15 Kasım 2016 Salı

Sohbet-i Canan - Yıkık Bir Dünya ve İhsanlar Kuşağı

Nimetlere mazhariyet çok önemlidir. Allah’ın size iman bahşetmesi, yükselme ve terakki etme helezonunda sizi belli bir noktaya çıkarması önemli bir mazhariyet ve büyük bir lütuftur. Fakat bundan daha büyük bir lütuf varsa o da, bu lütfun vicdanda sezilmesi, duyulması ve insanın her dakika, hâlen ve kâlen Allah karşısında iki büklüm olup “Allahım, Sana sonsuz şükürler olsun!” diyebilmesidir.

Eğer, ateizmin hükmettiği bir ülkede doğup büyüme boşluğunu az buçuk duyup tatmış olsaydınız –Allah (celle celâluhu) duyurup tattırmasın– dinsizliğin, imansızlığın paletleri altında ezilip preslenmenin ne demek olduğunu; mâbedsizliğin, mescidsizliğin, minaresizliğin, ezansızlığın ve duyguda-düşüncede Allahsızlığın, peygambersizliğin, kitapsızlığın ne demek olduğunu biraz olsun anlayabilirdiniz.

Bir dönemde belli İslâm ülkelerinde de diğer yerlerdekine benzer maddî-mânevî mahrumiyetler yaşandı ve yaşanıyor. Bu meş’um dönemin şiddetini, hiddetini, öfkesini, karını, buzunu idrak edip yaşayan nesiller, o günlerin ızdırabını, büyük bir dehşet ve ürperticilikle yudumladılar. Böyle şiddetli bir zulüm ve istibdadın hâkim olduğu bazı ülkelerde, bir tek insanın arkasına âdeta ordular takılıyor ve onun her hareketi yakın takibe alınıyordu. Buralarda, bir cami dolusu insanın aynı duyguya bağlanması, aynı düşünceye düğümlenmesi ve bir mâbedde aynı gaye-i hayalle bir araya gelmesi şöyle dursun, bir ferdin kendi evinin en ücra köşesinde endişesiz, korkusuz, Rabb’ine karşı sorumluluklarını yerine getirmesi dahi çok zordu.

Evet, işte bu ülkeler, hakikî bir tek mü’mine hasret duyulan ülkelerdi. Buralarda, hayatın içinde din yoktu; kalb ve ruh hayatı yoktu; diyanet yoktu. Dinî değerler genç nesillere unutturulmaya çalışılıyor, her şeye rağmen dinini gönlünce yaşamak isteyenler baskı altına alınıyor, sinenler siniyor, sinemeyenler ya hapse atılıyor ya da sürgün ediliyordu. Menfâlar ve zindanlar herkesin korkulu rüyası idi. Sibirya’da ve Sibirya’daki kar buz içinde hayat sürme gibi bir durum kimin korkulu rüyası olmazdı ki!

O gün, insanların kimisi düpedüz cinnet ve hezeyan yaşıyor; kimisi de sabah akşam vahşetle inliyordu. “Her taraf Muş’tu/ Yollar yokuştu/ Kardeş kardeşi yiyordu/ Bilinmez, ne işti.” Haktan, hürriyetten bahsetmek mümkün değildi. Hak da, hürriyet de sadece hükmedenlere ait özel bir imtiyazdı. Üst üste baskıların yaşandığı böyle bir dönemde, olan genç nesillere oluyordu. Onlara, geçmişleri bütünüyle unutturuluyor, millî ve dinî değerleri tezyif ediliyor ve geleceğin ümit tomurcukları sistemli olarak kimliksizliğe itiliyordu. Kitleler Allah’tan koparılmış, bu kopukluk ülkeden ülkeye farklılık arz etse de, pek çok yerde bütün değerler alt üst olmuştu. Hem o kadar alt üst olmuştu ki, her zaman bir şahlanmanın, bir coşmanın, dünyaya kendimizi ifade etmenin heyecan ve mesajlarını aldığımız minarelerin başında artık ruh-u revân-ı Muhammedî şehbal açmıyordu.

Şair, ufukları kararan bazı ülkelerdeki özel durumu nazara alarak mı şu mısralarla inlemişti bilemeyiz; ama onun bu inleyişinde derin bir inkisarın olduğu açıktır:

Sultan Selim-i Evveli râm etmeyip ecel

Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî

Gök nura gark olur nice yüz bin minareden

Şehbal açınca ruh-u revân-ı Muhammedî.

Izdırap şairinin ezanla alâkalı duyguları ise tam bir duadır:

Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli

Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

Şehadetleri dinin temeli o ezanların sesi çok yerde kesilmiş, kesilmemiş görünenlerde kısılmış ve bir kısım tâli’siz ülkelerde din u diyanet adına açılan ağızlara âdeta fermuar vurulmuştu. Doğruyu konuşmak, Hak’tan, Hakk’ın hukukundan bahis açmak cürm ü meşhudluk bir konu hâline gelmişti. Cezası da ya zindan veya Sibirya gibi bir yere sürgündü.

