16 Kasım 2016 Çarşamba

Ümit Burcu - Meçhul Kahramanlar

Soru: Hayatını insanlığın dünya ve ahiret saadetine adayan fedakârlar, gittikleri ülkelerde çok seviliyor ve takdir ediliyorlar. Hatta, onları görüp tanıyanlar, “Siz çok farklısınız” demekten kendilerini alamıyorlar. Onlardaki bu farklılığın asıl sebebi nedir? Bu takdirler karşısında onların düşünce ve tavırları nasıl olmalıdır?

Cevap: Bir yazıda “Günümüzün Karasevdalıları” diyerek tavsif ettiğim fedakâr insanları tanıyıp, yaptıkları şeyleri iyi tahlil ettikten sonra onları sevmemek ve takdir etmemek mümkün değildir. Başka türlü düşünmek ve farklı bir şey söylemek hem bu fedakârlara karşı saygısızlıktır hem de onların sa’yine terettüp eden ilâhî lütufları görmemek demektir ve bir nevi nankörlüktür.

Önyargıdan ve garazdan uzak olarak onların faaliyetlerine bakanlar göreceklerdir ki, dünyanın her tarafından on binlerce insan, bu adanmış ruhlar sayesinde Türkiye’yi tanımış, Anadolu insanının sıcaklığından haberdar olmuş ve Müslümanlığa karşı sempati duyar hâle gelmiştir. Bugün binlerce kişi, “Müslümanlığı bize siz tanıttınız ve onu sevdirdiniz.” demekte ve onlara karşı minnettarlık hisleri beslemektedir. Demek ki, bu minnettarlık duygusuyla dolu insanlar, kin ve nefret tavırlarından bıkmış, dostluğa çok susamış, barış atmosferini özlemiş, İslâm’a muhtaç kimselerdi ve kendilerine uzanacak bir el bekliyorlardı. Demek ki, onlar İslâm’ın gülen yüzünü hiç görmemiş, Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mesajını kendi berraklığıyla hiç duymamışlardı. Günümüzün fikir işçileri “diyalog”, “hoşgörü” ve “konuma saygı” deyip onlara biraz yakın durunca ve kendi değerlerimizi mütebessim bir çehreyle sununca, onlar, “İşte bulduk” diye mukabele ettiler ve “Allah sizden razı olsun; siz gelmeseydiniz, İslâm’ı hiç tanıyamayacak ve Hazreti Muhammed’i hiç bilemeyecektik.” dediler.

Dünyanın en ücra köşelerinde bile birer mum yakma gayretindeki bu kahramanlar arasında çok mükemmel insanlar vardır. Üstad’ın o ilk talebelerinin her birine bir kutup, bir gavs ve bir kutbü’l-irşad nazarıyla baktığım gibi, günümüzün bahtiyarları arasında da çok güzel ve mükemmel insanlar bulunduğuna inanıyorum. Onları yakından tanıdıkça da bu inancımın kuvvetlendiğini hissediyorum. Zira, onlar oturuş kalkışlarıyla, söz ve beyanlarıyla, tevazu ve mahviyetleriyle; yani, olgun bir insanda mutlaka bulunması gereken acz, fakr, şevk, şükür, tefekkür ve bütün mahlukâtı şefkatle kucaklama gibi yanlarıyla o kıvamı ortaya koyuyorlar. Öyleyse, hem bu sevgi kahramanlarını fert fert takdirle yâd etmek hem de umumunun mesaisine terettüp eden Cenâb-ı Hakk’ın değişik lütuflarını görüp onları minnetle karşılamak lazımdır. Böyle bir takdir ve minnet, bir şükr-ü mânevîdir ve buna bizim ihtiyacımız vardır. Çünkü, böyle bir şükr-ü mânevî, o türden nimetlerin artmasına vesile olduğu gibi mü’minler hakkında hüsnüzannın da bir ifadesidir.

