17 Kasım 2016 Perşembe

Ümit Burcu - Kur’ân’ın Gurbeti ve Fikir İşçileri

Soru: “Geleceğin fikir işçilerinin vazifelerinden birisi de, Kur’ân’ın gurbetine son vermektir” buyuruyorsunuz. Bu gurbetin, bir vuslat ve kurbete dönüşmesi için neler tavsiye edersiniz?

Cevap: “Fikir işçileri” derken, milletin gizli-açık bütün ızdıraplarını dindirmeye ve çok iyi okuduğu çağının ihtiyaçlarını kalb-kafa bütünlüğüyle gidermeye çalışan, iradesini tarih rüzgârlarıyla kanatlandırmasını ve maziden güç almasını bilen, Allah’ın bütün lütuflarını yine O’nun rızası istikametinde ve kendi mefkûresi uğrunda kullanan, sonsuza yelken açmış aşk, şevk ve irade insanlarını kastediyorum. Bu fikir işçileri arasında, eğer yetiştirilebildi ise, belki “mimar” denebilecek insanlar da vardır; fakat, o işin hakiki namzetlerinin gelip geçtiğini zannediyor; bir dönemde davaya omuz verenler arasında mimar seviyesinde insanlar bulunmuş olsa bile, bugün milletin ihyâsı için gayret eden her ferdi birer “fikir işçisi” şeklinde görmek gerektiğine inanıyorum.

Evet, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) bir hadis-i şeriflerinde altı garipten bahsetmiş ve “Mescid, namaz kılmayanlar arasında; Kur’ân-ı Kerim, fâsıkın kalbinde ya da onu okumayan birinin evinde; saliha bir kadın kötü huylu bir adamın nikahı altında; salih bir erkek arsız bir kadının yanında ve âlim, onun ilminden istifade etmeyen bir topluluk arasında gariptir.” demişlerdir. Bir başka defa da şöyle buyurmuşlardır: “İnsanlar, öyle bir zamanı idrak edeceklerdir ki, o dönemde Kur’ân bir vadide, onlar da başka bir vadide olacaklardır.”1 Yani, o devrin insanları Kur’ân’la aynı vadiyi paylaşamayacak, yeni ifadesiyle, aynı düzlemde buluşamayacak, farklı farklı kulvarlarda bulunacaklardır. Dolayısıyla Kur’ân, onu okumayan, onda ne olduğunu bile merak etmeyen ve ondan istifade etmeyi hiç düşünmeyen insanların evlerinde, gönüllerinde garip kalacaktır. Zaten, asıl garip, yurdundan yuvasından uzak kalan, dostundan, ahbabından ayrı düşen değil, yaşadığı dünya içinde, bulunduğu toplum itibarıyla hâlinden anlaşılmayan, kıymeti bilinmeyendir.

Kur’ân-ı Kerim’e karşı ortaya konan zahîrî ve sûrî bir tâzimin de kendine göre mutlaka bir değeri vardır, o da boşa gitmez. Fakat, asıl olan, zarfla beraber mazrufa, lafızla beraber mânâya ve Kur’ân’ın mushafıyla beraber onun Rabbimizin kelamı oluşuna da saygı, hürmet ve muhabbet göstermektir. Meselâ, insanlar onu atlastan bohçalara sarsalar, gül kokulu altın yaldızlı mahfazalar içinde evlerinin en yüksek yerine assalar, sonra evlerini yükselttikçe onu daha da yükseğe çıkarsalar, her sabah kalktıklarında ve akşam yatağa yöneldiklerinde beş-on defa öpüp yüzlerine gözlerine sürseler de, eğer Kur’ân-ı Kerim’in ortaya koyduğu davaya sahip çıkmıyorlarsa ona gereken değeri vermiş olamaz, hak ettiği hürmet ve muhabbeti ortaya koymuş sayılmazlar. Çünkü, saygı ve sevgi adına yapılan şeylerin hepsi, ancak Kur’ân’a karşı gerçek saygı ortaya konduğu zaman bir kıymet ifade eder. Yani, eğer bir insan, Hazreti İkrime gibi her yerde Kur’ân hakikatlerini anlatmaya ve onun hakiki bir hâdimi olmaya çalışıyor, sonra da onu sabah akşam hürmetle okuyup yüzüne gözüne sürüyor ve gönlünde coşan Kur’ân sevgisiyle mushafı bağrına basıp “Kelam-u Rabbî – Benim Rabbimin sözleri” diyerek öpüyor öpüyorsa, diğer saygı tavırları da bir mânâ ifade eder. Fakat, bir insan, Kur’ân’ı okuyup anlama heyecanı taşımıyorsa, onu başkalarına da duyurma gayretinden mahrumsa, her bir âyet-i kerimeyi hayat veren bir nefes gibi muhtaçlara üfleme aşk u şevkinden uzaksa; onu sadece evinin en yüksek yerine asmakla, bazı hususi gün ve gecelerde tozunu silerek öpüp alnına koymakla iktifa ediyorsa bu zahirî ve sûrî hürmet tavırları çok fazla şey ifade etmez.

