18 Kasım 2016 Cuma

İkindi Yağmurları - Edep ve Nezaket Medeniyeti

Soru: “Kur’ân atmosferinde edep, Hak’tan halka uzanan çizgide seviye, vazife, misyon ve konum keyfiyetine göre kuşatıcı bir durum arz eder. Onun buyrukları ve irşadları çerçevesinde her mü’min bir edep insanıdır.” buyuruyorsunuz. “Edebin kuşatıcılığı” ne demektir; birer “edep insanı” olabilmemiz için dikkat etmemiz gereken hususlar nelerdir?

Cevap: Edep; hâl, tavır ve davranış güzelliği demektir. İnsanlara iyi muamelede bulunma mânâsını da ihtiva eden edep, aslında, Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine tabi olmak ve O’nun örnek hayatına göre bir çizgi takip etmektir.

İnsanların seviye, vazife, misyon ve konum keyfiyetlerine göre onların edep anlayışları ve davranışları da farklı farklı olur. Allah’a karşı edep, her an O’nu görüyor veya O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla hareket etmek, sürekli O’nun hoşnutluğu peşinde bulunmak, sevme ve saygı duyma hislerini O’na yöneltmek demektir ve herkes böyle bir edeple mükelleftir. Fakat bu edep de izafîdir; sıradan bir insanınkiyle bir peygamberin edebi arasında çok fark vardır. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah karşısındaki edebi tarife gelmeyecek kadar derindir ama O’nun Hazreti Cebrail’in edebiyle alâkalı söyledikleri, “Cevâhir kadrini ancak cevher-füruşân olan bilir.” hakikatine tam bir misaldir. Efendimiz der ki; “Miraç gecesi belli bir noktada, Cebrail’i (aleyhisselâm) eskimiş bir elbisenin perişaniyetinde gördüm. O noktaya vardığında âdeta ayaklarının bağı çözülmüş; eskimiş bir elbise gibi yığılıp kalmıştı. Allah korkusu onu bu hâle getirmişti. O zaman bir meleğin Cenâb-ı Hakk’ı nasıl bildiğini anladım.” İşte, Cibrîl-i Emin’in o hâli bir melek haşyeti ve Cenâb-ı Hakk’a karşı derin bir saygının neticesidir.

Demek ki, Allah’a karşı edep bile bir mânâda herkesin kendi idrak ve ihsas ufkuna göre değişmektedir. Mesnevî’de anlatılan bir menkıbe bu idrak ve ihsas farkına güzel bir misaldir: Musa (aleyhisselâm) bir gün bir çobana rastlar. Çoban, “Ey kerem sahibi Allahım, neredesin ki sana kul olayım; çarığını dikeyim, elbiseni yıkayayım… Yüce Rabbim sana süt ikram edeyim. Bütün keçilerim sana kurban olsun.” deyip durmaktadır. Hazreti Musa, “Kiminle konuşuyorsun?” deyince, çoban “Yeri göğü yaratan Rabbimle konuşuyorum.” der. Allah’a bu şekilde hitap etmenin doğru olmadığını öğrenen çoban sözlerinden dolayı çok pişman olur ve mahcubiyet içinde çeker gider. Biraz sonra Hazreti Musa’ya, “Kulumuzu bizden ayırdın. Biz söze ve dile bakmayız, gönle ve hâle bakarız.” diye vahiy gelir. Evet, onun hâli, bir çobanın kendi felsefesine göre Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluk sergilemesini, edep ve saygısını ifade etmektedir. Siz onun hâlini kitaplarda hiçbir yere koyamazsınız. Hiçbir kitap onun Cenâb-ı Hakk’a hitaben söylediklerini ve O’nun hakkındaki mülâhazalarını bünyesinde kabul etmez. İhtimal bizim edep telakkimiz de, peygamberlerin edep anlayışıyla kıyaslanınca o çobanınkine benziyordur. Zaten, biz de onlara kıyasla o çoban gibiyiz; dolayısıyla, o mazur görüldüğü ve kendi idrak seviyesine göre değerlendirildiği gibi, biz de onca hatalarımıza rağmen mazur görülebiliriz.