Dünyada biz zayıflamıştık, kaba kuvvet temsilcileri ise güçlenmişlerdi. Kaba ve hoyrat Haçlı düşüncesi, bu defa inkâr-ı ulûhiyet ve ateizm düşüncesiyle taarruzlar planlıyor; kendilerinden başka kimseye hakk-ı hayat tanımıyor; bin senelik zengin mirası yakıp yıkıyor ve onun yerine kendi düşüncelerinin o anlamsız abidelerini ikame ediyordu. Maddî gücün hoyratlaştırdığı zavallılar, her şeyi götürüp kendi yanlış düşünceleri, çarpık anlayışları ve sığ idrak ufuklarında mânâsızlaştırıyor ve koskoca bir dünyanın bahtını, ikbalini karartıyordu. Öyle ki, gün geldi bir mübarek coğrafyada değer adına hiçbir şey kalmadı. Âkif’in ifadesiyle anlatalım:

Harap eller; serilmiş hânümanlar; kimsesiz çöller,

Emek mahrumu günler; fikr-i ferdâ bilmez akşamlar,

Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;

...

Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum;

Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.

Bu yitik dünya ile alâkalı hicranlı birkaç söz de Alvar İmamı Efe Hazretlerinden:

Bâd-ı hazân esti bağlar bozuldu,

Gülistânda katmer güller mi kaldı?

Şecerler kırıldı, bârlar üzüldü,

El atacak dahî dallar mı kaldı?

Bir sel aldı sahrâları bürüdü,

Ağaçlar kurudu, kökler çürüdü,

Erler yüreğinde yağlar eridi,

Hasb-i hâl edecek kâller mi kaldı?

Bozuldu dünyanın bâğ u bostânı,

Zâğ-ı siyeh yaktı bu gülistânı,

Bülbüller okusun dertli destânı,

Elvân nakış, keşmir şallar mı kaldı?

Er olan eridi yağ gibi gitti,

Şîr-i nerler zîr-i türabda yitti,

Serviler yerinde mugaylan bitti,

Petekler söndüler, ballar mı kaldı?

Ebnâ-yı zemânın gaflet serinde,

Oynarlar, gülerler yerli yerinde,

Saâdet, hidayet binde birinde,

Helâki fark eder haller mi kaldı?

Er olan çekildi çıktı aradan,

Her biri mahvoldu gitti sıradan,

Gazab etti âlemleri yaradan,

Mübtela olmamış iller mi kaldı?

Dillerde kalmamış hidayet nûru,

İslâm’ın kalmamış kalbde süruru,

Kurban olur İslâm bulsa kubûru,

Lütfî, Hak söyleyen diller mi kaldı?

Birkaç adım daha öteye giderseniz Bayburtlu Zihnî’nin şu tasvirleriyle aynı hicranı seslendirdiğini görürsünüz:

Vardım ki yurdunu ayak göçürmüş,

Canan göçmüş ıssız kalmış otağı;

Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş,

Sâkiler meclisten kesmiş ayağı.

Evet, mübarek bir coğrafyanın durumu işte bu idi. İşin başlangıcında gâfil durup gâfil davranan bazı kimseler, daha sonra yakıp yıktıkları bir dünyanın külleri altında kalıp nedametle inlemişlerdi; ama bunların hiçbir yararı yoktu.

Kaza-i diyanet yerde süründü,

Türk’ün ruhu zorla asi göründü,

Hem peygamberine hem Allah’ına.

Artık el elden üzülmüş, yâr elden gitmişti; ne bağırıp çağırma ne de şuna buna lanet yağdırma neticeyi değiştirecekti.

Bir zamanlar dünya insanları, bizim yamaçlarımızda tıpkı Mescid-i Aksâ’ya, Kâbe’ye, Ravza’ya göç tertip edip tenezzühe çıkıyor gibi tenezzühe çıkar ve bizim coğrafyada, bizim aramızda aradıklarını bulurlardı.

Bu dünya kendine ait büyüsü, kendine ait nefâseti ile o kadar cazipti ki, onu görenler kendilerini âdeta bir rüya âleminde hissederlerdi.

Ne var ki, kimilerine göre o bir kere olmuştu ve artık tarihti. Bir bandı başa çevirmek gibi zamanı geriye işletmek veya aynı şeyleri bir kere daha yaşamak mümkün değildi. “O yiğitler o atlara binip gitmişlerdi ve bir daha da geriye dönmeyeceklerdi.” (Ömer Seyfettin). Bizim akıncı destanımızın, akıncı şuurumuzun, akıncı şiirimizin ana teması ise şuydu:

Bekle gözlerin yollarda; cepkeni kolunda,

Pişdonu belinde, yeniden bir kere daha döneceği anı bekle!