Evet onlar, gönüllerde sevgi tahtı kurmak, insanlığa bugüne kadar duymadığı nağmeleri duyurmak ve kendi değerlerimize karşı sempati uyarmak niyetiyle düştüler yollara. Müslümanlığın gerçek çehresini ve gülen yüzünü ortaya koymak, onu kendi güzellikleriyle sunmak lazımdı. Tabiî ki, afedersiniz, goriller gibi ellerini göğüslerine vurarak, kin ve nefret soluyarak yapamazlardı bunu; milletin içine korku salarak din duygusunu akıtamazlardı gönüllere. Bundan dolayı, onlar, bir ayaklarını bulunmaları lazım gelen yere sağlamca bağladı, hep vuslat, üns billah ve maiyyet peşinde olup O’nu düşündüler; diğer ayaklarını da –Hazreti Mevlâna ifadesiyle– yetmiş iki millet içinde döndürdü; tattıklarını onlara da tattırmak, duyduklarını onlara da duyurmak, onları da iman burcuna ulaştırmak için sevgi, hoşgörü, diyalog ve herkesi kendi konumunda kabul gibi esaslarla belde belde dolaştılar.

Kim Kâfir?

Neylersiniz ki, sayıları az da olsa, bazı insanlar bu hayırlı faaliyetleri bir “gâvurlaşma” ve “gâvurlaştırma” gibi kabul ettiler; mantığını anlamakta zorluk çektiğim bir yaklaşımla, maalesef, bu harekete gönül vermiş insanlar hakkında dalâlet ve küfür isnadında bulundular. Âyet ve hadislere sadece bir açıdan bakarak ve siyak-sibak bütünlüğünü kopararak yaptıkları yorumlarla, onlar hakkında “bid’atkâr”dan “kâfir”e kadar bir sürü ithamlarda bulundular. Çoğu zaman, en masum söz, tavır ve davranışları bile kendi garazlarından dolayı yanlış vadilere çekti; bazen de bazı arkadaşların –eğer varsa– ferdî hatalarını bu faaliyetleri destekleyen bütün gönüllülere yükleyerek, hepsini birden tekfir ettiler.

Oysa, değil bir topluluğu, tek bir insanı bile küfürle itham etmek dinimize göre altından kolay kalkılamayacak bir vebaldir. Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ), “Bir Müslüman bir başka Müslümana “kâfir” dediği zaman ikisinden birisi mutlaka kâfir olur. Eğer küfür isnat edilen insan gerçekten kâfirse, o söz yerini bulur. Fakat değilse, o zaman söz, küfür isnat edene döner ve o kâfir olur.”1 buyurmaktadır. Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Ebû Dâvûd gibi en muteber kaynaklarda yer alan bu hadis-i şerifi ve dinimizin bu konudaki hassas ölçülerini bilen bir insanın başkaları hakkında o kadar rahat konuşması, hele hele koca bir topluluğu tekfir etmesi çok büyük bir hata ve bir hüsran sebebidir!.

Ayrıca, hoşgörü ve diyalog yolu, ilk kez bu hareketin temsilcileriyle açılmadı. Herkesi kendi konumunda kabul etme düşüncesi gün yüzüne onlarla çıkmadı. Onlardan önce de bu yolda yürüyenler vardı; onlar sadece seleflerinin izlerini takip ettiler. Öyle ki, bu şehrahın ilk fatihi Allah Resûlü’dür; O, Mekke’deki müşriklere karşı bu üslûpla davranmış, Hudeybiye sulhünde meseleyi pratik olarak ortaya koymuş, Medine vesikası ile bu hususu teyit buyurmuştur. Hangi din, hangi ırk, hangi milletten olursa olsun din, hayat, seyahat, teşebbüs ve mülk edinme haklarına dokunulamayacağını ilk kez İnsanlığın İftihar Tablosu âleme duyurmuş; bir yönüyle, birlikte yaşama ve diyalog köprüleri inşa etme tavsiyelerinde bulunmuştur. Aynı hakikatleri farklı bir üslûp ve eda ile Veda Hutbesi’nde de tekrar etmiştir. Bu mevzuda, Medine Vesikası ile Veda Hutbesi arasındaki yaklaşık on senelik zaman diliminde bir çizgi değişikliği olmamış, aksine vaz’edilen hükümler sürekli teyit edilmiştir.

