkü o nefsinin dellallığını yapmıştır. Bunu tâmim edebiliriz, başka sahalarda da aynı mevzuu düşünebiliriz. Meselâ, bazıları bir yerde, dine ve millete hizmetin bir faslında işin içine girerler. Cenâb-ı Hakk’ın hazırladığı bir kısım imkânları ve bazı argümanları değerlendirmeye çalışırlar.. Zahiren yapmak istedikleri şey de güzel gibi görünüyordur. Fakat, o işin içinde zerre kadar kendilerini ifade etme mülâhazası da varsa şirke girmiş ve o işi de kirletmişler olurlar.

Çünkü, insan da, onun vesile olduğu ve vasıtalık ettiği işler de sırf Allah için olmalıdır. “Sırf” Allah için olması gerekince, başkası için olmanın en küçüğü bile karışırsa bozulur onun mahiyeti ve sırf Allah için olmaz artık o. Meselâ, bir gazete çıkarırsınız, bir televizyon kanalı kurarsınız ve bunlarla dininizi, milli kültürünüzü anlatırsınız; çok güzel işlerdir bunlar.. Fakat, yaptığınız bu hayırlı işe, aynı zamanda, gazetecilikte ne kadar profesyonel olduğunuzu gösterme, gazete mizanpajındaki ustalığınızı duyurma, televizyonculukta ne kadar başarılı olduğunuzu anlatma mülâhazalarını da katarsanız; “şu programlarda şöyle bir iş evirdim, çevirdim; şöyle yaptım, şunu şöyle planladım” duyguları sararsa içinizi; hatta o mevzuda başkalarının mesaisini de hiç görmez, sadece kendinizi nazara verir ve her türlü başarıyı şahsınıza nispet ederseniz.. dahası, çok defa kendinizi nefyediyor gibi konuşur ama kendinizi nefyederken bile nefsiniz adına kocaman kocaman, sarsılmayacak âbideler dikme peşinde olursanız.. işte o zaman her şeyi kirlettiniz, şirke girdiniz demektir. Evet, abidelerin en tehlikelisi, en öldürücüsü, putların Hubel, Lât, Menât, Uzzâ, İsaf ve Naile’den de şerlisi tevazu, mahviyet, hacâlet ve kendini nefiy çerçevesinde ortaya konanlarıdır. Mahviyet edâlıdır bunlar, tevazu bohçasına sarılarak ortaya konmaktadır. Bunlarla nefsiniz adına diktiğiniz öyle abideler olur ki, onlar sizi yutar bitirirler, fakat siz hiç farkına varamazsınız. Bir gün size aklınızı başınıza almanız ve kendi ellerinizle dikip büyüttüğünüz bu putların yamacına elinizde baltanızla geçmeniz söylense de geç kalmış olabilirsiniz. Çünkü, sürekli kendi mahiyetinizin heykellerini dikmişseniz, putlarla muhat bir insansınızdır artık ve diktiğiniz bu putların farkında değilsinizdir, görmüyorsunuzdur onları. Bundan dolayı, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurur ki; “Sizin hakkınızda en çok korktuğum husus; şirk-i esğardır.”2 Efendimiz, ism-i tafdille ifade ediyor ve ilk bakışta görülmeyecek, ilk anda sezilmeyecek kadar küçükler küçüğü olan bu şirki bir hadis-i şerifte açıklarken, karanlık bir gecede, karıncanın bıraktığı iz misaliyle anlatıyor. Ümmeti hakkında, büyük bilinen günahlardan değil, küçük gördükleri için çekinmedikleri riya gibi, süm’a gibi, “yaptım, ettim, düşündüm, kurdum” gibi şirke sürükleyen söz ve mülâhazalardan korkuyor.

Öyleyse, mülâhazanızda daima O’nun sevgisi, O’nun rızası olmalı ve demelisiniz ki, “Yâ Rabbi, Senin nâmına ortaya koyacağım bu işlerin, Seni anlatma adına söyleyeceğim şu sözlerin içinde Senin rızanın olmadığı bir an ya da bir kelime varsa, kirleteceksem amellerimi ve sözlerimi, bana bunların onda birini bile yapma ve anlatma fırsatı verme. Dilimi tut, gözlerimi kapa, kulaklarımı sağır et; yeter ki beni Senden gayrısıyla meşgul etme; Sana ait nağmeler duyamıyorsam, Seni gösteren emareler göremiyorsam ve Sana çağıran sözler söyleyemiyorsam, duymamın, görmemin ve söylememin de kıymeti yok. Beni kıymetsiz ve abes şeylerle oyalama!..” İşte, Allah için olabilme mülâhazaları...