Evet, sizler, bizler ve milletçe hepimiz, çevremizde harap eller, yıkılmış hanümanlar, kimsesiz çöller, başsız ümmetler, emek mahrumu günler, yarın bilmeyen geceler gördük. Uzun bir süre hiçbir şey yoktu; sadece insanı andıran gölgeler vardı uzak-yakın bu çevrede. “Kimse yok mu?” sesinize karşılık, “Yok” diyecek ciddî bir ses de yoktu. O yıkılmış coğrafya da imam-hatip yoktu, Kur’ân kursu yoktu. Üç beş insana Kur’ân okutmayı göze alan bir insan da yoku. Aynen, Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ali’ye söylediği sözlerin tarif ettiği günler yaşanıyordu. –Muhyiddin İbn Arabî’nin Musâmeretü’l-Ebrar isimli kitabında naklettiğine göre– Hz. Ebû Bekir şöyle demişti: “Ya Ali, o günlerde sen daha çocuktun, biz birkaç defa ölümü göze almadan birine bir şey anlatmaya cesaret edemezdik. Dışarıya çıktığımız zaman bıçakların bizim için gayızla bilendiğini görürdük. İçeriye girdiğimiz zaman dışarıya çıkmaktan, dışarıya çıktığımız zaman da içeriye girmekten bütün bütün ümidimiz kesilirdi; fakat biz her şeye rağmen, bunların hepsini göze alarak bir şey yapmaya teşebbüs ederdik; zaten bunları göze almadan da hiçbir şey yapılamazdı.”

Bu sözleriyle Hz. Ebû Bekir, tarihî devr-i dâimler içinde bir vahşet, bir zulüm, bir istibdad ve küfrün taarruz dönemlerinden biri sayılan ilk cahiliyeye ait korkunç bir baskı dönemini anlatıyor. Aslında ondan sonra da bu feci durum, kaç defa tekerrür etmiştir ve edecektir de. Yeniden Ebû Cehiller, yeniden Ebû Lehebler olacak ve yeniden şeytan fitneye körük çekerek farklı stratejilerle karşınıza çıkacaktır. Sizin gibi kutsîler de, tulumbaları ellerinde, hep yangından yangına koşacak ve fitne ateşlerini söndürerek sulhün, sükûnun ve emniyetin temsilcileri olduklarını göstereceklerdir.

Evet, bir dönemde bazı ülkelerde, birine “Allah” dedirtmeden evvel ölümü göze almak lazımdı. Kendi kimliğinden bahsetmek yürek istiyordu. “Kültür”, “geçmiş”, “tarih”, “mukaddes miras” demek her babayiğidin kârı değildi.

Şimdilerde bu meş’um ülkelerde de karlar, buzlar erimeye başladı. Toprağı delip başını dışarıya çıkaran filizlerin haddi hesabı yok. Sağda solda nadir de olsa “hak”, “adalet” ve “hürriyet” diyenlerden söz edilebilir.

Buna, yüzlerce yıldan beri ölüm uykusuna yatmış kimselerin “ba’sü ba’de’l-mevt”i de denebilir. Evet, günümüzün nesillerine –bu mazlumlar ve mağdurlar dünyasının neresinde bulunurlarsa bulunsunlar– İsrafil sûrunu duymuş baharlıklar nazarıyla bakabiliriz.

Bu itibarla ben de size Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ali’ye dediği gibi diyebilirim: Siz gözlerinizi hayata, üst üste güzelliklerin tulû ettiği bir dönemde açtınız. Gerçi o dönemde de gönlünüze göre bir dünya yoktu; ama bu dünyada eşedd-i zulüm, eşedd-i küfür, eşedd-i istibdad da yoktu; hücreler yoktu, hapishaneler yoktu, Sibirya sürgünleri yoktu; ilk devirler için var olan çok şey sizin için yoktu.

Biri, “Yirmi sekiz sene çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı, Divan-ı Harpler’de bir cânî gibi muamale gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne gönderildim, aylarca ihtilattan men edildim...”1 diyor idiyse bu fotoğrafı iyi okumak icap eder. Tabiî, “Ne yapayım ben acele ettim, kışta geldim; siz cennetâsâ bir baharda geleceksiniz. Bir demet gülle mezarımın başına geldiğiniz zaman, ‘Selamünaleyküm’ deyin; ‘Henîen leküm’ sesini işiteceksiniz.”2 müjdesini de…

Bugün milletimizin de bağlı bulunduğu milletler topluluğunun geldiği nokta, o gün görülen rüyaların bir nevi tezahürüdür. Ve bugün bizler, çok büyük lütuflara mazhar sayılırız. Bu lütuflara mazhariyet bir şükür ister. Bu lütufları tam takdir edip değerlendirmek gerekir. Böyle bir takdir ve değerlendirme de geleceğe matuf olması itibarıyla irade buudludur; yani, siz ister ve dilerseniz, bir de azm ü gayretinizi aksiyona dönüştürürseniz –Allah’ın izniyle– o da olur.

İzzet ve Zillet

Allah’ın varlık ve birliğini inkâr edenlere karşı izzet, mü’minlere karşı tevazu ve mahviyet içinde bulunma, Kur’ân-ı Kerim ve sünnet-i sahihanın beyanları ile ideal Müslümanlara gösterilen bir hedeftir. Aslında Kur’ân ve sünnet-i sahiha, pek çok mevzuda, ahiret yolundaki yolculara imandan amel-i sâlihe, ahlâk-ı hasene ile mütehallık olmadan nefisle mücadele yollarına kadar değişik tavsiye, emir ve yasaklar sunmakta, bu çizgide nice yol ve yöntemler göstermektedir. Eskiden tekke ve zaviyeler, birer müessese olarak, bahis konusu ettiğimiz bu şeylerin hayata geçirildiği, talim ve terbiyesinin yapıldığı yerlerdi.

