16 Kasım 2016 Çarşamba

Ümit Burcu - Büyük Orta Doğu Projesi

Soru: Büyük Orta Doğu Projesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye’nin, bu projeye karşı tavrı nasıl olmalıdır?

Cevap: Büyük Orta Doğu Projesi, son zamanlarda dünya gündemini meşgul eden ve üzerinde en çok konuşulan konulardan biridir. Fakat, projenin tarihi tâ 70’li yıllara dayanır. Daha önceden de bu tür projeler hazırlanmış ve uygulanmıştır. Meselâ; bir dönemde Devlet-i Âliye’yi bertaraf etme, bölgeden silme, devletler arası muvazenedeki dengeyi bozma, o muvazenede ağırlığı bulunan bir devletin yerine başka devletleri geçirme hususunu gerçekleştirmek için kabileler tahrik edilmiş, Araplar Osmanlı’ya karşı kışkırtılmış, Devlet-i Âliye’ye karşı ayaklandırılmıştır. Irkçılık rüzgârlarıyla ve ulusal devletler kurma hülyalarıyla komşu milletler arasına kin ve nefret tohumları atılmıştır; ve hâlâ o devletlerin başındaki idarecilerin gönüllerinde ve dillerinde diğerlerine karşı kin vardır, nefret vardır. Dahası kendi içlerinde Arapçılık oyunu oynayan insanlar arasında bile birbirlerine karşı kin, nefret ve düşmanlık duyguları hakimdir. Bütün bunlar 1900’lü yılların başında uygulanmaya başlayan bazı projelerin neticeleridir.

Daha 70’li yıllarda, bir mecmuada, Orta Doğu’da ve yakın çevrede 20 devletin bölünme planından bahsediliyordu. Bu konuyu hacda iken bir mecmuada okumuş ve gelir gelmez de bu mevzudaki endişelerimi arkadaşlara arz etmiştim. Daha sonra bu bölgeyle alâkalı bazı planlar uygulanmaya başlanınca hiç şaşırmadım. Bunlar daha önce planlanmıştı ve belki 30 senedir fırsat kollanıyordu. Bu bölünmeler, birileri tarafından mutlaka gerçekleştirilecekti. Bölünüp parçalanacak yerler arasında Suriye de vardı, Mısır da; Ürdün de vardı, İran ve Irak da vardı. Güney Doğu’yu sürekli kurcalamaları itibarıyla hemen anlaşılacaktır ki, aslında orası da perspektifte vardı ve halen vardır.

Şu kadar var ki, Orta Doğu Projesi veya Kuzey-Güney Afrika Projeleri şeklinde dile getirilen mülâhazalarla dün bu mevzuda serdedilen mülâhazalar farklı farklıdır. Şimdilerde, dile getirdikleri düşüncelerde bölgeyi kendilerince bir huzur adası hâline getirmeyi hedeflediklerini söylüyorlar. Ama dün böyle demiyorlardı. İhtimal bölge veya bölge dışı ülkelerden aldıkları açık-kapalı bir kısım tepkiler bu şekilde yön değiştirmeye zorladı proje sahiplerini. Bölgede huzur ve emniyeti tesis etme, o bölgeye komşu devletlere zarar verilmemesi için uygun bir ortam hazırlama gibi şeylerle biraz daha yumuşatarak meseleyi farklı bir üslûpla yeniden gündeme getirdiler.

