14 Kasım 2016 Pazartesi

Ümit Burcu - Fedakârlık ve Adanmış Ruhlar

Soru: Maddî ve mânevî füyûzât hisleri ne demektir? Bu füyûzât hislerinden fedakârlığın ehemmiyeti nedir?

Cevap: Füyûzât, çoğalma, taşma, bolluk ve bereket mânâlarına gelen “feyiz” kelimesinin cem’idir (çoğuludur). Feyiz, dünyada, kalbî-ruhî hayatın derinleşmesini ve insanın iç enginliklere ulaşmasını netice veren ilhamlar, mevhibeler ve Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği vâridât-ı Sübhaniyedir. Ahirette ise feyiz, insanın Cennet’e ulaşması, Rıza’ya kavuşması ve Cemâlullah’ı görme şerefine nâil olması gibi mazhariyetlerdir. Sorunuza cevap verirken “feyiz” kelimesini, mânevî haz ve zevk şeklinde anlamak ve o mânâda kullanmak herhalde daha uygun olsa gerektir.

Maddî füyûzât hisleri, insanın meşru dairede zevk ve lezzetlerden istifade etmek isteyişi demektir. Allah’ın helal kıldığı çerçevede yeme-içme, rahat etme; israf, lüks ve fanteziye girmemekle beraber Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği nimetlerden meşru dairede faydalanma; cismaniyet ve maddî hayat itibarıyla onları kullanma duygusu hem kula verilmiş bir hak hem de insan olmanın muktezasıdır. Fakat, bu istifade etmenin de bir sınırı vardır; bir insanın, hak etmediği ya da dinin cevaz vermediği şeylerden faydalanması doğru değildir; çünkü öyle bir işte Allah’ın rızası yoktur. Cenâb-ı Hak, nelerden istifade etmeyi mübah kılmışsa, onlardan yararlanma kulun hakkıdır; bir kul, isterse bu hakkı kullanır, isterse de onu kullanmayıp gelecek nesiller adına ayrı bir kıymet hükmüne bağlar, onların kullanmasını sağlar.

Mânevî füyûzât hisleri ise, bir insanın iman-ı billah, mârifetullah, muhabettullah ve latîfe-i Rabbâniye ile ulaşabileceği ruhanî zevkleri arzulaması; Cennet’e girme ümidiyle ve Cennet nimetlerinin hayaliyle yaşaması demektir. Allah’a iman etme ve mârifetullaha ermenin ruhî ve kalbî hayat itibarıyla çok derin bir zevki vardır. Cenâb-ı Hakk’a yakınlıkta dünyevî nimetlerle elde edilemeyecek çok engin hazlar bulunur. Allah’a imanla başlayan ve O’nun sevgisine doğru devam eden yolun her adımında ayrı bir sürprizle karşılaşılır. İşte, bu yolda yürüyen bir insanın tattığı zevk ve lezzetler mânevî füyûzât hisleridir. Bazen, o yolun yolcusu, daha da ileriye gidebilir; velilere seyr u süluk-i ruhanî neticesinde derin bir kısım şeyler lütfedildiği gibi, o da bazı harikulade şeylere mazhar olabilir. Meselâ, insanların içini okur; gelecekte vuku bulacak bazı hâdiselerle alâkalı bir kısım bilgiler Cenâb-ı Hak tarafından kalbine ilham edilebilir; ya da ibadet ü taatten o kadar lezzet alır ki, kulluk adına eda ettiği her şeyi bir kevser zemzemesi içinde yudumlar, âdeta Cennet hayatını burada yaşıyor gibi olur. Bunlar, insanın mânevî yönü ve kalbî-ruhî hayatı itibarıyla duyabileceği zevklerdir. Bunların bir damlası, insanın maddesi ve cismaniyeti itibarıyla tattığı zevk ve lezzetlerin batmanlarına tercih edilir. Kalbî ve ruhî hayat itibarıyla tadılacak olan bir damla zevk, bedenî ve cismanî hazların bin batmanına galip gelir, ağır basar.

