15 Kasım 2016 Salı

İkindi Yağmurları - Üstünlük Tutkusu ve Cemaat Enaniyeti



Soru: Himmet ve gayrete mani büyük bir tehlike olduğu vurgulanan “meylü’t-tefevvuk” ne demektir? Bu tehlikeye karşı korunabilmek için nelere dikkat etmek gerekmektedir?

Cevap: Bildiğiniz gibi “meyil”; yönelme, istek ve arzu mânâlarına gelmektedir. “Tefevvuk” da, üstünlük elde etmek, daha büyük olmak ve önde görünmek demektir. “Meylü’t-tefevvuk” ise, bir insanın, emsaline nazaran daha üstün meziyetlere sahip olma isteği ve önde bulunma arzusu sebebiyle farklılık ve üstünlük mülâhazalarına kapılmasıdır. Bu duygu, enaniyetle beslenmektedir; dolayısıyla da, “tezkiye-i nefis” ve “tasfiye-i kalb”e muvaffak olamamış her insanda az çok tesirini göstermektedir. Bazıları hafızalarının kuvvetiyle, bazıları beyanlarının gücüyle, kimileri seslerinin güzelliğiyle, kimileri de daha başka istidat ve kabiliyetleriyle ya da soy sop, servet ü sâman, şöhret ü şân gibi sâiklerle böyle bir farklılık düşüncesine kapılmakta ve kendilerini başka insanlardan daha üstün, daha seçkin ve daha çok saygıya değer görebilmektedirler.

Aslında, her nimet insanı Allah’a götürebilecek bir helezondur. Ne var ki insan, ancak vehmî bütün güç, kuvvet ve ihsan kaynaklarını nefyederek her türlü nimetin Allah’tan geldiğini kabul ve itiraf etmek suretiyle Cenâb-ı Hakk’a karşı şükür vazifesini yerine getirmiş ve kurbet ufkuna doğru yol almış olur. Evet, bütün iyilik ve güzelliklerin sebeplerini hazırlayan, onları takdir ve taksim eden, vakti gelince yaratıp semâvî sofralar hâlinde önümüze seren Allah’tır; öyleyse, neticede minnet ve şükran da O’nun hakkıdır. Nimeti vereni görmezlikten gelerek sadece nimetlere ya da onların sebeplerine takılmak nankörlüktür. Şükür, nimetin ziyadeleşmesi için bir vesile olduğu gibi, nankörlük de nimetin kesilmesinin hatta bir nikmete dönüşmesinin sebebidir. Cenâb-ı Allah, “Eğer şükrederseniz Ben de nimetimi artırırım; şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir.”1 mealindeki fermanıyla, şükredenleri mükâfatlandıracağı vaadinde, küfrân-ı nimete düşenleri de cezalandıracağı tehdidinde bulunmuştur.

İşte, zekâ, hafıza, beyan gücü, ses güzelliği... gibi değişik istidatlar ve farklı kabiliyetler Allah’a teşekkürü gerektiren nimetlerdir. Fakat, insanlar bazen bu nimetlerin Allah tarafından verildiğini ve onların emanet bir elbise gibi insana giydirildiğini unuturlar; unutur ve onları sabit, değişmez ve ebedî birer üstünlük vesilesi gibi görmeye başlarlar. Kalb ve kafalarındaki bu duygu ve düşünce inhirafını çirkin hırıltılar olarak dışa aksettir ve zamanla “Benim zekâm, benim hafızam, benim fikrim, benim yazım...” sözlerini birer fâikiyet iddiası şeklinde telaffuz eder dururlar. Rahmet ilinden dalga dalga esip gelen lütuflar karşısında şükür hisleriyle dolacaklarına, nankörlüklere girer ve o güzelim nimetlerin çehresini bencillik, gurur, riya ve süm’a isiyle karartırlar. Bütün ihsanları, acz, fakr ve ihtiyaçlarına binaen kendilerine bahşedilmiş birer lütuf olarak değerlendireceklerine ve onların asıl kaynağı üzerinde duracaklarına, onlara sahip çıkar ve hak iddiasında bulunurlar. Her nimetin aynı zamanda bir imtihan vesilesi olabileceği ihtimaline karşı Allah’a sığınacaklarına, sığınıp kulluk çıtasını biraz daha yükselteceklerine, iyiden iyiye şımarır, kendilerini biraz daha beğenir; her hâl, tavır ve davranışlarına mukabil takdir bekleyen, alkış isteyen kimseler oluverirler.