Evet, birileri bu türlü projeleri seslendirirken bölgeyi demokratlaştırma gibi mülâhazalara dayanıyorlar. Her şeyden önce, bu ifade ve niyetlerin samimi olup olmadığının bilinmesi lazım. Gerçekten samimiler mi bu mevzuda? 1911’de Bingazi’yi işgal edenlerin başındaki adam da “Sizi medenileştirmeye geldik.” diyordu. Belki Devlet-i Âliye’yi parçaladıkları zaman bile, “Daha sağlam bir zemine ayak basmanızı sağlamak için geldik, hürriyetinizi temin etmek için buradayız” diyorlardı. Şimdilerde dillere pelesenk olan iddia: Bölgeyi demokratlaştırma... Demokrasiye kimse bir şey demez ve demokrasi sözü hakikaten arkasından gelecek çok şeyleri de mazur gösterecek kadar yumuşatıcı bir ifade. “Demokrasi için insan gerçekten bir kısım fedakârlıklara katlanmalı” bahanesi de tam şeytanca bir mülâhaza. İkincisi; bazı kimseler, başkalarını da yanlarına alarak, bölgede etnik çatışmaları körüklemeyi, bir kısım farklı kültürden insanları birbirine kırdırmayı, dînî grupları birbirine düşürmeyi ve bu suretle bölgedeki durumlarını pekiştirerek oraya ve bölgenin kaderine hâkim olmayı düşünüyor olamazlar mı? Dahası, böyle masum kelime ve vaadlere dayanarak o bölgeye şöyle böyle müdahale etmeyi kendileri hakkında meşrûlaştırmak sûretiyle oraya girip, bir yönüyle hakemliklerini sağlama almayı düşünüyor olamazlar mı? Yani o proje ve faaliyetler, orada değişik etnik ve dini gurupları birbirleriyle çatıştırdıktan sonra “Bölge kendi kendine huzur ve istikrarını temin edemiyor; bir yerde bir huzursuzluk kaynağı olunca, o şöyle böyle bütün dünyaya da aksediyor öyleyse, böyle bir huzursuzluğun önünü almak bizim için insanî bir vazifedir, bir vecîbedir.” gibi masum görünen düşünce ve mülâhazalarla bölgeye girme ve hakemliklerini pekiştirmeye mâtuf olamaz mı? Batının düşüncesi bu olabilir, daha ötekinin ve daha berikinin gaye ve hedefi de.

Bununla beraber, bana göre, ister evvelki isterse son şekli itibarıyla, Büyük Orta Doğu Projesi veya Kuzey-Güney Afrika Projesi ya da varsa Uzakdogu projesi gibi projelere, sadece proje olarak karşı çıkmak doğru değildir. Çünkü burada asıl önemli olan husus, bu projelerin kimler tarafından planlanıp ortaya sürüldüğü ve bu projelerin önünde, arkasında ne tür mülâhazaların var olduğunun bilinmesidir. Eğer, bu projenin sahipleri Orta Doğu ülkeleri değil de, Orta Doğu’ya hükmetme düşüncesinde olan bir kısım süper güçlerse, Amerika, Avrupa, Rusya hatta Çin ve Hindistan ise, projenin önünde-arkasında, başında-sonunda neler düşünüldüğünü bilmediğimiz ve baştan itibaren projenin içinde bulunmadığımız için buna sahip çıkmak doğru değildir. Projenin herhangi bir safhasında işin içine girip sahiplenme, o işin içinde baştan beri olmadığımızdan, oyunun kuralları başkaları tarafından belirlendiğinden dolayı bugün için yararımıza görünse dahi tarih karşısında bizi sorumlu duruma düşürecek şekilde çok kötü neticeler doğurabilir.

Keşke bu projeyi hususiyle o bölgede şuuraltı müktesabatı itibarıyla yüksek bir krediye sahip olan Türkiye, değişik strateji merkezleriyle, Orta Doğu ülkelerinin de iştirakiyle hazırlasaydı ve ardından o süper güçlere teklif etseydi. Avrupalılara, “Benim böyle bir planım var, siz terörden korkuyorsunuz, Orta Doğu insanından endişe duyuyorsunuz. Aksine biz burada bir güven, bir teminat kaynağıyız. Burada olduğumuz sürece size kimse ilişmez.” deseydi. Nitekim bölge ülkelerinden bazıları Türkiye’nin bu konumu ve nüfuzunu sezdiğinden dolayı “Şöyle ya da böyle veya hangi ölçüde Türkiye’nin desteğini alırsam kârdır.” diyor ve münasebetleri iyi tutmaya çalışıyor. Çünkü bu beraberlikle bölgede güçlenmiş olacak. Ne de olsa Türkiye’nin Müslüman bir geçmişi var. Hâlihazırda Müslümanlığa müsamaha ile bakan bir demokrasi anlayışına ve bir rejime sahip. Orta Doğu ülkeleri ile müşterek bir geçmişi var. Bin sene beraber yaşamış bu dünya ile. Dolayısıyla, ülke olarak, şuuraltlarında çok önemli bir krediye sahibiz. Evet; bizim birkaç bin senelik bir tarihimiz, şanlı bir geçmişimiz var. Avrupa’nın yarısına kadar hükmetmiş bir milletiz. Bugün fakir olsak da, ekonomik durumumuz iyi olmasa da, bazı yönlerimiz itibarıyla Batı ülkelerinden çok geride bulunsak da, yine de bölgede itibarlı bir devletiz. Bir mânâda, bizimle beraber çalışan, bizim vasıtamızla o dünyaya da hükmedebilir. Hatalı yanlarımıza rağmen bölge ülkeleri nezdinde bir fâikiyetimiz var. Eğer illa bir şey yapacaksak bu itibarı kullanmalıyız. Bölge insanlarının bize olan teveccühlerini değerlendirmeliyiz.