Peygamberâne Edep

Peygamberler, ibadet ü taatlerinde ve diğer muamelelerinde hep edepli olmasını bilmiş, Allah’a karşı olabildiğince saygılı davranmışlardır. Geçenlerde bir makalede arz etmeye çalıştığım gibi, meselâ, Hazreti İbrahim, hastalıklarını verenin kim olduğunu bildiği hâlde, “Allah beni hasta eder, sonra da şifâyâb kılar.” dememiş; “Hastalığımda O’dur bana şifa veren.”1 demiştir. Neden acaba? Çünkü zâhirî yüzü itibarıyla hastalığın bir çirkinliği var. Çirkin bir fiili Allah’a isnat etmek o seviyedeki bir kalbin ve o derecedeki idrak sahibinin edebine münâfîdir. Dolayısıyla, Hazreti İbrahim, olumsuz gibi görülen bir şeyi Allah’a isnat etmemiş; hastalığı kendine, şifayı da Cenâb-ı Hakk’a bağlamıştır.

Denilir ki; Harun Reşid’in annesinin adı Hayruzan’dı. Hayruzan, çölde bulunan dikenli bir bitkinin adıdır. Bir şair, Halife’nin huzurunda onun ailesini meth ü senâ ederken, Hayruzan ismini hiç kullanmayıp Harun Reşid’in annesini başka kelimelerle yâd edince iltifat görmüştü. Edib orada edepli davranmış; “dikenli çöl bitkisinin oğlu” şeklindeki bir tedaiyi hâsıl edebilecek olan ismi kat’iyen kullanmamıştı. Peygamberlerin her hâl, tavır ve sözlerinde de bu incelik vardır. Tek bir isimle, bir sıfatla ya da bir isnatla bile olsa eksik, kusur veya çirkinlik çağrıştıracak ifadelerden uzak durmak onların edep anlayışlarının gereğidir.

Hazreti Musa, kanun, kural ve kıstas tanımayan ve ne yapacağı belli olmayan tiranlardan, onların işlerini kolaylaştırmamak için kaçmış; Mısır’dan uzaklaşarak Eyke’ye ulaşmış; genel kabule göre, Hazreti Şuayb’ın (ya da herhangi bir salih kulun) kızlarına su çekme ve hayvanları sulamada yardımcı olmuş; sonra da bir gölgeliğe sığınarak, “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım.”2 demiştir. Aslında onun durumu, sözlerinin kendi hâline mutabık olması için, “Allahım, çok acıktım; canım dudağıma geldi. Ayakta duracak takatim, gidecek yerim ve sırtımı dayayacağım kimsem kalmadı. Yedir, içir, karnımı doyur ve bana bir sığınak lütfet.” demesini gerektiriyordu. Fakat o böyle bir tasrihi edebe münâfî görüyor; pek çok ihtiyacı bulunan bir insan edasıyla sadece hâlini Allah’a arz etmekle yetiniyordu.

Biz de edepli olmaya dikkat ederiz; Rabbimiz’e karşı mülâhazalarımızı seslendirirken en uygun üslûbu yakalamaya çalışırız; fakat, peygamber edebi bambaşkadır. Hatırlarsınız; bir dönemde يَا قَاضِيَ الْحَاجَاتِ اِقْضِ حَوَائِجَنَا كُلَّهَا، يَا دَافِعَ الْبَلِيَّاتِ وَادْفَعْ عَنَّا الْبَلَايَا كُلَّهَا “Ey ihtiyaç ve hacetleri gideren Rabbimiz, bizim bütün ihtiyaçlarımızı gider; ey belâları def’ u ref’ eden Sultanımız, başımıza gelmesi muhtemel bütün belâları def’ eyle.” şeklinde dua ediyordum. Bu duanın aslında, كُلَّهَا kaydı yoktur; fakat bütün hacetlerimizi kastetmek için ben كُلَّهَا da diyordum. Daha sonra, bu kelimeyi söyleme hususunda şüpheye düştüm. Çünkü, Peygamber Efendimiz böyle bir dua yaparken, “Senin hoşnut olacağın hâcetlerimi yerine getir.” diyor. İşte “Senin hoşnut olacağın” kaydı bir edep ifadesidir. Meseleyi O’nun rızasına bağlama ve “Razı olduğun hususlarda ihtiyaçlarımı gider.” deme Allah’a karşı saygının gereğidir. Biz, bu mülâhazaya düşüne düşüne varırız ama peygamberler, hususiyle de İnsanlığın İftihar Tablosu fetânet-i a’zam sahibi olduklarından, düşünüp taşınmadan ne diyeceklerini bilir ve hep edep çerçevesinde kalırlar.

