29 Kasım 2016 Salı

Ölümsüzlük İksiri - Taşlaşan Kalbler ve Gözyaşları

Soru: Kur’ân hakikatleriyle ilk tanıştığımız günlere nispeten gözyaşlarımızın kuruduğunu hissediyoruz. Bu hâlimiz mutlak mânâda kalblerimizin katılaştığının emaresi midir? Kalblerimizin yumuşaması ve gönül pınarlarımızın yeniden coşkun akması için neler tavsiye edersiniz?

Cevap: Gözyaşları, kalb inceliğinin, muhabbet ve merhametin ifadesidir; gönüldeki hüzün, neş’e, hasret, hicran, merhamet ve şefkat gibi duyguların billûr taneler şeklinde dışa vurmasıdır. İnsan genellikle sevinç, keder, emel, ümit, ayrılık ve vuslat misillü sebep ve sâiklerle ağlar; fakat, kalb ufkunda Allah’a dost olanları, bütün bunlardan daha çok “mehâfetullah” ve “muhabbetullah” ağlatır.

Diğer ağlamalar cibillîdir; insanın tabiatından kaynaklanır. İman, mârifet, muhabbet, aşk ve şevkin tetiklediği ağlamalar ise, Hakk’ı bilmeye, her şeyde O’na dair alâmetler görmeye ve sürekli O’nun huzurunda bulunduğunun farkında olmaya bağlıdır. Nezd-i ilâhîde her ağlamanın kıymeti âh u efgân edenin duygu ve düşünce ufkuna göre değerlendirilir. Bu açıdan, musibet ve belâlar karşısında rızasızlık ve kadere itiraz mânâsına gelen ağlamalar haram; yarınlar endişesiyle kıvranıp inlemek bir ruhî maraz; dünya hesabına fevt edilen şeyler karşısında sızlanıp durmak da boş bir telaştır ve bütün bu sâiklerle dökülen yaşlar gözyaşları adına israftır.

Aşk u İştiyak İniltileri

Allah için ağlama ise, Mevlâ-yı Müteâl’e muhabbetin, aşk u iştiyakın iniltiler şeklinde dışa aksetmesinden ibarettir. Gönlünde hararet olanın gözünde de yaş olur; aksine, gözleri suyu çekilmiş çeşmeler gibi kupkuru kimselerin –çoğunlukla– içlerinde de hayat yoktur. Allah’ı bilen O’na karşı alâka duyar; bu alâka ruhta derinleştikçe sevgiye dönüşür ve zamanla bu sevgi de önü alınamaz bir aşk u iştiyaka inkılâp eder. Gönlü muhabbetle dolan bir insan, her zaman O’nu gösteren iz ve emareler arar, kâinat kitabının sayfalarını O’ndan gelen mektuplar olarak algılar, eşya ve hâdiseleri O’nun mesajları gibi okur, anlar ve O’nun beyanı karşısında rikkate gelir, tarifi imkânsız hislerle ağlar.

Kur’ân-ı Kerim, ruhun selâmeti adına, ahiret yurdu hesabına, Hak mehâfeti ve mehâbeti ya da günahların kahrediciliği karşısında ağlayan insanları takdirle yâd eder ve her zaman onların örnek alınmasını salıklar. Meselâ; değişik nebileri özel hususiyet ve fâikiyetleriyle bir bir tebcil ve takdir ettikten sonra, “Bunların hemen hepsi, kendilerine Rahman’ın âyetleri okununca hıçkırıklarla secdeye kapanırlar.”1 diyerek konuyu âh u efgân etme fasl-ı müşterekiyle noktalar. Allah yolunda dökülen gözyaşlarını O’na arz edilmiş bir münacât armağanı gibi değerlendirir. Ağlamanın rabbânîlere mahsus bir hal olduğunu hatırlatmanın yanı sıra, hayatı oyun ve eğlence sanıp ömürlerini gülüp oynamakla geçirenleri de ikaz eder; “Gayrı onlar kazandıkları onca negatif şeyden ötürü az gülsün ve çok ağlasınlar.”2 der.