Allah sevgisi ve Allah’tan dolayı sevme de böyledir; O nazar-ı itibara alınmadan şuna-buna duyulan alâka darmadağınık ve neticesiz bir sevgidir. Mü’min en evvel O’nu sevmeli, diğer bütün sevimli şeylere de O’nun isim ve sıfatlarının değişik birer tecellîsi olarak alâka duymalı ve her temâşâ ettiği şeye “Bu da O’ndan” deyip bakmalıdır. Ne var ki, bunları hissedebilmek için;

“Cemâlini nice yüzden görem diyen dilber,

Şikeste âyineler gibi pâre pâre gerek.” (Anonim)

Soru: Üstadımız, yeğeni Abdurrahman’ın vefat haberiyle çok sarsıldığını, beş sene o haberin tesirinden kurtulamadığını ve hatta onun vefatıyla dünyadan bütün bütün alâkasının kesildiğini anlatıyor.3 Cenâb-ı Hak’la irtibatı pek sağlam olan Üstad gibi bir insanın bu kadar etkilenmesini nasıl izah edebiliriz?

Cevap: Büyüklerin her türlü hâlini gönül verdikleri davaları zaviyesinden yorumlamak gerektiği gibi onların bazılarına karşı sevgi ve muhabbetlerini de o davanın yükünü kaldırabilecek sağlam omuzlar arama cehdleri şeklinde değerlendirmenin daha doğru olacağı kanaatindeyim. Evet, Hak dostları sırtlarındaki hamûlenin farkında olarak onu taşıma hususunda kendilerine yardımcı olabilecek insanlar ararlar. Tanıştıkları herkesi, çok ciddi bir vefa ve sağlam bir sadâkat isteyen böyle bir vazife için aday gibi görürler. Aradıkları vefa ve sadâkat emarelerini kimin üzerinde bulurlarsa, hizmet-i imaniye ve Kur’âniye adına ondan çok şey beklerler. İşte, Üstad Hazretlerinin, yeğeni Abdurrahman Abi’ye karşı sevgi ve alâkasını da bu açıdan değerlendirmek gerekir.

Abdurrahman Abi çok zeki, çok idrakli, âdeta dâhî birisi imiş. Dehâsıyla beraber vefa ve sadâkati de tammış. Ayrıca, Üstad’ın, Ehl-i Beyt hakkında, “(Onlar) teslim, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyet’e fıtraten, neslen ve cibilliyeten taraftardırlar.”4 dediği gibi, onun cibillî bir bağlılığı da bulunduğundan dolayı Üstad’a ziyadesiyle teslim ve tarafgirmiş; gözünü tamamen ona ve yazdıklarına dikmiş, kendisini amcasının yoluna adamış. Üstad onu, hem vazife-i uhreviyesinin kuvvetli bir medarı ve kendisinden sonra yerine geçecek bir hayrülhalef, hem de bu dünyada en fedakâr bir teselli kaynağı, bir arkadaş, en zeki bir talebe, bir muhatap ve Nurların en emin muhafızı olarak görmüş. Yine Bediüzzaman’ın yorumlarıyla ifade edecek olursak, nasıl ki Peygamber Efendimiz’in, Hazreti Hasan ve Hüseyin’e karşı küçüklüklerinde gösterdikleri fevkalâde şefkat, yalnız yakınlık duygusundan gelen cibillî bir muhabbet değil, onların Peygamber vârisi olan gayet ehemmiyetli bir cemaatin menşei ve mümessilleri olmaları cihetiyledir. Yani, Efendimiz’in, Hazreti Hasan’ı kucağına alarak onun başını öpmesi, Hazreti Hasan’ın torunlarından Gavs-ı Âzam Şah-ı Geylânî gibi pek çok zatlar hesabınadır. Allah Resûlü, o zatların istikbalde yapacakları hizmetleri nazar-ı nübüvvetle görüp takdir ve istihsan etmiş; bu takdir ve teşvikine alâmet olarak da Hazreti Hasan’ın başını öpmüştür.5 Üstad Hazretlerinin, biraderzâdesi Abdurrahman Abi’ye gösterdiği sevgi ve alâka da cibillî olmaktan ziyade böyle bir beklenti ve ümidin neticesidir.