Allah’a karşı edepten sonra peygamberlere ve hususiyle de Peygamber Efendimiz’e (aleyhi ekmelüttehâyâ) karşı edep gelir. Resûl-i Ekrem’e karşı edep, O’na itaatin Hakk’a itaat sayıldığının bilinmesi ve O’nun Allah’la münasebetleri örnek alınarak her konuda hedeflediği hususların takip edilmesi demektir. Çünkü, Sünnet-i Seniyye bütünüyle edeptir; Cenâb-ı Hak, edebin bütün güzelliklerini Habibinde cem’ etmiştir. O da, Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle, “Vahşi, âdetlerine mutaassıp ve inatçı insanları, kötü ahlâk ve çirkin âdetlerinden uzaklaştırıp ahlâk-ı hasene ile teçhiz ederek bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eylemiştir.”3

Kur’ân’ın Mucizesi Bir Cemaat

Allah Resûlü, edep ve saygının unutulduğu bir zaman diliminde, vahşi insanlar arasında, hatta bazı kabileler itibarıyla, kız çocuklarının diri diri kuma gömüldüğü bir coğrafyada neş’et etmiştir. O günkü insanların konuşma tarzlarına bakarsanız onların edep anlayışına dair bazı ipuçları yakalayabilirsiniz. O devirde, evlât babasına sadece ismiyle ya da künyesiyle hitap ediyordu; “Ömer” diyor, “Ebû Bekir” diyor; annesini “Ümmü Seleme” diye çağırıyordu. Öyle ki, bir bedevî Allah Resûlü’ne ard arda sorular soruyor; sonra da pazarlık eder gibi, “Seni hak olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki, bundan ne fazla ne de eksik yaparım.” diyordu. Zülhuveysira adında birisi, o esnada mal taksiminde bulunan Resûl-i Ekrem’e (aleyhisselâm) gelip küstahça, “Yâ Muhammed, adaletli ol!.” diyebiliyordu. Bu söz bizden birine söylenmiş olsaydı, ne yapardık acaba? Oysa biz, adaletsizlik etmiş de olabiliriz. Fakat dünyaya adalet getirmeye memur edilmiş bir Peygamber o saygısızlığa maruz kalıyordu. Ne var ki, Şefkat Peygamberi, bu kabalıkların hepsini sineye çekiyor; her defasında, bir başka kaba insanın tavrıyla onuru rencide olsa da her şeye katlanıyordu. Neden? Çünkü, bir insana ebedi saadeti kazandırma çok önemlidir; O da ümmetinin kurtuluşu için her cefaya razı oluyordu.

İşte böyle insanların oluşturduğu bir toplumdan sahabe efendilerimiz gibi “Kur’ân’ın mucizesi bir cemaat” çıkmıştır. Çünkü Kur’ân onları adım adım güzel ahlâka ulaştırmış ve “Ey iman edenler: Söz ve hareketlerinizde ileri gidip de Allah’ın ve Resûlü’nün önüne geçmeyin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Allah her şeyi hakkıyla işitir ve bilir. Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin. Onunla, kendi aranızda yüksek sesle konuştuğunuz gibi konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan bütün emekleriniz hiçe iniverir.”4 mealindeki âyetler gibi ilâhî emirlerle herkesi edepli olmaya çağırmıştır.