Kur’ân’ın mübarek mübelliği Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), tıpkı şeytanın hilelerinden Allah’a sığındığı gibi, kalb katılığından ve göz kuruluğundan da Cenâb-ı Hakk’a ilticada bulunmuş; “Ürpermeyen kalbden, yaşarmayan gözden Sana sığınırım Allahım!”3 yakarışını sık sık tekrar etmiştir.

Resûl-i Ekrem (aleyhi ekmelüttehâyâ) “Müjdeler olsun nefsine hakim olana!.. Müjdeler olsun (misafir kabul etme hususunda) evini geniş ve müsait tutana!.. Müjdeler olsun hataları karşısında gözyaşı dökene!..”4 diyerek ümmetine âdeta üç basamaklı bir miraç yolu göstermiştir. Haşyetle dökülen gözyaşlarının ilâhî azaba karşı bir sütre olabileceğine dikkat çekmiştir: “İki göz vardır ki, Cehennem ateşi onlara dokun(a)maz: Birisi Cenâb-ı Allah’a duyduğu saygı ve haşyetten dolayı hep ağlayan Hak erinin, diğeri de Allah yolunda nöbet tutan yiğidin gözleridir.”5

Cehennem Alevlerini Söndürecek Yegâne İksir

Allah karşısında haşyetle dolup gözyaşı dökme konusunda çok önemli bir husus, kalbin tertemiz heyecanlarını ve saf hislerini, riya ve süm’a ile kirletmeden ifade edebilmektir. Göstermek ve duyurmak kastıyla ağlamak berrak gözyaşlarını şirk kirleriyle bulandırmak demektir. Riya ve süm’adan korunmak için özellikle nafile ibadetlerde ve Cenâb-ı Hakk’a iç dökme anlarında tenha yerlerin seçilmesi her bakımdan daha selâmetlidir. Nitekim, hadis-i şerifte, Arş-ı ilâhî’nin gölgesinden başka sığınak olmayan kıyamet gününde, zıll-i ilâhî altında himaye buyurulacak yedi grup insan anlatılırken, onlardan birinin de yapayalnızken Allah’ı anıp da gözleri yaşlarla dolan hüşyar insan olduğu haber verilmektedir.6 Öyle ki, Allah haşyetiyle ağlayan insan, diğer nebevî beyanlarda cephede nöbet bekleyen askere denk tutulurken, bu hadiste de, adaletin temsilcisi olan idareci, ömrünü ibadet neşvesi içinde geçiren genç ve mescidlere dilbeste olan âbid gibi Hak dostlarıyla aynı çizgide zikredilmektedir. Fakat, onun gözyaşlarını başkalarından kıskanırcasına tenha bir yer aradığına da vurguda bulunulmaktadır. Zira, ağlamanın aktörlüğünü yapmak çok tehlikelidir; riya ve süm’a niyetiyle ağlamak kalbi öldürücü ve insanı helâk edici bir hastalıktır.

Bundan dolayıdır ki, İmam Gazzâlî Hazretleri “Ağlayan da kaybedebilir, ağlamayan da!..”7 demiştir. İnsan ağlamıyorsa, o bir gün mutlaka pişman olacaktır; çünkü, onun önünde kendisini ağlatacak çok badireler vardır ve o badirelerin bazıları ancak burada dökülen gözyaşlarıyla aşılabilecek mahiyettedir. Fakat, pek çok ağlayanlar da vardır ki, günahlarından ya da aşk u iştiyaktan dolayı değil de, başka şeyler sebebiyle, belli dünyevî hislerin tesirinde gözyaşı dökerler. Daha da kötüsü, hassas, duygulu, müttaki ve Allah sevgisiyle dolu bir insan gibi görünme ve bilinme maksadıyla ağlarlar. Böyle bir ağlama, dinimizce, en azından hiç gözyaşı dökmeme kadar tehlikeli sayılmış ve gizli şirk kabul edilmiştir. Demek ki, gözyaşının da meşru istikamette olanı makbuldür. Mü’min, hususiyle de toplum içinde kalbinin heyecanlarına hâkim olmaya çalışmalı; iradesinin hakkını verip gözyaşlarını içine akıtmalı; buna güç yetiremiyorsa, ancak işte o zaman gözyaşı bendinin önünü açmalıdır.