Adanmışların Fedakârlığı

İşte, maddî ve mânevî füyûzât hislerinden fedakârlık deyince, bu zevk ve lezzetlerin her iki çeşidini de davası uğrunda feda eden adanmışlar akla gelir. Bir davaya dilbeste olmuş ve ona adanmış bir ruh hem maddî hem de mânevî füyûzât hislerinden el çeker; onları gaye ve hedef yapmaz. Bu, insanın maddî-mânevî zevk ve lezzetleri davasına kurban etmesi, vermesi gerekli olan şeyler bir yana, verme mecburiyetinde olmadığı şeyleri bile bağlandığı o dava hatırına gözden çıkarması ve terk etmesi demektir ki; bu davranış adanmış olmanın bir gereğidir.

Malumunuz olduğu üzere, Üstad Hazretleri de, bu “terk” meselesini değişik yerlerde anlatır; acz, fakr, şevk, şükür, şefkat ve tefekkür yolunu izah ederken, Nakşibendî tarikatında bir esas olan “terk” mesleğine de değinir. Evet, Muhammed Bahauddin Nakşibend Hazretlerinin yolunda dört şeyi terk etmek lazımdır ki; bu esas Farisî bir beyitle ifade edilmiştir:

“ Der tarîk-i Nakşibendî lazım âmed çâr terk,

Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk”1

Rıza-yı ilâhîye vasıl olabilmek için terk edilmesi gereken dört şeyden ilki dünyadır. Mesnevî-i Nuriye’de, dünyayı terk etmenin ölçüsü verilirken, “Dünya hayatına ait işlerden kazandığına sevinmeme, kaybettiği şeye de üzülmeme”2 esası zikredilmektedir. Yani, dünyayı terk etmeyi başaran bir insan, bütün yeryüzü onun olsa, dünya kadar mal mülk edinse de çok sevinmeyecek, nimete şükretmekle beraber, “Bu kazancım önemli değil Allahım; çünkü benim için Sen ve Senin rızan önemlidir.” diyecek; bütün dünyayı kaybetse de sabırla mukabelede bulunacak ve mahzun, mükedder olmayacaktır.

Dünyayı terk etme mevzuuna en güzel misallerden biri Hazreti Eyyûb (aleyhisselâm)’ın hâlidir: Hazreti Eyyûb’un sabır ve tevekkülünü sadece yakalandığı hastalıklarda, maruz kaldığı yara berede değil, hayatının ve geçirdiği imtihanların tamamında görmeye çalışmak lazım. Allah Teâlâ, onu çok çeşitli şekillerde imtihan etmişti. Eyyûb aleyhisselâm bir gün, koyunlarının kurtlar tarafından telef edildiğini; diğer bir gün, ekinlerinin rüzgâr ve fırtınayla mahv olduğunu öğrenmiş, bu haberler karşısında hiç şikâyette bulunmadığı gibi tam bir teslimiyet içinde eşine “Üzülme! O malı mülkü bana Rabbim vermişti; şimdi de aldı. Hamd olsun, onları bana verip istifade ettirene ve sonra da emanetini geri alana!..” demişti. Bir başka gün de, bir zelzele sonrasında çocuklarının öldüğünü haber almış, onlara olan şefkatindan dolayı gözlerinden yaşlar gelse de, yine aynı sabır, tevekkül ve teslimiyetle “Bana emanet çocuklar verip sonra da geri alan Allah’a hamd olsun.” demişti. Her felaket sonrasında şeytan, Hazreti Eyyûb’un yanına koşup “Sen ibadet ediyorsun, kendini bütün bütün kulluğa veriyorsun ama Allah çocuklarının canını aldı, malını mülkünü telef etti. Dahası, hastalığın da gün geçtikçe şiddetleniyor; hâlâ mı ibadet ü taat diyeceksin?” sözleriyle onu isyana sürüklemeye çalışıyordu ama boşuna uğraşıyordu. Eyyûb (aleyhisselâm) bütün dert ve belalar karşısında sabrını muhafaza ediyor, Allah’tan gelen musibetleri gönül hoşnutluğuyla karşılıyor ve “Hamdolsun Allah’a; O vermişti, yine O aldı.” diyordu. Bunu söylerken de, “O’nun verdikleri bir emanet, ben de bir emanetçiydim; beni emanet yükünden kurtardı.” diyecek kadar inşirah içinde bulunuyordu. (Tabiî ki, bu vak’anın da rivayet edildiği şekliyle cereyan edip etmemesinden ziyade faslı ve anlatmak istediği önemlidir.)