Enâniyet ve Fâikiyet Mülâhazası

Bu fâikiyet mülâhazası, yani, daha üstün ve daha kıymetli olma arzusu, bazen insanın şahsî enaniyetinden kaynaklanır. Allah’ın ekstra lütuflarına mazhar olan bir insan, sağlam bir kulluk düşüncesiyle onları hazmedip bala döndürmesi ve bal-kaymak gibi yudumlaması mümkünken, bazen benliğine takılır, nimetleri kendi istihkakına bağlar ve böylece onları zehire çevirmiş olur. Her nimeti, Mün’im-i Hakikî’yi gösteren bir ayna gibi algılayıp, Yunus Emre’nin ifadesiyle “Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun.” diyerek ihsanda bulunan Zât’a yönelmesi gerekirken, enaniyetine, gurur ve kibrine yenik düşer, sadece nimeti düşünür, onu kazanmış olduğu bir hak gibi görür; dolayısıyla da, sebeplerin ötesinde bir Müsebbibü’l-esbab bulunduğunu hiç hatırlayamaz ve nimetlerin asıl Sahibini kat’iyen düşünemez. Aslında, o güzel şeyleri his, şuur, kadirşinaslık ve Allah’a teveccüh çerçevesi içinde değerlendirse, onlar kendisi için birer nimet olacak ve onu yükseltecektir. Fakat bencil insan, âdeta onları enaniyetini besleyen faktörler hâline getirir, her nimeti benliğine mâleder ve sürekli “ben” der durur; neticede o nimetler de birer felâket sebebine dönüşür ve mahvedici bir mahiyete bürünürler.

Günümüzde “ben, ben” diyerek oturup kalkma ve enaniyet mülâhazalarıyla dolup taşma belki her zamankinden daha fazladır. Öyle ki, bugün inanan insanlar bile “özgüven”, “kişisel gelişim”, “kendine güven” gibi unvanlar altında serdedilen bir kısım düşünceleri şeytânı hoşnut edebilecek mülâhazalara çevirebilmektedirler. Oysa, hakikî mü’min kendine değil, Allah’a güvenir. Bir yandan, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği iradeyi en iyi şekilde kullanır; diğer taraftan da, “Allahım beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsimle baş başa bırakma.” der. Nefsine değil, Cenâb-ı Hakk’a itimat eder. Nefsini ve nefsânî duygularını an azılı düşman sayar; en güzel vekil, yegâne dost ve yardımcı olarak ise yalnızca Allah’ı bilir. Sürekli حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!”2 sözünü terennüm eder; “Ey Yüce Rabbimiz! Yalnız Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız.”3 hakikatini seslendirir. Fakat, şimdilerde bencillik o kadar yaygındır ki, çoğu insanlar Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarını bile enaniyetleri hesabına kullanmakta ve onları benliği besleyen birer unsur gibi algılamaktadırlar. Dolayısıyla da, aslında her biri birer yükselme helezonu olan nimetler, benlik adına kullanılınca helâke götüren birer tuzak hâlini almaktadırlar.

Var mı Bu Cemaat Gibisi!