İlk âyette yer alan “Allah Resûlü’nün önüne geçmeyin.” ifadesi, bir soru sorulduğunda, bir meselenin izahı ya da bir problemin çözülmesi istendiğinde, O varken siz söze karışmayın… Allah Teâlâ, kendi murad-ı sübhanîsini O’nunla bildirmiştir; O’nun mesajına uyma, Allah’a uyma demektir; dolayısıyla, O mesajını ortaya koyduğu zaman, siz öne geçip farklı fikir beyan etmeyin, Peygamber’e akıl vermeye kalkmayın. Bunların yanı sıra yolda giderken bir izin ya da ihtiyaç olmaksızın O’nun önünde yürümeyin ve sofrada ondan önce yemeğe başlamayın, gibi mânâları ihtiva etmektedir. Demek ki, Peygambere karşı edep, dolayısıyla Allah’a karşı edeptir. Çünkü O bize Allah’ı tanıtarak, ilâhî mesajını bildirerek ve O’nun razı olacağı şeyleri öğreterek yolumuzu aydınlatan ve ebedî saadet yolunu açan Zât’tır.

İkinci âyette, “Seslerinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin.” denmektedir. Bu âyet nazil olduğunda, Sâbit İbn Kays İbn Şemmas (radıyallâhu anh) evine kapanmış, “Ben Cehennemliklerdenim.” diyerek ağlamaya durmuştu. Peygamber Efendimiz, onun komşusu olan Sa’d İbn Muaz’a, “Sâbit ne hâlde, rahatsız mı?” deyince; o da gidip arkadaşının hâlini sormuştu. Sâbit İbn Kays, “Bu âyet indirilince çok korktum; ben sizin en gür seslinizim, demek ki ben Cehennemliklerdenim!” cevabını vermişti. Hazreti Sa’d durumu Peygamberimiz’e anlatınca, Resûlullah, “Hayır o, Cennetliklerdendir.” buyurmuş, Sabit Hazretleri’ni yanına çağırarak ona “Sen hayır ile yaşayacak, hayır ile öleceksin.” müjdesini vermişti. Sabit İbn Kays Hazretleri’nin sesi çok tizdi; konuştuğu zaman mikrofon kullanıyormuş gibi olurdu. Peygamber Efendimiz onun bu hâlinin tabiî ve yaratılıştan olduğunu anlatarak onu teselli etmiş; âyette kastedilen kimselerin, Peygamber huzurunda duruşun âdâbına riayet etmeyen, kaba kaba konuşan ve sesini yükseltip bağıran insanlar olduğunu belirtmişti.

Kur’ân-ı Kerim tezgâhında terbiye gören sahabe efendilerimiz, zamanla tam bir saygı topluluğu durumunu ihraz etmiş ve hâlleriyle örnek olabilecek duruma gelmişlerdi. Artık, Allah Resûlü’nün huzurunda hiç kimse sesini yükseltmiyor, herkes pesten konuşuyor ve çok edepli davranıyordu. Onlardan hiç kimse söz kendisine verilmeden konuşmuyor; birisi konuşacağı zaman da önce sesini akort ediyor, ne diyeceğini önceden belirliyor, az kelimeyle çok mânâ ifade etmeye çalışıyor ve asla gereksiz konulara girmiyordu. Onlar, Peygamber Efendimiz’e yapılan bir saygısızlığın, taşkınlık sayılıp bütün iyi işleri iptal edeceğini biliyor; O’nun yanında ulu-orta konuşmanın ve bağırıp çağırmanın bütün amelleri alıp götüreceğine inanıyor ve hepsi Sabit İbn Kays İbn Şemmas gibi saygıyı muhafaza edememe endişesi taşıyorlardı. Ve bir gün geliyordu ki, O’nun huzurunda ne konuşma, ne yakışıksız bir tavır sergileme, ne ses yükseltme ve ne de itiraz sayılabilecek bir fikir beyan etme görülüyordu. “Biz, Efendimiz’in huzurundayken başımızda kuş varmış gibi duruyor, tek kelime kaçırmamaya gayret ediyorduk.”5 diyen sahabe efendilerimiz, artık Söz Sultanı’nın huzurunda, konuşmak şöyle dursun, hareket etmekten bile kaçınıyor, O’nun dudaklarından dökülen söz incilerinin bir tanesini bile zayi etmemeye ve O’nun her sözünü tam anlamaya çalışıyorlardı.