İşte insan, dünya işlerinden kazandığı şeyleri bu anlayış içinde karşılar; onların bazılarını ya da hepsini kaybedince de yine aynı hâl ve tavrını korursa, o, dünyayı terk etmiş demektir. Dünyayı terk etmek demek, hiç kazanmamak, mal-mülk sahibi olmamak demek değildir. Öyle olsaydı, inanan insanları ortak işler kurmaya, daha çok kazanmaya ve zengin olmaya teşvik etmenin de bir mânâsı kalmazdı. Hayır, mü’min bir insan da çok çalışmalı, çok kazanmalı; ama çalışıp kazanmasını sadece kendi rahatına, yeme içmesine, yat, kat, villa ve yazlık sahibi olmasına bağlamamalı. Bir mü’min, Karun kadar dahi zengin olabilir; meşru dairede dünyanın bütün zevklerinden istifade edecek imkânları elde edebilir; bunda bir problem yoktur. Asıl problem, imkânlarını tamamıyla kendi nefsi adına kullanmasında, fedakârlıkta bulunması gereken yerlerde infakta bulunamamasında, zamanla şımarması, küstahlaşması ve nihayet servetinin altında ezilip kalmasındadır.

Halilurrahman ve Terk-i Dünya

Bediüzzaman Hazretleri, dünya hakkındaki bir başka değerlendirmesinde, bu dünyanın kesben değil kalben terk edilmesi gerektiğini söyler.3 Eğer, insan dünyayı bu espri içinde anlayabilirse, tam bir ehl-i dünya gibi çalışıp kazanabilir ve bir Karun gibi zengin olabilir. Çünkü, böyle biri iktiza ettiği an, elinde-avucunda ne varsa, hepsini Rabbisinin rızası istikametinde infak edebilir. Bu konuda Hazreti İbrahim’le alâkalı olarak anlatılan menkıbe çok ibretâmizdir: Melekler Cenâb-ı Hakk’ın, İbrahim (aleyhisselâm)’a “Halilim” demesindeki hikmeti sorarak hullet ve dostluğun servetle bağdaşıp bağdaşmayacağını öğrenmek isterler. Evet, Allah ona “Halil” demişti. Peygamber Efendimiz kendisine “Allah’ın dostu” diyenlere karşı; “O, Hazreti İbrahim’di”4 buyurmuştu. Gerçi, Kendisi de Habibullah’tı ve Habib, Halil’den üç kadem ilerdeydi –bu mevzuu Kalbin Zümrüt Tepeleri’ndeki “Hullet” bahsine havale edip geçelim– Fakat, Efendimiz “Halil, Hazreti İbrahim’dir.” diyerek dedesini işaret ediyordu. İşte, Hak dostluğuyla servetin aynı çizgide buluşup buluşamayacağını istifsar eden melekler, Allah’ın izniyle, Hazreti İbrahim’i ziyaret ederler. Melekler, uzun bir yoldan gelmiş, saçı sakalı dağınık, üstü başı perişan bir misafir edasıyla İbrahim Nebi’nin yanına gelip aç olduklarını söylerler. O da bir koyun kesip, pişirir ve ikram eder. Melekler, yemeğe başlarken “Bismillah” yerine, kendilerine has bir zikir sayılan سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ (رَبُّنَا وَ) رَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوحِ derler. Bu tesbih, vahiyle yunup yıkanmış o pak gönle öyle tesir eder ki, “Aman, bu ne güzel bir söz.” der ve koyunlarının dörtte biri karşılığında o sözü tekrar etmelerini yalvarırcasına ister. Hani, çok profesyonel birisinden bir makale yazmasını istersiniz de, daha makale bitmeden, yazdığı iyi bir dibaceye, bir mukaddimeye bile hayran kalırsınız; kalırsınız da, o cümleleri ancak o şahsın bir araya getirebileceğine kanaat getirirsiniz. Hele, biraz da yazıdan, üslûptan anlıyorsanız hayranlığınız daha da artar. İşte, o tesbihin mânâsındaki derinliği de, Allah’la alâkası açısından tesbih u tazime ve vahye aşina olan Halilürrahman çok iyi anlıyor; anlıyor ve “Koyunlarımın yarısı sizin olsun, n’olur bu sözü bir kere daha tekrar edin.” diyor. Melekler, kendilerine has bir ses ve eda ile söyleyince, o tesbih Hazreti İbrahim’in letâifinde öyle bir tesir icra ediyor ki, dünyayı kesben değilse de kalben terk etmiş olan o büyük Nebi, bir kere daha aynı tesbihi duymak için malının tamamını vermeye de razı oluyor.