Diğer taraftan, üstün olma duygusu her zaman ferdî benlikten kaynaklanmaz. Bazen insan, enaniyetini besleyen yanlış his ve düşünceleri kendi içinde eritebilir. Kalbine ve zihnine uğrayıp geçen bazı nefsî ve şeytanî duygulardan kurtulup şahsen Allah için başlayan, Allah için işleyen ve rıza-yı ilâhî dairesinde hareket eden bir kul olabilir. Ne var ki, şahsı hesabına “kullardan bir kul” olma şuuruna ulaşmış kimseler için de “âidiyet mülâhazası” meyl-i tefevvuka sebep olabilir; ondan dolayı kendini farklı ve üstün sayanlar bulunabilir. Yani, bir milletin, bir cemiyetin ya da bir cemaatin mensubu olmak da insanı bambaşka bir enaniyete ve seçkinlik hissine itebilir. Bu his sebebiyle kimileri “Harika insanlar meydana getiren bir milletin fertleriyiz.” der övünürler; kimileri de, Allah muhafaza, “Biz, dünyanın hemen her ülkesinde ortaya koyduğu eğitim faaliyetleriyle milletimizin adını bayraklaştıran ve insanlık tarihi boyunca eşine az rastlanır şekilde büyük bir hızla faaliyet alanını genişleterek istikbalin sulh adacıklarını kuran bir hareketin gönüllüleriyiz.” diyerek bir nevi “cemaat enaniyeti”ne kapılırlar. Aslında, insanın şahsî hayatı hesabına “ene”den sıyrılması çok büyük bir başarı ve şeytana karşı önemli bir tabyedir. Fakat, “ben” duygusunun yerine “biz”i ikame etme, başlangıç itibarıyla takdire şayan bir adım olsa bile, şayet “ene”nin yerini “nahnü” alır ve insan o noktaya takılıp kalırsa bu da çok ciddi bir tehlikedir. Zira, “nahnü”ye geçiş bir mertebe ise de, orada da durmamak ve “Hüve”ye yürümek; her şeyi “O”na vermek esastır.

Evet, benlik hissi aşılmalı, “biz” duygusu öne çıkarılmalıdır; fakat, o noktada da âidiyet düşüncesi kalb ve zihinleri esir etmemeli; şayet Cenâb-ı Hakk’ın lütufları esbab dairesi içinde mutlaka bir vesileye bağlanacaksa, o vesilenin vifak ve ittifak olduğu düşünülmelidir. Yani, bir toplumu teşkil eden her fert, “Biz yaptık, biz kurduk, biz düzenledik, biz kazandık...” diyeceğine, “Cenâb-ı Hakk’ın tevfîki, vifak ve ittifaka bağlı geliyor. O’na binlerce hamd ve senâ olsun ki, kalblerimizi birbiriyle irtibatlandırdı, bizi birbirimize sevdirdi, bir araya getirdi ve önemli bir hareketin hâdimleri eyledi” diyerek, tahdis-i nimette bulunmalı ve Allah’a şükretmelidir. Fakat “Allah’a binlerce hamd ü sena olsun ki, bize muvafakat içinde hizmet etme zemini lütfetti ve gayretlerimizi başarılarla neticelendirdi” diyerek “Hüve”yi işaret etmesi gereken kimseler, “Var mı benim gibisi!” türünden ifadelerle “benlik” hırıltıları çıkarırlarsa ya da “Bu cemaat gibisi gelmedi âleme” şeklinde “biz” duygusuna bağlı bir fâikiyet düşüncesini seslendirirlerse, işte o zaman, ilâhî ihsanları ferdî enaniyete veya âidiyet mülâhazasına bağlamak suretiyle nankörlük yapmış ve Allah korusun bir çeşit şirke düşmüş olurlar. Dolayısıyla, bir insanın sürekli kendi istidat ve kabiliyetlerini nazara vermesi ve kendisinden bahsetmesi ne kadar çirkin ise, bir toplumun fertlerinin her fırsatta mensup oldukları cemaatin hususiyetlerini, o hareketin faziletlerini, kendi felsefelerinin üstünlüklerini ve sahip oldukları düşüncelerin isabetliliğini vurgulamaları da o denli çirkindir; dahası böyle bir tavır da fâikiyet mülâhazasını tetikleyen ve şişiren büyük bir tehlikedir. Hak ve hakikat gürül gürül ilân edilmeli, din ve diyanet mutlaka anlatılmalıdır ama bu ilâna ve bu anlatmaya nefisler asla karıştırılmamalıdır. Allah sevmez öyle düşünenleri ve öyle iddialı sözler söyleyenleri. Cenâb-ı Hak, “Elhamdülillâh, O bizi bir araya getirdi.” diyenleri sever; kullarının sürekli “Allahım birliğimizi ve dirliğimizi muhafaza buyur.” deyip hıfz-ı ilâhîye sığınmalarını ister.