Edep yâ Hû!

Kur’ân’ın edep çağrısı bizim için de geçerlidir. Rabbimiz’e, Peygamber Efendimiz’e, anne-babamıza, âlimlere, Hak dostlarına, Hak yolunda olan idarecilere, bütün vatandaşlara ve hatta bir mânâda bütün insanlığa karşı saygı ve edep çerçevesinde hareket etmemiz Müslüman olmamızın gereğidir. Enbiyâ-i izâmın, ashab-ı kiramın ve selef-i salihinin hayatları bizim için birer edep tablosudur. Bizim de saygı duymamız ve karşılarında edep sınırlarını asla aşmamamız gereken muallimlerimiz, mürşidlerimiz ve rehberlerimiz ya da şöyle böyle kendisine çok borçlu olduğumuz insanlar vardır. Onlara karşı edep de, nezdi ulûhiyette sevap getirici ve Allah’ın rızasını kazandırıcı vesilelerdendir. Hele bu edebimiz Allah’tan ötürü ise, yani, mahlukâtı Allah’tan ötürü sevdiğimiz gibi insanlara karşı da Allah’tan ötürü edepli davranıyorsak, o zaman gerçekten kazanma yolunda yürüyoruz demektir.

Son cümle bana, Übeyy İbn Ka’b ile İbn Abbas (Allah ikisinden de razı olsun) arasında geçen bir hâdiseyi hatırlattı. Bir gün Hazreti Übeyy ata binerken Hazreti İbn Abbas onun atının üzengisini tutar. Übeyy İbn Ka’b onun bu davranışı karşısında, “Sen ne yapıyorsun! Sen ki Peygamberin amcasının oğlusun...” deyince; İbn Abbas, “Biz büyüklerimize hürmet etmekle emrolunduk.” der. Bu defa Hazreti Übeyy, İbn Abbas’ın elini tutup öper; “Biz de, Ehl-i Beyt’e karşı böyle davranmakla emredildik.” karşılığını verir. Onlar, bu hâlleriyle birer edep abidesi olduklarını ortaya koydukları gibi saygılarının Allah ve Peygamber sevgisinden kaynaklandığını da göstermişlerdir.

Her meselede olduğu gibi, edebi de insan tabiatının bir derinliği hâline getirmek gerekir. İnsan işleye işleye, düşüne düşüne, üzerinde dura dura edebi tabiat hâline getirebilir. Dolayısıyla birine karşı edepli davranırken riyakârlık yapmamış ve sadece karakterini sergilemiş olur. Böylece, riyadan, süm’adan ve başkalarına kendini satmaktan uzak kalır. Ayrıca, tabiî olmayan şeylerde her zaman inkıtâlar meydana gelebilir; sun’î davranışlar zamanla insana bâr olmaya başlar ve iradeyi zorlar. İnsan, irade gücünü her meselede ortaya koyamayabilir, her an iradenin hakkını veremeyebilir. Fakat, bir şey tabiat hâline getirilirse, onun rüzgârı da arkaya alınır ve o işe inkıtasız devam edilir.

Bizim terbiye sistemimizde edep herkesin tabiatının bir yanı olmuştu. Biz birbirimize hitap ederken “efendim” derdik; hatta en küçük kardeşlerimize bile “efendi” diye seslenirdik. Öyle ki, annem ve babam, belki çocukken beni ismimle çağırmışlardı ama belli bir yaştan sonra bana asla sadece adımla hitap etmemişlerdi. Bir anne-baba, oğlu paşa da olsa, yine “Ahmet gel, Mehmet kalk!” diyebilir. Fakat annem bana hep “Hacı Efendi” derdi. Kardeşlerim de birbirlerine “Efendi” diye seslenir ve hep saygı ifade eden bir üslûpla konuşurlardı.