Ebû Cehil, küfür ve cehaletin babasıydı; fakat, Efendimiz onlarca defa onun ayağına gitmiş ve davasını anlatmıştı. O inat etmiş, kabule hiç yanaşmamıştı ama Efendimiz de anlatmaktan geri durmamıştı. Kâinatın İftihar Tablosu, Ebû Talib’in ocağında neşet etmiş, amcası vefat edene kadar belki yüzlerce defa onu da hak dine çağırmış; defalarca “Amca, ne olur bir kere ‘ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ ’ de; de ki, ahirette sana şefaat edeyim.”2 buyurmuştu. Peygamber Efendimiz, sadece Ebû Talib’e bile birkaç yüz defa aynı davette bulunmuş; “kâfir” deyip onu terk etmemiş, hep yanında olup bir fırsat kollamış ve ona defalarca İslâm’ı anlatmıştı. Amcası ölüm döşeğindeyken bile, Allah Resûlü, bir kere daha ona ebedî huzur koridorunu işaret etme gayretindeydi. İrtibatı kesse, yakınında durmasa, evine gidip gelmese nasıl anlatacaktı davasını?

O ilk dönemde, dini anlatma gayesiyle cihanın her yanına giden sahabe efendilerimiz yumuşak tavırlarıyla, müsamaha ve mülayemetleriyle gönüllere girmişlerdi. Onlarla tanışan insanların pek çoğu İslâm’ın nuruyla aydınlanmış, bazıları da hiç olmazsa Müslümanlara sempati duyar hâle gelmişti. Hazreti Mus’ab (radıyallâhu anh), Efendimiz’in emriyle, Medine-i Münevvere’ye gittiği zaman, orada putperestlerle içli-dışlı olmasaydı ve onlarla yakınlık tesis etmeseydi, nasıl duyuracaktı ki İslâm’ı? Hâlbuki, Hazreti Mus’ab gibi tebliğ ve temsil abidelerini tanıyınca en katı kalbler bile erimiş, yumuşamış, gönül rızasıyla İslâm’a koşacak kıvama gelmişti. O seviyeyi yakalayamayanlar ise, en azından Müslümanın kan dökücü, kavgacı ve fesat çıkarıcı olmadığını görmüş, mü’minlere karşı bir yakınlık duymaya başlamıştı.

Dihyetü’l-Kelbî Hazretleri, Peygamber Efendimiz tarafından Roma İmparatoru’na elçi olarak gönderilip Heraklius’a davet mektubunu götürdüğünde, o kadar aşk u heyecanla dolu ve o denli coşkuluydu ki, onun bu hâline vurulan Heraklius “Bilmem ki, tebliğ için yollara düşerken ve çöle açılırken, Hazreti İsa’nın havarileri de bu kıvamda ve bu celâdette miydi?” diyerek hayranlığını ifade etmişti. Dihyetü’l-Kelbî, tâ Heraklius’un ülkesine kadar gitmeseydi onlar nereden bileceklerdi hak dini? İmparatorun piskoposu o yüce sahabiyi tanımasaydı, iman ufkunu nasıl yakalayacak ve nasıl gaybî biat edecekti Allah Resûlü’ne?

