16 Kasım 2016 Çarşamba

Gurbet Ufukları - Muhasebe Kuşağı

Serzeniş

Etrafımıza bir bakalım, her tarafta şuurlu bir şekilde din-i mübin-i İslâm’a yapılan saldırılar var. Bu manzara karşısında kalbine bıçak saplanmış gibi yara aldığını hissetmeyen, hatta ölmeyen insanın diniyle kalbî irtibatını gözden geçirmesi lazım. “Allah onlara fırsat vermez ki?” deyip kenara çekilenlere, gamsız ve dertsiz lâubalîce hayat sürenlere sormak isterim; siz bu sözlerinizle Allah’a tevekkülünüzü mü ifade ediyorsunuz? Bence hayır; çünkü Cenâb-ı Hakk’ın, bu lütfu ihsan buyuracağı seviyenin insanı böyle demez. Ne yaptık şimdiye kadar O’nun için? Gecelerimizde kaç damla gözyaşı var seccadelerimizde? Kaç defa inledik, âh u vâh ettik din-i mübin-i İslâm için? Kaç defa yüreklerimizi deldik Allah aşkına?

Allah, sonsuz hikmeti icabı, kendi varlığını inkâr edenlere bile imkânlar verir. Bolluk ve refah içinde hayat sürmelerini murad edebilir. Onlara bakıp “Bize de versin.” demek hem Allah’a hem de mensubu olduğumuz dine ve dinî düşünceye karşı saygısızlıktır. Biz kendimize bakalım; bakalım ve O’na lâyık, O’nun lütuf ve ihsanlarına lâyık kul olmaya çalışalım.

Hem biz bozuk olduktan sonra devletler muvazenesinde hâkim unsur olmuşuz olmamışız ne ifade eder ki? Yarım yamalak Müslümanlıkla bir yere varılamaz. O yarım yamalak Müslümanlar değil mi Osmanlı’yı batıran? Hakperest olmalı; Allah’tan güzel şeyler istemeden önce, o güzelliklere lâyık olmayı dilemeli. اَللّٰهُمَّ أَحْسِنْ عَاقِبَتَنَا فِي الْأُمُورِ كُلِّهَا “Allahım! Bütün işlerimizde akıbet ü encamımızı güzel eyle.”1

İnanmıyorum ben bizim samimi olduğumuza. Her tarafımızdan riya dökülüyor, her davranışımız gösteriş... Nefsanî bir sürü açığımız var, zaaflarımız diz boyu. Tevbe kapısı, sûrun üfleneceği âna kadar açıktır ve Allah’ın affetmeyeceği günah da yok. Öyleyse halimizi düzeltmek, kötülüklerden nedamet duymak, “Bir daha tövbeler tövbesi…” demek, kendimizi istikamete zorlamak, kendimize rağmen istikamette yaşamak için ne bekliyoruz? Niçin nefsanîliğe açık pencerelerden ağyar yüzüne bakıyoruz? Niçin nifak emareleri taşıyoruz?

Nefsim için söylediğimi zannetmiyorum bu sözleri. Çünkü nefsim için kavga etmiyorum ben. Ama hakikat-i imaniyeye karşı lâkaytlığı hazmedemiyorum. Neden imanda derinleşme gibi bir mefkûremiz yok? Neden elimizin altında hazine gibi eserlere yabancıyız? Neden onları okurken yabancılar gibi ağzımızda geveliyoruz? Neden ibadet ü tâatimiz bizim gafletimizin gölgesinde cereyan ediyor? Neden okumayı, düşünmeyi, evrâd-u ezkârı angarya gibi kabul ediyoruz? Neden bazen yaptıklarımıza riya karıştırıyoruz? Neden husûf ve küsûf yaşıyor kalblerimiz? Neden, neden?... İşte bu “Neden?”lere cevap bulamıyorum ben.

Bu can sıkıntısı beni çok meşgul ediyor. Çoklarınızın idrak boyutunun üstünde hassas ve fazlasıyla duyarlı bir insanım. Yüzüne vurmasam bile birinin riyası beni bir gün rahatsız eder. Meselâ birisi yok yere sesini yükseltiyorsa namazda, tesbihatta. Biliyorum ki gönlü yok sesinin içinde. Amelinin üzerine kezzap döküyor, farkında değil. Ama söyleyemiyorsun. Söylememe iradî, fakat hissetme ve anlama gayriiradî. Ve olan bana oluyor.