Günümüzde Kur’ân’a hizmete adanmış insanların mesleği, ister hususî mânâda izzet ve tevazuu, isterse umumî mânâda ahlâk-ı haseneye ait hususları hayata geçirmede tekke ve zaviyelerde kullanılan metodlardan çok daha başka metodlarla doludur. Meselâ, insanın Allah karşısındaki acz ve zafiyetini sürekli tefekkür etmesi, bizim mesleğimize göre bir yoldur. İnsan, Allah’ın kendisi üzerindeki şefkatini, aynı türden bir şefkatle başkalarına karşı muamele yapma sorumluluğunu, ihtiyaçlarının sonsuzluğuna rağmen acz, zaaf ve fakirliğini idrak etmesiyle insanlık semasının merdivenlerini tırmanmaya başlayabilir. Tabir-i diğerle, eskilerin seyr u sülûk-i ruhanîde aradıkları izafî insan-ı kâmil olma –ki bazıları için hakikî insan-ı kâmil olmak da mukadderdir– bu yolla yapılacak bir tefekkürle gerçekleşebilir.

Aslında işin hakikatine vâkıf olabilsek biz acınacak halde olduğumuzu görürüz. Ama bununla beraber, bunca acz ve zafiyetimize rağmen ne kadar çok iyi beslendiğimizi, bakımımız ve görünümümüzün iyi yapıldığını da müşâhede ederiz ve bu bize şunu anlatır ki, acz u fakr insanın nihayetsiz, bitmez tükenmez sermayesidir. Öyleyse böyle bir sermayeye sahip insan hiç inkisara düşmemeli, her zaman atılım içinde bulunmalıdır. Allah’ın sonsuz nimetlerini idrak etmeli ve bunlara şükretmelidir.

Herkes bunu duyabilir mi? Bu soruya “Niçin duymasın?” cevabını veririm. Bence duyabilir; ama iki şartla: Birincisi, uzun bir temrinat ve egzersiz döneminden sonra; ikincisi, tefekkür veya başka bir yolla yapılan seyr ü sülûk-i ruhanînin hiç bitmediği ve bitmeyeceği hakikatini kavramasıyla. Aslında bu ikincisi, başlı başına bir konu. İnsan bir makama, bir mertebeye, bir seviyeye ulaştıktan sonra “Oldum, piştim, bittim, vardım, ulaştım, gördüm...” dememeli; seyrini devam ettirmelidir. Süreklilik, her gün yeniden bir kere daha baştan başlamak, bu yolun değişmez esasıdır. Daha önceden katettiği mertebelerin, almış olduğu seviyenin yeni yapacağı yolculuğa elbette katkısı ve faydası vardır/olacaktır; ama önemli olan tezkiye-i nefs etmemek suretiyle tezkiyeye ulaşmaktır. Nefsi sıfırlamak suretiyle, sıfırın kıymetsizliğini, sonsuzun kıymetini kavrama ufkuna vasıl olmaktır. Zira hiçbir insan, kendini sıfırlamadan sonsuza açılamaz. Sonsuza açılanlar ise kendilerini sıfırlamış, Hak karşısında bir hiç olduklarının idrakine varmışlar demektir. Dolayısıyla bunlar mü’minlere karşı tevazu, mahviyet ve hacâlet ufkuna çok daha çabuk ulaşırlar.

Tersinden ifade edecek olursak, insan, Allah’ın ihsan buyurduğu mevhibelerden en küçüğünü dahi nefsine isnat ettiği zaman, yüksek bir kulenin başından çok derin bir kuyuya düşer. Bu duygu ve düşünceye sahip birisinin terakki etmesi mümkün değildir. Evet, bu tip insanlar başlarını kaldırdıklarında İsrafil’in azametli heykelini bile müşâhede etseler, kendilerini bir kuyunun dibinde sukut etmiş olarak kabul etmiyorlarsa baş aşağı düşmüşler demektir.

İnkâr edenlere karşı aziz olmaya gelince; her şeyden önce inkârcılar karşısında zillet gösterme, insanın Allah ile olan nispetine ve münasebetine dokunur. “Allah’ın kulu ve kölesiyim.” diyen bir insan başkaları karşısında zillet göstermemelidir. Kaldı ki bu zillet, onun şahsıyla sınırlı kalmaz; Efendimiz’e de (sallallâhu aleyhi ve sellem) raci olur. Öyleyse, O’na intisabı olan herkesin O’ndan başkasına karşı başının dik, alnının açık olması lazım. Bu sebeple hiçbir Müslüman, sırtında taşıdığı Müslümanlık hamulesinden utanmamalı. Onun hayata taşan görünümünden sıkılmamalı. Dinin emirlerini yerine getirmekten, Kur’ân ve sünnetin emrettiği, selef-i sâlihînin tutup gittiği caddenin hayatına hayat olmasından endişe duymamalıdır.