Seleflerin Yolunda

Allah Resûlü ve onun ashabı, gönüllere girmek için her fırsatı kullandılar; yaptıkları toplantılarla, verdikleri ziyafetlerle insanlara yakın oldular ve daha sonra da davalarını anlattılar. Ayaklarına gelinmesini hiç beklemediler, hep muhtaçların ayağına onlar gittiler. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sahabe-i kiram öyle yaptığı gibi onları takip eden dönemlerde Raşit Halifeler, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn asrında yaşayanlar da aynı şekilde davrandılar. Fetihlerde bile, Müslümanlar kilise ve havraları yıkmadılar, azınlıkların haklarına asla dokunmadılar, hiçbir zaman vicdan hürriyetine kısıtlama getirmediler, düşünce hürriyetini tahdit altına almadılar. Selahaddin Eyyubî’ler, Alparslan’lar, Kılıçarslan’lar ve daha sonra Fatih’ler, Yavuz’lar, Kanuni’ler hep böyle davrandılar. Sıyanet kanatlarını açıp yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak herkesi himaye ettiler ve onlar varken kimseye zarar gelmesine meydan vermediler. Güçleri yettiği sürece, din, dil ve ırk ayrımı yapmadan herkesi korudu ve kolladılar.

Bazen kendi kendime diyorum ki; keşke güçlü olduğumuz dönemde dil belli ölçüde yaygınlaştırılsaydı, din üzerinde biraz daha hassasiyetle durulsaydı. Fakat, daha derin düşününce, ecdadımıza “bin bârekallah” çekiyor ve şöyle devam ediyorum: Elhamdülillah, öyle bir miras bırakmışlar ki, bizim bugün yüzümüz ak, alnımız da açık; çünkü bizim atalarımız ne Saraybosna’da, ne Makedonya’da, ne Yunanistan’da, ne Bulgaristan’da ve ne de bir dönemde hüküm sürdükleri bir başka beldede hiç kimseye baskı yapmamış, hiç kimseye zulmetmemiş, hiç kimseyi dinini ve dilini değiştirmeye zorlamamış ve günümüzde uygulananlardan çok daha ileri seviyede bir demokrasi anlayışı sergilemişler; sergilemiş ve İslâm’ı hâl diliyle anlatma yolunu seçmiş, müsamaha ve hoşgörüyle insanların gönüllerine girmişler.

Dolayısıyla, hem temel kaynaklarımız hem de tarihî tecrübeler gösteriyor ki, hoşgörü ve diyalog bizimle başlayan bir yol değildir; o bizim mazimizin özü ve usâresidir. Dahası, bu mesele falanın iç inceliğinin, filanın şefkat enginliğinin ve bir başkasının vicdan genişliğinin ifadesi de değildir. Dinî ve tarihî kaynaklarımız bunu bir vazife ve vecibe olarak inananların omuzlarına yüklüyorsa, bu yolun birilerince sahiplenilmesi söz konusu olamaz. O hiç kimsenin şefkat ve merhametinin ürünü değil; İslâm’ın şefkat ve merhametinin neticesidir. Tanıyanlara “Siz farklısınız!” dedirten insanların güzellikleri de İslâm’ın özünden, Kitap’tan, Sünnet’ten ve dinin yoruma açık yanlarının upuzun bir tarih boyu yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. İsterseniz şöyle de diyebilirsiniz; bu güzelliklerin kaynağı, Kur’ân, Sünnet, İcma ve Kıyas gibi asli delillerle, yine bu delillerden çıkarılan, İstihsan, İstislah, İstishab, Beraat-i asliye, Örf ve âdetlerin meşru olanları gibi fer’î (ikinci derecede olan) delillerdir.

Evet, dünyanın her yanında dinimize ve kendi medeniyetimize tercümanlık eden insanların yaptıkları, onların hususi mahiyette ve kendi tabiatlarına bağlı olarak icat edip ortaya koydukları şeyler değildir. Yani hoşgörü demek, başkalarına sevgi eli uzatmak, el sıkışmak, konumlara saygılı davranmak, kimsenin dinine ve diyanetine ilişmemek onların şahsî hissiyatlarından, özel düşüncelerinden ve mülâyemetlerinden kaynaklanmamakta, sağlam ve kalıcı kaynaklara dayanmaktadır. Bundan dolayı da bu üslûp, muvakkat ve geçici bir üslûp değil, bundan sonra da devam edecek olan, kalıcı bir üslûptur; çünkü, dayandığı kaynaklar kalıcı ve değişmeyen esaslardır.