Bir özenti, bir imrenme, bir taklit, bir yabancılaşma düşüncesi, bir mâsiyet hissi, küçük bile olsa günahı kâle almama, hareketin haysiyetini düşünmeme, gayriciddî, lâubalî davranma almış başını gidiyor. Yara bunların hepsi. Zahirî yara ise bunlar zamanla geçer, ama ya batınî ise? Ya kalbde oturmuş ise? İşte böylesi basit müdahaleler ile geçmiyor, çok güçlü ameliyat-ı cerrahiyeler istiyor. Üstad buyuruyor ki, “İçimizi dışımıza çevirseler Hz. Eyyub aleyhisselâmdan daha dertli olduğumuz görülecektir.”2

Mâsiyeti hafife alanlar var. Mesâvî ahlâk üzerine bir tortu gibi oturmuş. Para zaafı var kimilerinde. Kimilerinde yeme içme gibi oldukça basit cismanî zaaflar var. Bazılarında daha başka nefsanî arızalar var. Ve daha ilerisinde, Allah’ın haram kıldığı münasebetlere “Keşke meşru olsaydı!” diyenler. “Keşke küfrün mahsuru olmasaydı!” demek gibi şeyler bunlar.

Hâlbuki insan kendi zaaflarını bir şekilde görebilir, görmelidir de. Efendimizle (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashab-ı kiramla, her dönemde davranışlarını örnek aldığı insanlarla kendini kıyas ederek boşluklarını görebilir. Aksi hâlde bu zaaf ve boşluklar farkında olmadan tabiat hâline gelebilir. Bu da kalbin tab’ına (mühürlenmesine) vesile olur. Şeytanın durumu da böyledir. Yoksa şeytan bilmiyor değildi hak ve hakikati. Allah hakkında malûmata sahipti. “Senin ululuğuna kasem ederim ki Sen galipsin.” diyor şeytan, Allah’a. İzzetine yemin ediyor O’nun. Fakat Kur’ân’a karşı asi, Allah’ın emirlerine karşı isyankâr... Işığın yanında zulmet gibi koruyor kendisini. Şeytan böyle davranıyor çünkü, tabiatına öyle mâl olmuş. Öyle bir noktada tutuyor ki kendini, oradan ayrılması mümkün değil. Âdeta kilitlemiş kendisini. İnsan da böyledir, bir şeye kilitlenirse, ona zıt olan en yumuşak şeylere bile tepki verir. İşte şeytan da küfre böyle kilitlenmiş ve günah işlemek tabiatı hâline gelmiş.

Evet, Allah içimizi dışımız gibi, dışımızı da içimiz gibi biliyor. Onun için bu zaaf ve boşluklar tabiat hâline gelmeden terbiye edilmesi, izlerinin silinmesi gerekir. Bunun için de kişinin kendisini iyi terbiyecilerin terbiyesine teslim etmesi lazım. Bu arada şeytanın sağdan yaklaşmasına izin vermemek lazım. İnsan belli şeylerden, meselâ namaz gibi ibadetlerden sebebini bilmeden zevk alır. Fakat bu mekr-i ilâhî (imtihan) olabilir. Hissettiği o fevkalâdelik insanın kendi nefsine güvenmesine sebep olur ki bir mekr-i ilâhîdir bu, dolayısıyla bir istidraçtır. İşte çokları bu şekilde aldanıp gitmiştir.

Kâfirlerdeki istidraç da böyle bir şeydir. Düşünün, Deccal’de ispritizma (insanları etkileme gücü) gibi büyüleyici bir şey var. Atmosferine girenleri büyülüyor ve isteseler de çıkamıyorlar o daireden. Bir kuvve-i kudsiyeye sahip olmalılar ki kurtulsunlar. Onun için insan kendini müzekkâ (tertemiz, yanılmaz-aldanmaz) zannetmemeli ve her türlü fevkalâdeliği sahiplenmeyerek O’na vermeli; vermeli ve Allah’a karşı samimiyet soluklamalı. Zira insan yüreği samimiyet hisleri ile dolu değilse, kulluğunun içine başka şeyler karıştırıyorsa, ihsan edilen o güzellikler aslında bu riyakâr ve münafığı batırmak içindir. Yarım yamalak, sûrî (görünüşte) bir imanı vardır; liyakati yoktur; üzerine giydiği üniformanın hakkını veremiyordur; dolayısıyla da Allah elinden alır o imanı.