Meselenin özü bu; ama bugün esefle ifade etmek lazım ki, mü’minler olarak bizler daha ziyade mü’minlere karşı aziz, inkârcılara karşı zelil davranıyoruz. “Nasıl olsa bu mü’min, sesini çıkarmıyor.” diyor ve yükleniyoruz. Bu tavrı zaten inkârcılar inkârlarının gereği olarak mü’minlere karşı sergiliyorlar. Zaten Hz. Âdem’den bu yana insanlık tarihinde çirkin ve kötü şeylerin hepsinde onların parmağı vardır, ya baş rollerde veya perde arkasında. Ama gel gör ki, özellikle iman cephesinde yer aldığı halde azıcık okumasını bilen, azıcık konuşmasını becerebilen mü’minler, kendi insanına tevazu yerine izzet gösteriyor; benlikleri, enaniyetleri, egoları Müslümanlara karşı kabarıyor; herkese ve her şeye tepeden bakıyorlar. Çok büyük şeyler keşfetmiş gibi, âlemi hep hor ve hakir görüyorlar. Sanki hazret (!), İmam Gazzâlî veya Şah-ı Geylanî...

Bu durum ciddî bir boşluktan kaynaklanıyor. Büyük insan görmemişliğin boşluğu bu; Allah’la derinlerden derin münasebeti olan insan görmeme boşluğu... Biz onlardan birkaçını görseydik, Allah’la münasebetlerinde nasıl tavır takındıklarına şahit olsaydık –itimat edin bana– utancımızdan yerin dibine girerdik. “Allah var iken ben nasıl kendime ben diyebiliyorum, nasıl varlık izhar edebiliyorum?” deyişlerini bir duysaydık utanırdık kendimizden, yeryüzünde yer işgal etmekten hicap duyardık. Dolayısıyla günümüzde içi hava dolu davulun çıkardığı ses gibi “Ben! Ben! Ben!” deme, “Ben bilirim, yaparım, ederim!” deme; görmemiş, bilmemiş, duymamış zavallıların boşluklarının hırıltılarıdır.

Bu hissiyatı ve bakış açısını biraz olsun tanıdığımı söyleyebilirim ben. Yıllarca cami kürsülerinde vaaz ettim. Cami kürsüsünde konuşunca, cami âdâbı ve terbiyesi, cami ve cemaat kültürünün gereği olarak kimse size itiraz etmiyor, edemiyor. Bu da kürsüde konuşanı ukalâ yapıyor. Sitem ediyor insanlara, bağırıp çağırıyor, serzenişte bulunuyor ve sonra tam mânâsıyla bir küstah olup çıkıyor. Hâlbuki o kürsüde iken cemaatten birisi itiraz etse, yanlışını söylese, “Hatan var, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm şöyle buyuruyor...” dese herhalde o insan çok farklı olur, o küstah tavırlar içine giremez. Bu olmadığı için, camideki insandan elindeki kalemiyle bir şeyler yazan insanlara, TV ekranlarında boy gösterenlerden sağda solda küçük-büyük topluluklara muhabbet eden, bir şeyler anlatmaya çalışanlara kadar çokları “Ben anladım, ben anlattım, ben ettim, ben buldum, ben duydum, ben keşfettim, ben... ben... ben...” gibi, şeytanın hırıltıları mesabesinde bir kısım cümlelerle konuşmaya, yazmaya başlıyor. Böyle demesek, yazmasak bile, en azından bu zihniyeti tavır ve davranışlarımızla dışa aksettiriyoruz.

Hâlbuki diğer taraftan, bizi kendilerine düşman sayan insanlar ve onların gücü ve teknolojik üstünlüğü karşısında hakikî mânâda zillet yaşıyoruz. Her birimiz, bir minare olmamız lazım gelen yerde âdeta birer kuyuyuz; ama minare gibi dimdik ayakta görünmeyi de ihmal etmiyoruz. Bir terslik var bu işte. Bence bu terslik, Kur’ân’a hizmet mesleğinin bize sunduğu ruhanî hayat sayesinde dengelenebilir ve izale edilebilir.

Yıllardır bu dairelerde dolaştığı halde sanki bahsettiğiniz bu hakikatleri hiç duymamış gibi davrananlar var, diyecek olursanız, ne diyeyim:

Herkesin istîdâdına vâbestedir âsâr-ı feyzi,

Ebr-i nîsandan ef’i sem, sadef dürdâne kapar.

Sünûhât’ta verilen ölçüler içinde hayat-ı içtimaiyede herkesin görmek ve görünmek için bir penceresi vardır. Boyu uzun olanlar pencereden görünmek için tekavvüs ederler (eğilir, kamburlaşır), boyu kısa olanlar da tetâvül ederler (uzun görünmeye çalışırlar). Allah indinde büyük olmanın gerçek emaresi, yüzü yerde olmaktır. Nitekim Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّه۪ وَهُوَ سَاجِدٌ3 beyanından da anlaşılıyor ki, insanın şeklî dahi olsa en büyük anı, Allah’a en yakın olduğu an olan secde anıdır. Öyleyse فَأَكْثِرُوا فِيهَا الدُّعَاءَ “Secdede çok dua edin.”