Bununla beraber, meseleye temkinli yaklaşmak ve “Hiçbir şey ifade etmez” dememek gerektiğini düşünüyorum; çünkü Kur’ân-ı Kerim’e karşı o kadarcık saygı bile avâm-ı nâs için bir kurtuluş vesilesi olabilir. Komşumuz olan ve mukaddes beldelerinden dolayı saygı duyduğumuz bir ülkenin insanları gibi Kur’ân’ı yere koyarak okumamak, okuduktan sonra da yastık olarak kullanmamak bile avâm için önemli bir hürmet ifadesidir. Öyle bir saygının da bizim mazimizde ve kültürümüzde önemli bir yeri vardır. Mazi ve Kur’ân’a saygı deyince, zannediyorum, o meşhur menkıbe sizin de aklınıza gelmiştir; anlatılır ya: Osman Gazi Hazretleri, Şeyh Edebâlî’nin evinde kaldığı gece ayağını uzatıp yatamaz; çünkü odada Mushaf-ı Şerif vardır. Bir köşeye kıvrılıp tesbihiyle meşgul olurken bir ara içi geçer. Rüyasında, Edebâlî Hazretlerinin göğsünden çıkan bir nur tarafından kuşatıldığını; sonra kendisinin dallanıp budaklanarak kolları bulutlara varan, kökleri nice beldelere ulaşan bir çınar hâline geldiğini görür. Edebâlî Hazretleri rüyadaki o nurun kendi kızı ve Osman Gazi’nin müstakbel eşi Bâlâ Hatun’u gösterdiğini, ağacın ise büyük bir devlete işaret ettiğini söyler; “Allah Teâlâ seni ve neslini insanların İslâm’la şereflenmesine vesile edecek.” der. O geceden günümüze kadar da Osman Gazi ve onun neslinin Kur’ân’a hürmetin bereketiyle bütün dünyaya kök saldıklarına inanılır. İşte, Kur’ân’a karşı ayak uzatıp yatmama şeklindeki bir zahirî saygı, Osman Gazi gibi gönlünü ona bağlamış, dilbeste olduğu mefkûre uğruna arzda yapacağını yaptıktan sonra onu göklere taşımaya ve süreyya yıldızına asmaya karar vermiş bir insanın saygısıysa, o çok kıymetlidir ve bir gün mutlaka katlanarak geriye dönecektir.

Aynı hususu Peygamber Efendimiz’i sevme mevzuunda da düşünebilirsiniz: Meselâ, bir insan, lihye-i şerifin tek teline canını feda edebileceğini söylüyor, Peygamberimizin mübarek sakalından bize hatıra kalan mukaddes emaneti bazı gecelerde bohçasından çıkarıp öpüyor ve mûy-i nebevîyi yüzüne gözüne sürüyorsa fakat, diğer taraftan, Allah Resûlü’nün sünnetleri ayaklar altında çiğnendiği halde rahatsızlık duymuyor, O’nun adını dünyaya duyurma mevzuunda bir gayret göstermiyor ve dinin i’lâsı hususunda aşk u şevkten mahrum yaşıyorsa, sevgi ve hürmet adına yaptıkları, bir kısım şeklî şeylerden ibaret kalır. O hürmet ve muhabbet tavırlarının bir kıymet ifade etmesi, insanın muhabbet-i nebevîyi gönlünde bir kor hâline getirmesine, onunla yüreğini yakıp kavurmasına, kalbinde sürekli Sevgili’den bahsetme duygusunu coşturmasına ve fırsat bulunca da, lihye-i şerifi öpmek suretiyle içindeki yangına bir miktar su serpmesine bağlıdır. Ancak Sultan Ahmet –cennetmekan– gibi Efendimiz’in kadem-i mübarekinin izini alnında bir sorguç olarak taşıyan aşıklardır ki, onların hürmet ve muhabbet adına ortaya koydukları davranışlar çok kıymetlidir ve çok mânâlar ifade eder.