Bildiğiniz gibi, Kur’ân-ı Kerim’de Hazreti İbrahim ve Hazreti Zekeriya’nın çocuk sahibi olma arzularından ve bu hususta yaptıkları dualardan bahsediliyor. Peygamberler sadece peygamberlik ilmi ve nübüvvet davası miras bıraktıklarından dolayı, biz onların bu arzu ve dualarını da bir vâris talebi şeklinde anlıyoruz. Evet, Hazreti İbrahim ve Hazreti Zekeriya efendilerimiz, yaşadıkları dönemler itibarıyla omuzladıkları yükün ancak bir Peygamber tarafından taşınabileceğini görmüş ve çocuk isterken aslında kendilerine vâris-i hass talep etmiş, peygamberlik mesleğinin kendi sulblerinden gelecek olan nezih kimseler tarafından temsil edilmesini istemişlerdir. Yani, o husustaki istekleri de peygamberâne olmuştur. Şu kadar var ki, bizim gibi düz insanlar için öyle talepler bile dava yörüngeli olunca belki de bir fazilet sayılır; fakat, o iki peygamber mukarrabîndendir ve mukarrabîn için o türlü talepler –Allah’a yakınlıkları ve seviyeleri itibarıyla– bir yönüyle dünyayı talep mânâsına geldiğinden, her ikisi de çocuklarından dolayı ciddî imtihanlar geçirmişlerdir. Doğrusunu ve işin hakikatini Allah bilir, Hazreti İbrahim, belki isteğini içinde tuttuğu için, çocuğunu kurban etme emriyle; Hazreti Zekeriya ise, açıktan istekte bulunduğu için hem kendisi hem de oğlu şehit edilmekle imtihanın peygamberâne olanını yaşamışlardır. Aslında bu mevzu bizim ufkumuzu çok aşkındır; peygamberlerin Allah’la münasebetleri çerçevesinden ve O’na yakınlıkları zaviyesinden değerlendirilmesi gereken bir konudur.

Bir Abdurrahman’a Bedel...

İşte, Hazreti Üstad’ın yeğenine karşı ciddi bir alâka duymasını da bu mânâya hamletmek lazımdır. Onun alâkası sadece cibilli değildir; daha çok, yeğeninde bir vâris-i hakikî özelliklerini görmesinden dolayıdır. Bu yönüyle de, onun alâkası çok kıymetli ve büyüktür; çünkü bu, davasını hayatının önünde düşünme mânâsına gelmektedir. Yani, onun sevgi ve alâkasında “bu işi hiç zâyi etmeyecek, davayı kendi orijiniyle koruyup sonraki nesillere intikal ettirebilecek, emanette emin bir emanetçi bırakma” mülâhazası vardır.

Aslında, Cenâb-ı Allah onun bu arzu ve isteğini de boşa çıkarmamıştır; bir hikmete binaen, ondan bir Abdurrahman’ı alsa da, her birisi onun vazifesini yapabilecek olan otuz tane Mustafa vermiştir. Üstad Hazretleri Kuleönlü Mustafa Ağabeyi görüp tanıyınca onu bir numune olarak kabul etmiş ve bunu “Senden bir Abdurrahman aldım; mukabilinde, bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman, o vazife-i diniyede sana hem talebe, hem biraderzâde, hem evlâd-ı mânevî, hem kardeş, hem fedakâr arkadaş vereceğim.”6 mânâsında ilâhî bir işaret saymıştır.

Evet, zamanla o işaretin hakikati de zuhur etti. Ben Abdurrahman Ağabey’in yerini dolduran Mustafalardan Sungur Ağabey gibi bazılarını gördüm. Meselâ; Mustafa Gül Abi’yi gördüm ve onun Üstad’a bağlı olduğu kadar hiçbir evladın öz babasına bağlı olamayacağına da kanaat getirdim. Tahir Abi’yi gördüm; bir kardeşinizin arkasında namaz kıldığında hıçkıra hıçkıra ağladığına ve “Bana Üstad’ın sesini hatırlattı.” deyip iç çektiğine şahit oldum. Onun sesine aşık olmuş adam, parmaklarının hareketine âşık olmuş... Allah, Abdurrahman Abi’yi almış ama Üstad’a Hulûsi Abi gibi sadık bir talebe nasip etmiş; Hoca Sabri gibi vefalı bir kardeş vermiş; Hasan Feyzi gibi bir âşık göndermiş. Onun, Üstad’ın ayrılığına dayanamayarak yazdığı meşhur şiirini bilirsiniz;

“Haber aldım ki yarın yâd olacakmış bize yâr,

Ne büyük yâre ki, kimler buna derman olacak?

Bu büyük derd-i elemden kime şekvâ edeyim?