Saf ve temiz duygularla, sırf Allah haşyetiyle akıtılan gözyaşları, dünyada dayanılmaz hâle gelen aşk ateşinin ızdırabını bir nebze dindirirken, ahirette de Cehennem’in alevlerini söndürecek tek iksirdir. Onun içindir ki, Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Mahşerde, Cehennem kıvılcımlarının insanları kovaladığı hengâmda, Cebrâil (aleyhisselâm) elinde dolu bir bardakla görünür. Ona, ‘Bu ne?’ diye sorarım; şöyle cevap verir: ‘Bu, Allah korkusuyla ağlayan mü’min kulların gözyaşlarıdır; şu korkunç kıvılcımları sadece bu gözyaşları söndürebilir.’”8 Aslında, bu hadis-i şerifte çok önemli bir ima vardır: Evet, insanın gönlünü daraltan ve onun huzurunu kaçıran gayz, kıskançlık, haset, kin, nefret ve adavet gibi şeytanî hislerin neticesi olan cehennemî alevlerin söndürebilmesi de ancak gözyaşlarıyla mümkün olabilir. Kalbi kasıp kavuran nefsî ve şeytanî duyguları sakinleştirip söndürmenin biricik iksiri samimiyetle akıtılan gözyaşlarıdır.

Ülfet Hastalığı

Heyhat ki, soruda da şikâyet edildiği gibi, çok defa ülfet insanın gözyaşı pınarlarını kurutabilir. Haddizatında, “ülfet” kelimesi alışma, dost olma ve muhabbetle dolma demektir; insanın eşya ve hâdiselerle münasebetini, böyle bir münasebetten hâsıl olan mânâları, bu mânâların vicdanda bırakacağı tesirleri, neticede insanın davranışlarında beliren farklılıkları ve bütün bunlar neticesinde ruhun canlı, dinamik ve duyarlı kalmasını akla getirmektedir.

Bununla beraber, bilip duyduktan, görüp tanıdıktan, düşünüp anladıktan veya öyle olduğunu zannettikten sonra, sıradan görme ve alışkanlığa gömülme gibi mânâlar da ülfet kelimesiyle ifade edilmektedir. İşte, bir parça görüp bildikten, az buçuk inanıp irfana erdikten sonra alâkayı yitirip, derinleşmeyi gerektiren meselelere karşı bütün bütün duyarsızlaşma ve hiçbir şeyden ders almama mânâsına gelen ülfet, insan için bir sukut ve duyguların ölümü demektir.

Şayet, insan yöneleceği kapıya yürekten yönelmez, kulluk yolunda gereken ciddiyet ve gayreti göstermez, her zaman daha engin mülâhazalarla bir tekâmül peşinde bulunmaz, dahası her an yeni derinliklere açılma azmi içinde olmazsa, onun için renk atma da, sararıp solma da, hatta çürüyüp dağılma ve kendi enkazı altında kalıp ezilme de kaçınılmaz olur.

Bu duruma dûçar olan kimse, eğer tez elden gözünün çapaklarını silip, eşyadaki hikmet inceliklerini anlamaya koşmaz ve koşturulmazsa, kulağını açıp mele-i a’lâdan gelen ilâhî mesajları dinleyip anlamaya koyulmazsa, onun içten içe yanıp karbonlaşması ve devrilip gitmesi mukadderdir. Tabiî ki kalb ve ruh hayatı adına mefluç hâle gelen böyle birinin kalb rikkatini koruması ve gözyaşı çeşmesini canlı tutması da mümkün değildir.