Evet, bu bir ölçüdür: Kim açıktan açığa kendinden, yaptıklarından bahsediyorsa, öksürükleriyle kendini duyurmak istiyorsa, beklenti içindeyse, fezâil ve mezâyâ ihsasları yaşıyorsa, başkalarının kendisinin büyük başarılarına (!) alâkasızlığından rahatsızlık duyuyorsa, o boş bir insandır. Allah’la irtibatı yoktur onun. “Allah” diyebilir, konuşabilir, yazabilir; ama gerçek tevazudan, mahviyetten, hacâletten haberi olmayan birisidir o.

Cebrail gibi bile olsa konuşmak, yazıp çizmek insan olmanın ölçüsü değildir. İnsan olmanın ölçüsü Rabb’le kalbî münasebettir. Ne kadar münasebetin var? Her göz açıp kapadığında onu duyuyor musun? En mahrem yerde dahi açılıp saçılırken kulaklarına kadar kızarıyor musun? Yatakta ayağını uzattığın zaman “Aman, Rabbim görüyor! Bu ne küstahlık!” diyebiliyor musun? Eğer bunlarda bir behren yoksa, rica edeceğim, bana yalan söyleme!

İslâm Dünyasında Hal Boşluğu

Lafla hiçbir mesele halledilmez. Eğer halledilseydi, münafıkların baş döndürücü laflarıyla şimdiye kadar çözülmemiş bir problem kalmazdı. İslâm dünyasında hâl boşluğu var. İnananlar, inanmış insan tavrını aksettirmiyor. Zelzeleye maruz kalmış zemin gibi, çok büyük çöküntüler var bu sahada. “Ben Müslümanım; ama keyfimce yaşarım.” anlayışı ile dindar olunamaz. Müslümanlık böyle laubalice bir hayat tarzını kaldırmaz. Din, insanı şekillendirsin, bir kalıba soksun, onun hayatına çeki düzen versin diye gelmiştir; yoksa, insan dini keyfince şekillendirsin diye değil.

Dinî Hayat ve Ciddiyet

Çocuklar hayatımızın fotoğrafı gibidir. Öyleyse onlara ona göre poz vermek lazım. Nasıl olmalarını istiyorsak, onlara öyle gözükmeliyiz. Meselâ namaz, Müslüman için vazgeçilmez, yeri başka hiçbir şeyle doldurulamaz bir ibadettir. Onun için çocukları namaza alıştırma, şuuraltı beslenme döneminde başlamalıdır. Dört yaşından itibaren çocuklar namaz kılıyormuş gibi yatıp kalkmalı, namaz onların tabiatlarının bir yanı hâline getirilmeye başlanmalıdır. İlerleyen yaşlarda o “Namazsız olacağıma öleyim daha iyi!” diyecek hale gelmeli veya böyle düşününceye kadar telkine devam edilmelidir.

Yahudilere bakın, yaz kış demeden, çok küçük yaşlarda çocuklarını alıp her cumartesi âdeta merasime götürür gibi sinagoga götürüyorlar. Biz ise bunu ancak bayramdan bayrama yapıyoruz. Onlar dinî giyim kuşam tarzlarından da hiç taviz vermiyorlar. Uçak yolculukları dahil, “caiz” damgası olmayan yiyecekleri yemiyorlar. Kendi değerlerindeki ihlâs ve samimiyetlerinden dolayı da Allah bu dünyada onları mükâfatlandırıyor.

Bizde ise maalesef bu ölçüde bir ciddiyet yok. Oldukça zayıfız bu konularda. Bir ürkeklik, bir çekingenlik var. Hâlbuki dinimizi değişik surlarla tahkimat altına alıp korumamız gerekir. Farzlar, vacipler, sünnetler, müstehablar, menduplar bu hususta iç ve dış sur hükmündedir. Mecbur olmadıktan sonra kat’iyen taviz verilmemeli, dinî değerleri koruma ve yaşama konusunda çok ciddî ve kararlı olunmalıdır.

Burada Abdullah b. Mübarek’in bir sözünü hatırlatmak isterim: “Edepli davranmakta gevşeklik gösteren kimse, sünnetlerden mahrumiyet ile cezalandırılır. Sünnetleri edada gevşeklik gösteren kimse, bir gün gelir farzlardan mahrum bırakılır. Farzlarda gevşeklik gösteren kimsenin akıbeti ise mârifetten mahrum kalmaktır.”

Bu akıbete uğramamak için Müslüman, dinî hayata hayat kılmakta ciddî ve kararlı olmalıdır. Kimse mensubu bulunduğu dinden dolayı utanmamalı. Seyahatlerde namaz kılmaktan, Kur’ân okumaktan utanmamalı. Biz, biz olarak kaldığımız sürece, başkalarının içinde bulunursak bir şey ifade edebiliriz. Aksi takdirde asimile olmuşuz demektir. Hâlbuki din bizim her şeyimizdir. Hem dünyamız, hem de ukbamızdır. Hayatımız onunla denge kazanır, onunla şekil bulur. Hayat onunla doğru okunur. Bizi hayatla bütünleştirecek olan odur.