Evet, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bu din, kendisini bilmeyen, hâl ve dilinden anlamayan insanlar arasında neş’et etti. Bir gün gelecek, ilk ortaya çıktığı anki garipliğine tekrar dönecek ve bir kere daha gurbet yaşayacak. Müjdeler olsun gariplere!.” buyurmuş; sonra da “Onlar, bozguncuların yakıp yıktıklarını yapıp ıslah etmekle uğraşan kimselerdir.”2 diyerek garipleri tavsif etmiştir. Dinin kaynağı Kur’ân’dır. Din derin bir gurbet daha yaşayacaksa, demek ki, Kur’ân da o gurbetten nasibini alacaktır. İşte, dini değerlerin horlandığı, halkın bütünüyle fesada koştuğu, kalabalıkların anarşiye ve nihilizme yürüdüğü o gün, bir zümre de himmetlerini tamamıyla ıslaha teksif edecek, yıkılan değerleri tekrar asıl kaideleri üzerinde yükseltmeye koşacaklardır. Efendimiz’in diliyle kendilerine müjdeler çekilen kutlular işte o muslihlerdir. Aslında, o gün Kur’ân garip olduğu gibi ondan istifade etmeyen insanların da elim bir gurbet yaşamaları söz konusudur. O hidayet kaynağına sırt dönenler de gariptir; zira, şu vahşetzârda, şu gurbethanede insanın gurbetinin giderilmesi ancak Kur’ân-ı Kerim’in rehberliği ve refakatiyle, onun enis olmasıyla mümkündür.

Bugün de iç içe iki gurbet yaşanıyor; insanların çoğu pek acı bir gurbet, “Kur’ânsızlık gurbeti” yudumlarken Kur’ân da cemaatsizlik gurbeti yaşıyor. Keşke, insanlar Kur’ân’ın haremgâhına yürüyüverseler, ona karşı muhabbet izhar ederken kelam-ı ilâhiye ve hakikatlerine gerçekten sahip çıksalar, كَلَامُ رَبُّنَا deyip saygılarını ifade ettikleri aynı anda, o saygının gereğini yerine getirme adına da aşk u şevkle kanatlansalar yani Kur’ân ile insanlar arasında sahih bir izdivaç gerçekleşse ve bir şeb-i arûs olsa işte o zaman insanlar, hem kendi gurbetlerinden sıyrılmış, hem de Kur’ân-ı Kerim’in çehresinden o gurbetin tozunu silmiş olacaklardır. Böyle bir vuslatla Kur’ân-ı Kerim’in gurbetinin giderilmesi de, zannediyorum, ona her zaman sahip çıkan fikir işçileri, bu devrin garipleri sayesinde gerçekleşecektir. İnsan aklının, beşerin idrak, zekâ, kabiliyet ve istidadının çok üstünde işler yaparak hep sulh ve ıslah yörüngeli yaşayan aşkın insanlar Kur’ân-ı Kerim’in gurbetini izale edeceklerdir. Elverir ki onlar, durdukları yerde hep konumlarının hakkını verme duygusuyla bulunsun ve tam bir rehber tavrı ortaya koysun. Zaten, beşerin öyle örnek insanlara ve kaliteli rehberlere ihtiyacı vardır; ne zaman müracaat edilirse edilsin, kahvesinin köpüğü üzerinde, tavşan kanı gibi çayı buğu buğu, sinesi de herkese açık rehberlere. Evvela kendi üzerlerindeki o gurbet tozu toprağını silip atarak Kur’ân’ın gurbetini giderecek ve sonra da onun hidayetiyle kurbet ufkuna doğru seyahate çıkacak olan fikir işçilerine...