Ürpermeyen Gönüller

Cenâb-ı Allah, daha İslâm’ın ilk senelerinde, bu hususta sahabe-i kiram efendilerimizi ikaz etmiş ve onlara şöyle demiştir: “İman edenlerin, kalblerinin yumuşayıp Cenâb-ı Hakk’ı ve O’nun tarafından inen hakikatleri hatırlayarak haşyetle ürpermelerinin vakti gelmedi mi? Sakın onlar daha önce kitap verilen ümmetler gibi olmasınlar. Zira kitabı tanımalarının üzerinden kendilerince uzun zaman geçmesi sebebiyle, o ümmetler ülfete kapılmışlardı da kalbleri kaskatı kesilmişti. Hatta onların çoğu büsbütün yoldan çıkmışlardı.”9

Şüphesiz, bu âyet tahkir ihtiva eden bir ikaz değildi. Kaldı ki, ashab-ı kiram, bu ilâhî hitaba muhatap oldukları dönemde de çok hüşyar birer mü’mindiler; hemen hepsi namazlarını hıçkıra hıçkıra ikâme ediyor ve kıyamdayken ayaklarının bağı çözülecek hâlde bulunuyorlardı. “Henüz vakti gelmedi mi?” denilerek, onlara ulaştıkları noktayı yeterli bulmamaları ve daha da olgunlaşmak için gayret göstermeleri tavsiye ediliyordu; sahabe efendilerimize kemâlin zirvesi hedef olarak gösteriliyordu. Ülfete yenik düşmemeleri için, geçmiş kavimlerin akıbetinden ibret almaları gerektiği ve sürekli tekamül peşinde olarak o tehlikeden kurtulabilecekleri vurgulanıyordu.

Aslında, ashab-ı kirama dahi bu şekilde hitap edilmesi, daha sonraki mü’minler için de çok önemli bir tembih mânâsına gelmektedir. Binaenaleyh, Kur’ân sahabeye seslendiği aynı anda bize de şunları söylemektedir: Onca hakikati açıkça gördüğünüz hâlde, artık kalbinizin haşyetle dolup taşacağı an gelmedi mi? Sakın siz, sizden evvelkiler gibi olmayın! Nitekim ülfet ve ünsiyet hükmünü icra edince onların kalbleri taş gibi kaskatı kesilmişti. Onlar için, geceler ölü geçmeye başlamıştı, gözyaşları hayatlarından silinip gitmişti. Sakın kalb katılığında ve göz kuruluğunda onlara benzemeyin!

“Gerçekten inananlar ancak o mü’minlerdir ki, yanlarında Allah zikredilince kalbleri ürperir, kendilerine O’nun âyetleri okununca bu, onların imanlarını artırır ve onlar yalnız Rabbilerine güvenip dayanırlar.”10 Öyleyse, yanınızda Rabbiniz anılınca, sizin de kalbiniz ürpersin. Zinhar, sizden önceki ümmetlerin akıbetine düşmeyin. Onlara da kitap gönderilmişti. Önce ilâhî emirleri duyup itaat eder gibi göründüler; fakat, zaman geçtikçe heyecan yorgunluğuna düştüler; ölümü unutarak ardı arkası kesilmeyen arzuların peşine takıldılar. Derken kalbleri büsbütün katılaştı. Allah adına yapılan zikir ve nasihati işitmez, hakka boyun eğmez ve hakikatlerin tadını duymaz oldular.

Öyle ki, onların kalbleri katılıkta taş gibi, hatta ondan da sert bir hâl aldı. Çünkü bazı taşlar vardır, onların bağrından gürül gürül ırmaklar fışkırır; bazıları da vardır, onlarda bir etkilenme ile çatlama meydana gelmiştir, onlardan da su çıkar, fışkırmazsa da sızar. Bazı taşlar da vardır ki, ilâhî kudretin eseri olan tabiî olaylardan etkilenerek yerinden oynar, yuvarlanıp düşer.11 Hâlbuki, dumura uğramış kalbler, onca mucizeleri, ilâhî âyetleri ve âşikar hakikatleri duyup görseler de, hiç müteessir olmazlar; gözyaşı dökmek bir yana, içlerinde korku ya da sevgi hislerini dahi duyamazlar. Onun için, siz o kalbsizler gibi olmayın, katı yüreklilere benzemeyin. Allah Teâlâ’nın zikriyle ürperecek ve Kur’ân’daki irşatlara can ü gönülden itaat edip teslim olacak şekilde yumuşak kalbli olun.