Evet, “Biz gücümüz, kuvvetimiz, ilmimiz ve tecrübemizle bu işleri başarıyoruz.” düşüncesi Karunca bir düşüncedir. “Ben kendi ilmimle ve kendi iktidarımla kazandım.” iddiası ancak Karun’un ve onun torunlarının telaffuz ettikleri müşrikçe bir kuruntudur. Din ve millet yolunda hizmete gönül vermiş insanlar, Karun gibi düşünüp Karunca konuşacaklarına, gurur ve enaniyeti bırakmalı; aczinin, fakrının ve ihtiyaçlarının farkında olan kullar gibi tazarru ve duâ lisanıyla Cenâb-ı Hakk’a yönelmelidirler.

İhlâsa Çağrı

Bediüzzaman Hazretleri, dava erlerinin himmet ve gayret duygularını baskı altına alıp, onları ümitsiz, bezgin ve çaresiz bırakan tehlikelerden biri olarak işte bu “meylü’t-tefevvuk”u saymaktadır. Asıl itibarıyla, Kur’ân ve iman hizmetinde rekabete, önde olma mücadelesine, itişe kakışa bir yere varmaya ve birbirine zahmet vermeye hiç yer ve lüzum bulunmadığını ifade eden Hazreti Üstad, farklı ve üstün olma duygusunun bir müstebid gibi gelip hizmet erlerinin himmet hislerine hücum ettiğini ve onları Allah için çalışıp çabalamaktan, din uğrunda gayretten uzaklaştırdığını belirtmektedir.4 Böyle bir düşmana karşı koymak için de, كُونُوا لِلّٰهِ hakikatine sığınmak gerektiğini, yani, bir başka yerde “Allah için işleyiniz, Allah için başlayınız, Allah için çalışınız ve O’nun rızası dairesinde hareket ediniz.” diyerek tarif ettiği ihlâs kalesine iltica etmenin lüzumunu nazara vermektedir.

Haddizatında, kendini farklı ve üstün gören bir insan bir taraftan kendisinin değil de başkalarının çalışıp didinmeleri gerektiğini düşünür; diğer taraftan da, beklentilere girer, hiçbir pay sahibi olmadığı başarıların dahi ona nispet edilmesini ister. Şayet, beklediği takdiri bulamaz, istediği alkışları duyamaz ve –kendince– kıymeti anlaşılamazsa, her şeyden el etek çeker; içinde azıcık çalışma isteği kalmışsa onu da kaybeder. Böyle bir insan, ara sıra yapıp ettiği işlerde yine farklı, üstün ve seçkin biri olduğunu başkalarına da kabul ettirme peşindedir; dolayısıyla da, onun her söz, tavır ve davranışı enaniyet eksenlidir, riya ve süm’a ile kirlenmiştir. Onun hedefi hep en önde olmak, üstün görünmek ve insanların teveccühünü kazanmaktır; fakat, böyleleri umumiyetle maksatlarının aksiyle tokat yerler; işlerinde muvaffak olamadıkları gibi halk nazarında da istiskal edilir ve cehd ü gayret hislerini de her gün biraz daha kaybederler.

İşte, böyle kötü bir akıbete dûçar olmamak için, كُونُوا لِلّٰهِ hakikatine sığınmak ve bütün amellerde Allah rızasını gözetmek gerekmektedir. İhlâs Risalesi’nde de ifade edildiği gibi; “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız hâlde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.”5 Onun için, bu iman hizmetinde, doğrudan doğruya ve yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak icap eder. Mademki, ihlâsla yapılan bir dirhem amel, ihlâssız batmanlarla amelden üstündür, öyleyse, büyük-küçük her iş O’nun hoşnutluğu gözetilerek ortaya konmalıdır. Bu hususa da dikkat çeken Bediüzzaman Hazretleri, yalnız, kimsesiz, garip bir vaziyette iken ve insafsız bazı memurların takipleri ve baskıları altında olmasına rağmen birkaç talebesiyle beraber yaptığı hizmetin kendi memleketinde ve İstanbul’da yüzlerce, belki binlerce yardımcıyla muvaffak olduğu hizmetten çok daha büyük olduğunu beyan etmekte ve bunu sayıları az da olsa o talebelerinin ihlâsına bağlamaktadır. Sonra da “İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.”6 diyerek, mütevazi bir kulun ruh portresini sergilemektedir.