Bundan dolayı, keşke hesap ve plan baştan itibaren bize ait olsaydı. O argümanları biz hazırlasaydık. Oyunun kurallarını biz belirleseydik. O zaman zarar etmezdik. Plan bize ait olduğu icin istediğimiz yerde, istediğimiz şekilde tashih etme imkânımız da olurdu. Meselâ, Irak’a müdahale hususunda daha akl-ı selimle hareket etme davetinde bulunabilir; binlerce sivilin, masumun ölmesine mani olabilirdik. Ama maalesef böyle olmadı. Şimdi bu projenin dümeninde başkaları oturuyor. Tayfası da başkaları. Dolayısıyla acaba nasıl yapsak da kâr etsek, nasıl davransak da kârlı çıksak, bunları kestirmek çok zor. Belki bugün kısa vadede kâr edebiliriz, fakat yarın karşımıza ne çıkar bilemeyiz.

Şu hususu da unutmamak lazım: Türk milleti şerefli bir millettir. Ben hiçbir zaman, benim için bir kısım hayırlar vaat etse bile, o bölgede başkalarının emellerine hizmet etme istikametinde figüre edilme aşağılığına rıza gösteremem. Benim şanlı bir geçmişim var. Necip bir soyum, sağlam bir köküm var. Bu gün fakir isem de, Allah’ın izniyle genç nesillerle, aktif dimağlarla, bir kere düşmekle on türlü kalkmasını öğrenmiş, alternatif doğrulma ve kalkma yolları geliştirmiş bir millet olarak, er-geç devletler muvazenesinde yerimizi alacağımıza inancım tamdır. Dolayısıyla figüre edilmek onuruma dokunur benim. Alet olamayız, olmamalıyız biz. Hatta çok isabetli ve bize hazineler getirecek bile olsa, şu bozuk ekonomimizi çok iyi bir duruma getirecek bile olsa, bence ulu orta bir oyunun içine işin yarısından ve figüre edilebilecek bir şekilde girmek doğru değildir.

Bazıları, bizim başka devletlerle stratejik ortaklığınız olduğunu ve bu projenin de ortaklık gereği desteklenmesinin lazım geldiğini söyleyebilir. Oysa, stratejik ortaklık birileri tarafından planlanan bir şeyi uygulamada onlara iştirak etme demek değildir ki! O projenin hazırlanmasında bizim fikirlerimize neden müracaat edilmedi? Neden, siz ne düşünüyorsunuz bu mevzuda, denmedi? Neden, bu mevzuda şunları yapalım mı, siz buna evet diyor musunuz, diye sorulmadı? Bize hiçbir şey sormadan yıllar önce hazırladıkları bir projeyi önünüze koyuyor ve “gelin destek olun bize” diyorlar. Bunun mânâsı düpedüz şudur: “Gelin, siz İslâm dünyasındaki şuuraltı müktesebatınızı bir kredi olarak bizim emrimize verin. Biz onu kullanalım, size de şu imkânları sunalım.”

Diğer taraftan, projeye aceleden “hayır” dememiz de çok yanlış olabilir. Kim bilir, büyük bir zararı önlemeye kalkmadığımızdan, bir yanlışı bertaraf etme teşebbüsünde bulunmadığımızdan dolayı hata etmiş de olabiliriz. Meseleye hemencecik “hayır” deyip kenara çekilmek de doğru bir şey değildir. O meselenin çok ciddi analitik mülâhazalara bağlanması ve “evet” ya da “hayır” kararının o mülâhazalarla verilmesi lazımdır. Bu açıdan da, bana göre aydınlarımıza çok iş düşüyor. Meseleyi evvela analitik olarak ele almak; “Neye binaen böyle bir mülâhaza ortaya attınız? Bununla nereye varmak, ne yapmak istiyorsunuz? Bölgeyi demokratlaştırma mevzuunda gerçekten samimi misiniz; yoksa bölgeye girip daha rahat hareket etmeyi mi düşünüyorsunuz? Bölgeye girdikten sonra orada etnik grupları birbiriyle vuruşturmak suretiyle hakemliğinizi pekiştirmeyi mi hedefliyorsunuz?” demek, meseleyi derinlemesine tahlil etmek lazım. Bu da yine büyük ölçüde devlete düşen bir vazifedir. İstihbaratçılarımızın seferber olmaları, değişik yerleri çok iyi dinlemeleri lazımdır.