Evet, servetin başında böyle iğreti durma, Hâlik-ı kâinat adına veya O’nun adını yüceltme ve O’nun rızasına ulaşma uğrunda hemen her şeyi çok rahatlıkla elinin tersiyle itecek kadar dünyayı kalben terk etme çok önemlidir. “Acaba İbrahim Nebi gerçekten böyle bir fedakârlıkta bulunmuş mudur?” Hazreti İbrahim’in bu kıssası bir menkıbe olsa da ya da üstureye benzese de, Halilurrahman’ın bütün hayatı o tür fedakârlık ve teslimiyet örnekleriyle doludur. Hazreti Hacer’i götürüp otsuz, susuz, ağaçsız, insansız bir yere bırakmasından oğlunun boğazına bıçağı çalmasına, Mısır, Şam ve Mekke arasında hicret mekikleri dokumasından ateşe atılması esnasında “Rabbim hâlimi biliyor ya!..” demesine ve teslimiyetine kadar ömrünün her anı onun bu fedakârlığı yapabileceğini göstermektedir.

Yine aynı konuda bir başka menkıbe anlatılır: Bir adam, “Benim ayağım, bütün velilerin omuzları üzerindedir.” diyen şu veliyi göreyim düşüncesiyle Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin evine gider. Kapıdan içeri girince, köpeklerin boynunda altın tasmalar görür. Bu durum karşısında iyice şaşıran adam, “Köpeklerinin boynuna altın tasma takacak kadar dünyaya dalmış bir insan nasıl veli olabilir?!.” diye içinden geçirir. Hazretin huzuruna vardığında, daha o bir şey söylemeden, Hazret, “Efendi! Efendi! Biz onları gönlümüze sokmadık; pisi pise layık gördük, pisin boynuna taktık.” deyiverir. İşte, terk-i dünya budur; dünyevî her türlü imkân mevcuttur; ama kesben terk edilmeyen dünyaya kalben sırt dönülmüştür. Niyet ve amel bu olduktan sonra da dünya malının hiç mi hiç zararı yoktur. Asıl önemli olan, ihtiyaç anında bütün dünyevî imkânları din-diyanet adına, i’lâ-yı kelimetullah ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanma hesabına feda edebilmektir.

Ey Yâr Senden Dönmezem!..

“Terk-i ukbâ”ya gelince; adanmış insanda dava uğruna ortaya koyduğu cehd ve gayrete mukabil ahireti kazanma mülâhazası da olmamalıdır. Bir insan, Allah’a kulluğunu, ibadet ü taatini, evrâd u ezkârını, hatta i’lâ-yı kelimetullah yolunda mücahedesini, icabında zindanlara girmesini, değişik belalar altında kalıp preslenmesini, sıkıntılara maruz kalmasını doğrudan doğruya Cennet’i kazanmaya bağlıyor ve bütün bunlarla Cennet’e girmeyi esas maksat yapıyorsa, o insan, kazanma kuşağında kaybediyor demektir. Adanmış bir insanın başına, bunların hepsi gelebilir; fakat o bunlarla ahireti peyleme peşine düşmemelidir. Demelidir ki, “Allahım, eğer ben bütün bunlarla Sana yaklaşıyorsam, kendimi çok tâli’li bir insan sayacağım. Ben, başka değil, sadece Senin rızanı arıyorum.”

Evet, adanmış bir ruh yapıp ettiği her şeyi ve başına gelen bütün musibetleri sadece O’nun hoşnutluğunu kazanma hedefine bağlamalı ve Nesimi gibi:

“ Bir cefâkeş âşıkem ey yâr senden dönmezem

Hançer ile yüreğimi yar senden dönmezem

Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar

Başıma koy erre Neccâr senden dönmezem” demelidir.