Tetikte Olmalı...

Evet, insan, tabiatı itibarıyla farklılık ve üstünlük düşüncesine açıktır. O, bu türlü mülâhazalardan tecrîd edilmemiş ve daha baştan fıtratı bunlara kapalı olarak yaratılmamıştır. Mesuliyet duygusunun ve imtihanın bir gereği olarak o, bütün nefsanî ve şeytanî düşünceleri iradesiyle aşmak zorundadır. Dolayısıyla insan, Allah’a sığınarak ve iradesinin gereğini yerine getirerek nefsanî hislerin ve şeytanî fikirlerin üstesinden gelmeye çalışmalıdır. Allah’a dayanarak, sa’ye sarılarak ve iradesinin hakkını vererek kulluk şuuruna aykırı bütün mülâhazalardan sıyrılmaya gayret etmelidir. Bu arada, bilmelidir ki, bugün aştığı tepelerin benzerleri yarın yeniden karşısına çıkacaktır. Bir işte başarılı olunca, benliğine âit bir kısım duygular, bir kere daha birer akrep gibi kuyruklarını dikip gezmeye başlayacaklardır. O, bu zehirli ve öldürücü hasımlara karşı da savaş ilân etmek ve bu defa da onları aşmak durumunda kalacaktır. Onların da üstesinden gelse bile, unutmamalıdır ki, yarın aynı tehlikelerle bir kere daha karşılaşacak ve yeni bir imtihanı daha geçmek mecburiyetinde olacaktır. Nasıl ki, Peygamber Efendimiz جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ بِلَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ “İmanınızı لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ ile yenileyiniz.”7 buyurmakta ve ümmetini sürekli tecdîd-i imana davet etmektedir; aynen öyle de, insan kulluk anlayışına ters duygu ve düşüncelerle de sürekli mücadele içinde olmalıdır. Zira, Mektubat’ta da vurgulandığı üzere, nefis, hevâ, vehim ve şeytan az çok her insana hükmetmekte; onun gafletinden istifade ederek, pek çok hile, şüphe ve vesveseyle iman nurunu kaplamaktadır. Onun için, her gün, her saat, hatta her vakit, imanı cilalamaya ihtiyaç vardır.

İşte, böyle bir tecdîd, tazeleme ve cilalama, duygu ve düşünce kaymalarından korunmanız için de zaruridir. Bu açıdan, fâikiyet mülâhazası ve üstünlük düşüncesi içinize estiği zaman, hemen Cenâb-ı Hakk’a yönelmeli ve hamd ü sena hisleriyle dolmalısınız. Mazhar olduğunuz ve etrafınızda gördüğünüz bütün nimetleri hamde vesile saymalısınız. İlâhî lütufları çok iyi okumaya çalışmalı; onların arka plânına bakmalı; sizin güç ve kuvvetinizle olacak gibi görünmeyen bu ihsanları enaniyetinizi beslemek için değil, şükretmek için bir vesile olarak değerlendirmelisiniz. Her zaman size karşı taarruz vaziyetinde bulunan ne kadar düşman düşünce ve duygu virüsü varsa, onları bertaraf edebilecek silahlarınızı da her an hazır bulundurmalısınız.