Hâsılı, Türk siyasî hayatını yönlendirenler, devlet kademelerinde bulunanlar, iktidarıyla-muhalefetiyle, askeriyle-siviliyle bu meseleyi çok iyi düşündüler mi, sıcak bakıyorlar mı bilemiyorum. Ama, şahsen ben, proje en başından itibaren bizim tarafımızdan gözden geçirilmediği için ve projenin muhtevasını tam bilemediğimizden dolayı onun bizim hayrımıza olacağı kanaatinde değilim. Türkiye’nin ve bölge halkının faydası düşünülerek ortaya atılmayan, bizim içinde bulunmadığımız ve kuralları bizim tarafımızdan vaz’edilmeyen bir projede bizim çıkarlarımızın söz konusu olması düşünülemez. Onu için de devlet kemal-i hassasiyetle bu mesele üzerine eğilmeli, bu işi çok iyi gözden geçirmeli, evet mi yoksa hayır mı diyecek, ondan sonra diyeceğini demelidir. Ben buradan “hayır” diyebilirim; ama Türkiye devreye girerse, o projenin rengini, şeklini ve desenini değiştirebilir; değiştirebilir ve mesele hem Türkiye’nin hem de o bölgenin hayrına da olabilir. Dolayısıyla, milletimiz tarih nazarında bir yâd-ı cemîl olur, yâd-ı cemîl olarak anılmayı bir kere daha hak eder. Ama hâlihazırdaki durum itibarıyla “evet” demem ve tasvip etmem mümkün değildir. Evet, bu aceleye getirilecek bir mesele değil, hem bugünleri hem de yarınları alâkadar eden ciddi bir meseledir. Onun için bunu devlet kurumları, bürokrasi, askeriye, iktidar, muhalefet ve sivil toplum kuruluşlarının bir araya gelip müştereken görüşmeleri ve karar vermeleri gerekir.

Soru: Orta Asya’nın kalkınması ve eğitimi için yaptığınız teşvikleriniz Orta Doğu için de geçerli midir?

Cevap: Herhangi bir hareket ya da faaliyet ne kadar isabetli, ne kadar makbul ve ne kadar doğru olursa olsun, bence devlete sorulmadan hareket etmek ve teşebbüste bulunmak kat’iyen doğru değildir. Size göre çok isabetli de olsa, meseleyi yerli yerine tamamen oturmuş da görseniz, yine de devletin yetkili birimlerine sormadan yapmamalısınız. Orta Asya’ya açılım sürecinde de bu esasa uygun olarak davranılmıştır. Dönemin merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal Bey, onun ardından da sayın Süleyman Demirel değişik ülke başkanlarına eğitim faaliyetlerini, müteşebbislerini tezkiye eden, yardımcı olmalarını isteyen onlarca mektup yazmışlardır. Bazı muhalefet edenler olmakla birlikte, genelde devletin yetkili makamları da “Biz bu hareketin desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu arkadaşlarımız samimi ve hasbi insanlardır. Türk milletinin yararına hizmet ettikleri gibi sizin ülkenizin de faydasına hizmet edeceklerinden emin olabilirsiniz. Bunların temel felsefeleri insanlığa hizmettir.” demişlerdir. Kuzey Irak gibi yerlerde askerlerimizin de ciddi destekleri olmuştur.

Evet, ister Orta Doğu isterse de başka yerlerde, devletten “evet” tasdiki almadan bu türlü girişimlerde bulunmak doğru değildir. Devletimizi bazı hususlarda zor durumlara düşürmeme bakımından böyle davranmak şarttır.

Bu gayretlerin isabetli mi, isabetsiz mi olduğunun her zaman münakaşası yapılabilir. Bu ayrı meseledir. Ama, birileri bizi kendi gayeleri istikametinde figüre eder mi, edemez mi meselesine gelince; hayır, kat’iyen birilerinin hedef ve gayesine alet olmamız mümkün değildir. Kimse bizi alet olarak kullanamaz; kullanamaz çünkü kimseye diyet ödeme mecburiyetinde değiliz. Bir zamanlar Söğüt’te göğeren bir ağaç misali beşere insanlığı ve medeniyeti öğretmiş, dünyanın değişik yerlerinde muvazene unsuru olmuş, âleme nizam vermiş bir milletin hamiyetli çocuklarını hiçbir dış güç kendi hedefleri istikametinde kullanamayacak, figüre edemeyecektir. Çünkü, bu vatan evladının hiç kimseye bir diyet borcu ve minneti yoktur.

0 yorum

Yorum Gönder