Soru: Eserlerde Kur’ân-ı Kerim’i üç türlü dinlemekten bahsediliyor. Mütekellim-i Ezelî’nin Resûlü Ekrem’e tekellümünü dinler gibi; Cebrail (aleyhisselâm) ile Peygamberimiz arasındaki tebliğ-tebellüğü dinler gibi, Efendimiz’in fem-i mübarekinden dinler gibi Kur’ân-ı Kerim’i dinlemek nasıl olur? Bunu hissedebilmek vehbî midir, yoksa temrinlerle aynı şekilde dinleyebilmek mümkün olabilir mi?

Cevap: Evet, Kur’ân-ı Kerim’i hem okuma hem de dinleme mevzuunda değişik seviyeler, farklı farklı duyuş ve hissedişler vardır. Hak rızasına ulaştıracak bir okumada, okuyan insan her şeyi nazarından silip sadece Allah’a müteveccih olmalı; dinleyenler de, ses ve nağme kime ait olursa olsun, Kur’ân’ın kendisini, ilâhî kelamın mânâ ve muhtevasını dinlemeye çalışmalıdır. Kur’ân okuyanlar, Bediüzzaman’ın ifadeleriyle, kendilerine sevap kazandıranların yalnız insanlar olmadığını, Cenâb-ı Hakk’ın zîşuur mahlûklarının, ruhanîlerin ve meleklerin de dinleyiciler arasında bulunduğunu düşünmeli, yalnız ihlâsı ve rıza-yı İlâhîyi esas tutmalıdırlar ki telaffuz ettikleri mübarek kelimeler ihlâs ve niyet-i sadıka ile hayatlansın, canlansın, hadsiz zîşuurun kulaklarına gidip onları nurlandırsın.3 Yani, sevap yalnızca ağızdaki kelimeye münhasır değildir. Okunan, Allah’ın kelamıdır; onu Ruhanîler de dinler, melekler de. Onlar çıkarılan sese de bakmazlar, muhtevayı esas alır, onu dinlerler. Eğer, muhtevaya en büyük derinliği katan şey, insanın niyeti ve ihlâsı ise ve ruhaniler okuyanın nağmelerinden ihlâs ve samimiyet yudumluyorsa maksat hâsıl olmuş demektir. Öyle bir niyet ve hulus karşısında ses de çok önemli değildir. Bundan dolayı, Üstad Hazretleri mevzuu anlattıktan sonra “Seslerinin ziyade güzel olmadığından, dinleyenlerin azlığından sıkılan hafızların kulakları çınlasın!”4 der.

Bu, ses güzelliğinin bütün bütün önemsiz ve nağmenin de gereksiz olduğu mânâsına gelmez. Güzel bir ses ve hoş bir nağme halis niyete daha bir derinlik katabilir, mânâ ve muhtevanın enginliğini ortaya koyabilir. Muteber hadis kitaplarında, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu rivayet ediliyor: “Kur’ân-ı Kerim’i sesinizle güzelleştirin.” Bazıları diyorlar ki, râvi bunu yanlış ezberlemiş; hadis-i şerif حَسِّنُوا الْقُرْاٰنَ بِأَصْوَاتِكُمْ değil, حَسِّنُوا أَصْوَاتَكُمْ بِالْقُرْاٰنِ “Sesinizi Kur’ân okuyarak güzelleştirin.”5 şeklinde olmalı. Fakat, bana göre ikisi de olabilir ve iki ifade de doğrudur. Çünkü, Kur’ân’ın kendine göre bir güzelliği vardır ve güzel bir sesle, üslûbuna uygun olarak okuma o güzelliği ortaya çıkarma adına bir vesiledir. Eskiden beri, Kur’ân okuma hususunda tertil, tedvir ve hadr olmak üzere üç usûlden bahsedilir: Tertil, açık açık, tane tane, harfleri ve kelimeleri birbirinden ayırarak, Arapça bilen birinin okunan kısmın mânâsını zihninde takip edebileceği şekilde, aşr-ı şeriflerde olduğu gibi okumak; tedvir, namazlar ve mukabelelerdeki gibi biraz daha hareketli ama orta süratte okumak; hadr ise, daha da hareketli ve çabuk okumaktır. Bu usûllerden hangisiyle olursa olsun, mevcut güzelliğini ortaya koyacak şekilde, kendi musikisiyle ve ölçülü olarak seslendirme, Kur’ân’ı başkalarına sevdirme, onların vicdanında kelam-ı ilâhîye karşı saygı uyarma açısından çok önemlidir. Bu zaviyeden, Kur’ân’ı sesle güzelleştirme onun kendi güzelliğini ortaya koyma demek olur. Diğer rivayet ise, seslerinizi güzelleştirecek bir nağme arıyorsanız, sesinizle güzel bir şey ifade etmek istiyorsanız, Kur’ân’ı ele alın, onu değerlendirin, onu okuyun demektir.