Evet, Kur’ân bu çağrısıyla bize, canlılığımızı korumamız için her zaman yükselip derinleşme aşk u heyecanı içinde bulunmamızı, mefkûremiz adına hep yüksekleri kollamamızı ve tamamiyet peşinde olmamızı öğütlüyor. Hayatımız boyunca taze ve canlı kalabilmemizin ancak tamamiyet peşinde bulunmakla mümkün olacağını işaret ediyor.

Kalb Rikkatinin Vesileleri

Ayrıca, söz konusu âyet-i kerimenin hemen akabinde, Cenâb-ı Hak, kalbinin ışığının söndüğünü, gözyaşlarının kuruduğunu ve mânevî dünyasının karardığını düşünen kimselere ümit kaynağı olacak ve onlara yeni bir başlangıç heyecanı yaşatacak bir işarette bulunuyor, bir müjde veriyor; “İyi düşünün ki Allah, bütün yeryüzünü bile ölümünden sonra diriltiyor; (gevşeyen ve uyuklayan gönülleri de böylece diriltebilir). Zaten aklını çalıştıran, zihnini işleten kimseler için bu canlanmayı gerçekleştirecek âyetlerimizi iyice açıklamış bulunuyoruz.”12 buyuruyor. Ölü toprağı dirilttiği, can nefhedip bitkileri ve çiçekleri filizlendirdiği, ekinler ve meyveler yetiştirdiği gibi, eğer dilerse mefluç kalblere de yeniden hayat verebileceğini ifade ediyor. Dahası, bu beyan-ı ilâhîden sonra da, kalbi ihya edip ona rikkat kazandıracak vesilelerden biri olarak Allah yolunda infakta bulunmayı nazara veriyor.

Bu hususu teyit eden bir hadis-i şerifte, Rehber-i Ekmel Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Kalbinin yumuşamasını ve muhtaç olduğun şeye kavuşmanı arzu ediyorsan, yetime merhamet et, başını okşa ve yemeğini ona yedir. Böyle yaparsan kalbin yumuşar ve muhtaç olduğun şeye kavuşursun.”13 buyuruyor.

Kalbin rikkat kesbetmesinin en önemli vesilesi, tefekkür etmek ve kâinatı ibret nazarıyla süzmektir. Tefekkür sayesinde, kalb nurlanır, vesvese ve şüphelerden sıyrılır, şeytanın hile ve desiselerine karşı dayanıklılık kazanır. Aksi hâlde, okumayan, düşünmeyen ve kendini yenilemeyen kimseler, sararır solar ve savrulur giderler. Bu itibarla, ülfete düşmemek ya da düşme eşiğinde bulunanları oradan çekip almak için âfakî ve enfüsî sağlam bir tefekkür şarttır. Mazinin altın sayfalarında sık sık seyahat etmek, zaman zaman düşünce ufku aydın, vecd ve heyecan insanlarının atmosferinde bulunmak ve bazı müesseseleri ziyaret edip oradaki zinde insanlardan aşk u şevk almak da ülfetten kurtulmanın mühim vesilelerindendir. Kalb ve düşüncenin istikamet ve canlılığını muhafaza etmek için, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerini mütalâa etmek, sahabe-i kiramın, tâbiîn-i izâmın ve sırasıyla asırlara ışık tutan salih kimselerin örnek hayatlarına ait tabloları okumak ve dinlemek de bir başka çaredir.