Güzel şeyler gibi fenalıklara karşı da böyle hissettiğimiz; ama isim koyamadığımız şeyler vardır. Aniden, hiçbir sebep yokken insanın içini fena şeyler kaplayıverir. Gördüğünüz bir nesne sizi birdenbire öyle bir noktaya, öyle bir mülâhazaya iter ki batabilirsiniz orada. İnsanı alıp başka rıhtımlara, geriye dönemeyeceği sahillere götürür bunlar. Onun için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) meâlen “Sizi fenalığa çağıran bir tedaî ile karşı karşıya kaldığınızda kendinize gelin, hemen tevbe edin.” buyuruyor. Psikolojide de yeri vardır bunun; psikologlar bu durumlarda hal ve tavır değişikliği yapmayı öneriyor.

Evet; “İsyan deryasına yelken açmışım/Kenara çıkmaya koymuyor beni.” İsyan deryasına yelken açmalar hep böyle başlar. Başlangıçta açı çok dardır, farkına varamaz insan. Ayağında parmak ucu kadar bir yer tutar, fakat zamanla ayak izine ulaşır. Sonra adım genişliği, derken gözünün kestiremeyeceği kadar bir açı meydana gelir. Durması gerektiği yerden o kadar uzaklaşır ki geriye dönmek istese de dönemez.

Bundan daha tehlikelisi de böyle bir insan belli bir seviyeden sonra farkına varamaz neyin ne olduğunun. Gayrimeşru bir şeyin kendisini nereye sürükleyeceğini bilemez. Dolayısıyla gözünü kaçırması, kulağına pamuk tıkaması, ağzını kapaması gerekli şeyleri fark edemez. Hissiyat-ı nefsaniye adına konuşur konuştuğunda, Allah’ın gazap ettiği şeyleri görür gözünü açtığında, şeytanî melodilerle dolar kulakları bir şey dinlediğinde...

Allah hepimize aff-ı mütemadi (sürekli bir af), mağfiret-i amîka (kuşatıcı bir bağışlama), rahmet-i kâmile (eksiksiz bir rahmet) lütfeylesin. Namazında, niyazında, orucunda olduğu hâlde “lemem”i (küçük günahlar) önemsemeyen insanlara akıl, fikir ve insaf versin. لَا صَغِيرَةَ مَعَ الْإِصْرَارِ ، وَلَا كَبِيرَةَ مَعَ الْاِسْتِغْفَارِ “Israr edilirse küçük günahlar büyük günah olur, tevbe edildiğinde büyük günahlar affedilir.”3 fehvâsınca esas büyük günah, ısrar edilen küçük günahlardır. Çünkü büyük günah, büyüklüğü bilindiği sürece büyük değildir. Büyüklüğünü bilirse günahın, tevbe kurnalarına koşar, istiğfar eder, sıyrılır o hâlden insan çünkü. Fakat bilmezse onun lemem olduğunu ya da bilir de önemsemezse, “bir tane, bir tane daha, bir tane daha ve son defa” derken kısılır kapana. Şeytanın stratejisidir bu: Mesaviyi süslü gösterir, nefsi aldatır. Sûre-i Yusuf’ta بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنْفُسُكُمْ4 buyrulduğu gibi tesvil yapar (günahları süsler), hipnoz edip gözlerini bağlar insanın. Hâlbuki insan bu kadar küçük şeylere kurban gidecek kadar aşağılık bir mahlûk değildir. Ahsen-i takvîme mazhardır o, dünyalara yeten bir mahiyete sahiptir. Dolayısıyla latîfelerini bu kadar küçük şeylerde batırmamalıdır. Matlubu, maksudu Allah olmalı onun. Veya şöyle diyelim; mademki onun yaratılışı itibarıyla nefsanîliği var, nefsanîliğini meşru dairedeki zevklerle, lezzetlerle tatmin etmeli, onun dışına çıkmamaya çalışmalı, dişini sıkmalı, dilini ısırmalı, “la havle” çekmeli.