Bizim dünyamızda, herkes muhatabını “zat-ı âliniz” sözüyle taltif ederdi; bir teklifte bulunacaksa “lütfedin” derdi. Bir büyük karşısında, tek kişi söz konusu ise, “bendeniz” ve “halâyıkınız”; birkaç kişiden bahsedilecekse “bendegân” ve “köleleriniz” denmeden söze girilmezdi. O gün herkes, dediği, ettiği ve ortaya koyduğu her şeyde gayet içten ve ince bir tavır sergiler, hep edeple oturur-kalkardı. Bu nezaket, o toplumda tabiat ve ahlâk hâline gelmişti. Bu nazik ifade ve üslûp düşünülmeden ortaya konurdu ve milli terbiyemizin gereğiydi. Bu üslûpta bir zorlanma, bir inkıta ve bir riya olmazdı.

Bugün de insanlığın o terbiye sistemine, o edebe ve o nezakete ihtiyacı var. ب۪ی اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْ “Edepten mahrum olan Allah’ın lütfundan da mahrum olur.” kaidesine mâsadak olmuş beşer öyle bir edebe muhtaç. Alabildiğine kabalaşmış, olabildiğine hoyratlaşmış, –çok affedersiniz– “lan, hişt, hey, moruk...” demekten utanmayan yırtık ağızlara edep öğretme, onları güzel konuşma usûlü ve uygun hitap üslûbuyla tanıştırma çok önemlidir. Bazıları “sayın, bey, efendi” gibi ifadelerin samimiyeti bozduğunu düşünürler. Şahsen ben bu düşünceye katılmıyorum; bu bir üslûp meselesidir ve bizim güzel üslûbumuz her zaman korunmalıdır.

Eskiden tekye ve medreselerin kapısında “Edep yâ Hû” yazılıydı. Bu söz, “Ey insan edebe dikkat et!” demekti. Daha kapıdan girerken karşılaşılan böyle bir ikaz o dergahların töresiydi. Ona benzer şekilde, hemen her yerde, her durumda ve her konumda insanlara edep telkin edilirdi. O edep, Kur’ân’ın insanda görmek istediği bir özellikti. Hazreti Mevlâna’nın, “Efendi bil ki, Allah kelâmı olan Kur’ân âyet âyet edeptir. Akıldan sordum: ‘İman nedir?’ Akıl kalb kulağına ‘iman edeptir’ dedi” sözleriyle nazara verdiği hâl, tavır ve söz güzelliğiydi.

Başkaları üzerinde müessir olan unsur da süslü sözler değil, insanî tavırlardır. Süslü püslü sözlerin insanlara uzun süreli tesir ettiği çok görülmemiştir. Sadece söz tesirli olsaydı, dünya çapında en büyük edipler kitleler üzerinde müessir olur ve kalıcı tesirler icra ederlerdi. Her biri birer sistem kurar ve ekoller oluştururlardı ki, insanlar onlardan hiç ayrılmazlardı. Puşkinizm, Dostoyevskizm, Tolstoyizm, Balzakizm, Sartrizm gibi akımlar olurdu ve insanlar onların arkalarından giderlerdi. Fakat bazı yanlarıyla onları takdir eden ve yazdıklarını beğenen bazı insanlar vardır ama genelde onları birer kudve (rehber, önder) kabul edip arkalarında giden ve arkalarından gitmekle kurtuluşa ereceğine inanan insan neredeyse hiç yoktur. Evet, müessir olanlar, sözlerinden daha çok hâl, tavır, davranış ve edepleriyle tesirli olmuşlardır.

Saygı Anlayışımıza Ters Tavırlar

Soru: Efendim, otururken ayak ayak üstüne atma, ellerle oynayıp durma gibi alışkanlıklar edebe aykırı mıdır?