Meseleye bu zaviyeden bakılınca görülecektir ki; hoşgörü, diyalog, herkese karşı saygı, herkesi kendi konumunda kabullenme diyen insanlar aslında Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine Vesikası’nı bir kere daha seslendirmiş oluyor ve böylece kendi vazifelerini yapıyorlar. Evet, böyle bir yolla gönüllere girmek, Cenâb-ı Hakk’ı duyurmak, Efendimiz’in adını cihanın her yanına ulaştırmak bütün Müslümanlar üzerine bir vazifedir. Dolayısıyla, bugün dünyanın değişik ülkelerinde gönüllü kültür elçileri gibi görev yapan insanlar dinin tahmil buyurduğu bu vazifeyi de eda ediyorlar.

Acz u Fakr Sermayesi

Zaten, meseleyi, kimsenin yapmadığı ve bugüne kadar da yapılmamış çok önemli bir işi gerçekleştiriyor olma duygusuyla ele almak ve onu bir fâikiyet konusu olarak algılamak gurura kapılmak demektir. Allah korusun, böyle bir gurur da o hizmetlerin sevabını bütünüyle alır, götürür. Şahsen, günümüzün fikir işçilerinin bu meselede çok hassas olduklarını zannediyorum. İnanıyorum ki, hepsinin gönlünde “Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden a’lâ.”3 hakikati taht kurmuştur. Kendilerini acz u fakr içindeki sıradan insanlar olarak görmelerinin yanı sıra, vazifelerini de dünyevî hiçbir karşılıkla değiştirilemeyecek yüce bir lütuf kabul ediyorlardır. Evet, Allah Teâlâ, bazı insanları çok önemli hizmetlerde istihdam buyurur. Cenâb-ı Hakk’ın gördürdüğü bu hizmetler, O’nun ululuk ve azametini ortaya koyma adına ayrı bir yoldur, –tabiri câizse– ilâhî bir üslûptur. Bu ilâhî üslûbun ifade ettiği espri de şudur: Cenâb-ı Hak, bazen çok küçük şeylere, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini gösterir; tenasüb-ü illiyet prensibine göre, o küçük şeylerle bu büyük neticelerin hâsıl olamayacağını işaret buyurur; bir Müsebbibü’l-Esbâb’ın varlığını ruhlara duyurur ve kendi büyüklüğünü ortaya koyar. İşte bu esprinin farkında olan adanmış ruhlar, üzerlerine tevdi edilen vazifeleri, ihsan-ı ilâhî olarak omuzlarına konmuş mukaddes bir yük olarak kabul ediyor ve kendilerini asla bu yükü kaldırabilecek keyfiyette görmüyorlardır. Şu kadar var ki, onlar azim ve gayrete sarılmışlardır; Allah’a güvenleri de tamdır.

Evet, sermayemiz acz u fakrdır bizim; çünkü, onlar sayesinde çok büyük bir kaynağa bağlanmışız. Kendimiz fakr içinde bulunsak da hazineleri hiç tükenmeyen bir Sultan’ın köleleriyiz; acizler olsak da O’nun kudretiyle güçlenmişiz. O’nun ihsanları karşısında şükür duygusuyla gerilmişiz. Öyle bir şevkimiz var ki, hiçbir zaman yeise düşmüyoruz/düşmeyiz, her an pür-neşe ve ümitliyiz; çünkü tükenmez kaynaktan nebeân eden ihsan deryasında ilerliyor ve inayet altında bulunduğumuza inanıyoruz. Belki aciz, elsiz-kolsuzuz ama kocaman pehlivanlara da –Allah’ın izniyle– pes etmiyoruz. Yunus Emre’nin şu sözlerini değişik münasebetlerle hatırlatmıştım:

Bir serçe bir kartalı

Salladı vurdu yere

Yalan değil gerçektir

Ben de gördüm tozunu

Bir küt ile güreştim

Elsiz ayağım aldı

Güreşip basamadım

Gövündürdü özümü

Maruz kaldıkları zulümlere rağmen, dövene elsiz, sövene dilsiz ve gönülsüz olarak milletin istikbali için koşturan fedakâr insanların bugünkü durumu, bir serçenin bir kartalı sallayıp yere vurması değildir de ya nedir Allah aşkına? Küt, eli ayağı olmayan, kötürüm demektir. Şiddet kullanmama, kötülüklere misliyle mukabelede bulunmama, kimseye lanet etmeme ve kavgalara asla girmemeye kesin kararlı, bu konularda âdeta birer küt olan hasbî ruhların, kin ve nefretle oturup kalkan nifak şebekeleri karşısındaki hâli, koca koca pehlivanları –Allah’ın inayetiyle– yere serme değildir de ya nedir? Dün bir yazarın köşe yazısını okumuşlardı; programlı bir karalama kampanyası yürütenlerin hazırladığı CD’ler onun eline de geçmiş. Yazısının bir kısmında; “Bu kin deryasının kaynağını tahmin etmeye çalışıyorum. Aklıma ilk gelen, söz konusu cemaate karşı yıllardır yeminli savaş veren ‘derin’ devlet oluyor. Sonra, malum Aydınlık’ın İP’çisi ve taifesi geliyor aklıma. Başka kim olabilir? Meselâ, 28 Şubat’ın küfürbaz subayı olabilir; o da bu cemaate yeminli düşman. Yine eski bir başsavcı, eski bir yüksek yargı üyesi ve tescilli İslâm karşıtı olan ünlü biri geliyor aklıma. Asıl şaşkınlığı, gerçeği öğrendiğimde yaşıyorum. Meğer bunların hiçbiri değilmiş. Meğer bu Müslümanlara çamur atan bir başka Müslüman grup imiş. Başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Onlar adına benim yüzüm kızarıyor. “Allah akıl fikir versin”den başka söyleyecek söz bulamıyorum.” diyordu. Onun da dediği gibi, kimler saldırmadı ki şimdiye kadar? Fakat, varsın saldırsınlar; bize düşen bir kere daha nefis muhasebesi yapmak, Cenâb-ı Hak’la münasebetlerimizi gözden geçirmek ve O’na sığınarak yolumuza devam etmektir.

O Var!..

Evet, biz âciz ve zayıfız ama çizgimizi koruduğumuz sürece inâyet-i ilâhiye gibi bir güç ve kuvvet kaynağımız var. حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ، نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “Koruyup kollayıcı olarak Allah bize yeter; O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır.” kalesine sığınmışız. لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ “Gerçek güç ve kuvvet sahibi sadece Allah’tır.” zırhına bürünmüşüz. Cenâb-ı Hakk’a kulluğumuz, Hazreti Muhammed’e (aleyhisselâm) ümmet olmamız ve elimizde Kur’ân-ı Kerim gibi bir beraat fermanının bulunması bize yeter.

Hâsılı, büyüklüğün en önemli derinliği, büyük şeylere imza atmanın yanı başında, kendini küçük görmek ve gerçek konumunu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamaktır. O hatırdan çıkınca, Cenâb-ı Hak insanın kolunu, kanadını kırar, ona gerçekte ne olduğunu gösterir. Öyleyse, biz yaptığımız vazifelerden dolayı kendimizi bir yerde göreceğimize, olduğumuzun ve olacağımızın peşine düşeceğimize, O’nun rızası peşinde yürümeliyiz. O’nun ululuğu var, O’nun azameti var, O’nun ceberûtu var. O bir kudret-i kâhire, bir irade-i nâmütenâhiye ve bir ilm-i muhît sahibidir. Dolayısıyla, O varken varlık iddia etmek, O’na ve hakikate karşı saygısızlıktır. Otuzuncu Söz’de; “Sâni-i Hakîm, insanın eline, emanet olarak, rubûbiyetinin sıfât ve şuûnâtının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işârat ve numuneleri câmi bir ene vermiştir; tâ ki, o ene bir vâhid-i kıyasî olup, evsaf-ı rububiyet ve şuûnât-ı ulûhiyet bilinsin.” dendiği gibi, “ene” sadece O’nu gösteren bir aynadır; O’nu görmek, O’nu bilmek, O’nu duymak ve O’nu hissetmek esastır.4