Biz Gönülden İnandık mı?...

Bazı mü’minler, meydana gelen hâdiselerin şokuyla bazen kader-i ilâhîyi tenkit işmam eden düşüncelere giriyor; yakışıksız sözler söylüyorlar. Amerika’da meydana gelen 11 Eylül hâdisesinden sonra terörün Müslümanlara fatura edilmesi ve inanan herkesin maznun hâline gelmesi üzerine de aynı yanlışlığa düşenler oldu. Benim saygısızlık olmasından korkarak ağzıma alamayacağım bir takım sözlerle bazı âyet ve hadis-i şerifler hakkında şüpheler dile getirildi. “Biz böyle ummuyorduk... Ümit ediyorduk ki, Müslümanlar da dünya düzeni adına söz sahibi olsun, ezilmesin... Bekliyorduk ki, salihlere yapılan vaadler yerini bulsun...” türünden itiraz ve şüpheler seslendirildi. Yeis bataklığına düşüldü.

Evvela, yeis, her hayırlı işin önünde bir engel, bir mânidir. Şartlar ne olursa olsun, mü’minler ümitsizliğe düşmemelidir. Onlar bilmelidirler ki, Cenâb-ı Hakk’ın ekstra lütufları da olur. Şimdiye kadarki pek çok hayırlı ve bereketli iş, sırf bir lütf-u ilâhî olarak gerçekleşmiştir. Mü’minler kendi vazifelerini eda ederlerse, Allah Teâlâ lütuflarını kesecek, onları yüzüstü bırakacak değildir.

Fakat bir büyük misyonun hakikî temsilcilerine takdir edilmiş bir plaket, bir madalya ya da bir lütuf o temsilcilerden başkalarına verilmez ki. Şampiyonluk madalyası ipi ilk göğüsleyene takılır. Eğer biz hakikî imanı elde etmiş ve imanın gereğini yerine getirmiş olsaydık, has mü’minler için takdir edilen mükâfatı elde edebilirdik. Küçük bir kısmı istisna edecek olursak, bugünün Müslümanları olarak bizler taklitte takılıp kaldık, tahkike ulaşamadık. Pek çoğumuzda bir çeşit iman problemi var. Biraz temkinli konuşmaya çalışsam da demeden edemeyeceğim, malesef büyük bir çoğunluğun şöyle böyle, az buçuk da olsa iman problemi var. Mektepte, tekkede, medresede ve hatta Kâbe’de tavafta da olsak bazılarımızın iman problemi var.

Oysa biz bütün düşünce, söz ve tavırlarımızı Rabbimize göre belirlemeliydik. Ona göre davranmalı; sesimizi, sözümüzü ona göre ayarlamalıydık. Onu görüyor ve duyuyor gibi yaşamalıydık. Recâizâde’nin bir yerde dediği gibi, teşbihe takılmamaya dikkat ederek, “Nerede ayakların, yüzümü süreyim!...” duygusuyla dopdolu olmalıydık. Başımız dest-i Kudret tarafından okşanıyor gibi hissetmeli, fakat teşbih ve tecsime düşme korkusuyla hislerimize hâkim olmaya çalışmalıydık. “Künh-ü Bâri, nâkâbil-i idrâktir” diyen Geothe’den daha ileri giderek, “O”nun idrak edilemeyeceğini dille beraber kalbimizle ilan etmeli; ama gönüllerimizi de bir beyt-i Hüdâ olarak, “Sahibi”nin nüzul eylemesi için daima hazır bulundurmalıydık.

Günümüzün mü’minleri tahkiki imana sahip olursa, hakikî mü’minlere vaadedilen nimetler, onlar için de geçerli olur. Yoksa, iman ve salih amel sırrına erememiş insanların nimet beklentileri ve ihsan ummaları sadece bir kuruntu ve ümniyeden ibaret kalır.

Safvet ve Diriliş

İnanan her insan, inancının gereklerini yerine getirse, inancı kadar insan olsa, inancı ölçüsünde bir duruşta bulunsa sadece İslâm dünyasında değil, dünyanın her yerinde ciddî değişiklikler olur. Evet, İslâm dünyası olarak bizler bir kere daha inhitat (gerileme) dönemi yaşıyoruz. Daha önceleri de yaşadık biz böylesi dönemleri; ama inananların samimi gayretleri ile idbarımız ikbale döndü. O devrelerde ümitlerimize fer verecek; insanları iyiye, güzele, doğruya yönlendirecek kâmet-i bâlâlar vardı insanların önünde. Onlar kendi kapasiteleri ölçüsünde hizmette bulundular, toplumu yeniden aşıladılar, kurumaya yüz tutmuş yerleri budadılar, yeni fidanlar diktiler. Ancak hemen ilave edelim, bunların hiçbiri, ilk asırda olduğu gibi bir çağlayana dönüşmedi. Belki Osmanlı’yı müstesna sayabiliriz; fakat o da kâmil anlamda ancak bir buçuk asır devam etti, ondan sonra o da duraklama ve inhitata girdi.