İşte, Kur’ân’ı istenen seviyede dinleyebilmek için de, okuyan kim olursa olsun, önce onu zihnen ortadan kaldırmak ve tamamıyla okunan âyetlere, Allah’ın kelamına yönelmek gerekir. Peygamber Efendimiz, kendisine okuyan Cibril-i Emîn de olsa, o hava içerisinde ve bütün bütün mânâ ve muhtevaya müteveccih olarak tâzimle ve saygıyla dinlerdi. Öyle ki, dinlerken âdeta kendinden ayrılıyor ve başkalaşıyordu. Beşerî olmayan, mekan ve zamana tutsak kalmayan o beyanı dinlerken Efendimiz de âdeta bîmekan, bîzaman, bîinsan oluyordu yani, öyle bir ufukta dinliyordu ki, zaman ve mekanın üstünde ve beşerî çizgilerin ötesinde bir aşkınlığa ulaşıyordu. O’nun hâli bayılma ve bizim anladığımız mânâda kendinden geçme değildi. Çünkü, o an bellediği şeyler en hüşyar dimağların bile altından kalkamayacağı şeylerdi. Efendimiz’in dimağının en cevvâl olduğu anlar, vahyi aracısız aldığı ya da Cibril’den dinlediği o anlardı. Lahutî alemlerden gelen esintilerle dolduğu o anlarda, okunanları öyle engince anlıyordu ki, eğer vahyedilen âyetlerle beraber onların tefsir ve tevilleri de varsa, onları da en derin şekilde alıyor ve kavrıyordu.

Saff-ı evveli teşkil eden sahabeler de Kur’ân’ı dinlerken âdeta kendilerinden geçiyorlardı. Çünkü, Allah’ın âyetlerini yine O’ndan ter ü taze alıyor gibi dinliyor ve gönüllerinde duyuyorlardı. Hatta, vahiy esnasında Efendimiz’in yanında bulunanlar, nazil olan âyetler daha kendilerine tebliğ edilmeden onları kendi dudaklarında şeker şerbet gibi buluyor ve yudumluyorlardı. Hem bedenen hem de ruhen onların bir dûnunda bulunanlar da, Hazreti Cebrail’in ağzından alıyor gibi hissediyor, “Cebrail okuyor, biz de dinliyoruz.” diyorlardı. Ama sahabe olma tâli’liliğine ermişlerin hepsi kelam-ı ilâhîyi Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) dinleme bahtiyarlığını da yaşıyorlardı.

Aslında, bu dinlemelere bir de ilk dönemin muhlis insanları, sahabe-i kiram efendilerimiz okuyor gibi dinlemeyi de ilave edebiliriz; çünkü onların da bir fâikiyeti vardır. Meselâ, Hazreti Ebû Bekir okuyor gibi dinlemeye çalışırsanız, çok daha farklı mânâlar yakalarsınız. Onun okuyuşu o kadar tesirliydi ki, Müslüman olmayanlar bile onun nağmelerine tutuluyor ve bazıları “Bir yolunu bulup cumbasını yıkalım; evinin içine kapanıp orada okusun; yoksa çocuklarımız da Müslüman olacaklar.” diyorlardı. Öyleyse, sahabenin okuması da çok seviyeli bir okumadır ve onları dinliyor gibi dinleme de dördüncü dereceden bir dinleme mertebesi sayılabilir.