Bu açıdan, kendini dine ve öz değerlerimizin tanıtılmasına adamış insanlar, hem takdir edildiklerinde hem de değişik isnatlarla karalandıklarında asla tavır değişikliğine girmemeliler. Ne maddî ne mânevî ne dünyevî ve ne de uhrevî, herhangi bir parlak ve câzip şey karşısında, bu câzibedar işi terk etmemeliler. Çünkü bu çok önemli bir meseledir. Bu vazifeden beklenen de, sadece inandırma değildir. Rabbimiz’in adını duyurma, İslâm’a karşı azıcık sempati uyarma ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nu belli ölçüde tanıtma bile çok kıymetli bir iştir. Size yeminle teminat veririm, ben, iki-üç insana Allah’ı ve Resûlullah’ı tanıtmayı cihan hükümdarlığına tercih ederim. Bu sözle hem kendi içimi seslendiriyor hem de arkadaşlarımın gönlüne tercüman oluyorum, onların da farklı düşünmediklerine inanıyorum. Öyleyse, hiç yılmamalı, asla bıkmamalı; kat’iyen “yeter” dememeli; bir gün bir beldede anlatacak kimse ve anlatılacak mesele kalmasa, karanlıkta kalan tek insanın bulunduğu başka bir ülke varsa kalkıp oraya da gitmeli; bir mum da ona götürmeli. Ayrıca, bu niyet ve gayretlerin neticesinde Cenâb-ı Hakk’a ait ve insanların bilemeyeceği, meçhul bir takdir vardır; dünyevî ve uhrevî başka beklentiler sebebiyle bu işten el çekmek Cenâb-ı Hakk’ın takdirini beğenmeyerek daha aşağılara inmek demektir.

Bazen aklıma geliyor ki, bir yolunu bulsak ve nâm u nişanlarımızı da gömsek hafâ türabının bağrına. Arşivlere girmese, kayıt altına alınmasa, hiç kimse ulaşamasa ve unutulsa adlarımız. Hatta hakkımızda bir “Fatiha” okunmasına vesile olacak kadar bir hatırlanma mülâhazası bile olmasa içimizde; “Bilen biliyor” deyip O’na havale ederek o konuda dahi beklentisiz olsak. Hafızalarda sadece şahs-ı mânevî kalsa; ortada yalnızca “hizmet eden meçhul kahramanlar” bulunsa. Böylece, O varken hiç kimse varlık iddia etmiş olmasa. Gönüller O’na yönelse, diller –Necip Fazıl gibi– “O var” dese:

Ne sen varsın, ne ben, ne yâr, ne kimse;O var!

Bütün sevdiklerin elden gittiyse;O var!

…………..

Yıkılmaz dayanak, kırılmaz destek;O var!

Tekten de tek, bir tek, tek başına tek;O var!



1 Buhârî, edeb 73; Müslim îmân 111; Tirmizî, îmân 16; Ebû Dâvûd, sünnet 14.


2 Buhârî, cenâiz 81; Müslim, îmân 39.


3 Bkz.: Bediüzzaman, Şuâlar s.424 (On Dördüncü Şuâ).


4 Bediüzzaman, Sözler s.584 (Otuzuncu Söz, Birinci Maksat).

0 yorum

Yorum Gönder