Azeri Şair, Allah hakkında “Neccar” tabirini kullanıyor. Cenâb-ı Hakk’ın öyle bir ismi yoktur; fakat şair O’na isnat ettiği bir fiile binaen kendince bir de isim uyduruyor. “Neccar” marangoz, testere kullanan demektir. “Erre”, Oğuz dilinde testere mânâsına gelir. Nesimi şöye devam ediyor:

“ Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar

Külüm oddan çağırsalar Settâr senden dönmezem.”

İşte dava adamı da başına testereler bile konsa, hançer ile yüreği de yarılsa yine de hâline razı ve Rabbinden hoşnut olmalı, O’nun rızasını tahsile çalışmalıdır. Fuzuli ne güzel söyler:

“ Yâ Rab, belayı aşk ile kıl aşina beni

Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni

Az eyleme inâyetini ehli derdden

Yani ki çok belâlara kıl müptela beni” der.

Evet, bu ölçüde bin belaya maruz kalsa da, adanmış ruh, Allah yolunda başına gelenlerin hepsine katlanacak; fakat kat’iyen bunları –haşa ve kella– Allah’tan bir şey koparmak için vesile yapmayacak, bir peyleme mevzuu hâline getirmeyecek ve asla bir sermaye gibi görmeyecek. İbadet ü taatini de, belalara sabrını da dünyevî-uhrevî semerelere bağlamayacak. Belki diyecek ki, “Ben hak yolundayım, Allah da beni imtihan ediyor.” Cenâb-ı Allah demiyor mu: “Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz.”5 Yani, Rabbimiz buyuruyor ki “Sizi malla, canla, korkuyla imtihan edecek ve sizi size göstereceğim. Nesiniz, kaç gram geliyorsunuz, neye ne kadar katlanıyorsunuz, nerede ve ne karşısında tahammülsüzlüğe düşüyorsunuz; siz kendinizi göreceksiniz. Çünkü öbür tarafta vicdanınızla yüzleşirken hakkınızdaki hükmü yine siz vereceksiniz.” Ne kadar önemli bir mesele!.. Allah, sizi istintak eder de –STV’deki Büyük Buluşma’da olduğu gibi– vicdanınızla yüzleştirir. Büyük Buluşma’da ölenleri hesaba çeken insan, insanın vicdanını temsil ediyor. “Şimdi hazır mısın hakkında verilecek hükme?” diyor orada. Bunlar, Kur’ân ve Sünnet’e uygun ifade tarzları. Onun gibi, bizim de hiçbir iyi ve başarılı yanımız öbür âlemi peylemeye matuf olmamalıdır. Her şey Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanmaya bağlanmalıdır ki, terk-i ukbâ derken de bu mânâlar kastedilir.

Allah’ın Kulları Nerede?!.

Onun içindir ki, ahiret beklentilerinden sıyrılamamış, Allah’a tamamen yönelememiş ve Cennet arzusuyla kulluk yapmayı terk edememişler için Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri “İbadü’l-Cennet”, yani, “Cennetin kulları” demiştir. Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde iki büklüm olsa ve namaz kılsa da, sadece Cehennem endişesiyle tir tir titreyerek ibadet eden kimseler hakkında “İbâdu’n-Nar” yani “Cehennemin kulları” demeyi uygun bulmuştur. Dünyevî beklentilerden kurtulamayan, ona kalben sırtını dönemeyenleri de “dünyanın kulları” olarak adlandırmıştır. Hâlbuki Cehennemden kurtuluş ya da dünyevî arzular kulluğun hedefi olamayacağı gibi, Cennet de amel ve ibadet için esas maksat olamaz. İbadet, Hak emrettiği için ve O’nun rızasını elde etmek maksadıyla yapılır. Evet, ibadetin gerçek sebebi, Allah’ın emridir. Herhalde Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri sözünü noktalarken de şöyle seslenmiştir: “Pekala, bunca kul içinde Allah’ın kulları nerede?”

Terk edilmesi gerekenlerden biri de insanın kendi nefsidir. “Terk-i hestî”, insanın kendi benliğini de terk etmesi, nefsini düşünmemesi demektir. Değişik vesilelerle arz ettim: Meselâ, namazda sen aradan çıkacak, artık kendini unutacak, sadece O’nu düşünecek, namazınla O’nu baş başa bırakacaksın. Ağzından çıkan her kelimeyle O’nun rızasına vurguda bulunacaksın. Namazının her anında O olacak; senden bir parça ya da nefsin hesabına bir mülâhaza kalmayacak orada. Muhammed Bahauddin Nakşibendi bu hâle de terk-i hestî, kendini terk etmek, diyor.