Ayrıca, Kur’ân okurken, Cenâb-ı Hak’tan alınan bir şeyi yeniden ona veriyor olma ve O’nun emanetini tekrar O’na sunma şuuruyla okumak da çok önemlidir. Hani Hutbe-i Şâmiye’de Bediüzzaman Hazretleri, “Ben bu minbere ve bu makama irşadınız için çıkmadım; çünkü size ders vermek haddimin fevkindedir. Belki içinizde yüze yakın ulema bulunan cemaate karşı benim misalim, medreseye giden bir çocuğun misalidir ki, o sabî sabahleyin medreseye gidip, okuyup, akşamda babasına gelip, okuduğu dersini babasına arz eder. Tâ doğru ders almış mı, almamış mı? İşte, ben de aldığım dersimin bir kısmını, sizler gibi üstadlarıma beyan ediyorum.”6 der. İşte, Rabbimizden öğrendiklerimizi bir tashih beklercesine yine O’na arz ediyor olmak ve Allah’ın huzurunda bulunma şuuruyla Kur’ân okumak lazım. Okunan kelimeleri gönlünde de duya duya içine mal etmiş bir insan olarak, “Rabbim, Senden aldığım şeyleri, doğru aldım mı alamadım mı bilemiyorum, Senin huzurunda tekrar ediyorum, Cebrail’e okuyorum, Efendimiz’e arz ediyorum, ta ki yanlışlarımı tashih edeyim, muhtevayı tam öğreneyim.” duygusuyla dolmak lazım. İşte, öyle bir hava içinde değilsek, Kur’ân’ı duyurmaya değil de onunla kendimizi duyurmaya niyetliysek, süslediğimiz ses ve yakıştırdığımız nağmelerimize nefsimizin fısıltılarını katmak suretiyle meselenin ruhî yönünü ve özünü ihmal ederek, onun mânâ ve muhtevasını tamamen görmezlikten gelerek meseleyi kendimize bağlı götürüyorsak, okumamız sadece ruhsuz bir fiil olarak kalacaktır.

O ufka ulaşamayanlar Kur’ân okumasın mânâsına söylemiyorum bunları. Çünkü, nefis ve şeytan bazılarını kandırıp “Madem istenen seviyede yapamıyorsun, öyleyse Kur’ân okumanın ne mânâsı, ne faydası var” diyebilir. Hayır, mutlaka Kur’ân okuyalım; her şeye ve onca eksiğimize rağmen okuyalım. Ama esas olan hem duygu ve düşüncede hem de usûlde doğru dürüst okumaktır. Bir öğrenci, hocasının önünde ders anlatırken nasıl bir hassasiyet ve titizlikle davranır, kullanacağı kelimeleri nasıl bir saygıyla seçer ve telaffuz ederse, biz de Kur’ân tilavet ederken, Allah’tan aldığınız bir şeyi yine O’na iade ediyor gibi, Efendimiz’den duyduğunuz bir hususu Efendimiz’in huzurunda tekrarlıyor gibi bir ruh haletini yakalamaya çalışmalıyız. Sormalıyız kendi kendimize; Ruh var mı, mânâ var mı benim okuyuşumda? İhlâs var mı, Kur’ân saygısı var mı? Telaffuz ettiğimiz her kelimeyi duyarak seslendiriyor muyuz, duyurmayı düşündüğümüzün çok ötesinde duyma mevzuunda da fevkalade hassasiyet gösterebiliyor muyuz? Eğer, bütün bu sorulara “evet” cevabı veremiyorsak, “Kolunu kanadını kırdın ilâhî kelamın!” diyerek nefsimizin başını ezebiliyor muyuz?

Unutmamak lazım, tilavet ettiğiniz her âyeti, her sureyi Allah duyuyor, ruhâniyet-i Nebevî (aleyhissalâtü vesselâm) ona muttalî oluyor. Gök sekenesi de dinliyor ve onu daha evvel temiz gönüllerin nağmeleri olarak duydukları gibi duymak istiyorlar. Öyleyse, o senin kalbinin sesi ve soluğu olmalı; niyet ve ihlâsın da kıraatine ayrı bir değer ve derinlik katmalı.