İşiten nâlemi, hep ben gibi nâlân olacak.”

sözlerini hatırlarsınız. Ya şu ifadelerini nereye koyarsınız:

“Bab-ı feyzinden ırak olmayı asla çekemem,

Dahi nezrim bu ki canım sana kurban olacak.”7

Hasan Feyzi Ağabey bir edebiyat hocasıydı; Üstad’ı tanımış ve canını uğrunda feda edecek kadar ona bağlanmıştı. Sadıklardan birisi de Hafız Ali Ağabey’dir. Üstad onun için, “Eski zamanlarda bazen böyle fedakâr zatlar, kendi dostu yerine ölüyorlardı. Zannederim, o merhum benim yerimde gitti.”8 diyor ve ona kavuşmak için o âleme gitme adına kendisinde bir iştiyak zuhur ettiğini anlatıyor. Hayır, şaka değil bu sözler, sadece kuru laf değil. Hazreti Âdem’in, ömründen kırk seneyi Davut Nebi’ye vermesi gibi mânevî ruh dokusunun örtüşmesini gerektiren bir şey... “Yirmi seneden beri milyonlarla insana din, iman, İslâmiyet, fazilet dersi veren ve onları dinsizlikten muhafaza eden Kur’ân tefsiri Risale-i Nur uğrunda idam edileceksem, sehpaya “Allah Allah, yâ Resûlallah!” sadalarıyla koşarak gideceğim.”9 diyen Zübeyr Gündüzalp gibi sadıklara has bir şey...

Ömerî Olun!..

Evet, Cenâb-ı Allah bir Abdurrahman’ı alıyor; fakat, öbür tarafta elli tane Abdurrahman ihsan ediyor. Ayrıca, murad-ı Sübhânîsini biz insanların hesap edemeyeceğimiz şekilde isabetli olarak ortaya koyuyor. Üstad’ın iradesi dışında onu daha hayırlı ve salim bir yola sevk ediyor. Şöyle ki: Eğer bir şey yapmak istiyorsanız, köyünüz, aşiretiniz, kabileniz ya da anne-babanızla münasebetiniz açısından size yakın olan insanları değil, nesep itibarıyla size uzak olsalar da duygu ve düşünce noktasından yakın olanları yanınıza alırsanız daha isabetli davranmış ve uzakları yaklaştırmış olursunuz. Bu yolda belki bazı yakınlarınıza bir kısım mahrumiyetler yaşatmak zorunda kalırsınız ama, iki-üç tane kendi yakınınıza bedel, uzaktan bin tane yakın kazanırsınız ve herhangi bir kıskançlığa da maruz kalmaz, meydan vermezsiniz. Aksi halde, yakınlarınız biraz öne çıkınca ve etrafınızı sarınca, yakın olması mümkün olan uzaktaki pek çok kimseyi tamamen uzaklaştırmış olursunuz. Öyleyse, hakperest olmak lazım; yakın ve önde olmak kimin hakkıysa onun yakında tutulması ve öne çıkarılması lazım. Kardeşiniz değil, kardeşinizin oğlu değil, amcanız ya da amcanızın oğlu değil; kabileniz, aşiretiniz, köylünüz, kentliniz de değil.

Diyanet’e sözüm geçtiği dönemde, hiçbir Erzurumluya randevu vermedim, iş ve vazife konusunda yardım istemek için doğup büyüdüğüm yerden gelen hiçbir insanı kabul etmedim. Birisi oldukça liyakatliydi; çok güzel sesi vardı ve iyi bir yere müezzin olarak tayin edilmek istiyordu; yardım etmem için kaç defa geldi gitti. Bir gün, benden aradığını yine bulamayınca merdivenlerden inerken çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladı ve “Benim suçum ne, Erzurumlu olmam mı?” dedi. Oysa, ben gençliğimden itibaren Ömerî olmaya ahd etmiştim. Hazreti Ömer’in öz torununu sokakta görüp tanımadığını, kendi torununu tanıyamayacak kadar bütün ümmetin dert ve ızdıraplarıyla dolu olduğunu okuyup öğrenince hayran kalmıştım ona. Evet, size de Ömerî davranışı esas almak düşer. Eğer siz, bir Erzurumluyu kayırırsanız, Türkiye’deki seksen küsur vilayetliyi küstürürsünüz. Fakat siz, size ait şeyleri nefyeder ve bir kenara korsanız, Allah etrafınıza öylelerini toplar ki, onlar sizin kenara koyduklarınızın kat kat üstünde size kaşı vazife ifa ederler.



1 Bakara sûresi, 2/165.


2 el-Bezzâr, el-Müsned 67/107; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/339.


3 Bediüzzaman, Lem’alar s.299 (Yirmi Altıncı Lem’a, On İkinci Rica).


4 Bediüzzaman, Lem’alar s.27 (Dördüncü Lem’a, Birinci Makam, Üçüncü Nükte).


5 Bediüzzaman, Lem’alar s.24 (Dördüncü Lem’a, Birinci Makam, İkinci Nükte).


6 Bediüzzaman, Barla Lâhikası s.133; Kastamonu Lâhikası s.1.


7 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.525 (Emirdağ Hayatı).


8 Bediüzzaman, Şuâlar s.320 (On Üçüncü Şuâ).


9 Bediüzzaman, Şuâlar s.535 (On Dördüncü Şuâ, Zübeyr’in Müdafaasıdır).

0 yorum

Yorum Gönder