Bütün bu terklerden sonra, insanın aklına “Ben dünyayı terk ettim, ukbayı terk ettim, kendimi de terk ettim. Ben, O’nun uğruna her şeyden vazgeçmiş bir insanım” şeklinde bir duygu ve düşünce gelebilir. Şâh-ı Nakşibend orada bir terkten daha bahsediyor ve “terk-i terk” de lazım diyor. Yani, bu terkleri de terk etmen; terk ettiğini de unutman gerek. “Şunu terk ettim, bunu terk ettim” mülâhazasına takılıyorsan onları hiç bırakamamış sayılırsın.” Terk etmen gerekenleri Belh’de bıraktığın ara sıra da olsa aklına geliyorsa, demek ki sen hâlâ saraydaki İbrahim Edhem’sin, Belh’i unutamamışsın.

Evet, maddî-mânevî füyüzat hislerinden sıyrılma çok önemlidir. Onları terk etme hususunda çok ciddi bir kazanç söz konusudur. O mülâhazaları aklınızdan sildiğiniz zaman dört buudlu bir terk hayatı yaşarsınız. Dünyayı terk derinliği, ahiret beklentilerini terk enginliği, kendi kendinizi terk ufku ve bütün terkleri terk aşkınlığına ulaşırsınız. Bu aşkınlıkla da bütün terk ettiklerinizin ötesinde O’nu bulursunuz.

İnsan kendine ait hiçbir beklentiye girmemeli. Bir arkadaşınızın değişik zamanlarda dediği gibi; adanmış bir ruh, kendisine Abdulkadir Geylânîlik bile verilse, “Allahım, ben sadece Senin rızanı istiyorum.” deme mevzuunda kararlı olmalı. Bundan sonra, bir peygamber gelmesi mümkün değildir. O kapı artık mühürlenmiştir. Birisi “Ben nübüvvetin rüyasını gördüm!” dese, hiç tereddüt etmeden ona, “Sen kezzabın ta kendisisin!” diyebilirsiniz. Çünkü, Hâtem-i Divân-ı Nübüvvet ile o iş bitmiştir. Fakat, vilâyet yolu kapanmamıştır; Allah bundan sonra da pek çok İmam-ı Rabbânî, pek çok Şâh-ı Geylânî, pek çok Muhammed Bahauddin Nakşibendî ve pek çok Hasan Şâzelî yaratabilir. İşte, insan öyle hâlisane bir kulluğa tâlip olmalıdır ki, Hasan Şâzelî Hazretleri onun ayağının ucuna kadar gelse, “Ben kendi devrimde şu hakikatin temsilcisi ve Allah’ın matmah-ı nazarıydım, Cenâb-ı Hak –tabir caizse– bir mercek gibi benden insanlığa bakıyordu. O’nun nazarı önce bana çarpıyor, benden de bütün insanlığa yayılıyordu. Şimdi ise, benim vazifemi sen omzuna alacak ve o hakikatin bugünkü temsilcisi sen olacaksın.” dese, adanmış ruh, gönül rahatlığıyla “Allahım, ben bunu istemiyorum, sadece Seni istiyor, Sana sadık bir kul olmayı diliyorum.” diyebilmelidir.

Hâsılı, Resûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurmuşlardır ki: “Her kim Allah için olursa, Allah da onun için olur.”6 Evet, sırf Allah için olma, dava adamının vasfıdır ve böyle bir insan, ellerini açtığı her zaman Allah’ın rahmet ve inayetini yanında bulacaktır. İnsan, Allah’ın rızasını tahsile çalıştığı yolda maddî-mânevî füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunduğu nispette O’na daha yakın olacaktır.



1 Bediüzzaman, Mektubat s.17 (Dördüncü Söz, İkincisi).


2 Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye s.119 (Habbe).


3 Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye s.113 (Habbe).


4 Bkz.: Müslim, fezâil 150; Tirmizî, tefsîru sûre (98) 1.


5 Bakara sûresi, 2/155.


6 Bkz.: Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb 7/84.

0 yorum

Yorum Gönder