Evet, bu hususta da bir konsantrasyon ve bir derinleşme lazımdır. İnsan, söylediği sözleri kendi sesi soluğu hâline getirebildiği ölçüde arzulanan seviyeye yaklaşmış olur. Bundan dolayı, Hazreti Üstad Kur’ân okurken çoğu kelimeleri tekrar edermiş. Meselâ, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ derken onu tepeden tırnağa kadar vücudunun bütün zerratında duymaya çalışırmış.7 Bir “Tahiyyat”ı okuması dakikalarca sürermiş. اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ deyip hemen geçmez, telaffuz ettiği sözü kalbine ve ruhuna içirmeye çalışır, “lillah.. lillah.. lillah...” diye diye onu benliğinde duyuncaya kadar tekrar edermiş. Şunu da ifade etmeliyim ki, birine namaz kıldırırken ya da başkalarıyla beraber namaz kılarken böyle yapmanın bizim için mahzurları olabilir; fakat kendi kendimize kıldığımız namazlarda –özellikle nafilelerde– o şekilde duymak için biz de o tür tekrar ve temrinlerde bulunabiliriz.

Evet, o seviyede bir okuma ve dinleme temrin yapa yapa zamanla bizim için de hâsıl olabilir. Hele biz ibadetlerimizde kendimizi tamamen o işe verelim, kalbimizi ortaya koymaya çalışalım; Cenâb-ı Hak bir süre sonra bize de lütfedecektir onu. مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ “Bir şeyi gönülden isteyen ve onu gerçekleştirme hususunda ciddi davranan, samimi gayret gösteren kimse er geç o arzusuna ulaşır.” hakikati bizim için de tecellî edecektir. Samimi isteyip ciddi arayıp da bulamayan yoktur. Fakat, bu mevzuda ısrar etmek lazımdır. Hangimiz diyebiliriz ki; “Ben üç-dört sene boyunca, Kur’ân-ı Kerim’i tilavet ederken, Rabbim’in huzurunda bulunduğum şuuruyla, ağzımdan çıkan her kelimeye parola sordum. Şuur kapıma uğramadan, benden vize almadan hiçbir kelime çıkmadı dudaklarımdan. Ne اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ, ne رَبِّ الْعَالَمِينَ ne مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ ve ne de إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ demedim önce içimde duymadan. Söylediklerimin hepsini şuurumun mührüyle söyledim, dudaklarımdan dökülen kelimelerin tamamı gerçekten bilinen ve anlaşılan birer kelime olarak ortaya çıktı. Ve ben üç-dört sene hep böyle davrandım ama yine de Kur’ân’ı kendi fâikiyetiyle okuma ve dinleme ufku bana açılmadı.” Zannediyorum hiçbirimiz, öylesine samimi isteyip ardında ciddi durduğumuz halde o ufka ulaşamadığımızı iddia edemeyiz; zira, Kur’ân-ı Kerim, her devirde samimi ve ciddi olarak teveccüh edenlere mutlaka kapılarını açmış, gizli hazinelerini onlarla paylaşmıştır. O kapıların bizim için de açılması mümkün ve muhtemeldir. Elverir ki biz, o ufkun talipleri olalım; sonra da ciddi bir cehd u gayretle bu isteğimizin gerçekleşmesi için üzerimize düşenleri yerine getirelim.



1 el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 4/98.


2 Müslim, îmân 232; Tirmizî, îmân 13; İbn Mâce, fiten 15.


3 Bediüzzaman, Lem’alar s.191 (Yirminci Lem’a, Birinci Nokta, Üçüncü Sebep).


4 Bediüzzaman, Lem’alar s.191 (Yirminci Lem’a, Birinci Nokta, Üçüncü Sebep)


5 Dârimî, fezâilü’l-Kur’ân 34.


6 Bediüzzaman, Hutbe-i Şâmiye s.25-26.


7 Bkz.: Şahiner, Necmeddin, Son Şahitler 1/118-119 (Molla Hamid), 3/64 (Bayram Yüksel).

0 yorum

Yorum Gönder