Cevap: Bugün çok yaygın olan bazı tavır ve hareketler vardır ki, dinde bunlar mezmum sayılmış, sevimli bulunmamış ve yerilmiştir. Hatta Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) bunlardan bazılarını zikrederek, ellerini kalçaya koyma ve kolları arkaya atıp elleri sırtta birleştirme gibi hareketleri kibir alâmeti saymıştır. Bir bacağı diğeri üzerine atmak, bir ayağı öbürünün üstüne koymak da bir kibir işareti olarak kabul edilmiştir. Ayak ayak üstüne atarak oturmak, bizim geleneğimizde ve terbiye sistemimizde hiç yoktur. Başkalarının yanında yatmak, uzun oturmak, ayaklarını uzatmak, bacak bacak üstüne atmak bizim kültürümüze uygun olmadığı gibi birine karşı yüzdeki ekşime, bakıştaki sertlik, lüzumsuz el kol hareketleri yapmak ve dudak bükmek de bizim edep anlayışımıza çok terstir. Bir mü’min bu tür davranışlarla asla başkalarını hafife almamalı ve o mânâya gelebilecek her hareketten sakınmalıdır. Bazıları, biraz dinlenmek için ayak ayak üstüne atıyor olabilirler ama Hak dostları gece yatarken bile öyle yapmamaya çalışırlar. Bazen unutarak bir ayaklarını diğeri üzerine azıcık koyacak olsalar, hemen toparlanır, “Estağfirullah yâ Rabbi, Sen görüyorken benim böyle yapmam ayıptır.” der ve kendilerine çekidüzen verirler. Fakat o tür hareketler, bazı insanlarda tabiat hâline gelmişse, onlar da bir büyük tarafından ikaz edilmeli; doğrudan söylemek onları rencide edecekse, umumun içinde ve umuma hitap edilerek dolaylı yoldan onların da nasiplenmesi sağlanmalı.

Ne var ki, bu hususun da istisnaları olabilir. Meselâ, bazen bizim devlet büyüklerimizin başka ülkelerin temsilcileriyle görüşürken bacak bacak üzerine attıklarını ve rahat oturduklarını görüyoruz. O şekilde oturmayı kaba bulsam ve tek başımayken dahi öyle oturmasam bile, ne zaman o tabloyu görsem çok hoşuma gider. Zira, mütekebbire karşı gösterilmesi gereken tavır kibir tavrıdır. Onların gurur ve kibir ifade eden hareketleri karşısında bizimkiler de ezilmemeli, bilâkis onlardan da rahat olmalıdırlar. Hem tabiatında tevazu bulunan bir insanın bir mütekebbire karşı o şekilde davranması iradîdir ve genel karakterini yaralayıcı bir durum değildir. Zannediyorum, muhatapları saygılı davransa bizimkiler de tabiatlarının gerçek rengini ortaya koyacak ve yüksek bir edeple mukabele edeceklerdir.

Hâsılı, biz nasıl bir edebin çocuklarıysak, nasıl bir edep ortamında ve nasıl bir edep kültürüyle neş’et etmişsek onu canlandırmalı ve ona göre yaşamalıyız. Bizim kendimize ait kültür kaynaklarımız vardır. O kaynaklara bağlı olarak gelişip olgunlaşmış olan edep anlayışımız da Allah’ı hoşnut edecek, Peygamberimiz’i sevindirecek ve insanlar arasında da rahatsızlığa sebebiyet vermeyecek şekilde düz çizgili bir kültürdür ve saf bir edep telakkisidir. Biz, bir edep toplumunun ve sağlam bir kültürün çocuklarıyız. Öyleyse, tavır ve davranışlarımız bu özümüzü yansıtacak keyfiyette olmalıdır.

Gazeteciler ve Yazarlar da Edepli Olmalı

Soru: Bediüzzaman Hazretleri’nin “Edipler edepli olmalı”6 sözünü nasıl anlamalıyız?

Cevap: Bediüzzaman Hazretleri taşrayı İstanbul’a, İstanbul’u da Avrupa’ya kıyas ederek efkâr-ı umumiyeyi bataklığa sürükleyen, şahsî garazları ve intikam fikrini uyandıran, böylece haysiyet kırıcı bir neşriyatla İslâm ahlâkını sarsan bazı gazetecilere hitaben “Ey gazeteciler! Edipler edepli olmalı; hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı.” demiştir.

Aslında, edebiyatın kökü edeptir ve o, bir yönüyle edebin neseb-i sahih evlâdıdır. Bundan dolayı edebiyatla meşgul olan bir insanın duygu, düşünce, söz ve tavırda edep kurallarına uygun davranması gerekir. Onların sözleri, milletin genel hissiyatını seslendirmeli; yazıp konuşurken bağlı kaldıkları ilkeleri de vicdanlarındaki diyanet hissi ve hâlis niyet belirlemelidir.