Sakın ha “Ben boğulmam!” demeyin. Zira nefs-i emmare bir devvar-ı gaddardır (zalim bir çark). Nice şahları, nice Heraklitleri dize getirmiştir. Hz. Yusuf gibi bir peygamber bile إِنَّ النَّفْسَ لَأَمَّارَةٌ بِالسُّۤوءِ “Şüphe yok ki, nefis kötülükleri emredicidir.”5 diyerek ona itimat edilmeyeceğini bildirmiyor mu?

Evliya menkıbelerinde anlatılır: İki kardeşten biri şehirde diğeri dağda yaşıyor. Şehirde yaşayan ismetini, iffetini, kulağını, gözünü, ağzını, dilini; –hani camilerde denilir ya– “cemî-i cümle azalarını” koruyor günahtan. İhtimal o, şehirde yaşarken kendini kutsî bir hizmete adadığından dolayı Allah sıyanet ediyor ya da dine hizmet mülâhazası tüm benliğini sardığından “Bana yakışmaz bu türlü şeyler.” diyor ve kendini koruyor. Bunun kapısının önünde bir su tulumu asılıdır. İçi su dolu; ama gariptir tulum hiç su damlatmıyor. Dağda halvette yaşayan ve sürekli Allah’la münasebet içinde bulunan diğer kardeş bir gün şehre ziyarete geliyor. Onun da su tulumu var dağda iken hiç damlatmayan. Gelince o da asıyor tulumunu kardeşinin tulumunun yanına. Birkaç dakika geçince başlıyor tulum su damlatmaya. İşte hüner burada. Şehirde, yani en tehlikeli yerlerde, kendini salmadan, Allah’la münasebetini bütün samimiyetiyle devam ettirmede.

Evet, alabildiğine müsait ortamlarda, günahlardan uzak, münzevi bir hayat yaşarken, orada sadece ibadet ü taatle meşgulken bile şeytan gem vuruyorsa insanın ağzına; kulak deliğinden, göz deşiğinden yol bulup giriyorsa günahlar; nefis her gün ayrı bir gayyaya sürüklüyorsa onu; o insan tehlikeli noktalarda hiç ayakta duramaz ki, devrilir gider!

Demiri sıcak yanından tutan Demirci Babalar, hamur eline yapışmayan Somuncu Babalar gibi, bir şeyin babası olmak lazım. Gelin siz de bu kutsî mesleğin babası olun ve zirvelere tırmanın mesleğinizde. Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, Şam’da caddede yürürken darağacında berdar edilen (asılmış) birini görür. Etrafındakilere suçunun ne olduğunu sorar. “İçki, zina, adam öldürme... Hepsini işledi ve gün geldi, derdest edilip asıldı.” derler. Hazret koşar ve ayaklarını öper şakînin, kendi mesleğinde zirveye çıktığı için. Bize de böyle olmak düşmez mi? Yani mesleğin babası olmak ve zirveye çıkmak.

Hâsılı, bu denli serzenişe benim hakkım var mı? Siz bunu hak ettiniz mi? Bilmiyorum, ama isterseniz bunu benim huşûnetime ve boşalma ihtiyacıma verin. İsterseniz de her gün yapmanız gereken muhasebe ve murakabenizde mihenk taşı olarak kullanın ve bu kantara çıkarak tartın kendinizi...

Beklentisiz Olmak

İnsan, kendisine tevdi edilen vazifeleri, sahip olduğu şuura göre yapar. Bununla birlikte, evvel ve ahir tavsiyem şudur: Dine, vatana, millete, devlete ve insanlığa hangi seviyede hizmet yaparsak yapalım, karşılığında hiçbir şey beklememeliyiz. İnsan, yaptığı hizmete karşılık olarak hayalinde birtakım beklentiler içine girerse, beklediklerini bulamayınca –hafizanallah– küsüp gidebilir. Ben duâlarımda sürekli “Yâ Rabbi, beni arkadaşlarımla, arkadaşlarımı da benimle mahcup etme!” diyorum. Zira dünya genelinde belirli bir bakış ve kabulleniş var ve bizler onu korumak zorundayız. Evet, insan yapacağı murakabeler ile kendisinin mânen “sıfır” olduğu sonucuna mutlak ulaşmalı, kendini buna inandırmalı ve büyük veya küçük yaptıklarına kat’iyen sahip çıkmamalıdır. “Bediüzzaman’ın bile kendisini bir ‘memerr’ (Bu, ‘bazı iyiliklerin uğrağı’ demektir.)6 olarak gördüğü yerde biz kim oluyoruz ki?” demelidir. Aksi takdirde hayalî düşünceler ve beklentiler içinde boğulup gidebiliriz.