Tehlike Hattında Bulunanlar

Bu hususta, en tehlikeli durumdaki insanlar, mesleği ve konumu itibarıyla topluma en çok faydalı olan kimselerdir. Meselâ, hekimlerin o türlü mülâhazaları aşmaları hayli zordur. Çünkü onlar, tedavi ettikleri, ilâç verdikleri ya da sebepler açısından ölümden döndürdükleri her hastadan dolayı bir kere daha aynı duyguların hücumuna maruz kalırlar. Bir hastanın şifa bulmasında Cenâb-ı Allah, sebepler zaviyesinden, onları vesile kılar. Meselâ, kalb krizi geçiren bir insana müdahalede bulunur, anjiyo yapar ve gerekirse stent takarlar. Şayet, bunu yaparken, Şâfî-i Hakikî’yi hatıra getirmez ve kendilerinin sadece bir vesile olduğunu düşünmezlerse, o hastayı ihya etmiş gibi bir tavra girebilirler. O işi başarıyla bitirirlerse, bulundukları yerden öksürerek ayrılıp kendilerini hissettirmeye çalışabilir, üstün ve seçkin kimseler oldukları zehabına kapılabilirler.

İlâhiyatçılar da bu konuda çok tehlikeli bir noktada durmaktadırlar; çünkü, onlar da halka va’z u nasihat ediyor ve irşad vazifesinde bulunuyorlar. Bir insan, onların irşadıyla hak ve hakikati bulmuşsa, onlar da o insanı din adına ihyâ etmiş olduklarını düşünebilirler. Böyle bir düşünce ise, çok tehlikelidir ve bir nevi şirktir. Bu türlü mülâhazaların zihne gelmesi karşısında sürekli “Aman yâ Rabbi, o işlerin sahibi ben değilim; dirilten de Sensin, öldüren de; yol gösteren de Sensin, hidayete erdiren de. Evet, gerçi bunlar benim iklimimde cereyan etti ama ben sadece bir vesileydim.” demeli ve bir mânâda duygularını, düşüncelerini tazelemeli ve cilalamalıdırlar. İhsanlar karşısında fahirden ve küfrandan kurtulmak için meseleleri, Üstad’ın o enfes yaklaşımıyla değerlendirmeli; “Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir, benim değildir.”8 diyerek hidayeti Müessir-i Hakikî’nin yarattığı tesire vermelidirler.

Aslında, Cenâb-ı Allah’ın, Peygamber Efendimiz’e (aleyhi ekmelüttehâyâ) hitaben “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin! Lâkin ancak Allah dilediğini doğruya hidâyet eder. O, hidâyete gelecek olanları pek iyi bilir.”9 buyurması da bu gerçeği nazara vermektedir. Evet, insanoğlu Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği aynaların en câmii ve mücellâsıdır; Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ) ise, bu aynaların en kâmili ve muhtevalısıdır. Bu hakikati ifade sadedinde bir hak dostu,

“Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâim,

Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”

demiştir. Ne var ki, Allah’a yakınlığı, özel konumu, samimiyet ve ihlâsı, sözlerinin derinliği... gibi, bir irşad erinde bulunması lâzım gelen her şey Peygamberimiz’de mevcut olmasına rağmen, Cenâb-ı Hak, ona bile, “Habibim, sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin!” buyurmuştur. Kaldı ki, Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerimede “Sen gerçekten insanlara doğru yolu gösterirsin.”10 diyerek Resûl-i Ekrem Efendimiz’in gaye ölçüsünde bir vesile olduğunu da belirtmektedir. Fakat, gaye ölçüsünde dahi olsa vesile vesiledir; dolayısıyla, hidayet etmek sadece Allah’ın işidir ve şe’n-i rubûbiyetin gereğidir. Öyleyse, bir insanın hidayet gibi yalnızca Allah’a ait olan bir meseleyi sahiplenmesi ve sözünde veya sohbetinde, kaleminde ya da yazısında hakikî bir tesir vehmetmesi bir nevî şirktir.

Keşke!