Ayrıca, Kur’ân-ı Kerim, kalblerin, Allah’ı zikirle yumuşadığını belirtir. Cenâb-ı Hakk’ı bütün Esmâ-i Hüsnâsıyla, bütün sıfât-ı kudsiyesiyle yâd etmek, O’nun hamd ü senâsıyla gürlemek, yerinde tesbih u temcîdlerle gerilmek, yerinde Kitab’ını okumak ve onun rehberliğine sığınmak; kâinat kitabındaki âyât-ı tekviniyesini mânâ-yı harfiyle mırıldanmak; aczini, fakrını dua ve münacât lisanıyla ilan etmek.. ya da O’nun varlığına dair delillerin mülâhazasıyla oturup kalkmak, varlık kitabında sürekli parlayıp duran ve her an bize ayrı ayrı şeyler fısıldayan ilâhî isim ve sıfatları düşünmek.. evet, bütün bunların hepsi birer zikirdir. Zikir, kalbi titretir, yumuşatır ve daha sonra da onu itminan ile doldurur. Özellikle de gece yapılan zikirler, kalbe rikkat kazandırma ve bu rikkati muhafaza etme mevzuunda hayatî ehemmiyeti haizdir. Gecelerini ihya edemeyenlerin kalb rikkatini korumaları çok zordur. Allah haşyeti ve muhabbetinden dolayı gecenin zülüfleri üzerine bırakılan birkaç damla gözyaşının ve herkesin uyuduğu saatlerde uyanık gözlerle eda edilen zikirler, tesbihler, kılınan namazlar ve mütalâa edilen derslerin kalbe neler kazandırdığı ve ülfeti nasıl dağıttığı ancak tatbikatla ve tatmakla anlaşılır.

Ölümü düşünmek de, ülfetin tesirlerini kırıp zararlarını giderebilecek bir vesiledir. Hazreti Âişe (radıyallâhu anha), kalbinin katılığından şikâyet eden bir kadına “Ölümü çok hatırla, mevti düşünmek kalbi yumuşatır.”14 demiştir. “Râbıta-yı mevt” denilen ölümü sürekli hatırlama ameliyesinin yanı sıra, hastaların ve engellilerin hâllerinden ibret almak ve kabirleri ziyaret etmek de ülfete karşı bir çare olarak sayılabilir.

Ubûdiyette Sadâkat Ufku

Diğer taraftan, bazen yumuşak kalbli bir insan da gözyaşları tükenmiş gibi bir hâle müptelâ olabilir. Aslında, ağlama istidadını kaybetmiş gibi olduğu zamanlarda bile o insan sonuna kadar sâdıktır; yüreği sadâkatle çarpıyordur. Dinin emirlerine karşı saygı ile dolup taşmaktadır. İbadet ü taatinde kusuru yoktur; ubûdiyetinde ciddidir, vakurdur; asla laubaliliğe ve gayr-i ciddiliğe düşmemektedir. Hatta, içinden gelmese de, kıyamında, kıraatinde ve secdesinde her zamanki halâveti bulamasa da, gecesini yine ihya etmektedir. Bu konuda küçük bir kusur yaptığı zaman yemeden içmeden iştahı kesilmektedir. Fakat, yaptıklarında daha önce hissettiği lezzet-i ruhaniyeyi bir türlü yakalayamamakta, secdede doya doya ağlayamamaktadır.

İşte, böyle bir insana “kalbi katılaşmış” denemez. Belli ki bu insan, o zaman diliminde ayrı bir imtihana tâbi tutulmaktadır. Cenâb-ı Hak bastla imtihan ettiği gibi, yani insanın gönlünü mânevî duygularla doldurarak onu aşk u iştiyakla ağlatıp içine huzur verdiği gibi, kabz ile de imtihan eder, yüreğini daraltır, canı çıkacak hâle sokar. Kulunun, darlık zamanlarında da Hak kapısının eşiğinden ayrılmamasını ister ve bu konuda ona temrinler yaptırır. Hâlis bir kula düşen vazife, O’nun kapısında sabırla beklemek ve vefadan bir an dûr olmamaktır. Sadâkat ve vefayla dergâh-ı ilâhîye müteveccih bulunma, zamanla kalbin inşiraha kavuşmasına ve şevk ü şükür gözyaşlarına vesilelik edecektir.