İlk safvet dönemi üç asır kadar sürdü. İrtidat hâdiseleri; kendi akıl, mantık ve hissiyatlarını Kur’ân’ın önünde tutan felsefî ve kelâmî ekollerin çıkışları; hilafetin saltanata dönüşmesi gibi olumsuzluklar sürecinde yaşanan kanlı hâdiselere rağmen o ilk safvet, varlığını bir yönüyle üç-üç buçuk asır, diğer yönüyle beş asra yakın bir süre devam ettirdi. Fitne dönemlerinde, onca iç ve dış gaileleri göğüsleme hengâmında bile o safvet dönemi doğurganlığını muhafaza etti. Ancak hicrî beşinci asrı takip eden yıllarda doğurganlık durdu. Zaman zaman yeni doğumlar olsa, yeni sürgünler çıksa da, bu, sosyologların ifade ettiği gibi, bir yönüyle anomali doğumlar ve sürgünlerdi. Çünkü belli bir yaştan sonra sıhhatli doğum olmaz. Kaderin cilvesidir bu, onu değiştirmeye gücümüz yetmez.

Ancak bizler yine aynı kader inancımızın uzantısı olarak meselelere sebepler planında yaklaşarak yeniden bir dirilişe ermenin yollarını aramak ve bu yolda hiç durmadan yürümek zorundayız, tıpkı seleflerimiz gibi. Bu yolda olmanın, iç ve dış safvete erebilmenin birtakım şartları var elbette: Yaşatma uğruna yaşamadan vazgeçme, rehavetin kıskacına düşmeme, zevk u sefaya dalmama gibi. “Ev, araba, makam, mansıp hiç olmasın mı?” diyebilirsiniz. Olsun, ama bunlar tâli derecede kalmalı, kat’iyen asıl gayeden uzaklaştırmamalı bizleri. Yoksa gün gelir, bu isteklerin önünü almazsınız, kendi ruhunuzdan uzaklaşır, içte kadavralaşmaya doğru yürürsünüz ve yine bir gün gelir, bu istekler azgın bir güç olarak karşınıza çıkar ve yer bitirir sizi.

Osmanlı’yı görmez misiniz? O koca devleti tenperverlik, rahat tutkusu yıkmıştır aslında. Padişah artık orduların önünde değildir. “Padişahlar cephede savaşmazlar; savaşmazlar, çünkü onlar ölürse devlet çöker” anlayışı hâkim olmuştur. Kadavralaşma dönemine ait utandıran fotoğraflardır aslında bunlar. Hâlbuki Osman Gazi’den Murad Hüdavendigâr’a, Yıldırım’dan Yavuz’a ve Kanunî’ye kadar herkes cephede, askerinin, ordusunun önündedir.

Her neyse, bu hamur çok su götürür. İç ve dış safvete erme; ciddî irade, nihayetsiz sabır gücü, bitme tükenme bilmeyen enerji ve Cenâb-ı Hakk’ın rızası haricinde her şeyi elinin tersi ile itmeyi gerektirir. Mevlâ muînimiz ola.

İslâmî Denge ve Mürşid İhtiyacı

İslâm bir denge dinidir. Maddî ve mânevî âlem adına koymuş olduğu ölçüler bunun şahididir; fakat bunları gösterecek dimağlara, özellikle günümüzde çok ihtiyaç var. Bu ufku yakalayamayan birçok insanın yönlendirilmeye, sürekli nezaret edilmeye ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Aksi hâlde böylelerinin dine ve topluma zararlı olduğu muhakkak. Şöyle ki, bahsini ettiğimiz özellikteki kişiler, ilim adamları, master ve doktora talebeleri sistemin gerektirdiği ölçüler içinde çalışıyor. Başkalarının görüş ve düşüncelerini aktarmayı ilmî çalışma olarak kabulleniyorlar. Bunu yaparken de, belki farkında değiller, ama kendi gönüllerinin ilhamlarını öldürüyor, kendi ruhlarının dilinden kilidi çözmüyor/çözemiyorlar. Dolayısıyla bugün bir çeşit, yarın bir başka çeşit konuşuyor; en son okudukları kitabın havasına giriyorlar. Dimağlarda donukluk, söylenen şeylerde zıtlıklar oluyor böylece.

Bazılarında da tam tersi geçerli. Onlar da alabildiğine serbest ve hür düşünceli, sürekli beyin firtınaları ve sancıları içinde; ama bunlar da dinin getirdiği temelleri tam anlamıyla bilemediklerinden ölçüsüz, bazen de İslâm’a zıt şeyler söyleyebiliyorlar. Bu açıdan, ilk sınıfta yer alanlara İslâm’ın hayatın hiçbir alanında boşluk bırakmayan dengelerini hatırlatacak, gösterecek; diğerlerine de basit seviyede dahi olsa İslâm’ın usûlüne ait değerlerini gösterecek, öğretecek denge insanlarına ihtiyaç olduğu kesin.



1 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller)


2 Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s.103.


3 Müslim, salât 215; Ebû Dâvûd, salât 148; Nesâî, tatbîk 78.

0 yorum

Yorum Gönder