Kıvam Problemi

Bundan elli altmış yıl önce, bugüne kıyasla alabildiğine az sayıdaki insanın peygamberâne bir azimle bu milletin geleceği için –Allah’ın izniyle– yaptıkları şeyler, bugün milyonlara varan insanın yaptıklarıyla mukayese edilmeyecek kadar büyük ve azametli idi. Gördüğüm şu ki, sonrakilerin çalışmalarında öncekilerde var olan canlılık, heyecan ve helecan yok. Gerçi sun’î bir canlılık var; var ama debisi çok dar ve sığ. Sadece bazı yerlerde sun’î su birikintileri göze çarpıyor. Bu da bana göre günümüz Müslümanındaki “kıvam problemi”ni gösteriyor.

Bence günümüz Müslümanlarının oturup bir kere daha kıvamlarını gözden geçirmeleri gerekiyor. Ben mevcut kıvamla bir yere varılacağına çok inanamıyorum. Duruşlarda ciddiyetsizlik var, iyi örnek olunamıyor, tevârüs edilecek genel ahlâk lâubalice... Meselâ, günümüz anne babalarında çocukların dikkatini çekecek, çocukları cezbedecek bir mânâ, bir mehabet yok. Aksine duruş bozukluğu var ve ciddiyetsizlik diz boyu! Ananın babanın namazı niyazı ve sözleri çocuklara bir şey ilham edemiyor. Kısacası fertlerde olduğu gibi ailede de kıvam problemi var. Daha önce “kültür Müslümanı” tabirini kullanmıştım. İsterseniz burada da “görenek Müslümanı” diyelim. Görenek Müslümanlığıyla derin olunması, kıvamın yakalanması mümkün değildir. Derinlik, derinden tevârüs eder. Bugün ise mat ve solgun bir tevârüs söz konusu. İnsanın şöyle diyesi geliyor: “Sen kendine merhamet etmiyorsun, hiç olmazsa çocukların için ciddiyete yönel de onlara merhamet et.” Aksi takdirde onlar yakın bir gelecekte şekil değiştirip farklılaşacaklar.

İlk tercih kolaydır; ama o işi devam ettirebilmek çok zordur. İnsanın bir arı gibi her gün çiçek çiçek dolaşıp kovanını balla doldurması lazım. Her gün yeni bal yapması, bunun için de her gün ayrı bir çiçeğe konması gerek. Yoksa o güne kadar yaptığı balı yer bitirir ve elinde hiçbir şey kalmaz. Bunun için insan dini her gün yeni duyuyormuşçasına yaşayabilmeli, her gün yeni bir imana ulaşabilmelidir. Evliya, asfiya, mukarrabin bu sırrı çok iyi kavramış; kavramış ve ona göre bir hayat yaşamışlardır. İmam Şazelî, Nakşibendî, İmam Rabbanî her gün ayrı ve farklı ufuklara açılmazlarsa, elde ettikleri makamlarda durmalarının zor olacağını biliyorlardı ve o makamın hakkını veriyorlardı.

Evet, kendinizi iman adına sürekli besleme ve sürekli rehabilite etmelisiniz. Ciğerinize aldığınız oksijen gibi devamlı yeni ve taze hava peşinde koşmalısınız. “Ben biliyorum bu meseleyi” diyerek kitaba bağlı kalırsanız ve amelde sürekli derinleşmezseniz sonunda elinizdeki mevcudu da yer bitirirsiniz. Bu iş, sürekli yenilenmek ve kaybederim korkusuyla tir tir titremek istiyor. Onun için Rabb’e teveccühte inkıta olmamalıdır.