Şayet, siz de irşad ve tebliği hayatınızın gayesi kabul etmişseniz, herkesten daha ziyade, hâl, tavır ve davranışlarınızı كُونُوا لِلّٰهِ emri çerçevesinde ortaya koymaya çalışmalısınız. Çünkü, Allah için olunca fevkalâdeden bir genişliğe ulaşırsınız; şayet, her şeyi Allah’tan bilirseniz, Cenâb-ı Hak sizin irade gücünüze, görüş ufkunuza, duyuş alanınıza ve beyanınızın tesirine Zât’ına ait nâmütenâhîlikten nihayetsiz ihsanlarda bulunur. Bunların hepsi hem bu dünyada meyvelerini verir, hem de nâmütenahîlik adına birer yatırım hâline gelerek öbür âlem için azık olarak biriktirilir. Fakat, meseleleri kendi darlığınızla ele alırsanız, hem sürekli o darlığın mahkûmu olursunuz, hem de her işinizde kendi iradenizle, kendi görüşünüzle, kendi duyuşunuzla ve kendi beyan kabiliyetinizle sınırlı kalırsınız. Ayrıca, Hazreti Üstad’ın da ifade ettiği gibi, hak ve hakikate hizmet yolunun esası ihlâstır. Samimi ihlâsı kıran adam, ihlâs kulesinin başından sukût eder ve ihtimal, gayet derin bir çukura düşer.11 Zira, bir insan ne kadar ilâhî lütuflara mazhar olmuşsa, ihlâsa muhalif davrandığı zaman içine düşeceği çukur da o ölçüde derin olur. Pek çok teveccüh ve iltifat görmüş, bir kere harem dairesine alınmışsanız, artık sizden konumunuzun hakkını vermeniz beklenir. Şayet, o daireye yakışır bir hâl sergilemez ve ona göre bir mârifet ufkuna ulaşma peşine düşmezseniz, bu defa o dairenin kapısı sizin için bir kere daha aralanır ama bu defa size dışarısı gösterilir. Artık, sizi koridorda da tutmazlar; orada sizden geri insanların bulunmasına izin verseler bile, size dış kapıyı işaret ederler. Bu açıdan da, sizin bütün amellerinizde sadece Allah rızasını gözetmeniz; meylü’t-tefevvuk gibi mülâhazalardan olabildiğine uzak durmanız; şan, şöhret, makam, mansıp ve halkın teveccühü gibi beklentilerden fersah fersah kaçmanız icap eder.

Hâsılı; keşke, güç, kuvvet, servet, zekâ, hafıza, beyan kabiliyeti ve daha değişik imkânlar gibi, zâhirî fâikiyet unsurlarını, Hakk’a karşı birer medyûniyet, tevazu ve mahviyet vesilesi saysak… Keşke, Allah’ın ihsan ettiği bütün bu mazhariyetleri, O’na bağlı görme şuuruyla ölçüp, biçip, değerlendirerek, onları gönüllerimizde iki büklüm olma duygusuna çevirsek... Keşke, bütün tavır ve davranışlarımızı Hak karşısında rükû ve secde hâliyle, insanlar karşısında da saygı ve muhabbetle bezesek… Keşke, takdir edilip alkışlanmadan dolayı şımarıklığa, çevremizin hüsnüzannı sebebiyle küstahlığa ve ferdî enaniyetleri besleyen âidiyet mülâhazası ile de fâikiyet tavrına asla girmesek… Girmesek ve hep sade yaşasak, sade düşünsek ve sade konuşsak… Keşke!



1 İbrahim sûresi, 14/7.


2 Âl-i İmrân sûresi, 3/173.


3 Mümtahine sûresi, 60/4.


4 Bkz.: Bediüzzaman, Muhakemat s.21, 38.


5 Bediüzzaman, Lem’alar s.200 (Yirmi Birinci Lem’a, Birinci Düstur).


6 Bediüzzaman, Lem’alar s.203 (Yirmi Birinci Lem’a, Üçüncü Düstur).


7 el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 2/204. Ayrıca benzer mânâdaki hadisler için bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/359; Abd İbn Humeyd, el-Müsned 1/417).


8 Bediüzzaman, Mektubat s.416 (Yirmi Sekizinci Mektup, Yedinci Risale Olan Yedinci Mesele, Dördüncü Sebep).


9 Kasas sûresi, 28/56.


10 Şûrâ sûresi, 42/52.


11 Bediüzzaman, Lem’alar s.204 (Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstur).

0 yorum

Yorum Gönder