Ne var ki, Üstad’ın Lemeât’ta ifade ettiği gibi, edepten mahrum gazeteci ve yazarlar, “Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz.” der ama onu öyle bir tasvir ederler ki, okuyucunun zihnini bulandırır, iştahını kabartır, heva ve hevesini canlandırır; neticede akıl ve hissi söz dinlemez bir hâle getirirler.7 İşte böyle bir edebiyat –bağışlayın– edepsizliğin ta kendisidir. Bâtılı tasvir ederek sâfi zihinleri bulandırmak, edebiyat adı altında edepsizlik yapmak demektir.

Söz ve yazıyı bir insanın gıybeti hesabına kullanma, ister nesir isterse de nazımla başkalarını hicvetme de bu kategoride düşünülebilir. Düşünce ve fikir hürriyeti diyerek şahsî hürriyeti seslendirirken başkalarının saygı duyduğu hakikatlere karşı saygısızlık yapmak da katmerli bir edepsizliktir.

Bildiğiniz gibi, rasyonalizm, realizm, sürrealizm, romantizm gibi farklı farklı edebiyat ekolleri vardır. Bunlar asıl itibarıyla felsefi cereyanlar olup zamanla birer edebiyat ekolü şeklinde seslendirilegelmiştir. Bunların kimisi sadece akla, bazısı aklın hiçbir denetlemesini kabul etmemek ve hiçbir töre, ahlâk ve estetik anlayışının tesirinde kalmamak kaydıyla insan benliğinin kendi yorumuna, bir kısmı da aşka ve romantik konulara bağlanmıştır. Ne var ki, bu akımların büyük çoğunluğu edebiyat adına işlenen cinayetlerin vesilesi olagelmiştir. Çünkü edebiyatın aslı edeptir; bunlarda ise, öze karşı bir muhalefet, kökü tahrip ve asılla dal arasındaki bağı koparma vardır.

Meselâ, edepten mahrum bir edebiyat, dostların bulunmayışından ve sahipsizlikten kaynaklanan gamlı bir hüzün verir. Çünkü onun talebesi, âlemi bir vahşetzâr olarak görür; insanı, sahipsiz ve kimsesiz bir şekilde yabanîler içinde kalmış gösterir, geride hiçbir ümit ışığı bırakmaz. İslâm ahlâkıyla donanmış bir gazeteci veya yazarın ifadeleri de bir nevi hüzün verebilir. Fakat onun hüznü yetimâne değildir, âşıkânedir; dostsuzluktan değil, bir süreliğine dostlardan ayrılmış olmaktan kaynaklanır.

Evet, edipler, bütün söz söyleme yeteneklerini ve sanat kabiliyetlerini her zaman hakkın, iyinin ve güzelin emrine vermeli; temiz kalbleri bâtıl tasvirlerle yaralamamalı, insanların saf düşüncelerini çirkin hayallerle kirletmemeli ve nefsanîlikleri resmederek onları cismaniyetin köleleri hâline getirmemelidirler. Bediüzzaman Hazretleri de, “Edipler edepli olmalı” derken bu hususlara dikkat çekmekte, gazeteci ve yazarların, Kur’ân’ın teklif ettiği edep çizgisinde davranmaları gerektiğini vurgulamakta ve kaynağı itibarıyla insanî yanımızın önemli bir derinliği sayılan beyana karşı saygılı olmamızı tavsiye etmektedir.8



1 Şuarâ sûresi, 26/80.


2 Kasas sûresi, 28/24.


3 Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye s.21 (Reşhalar, Sekizinci Reşha).


4 Hucurât sûresi, 49/1-2.


5 Buhârî, cihad 37; Ebû Dâvûd, tıp 1.


6 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.62 (İlk Hayatı).


7 Bediüzzaman, Sözler s.805 (Lemeât).


8 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.74 (İlk Hayatı).

0 yorum

Yorum Gönder