Dahası, hemen herkes Kur’ân hakikatleriyle tanıştığı ilk günlerde, aylarda ve yıllarda aşk u şevkle gerilir; her zaman heyecanlı olur. Çünkü, gördüğü, duyduğu, öğrendiği her şey onun için yeni ve tazedir. Bir de, Cenâb-ı Allah, bir mefkûre kahramanı olmasını murat buyurduğu insanları o ilk günlerde hususî lütuflarla şevklendirir. Rüyalarla, yakazalarla ve derinden hissettirdiği lezzet-i ruhaniye ile onları teyit eder. O ilk dönemin akabinde, görülen, duyulan, öğrenilen ve tadılan şeylere karşı yavaş yavaş bir ülfet oluşmaya başlar. Artık bazı şeyler insanın nazarında matlaşır. Aslında, onlar hâlâ başkaları için yenidir, tazedir ama bir kere tatmış kimseler onları eski zannetmeye başlarlar. Bu ikinci dönemde bazıları kalblerinin katılaştığını ve mânevî dünyalarının alabora olduğunu zannederler. Şeytan, ızdırapla iki büklüm olan bu durumdaki insanların bir kısmını “Artık sen iflah olmazsın!” diyerek kandırır.

Ne ki, bu zorlu virajı da sağ sâlim geçebilenler artık istikrar ve istikamet sarayına taht kurarlar. Onlar, yaptıklarını sadece Allah’ın emri olduğu için yaparlar, kaçındıklarından da ilâhî yasaktan dolayı uzak dururlar. Kulluklarını ve hizmetlerini ruhanî lezzetlere, mânevî hazlara, rüyalara, yakazalara ve gözyaşlarına bağlamazlar. İçlerinden gelse de gelmese de, şerbet içmek gibi de olsa zehir yudumlamak gibi de, onlar vazifelerinin gereğini mutlaka yerine getirir ve mefkûreleri adına yapmaları gereken işlerin hiçbirini ihmal etmezler. Gayri onlar sadâkat erleridir; maddî-mânevî ücret beklentisiyle değil, sadâkat ve vefa hisleriyle ubûdiyetlerini ortaya koyarlar.

Zaten bir sâdığın gönlünde muhabbet, maddî-mânevî bütün varlığı Sevgili’ye bağışlayıp kendine hiçbir şey bırakmama seviyesine yükselmiştir. O bazen gözyaşlarıyla sevdasını dillendirse de, çoğu zaman onun gönlü gözlerinin sır vermesine sitem eder. Gözleri çağlarken gönlü ağyara dert yanma vefasızlığından dolayı iki büklüm olur ve ağlamalarına inler. Ona göre, aşk iniltileri ve Hak kapısındaki sızlanışlar dışa vurularak hâl bilmezlerin oyuncağı hâline getirilmemelidir.

Evet, âşık, gözlerinden yaş dökerek yüreğini serinletir; ama sâdık, herkesten kıskandığı gözyaşlarını içine akıtarak sürekli bağrını yakıp kavurur.



1 Meryem sûresi, 19/58.


2 Tevbe sûresi, 9/82.


3 İbnü’l-Cevzî, Keşfü’l-müşkil 2/434; İbn Hacer, Fethu’l-bârî 11/139.


4 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 3/21.


5 Tirmizî, cihâd 12; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 7/307.


6 Bkz.: Buhârî, ezân 36, zekât 16; Müslim, zekât 31.


7 Bkz.: el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 3/331.


8 Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, ez-Zühd s.27.


9 Hadîd sûresi, 57/16.


10 Enfâl sûresi, 8/2.


11 Bkz.: Bakara sûresi, 2/74.


12 Hadîd sûresi, 57/17.


13 İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 11/97; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 4/60.


14 el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 4/451.

0 yorum

Yorum Gönder