Bir de nefsin tabiatında var olan sürekli mazeretler üretme ve onlara sığınma tavrından kaçınılmalıdır. İnsan mazerete sığınmak yerine ne yapıp edip cürmü kendinden bilmeli, dahası buna kendini inandırmalıdır. Herkes acz ve fakr yolcusu olmalı ve Allah’ın acziyet ve fakriyete şefkatle teveccüh edeceğinin şuurunda bulunmalıdır. Bu çeşit bir i’mal-i fikir engin bir şefkate kavuşmanın ilk adımıdır. Evet, eğer siz soluduğunuz havada, içtiğiniz suda, yediğiniz yemekte acz ve fakrınızı hissediyorsanız, o engin şefkat kaynağından taşıp taşıp gelen nimetlere şükürle hamdetmiş olursunuz. Bir başka tabirle; “Biz hem âciziz hem de fakir. Bunları bize bir şefkat Sahibi ihsan etmekte.” diyebiliyor ve bunu vicdanınızda duyabiliyorsanız şükürle O’na yönelmişsiniz demektir. Bugünün insanının pek çoğunun arz ettiğim bu hususta problemleri var. Allah’ın engin şefkat ve merhametinin tezahürü olan şeyleri kendilerinden biliyorlar. Öyleyse biz de bu problemli insanlara dem ve damarlarına dokundurmadan söz konusu ettiğimiz şefkat esintilerini hissettirme ve onları tefekküre salabilmenin gayreti içinde olmalıyız.

Ve bunlara bağlı son husus; bugün İslâm dünyası kendi içinde renk atmış, matlaşmış ve köhnemiş bir görüntü sergiliyor ve yıllardır bunun sıkıntısını çekiyor. Ferdî planda Müslümanlığı yaşayanlar var; ama topyekün şuurlu bir İslâm dünyası yok. Bu durumun düzelmesi için bir Hz. Musa, bir Hz. Harun gibi uğraşmak lazım. Aksine dışta kalır, bu yapının düzelmesi, salaha ermesi için bir gayrette bulunmaz, “Bana ne?” der gibisinden tavırlar içine girerseniz sizi hasım gören dünya tarafından bütün bütün dışlanırsınız ve kendi sonunuzu hazırlarsınız.

Bu çağ bencilliğe açık bir çağ, materyalist düşünce İslâm dünyasını işgal etmiş. Kimseyi inkisara ve yeise sevk etmemeli bu söylediklerim; sevk etmemeli, ama bu durumun üzüntüsünü de duyup bir an önce kendimize çeki düzen vermeye başlamalıyız. Heyecansızlık ve duyarsızlık çarpar bizleri sonra. İnsan bu tablo karşısında bence en azından şu civanmertliği yapmalıdır: Ellerini Rabbine kaldırmalı ve “Allahım günahlarımdan dolayı beni mahvetsen bile, ümmet-i Muhammed’i mahvetme!” diye dua etmeli ve kendinden, çoluk çocuğundan ziyade ümmet-i Muhammed’in felahını gönülden istemelidir; istemelidir ki mevcut perişaniyet ve derbederlik karşısında ızdırap duyduğunu izhar etmiş olsun.

Evet, yaşamak için değil, yaşatmak için yaşama bir mânâ taşır. Yoksa abes yer işgal eder ve bu dünyada boşu boşuna gölge yaparsınız. İnsanlığa bir faydamız yoksa bu dünyada ne diye duracağız ki? Bizim bu dünyadaki tavrımız askerin askerlik müddetince kışlada durması gibi olmalı; olmalı ve yaşadığı sürece de vazifesini eksiksiz yerine getirmeli. Vicdanına sık sık bakmalı, kendini sorgulamalı ve sormalı kendine: “Ben ne için duruyorum burada? Acaba beni bu dünyada tutan çoluk çocuk mu, mal mülk mü, makam mansıp mı? Yoksa Rabbim adına ruhumun heykelini dikmek mi?!”

Tevhid-Şirk Dengesi

Bazen elimde olmadan öyle şeyler kafama takılıyor ki kendi kendime “Beyhude havanda su dövüyoruz” diyorum. Ben imana ve Kur’ân’a hizmet etmeyi hayatlarının gayesi bilenlere karşı ümidimi hep korudum. En yakın daireden en uzak dairede bulunan büyük küçük her ferdin bu örfâneye karınca kararınca iştirak edeceği kanaatimi muhafaza edegeldim. Girdikleri bu reh-i sevdadan ölünceye kadar vazgeçmeyeceklerini, peygamberlerle temsil edilen, ilâhî kitaplarla belirtilen esaslardan taviz vermeyeceklerini düşündüm. Fakat bazen oluyor ki etrafta İslâm’ın şeklinde, kalıbında takılıp kalmış, bir türlü onun ruhuna, özüne inemeyenlerin çokluğunu gördükçe ümidim tükenir gibi oluyor. Bu mevzuda yapılan tahşidatın hiçbir fayda sağlamadığını müşâhede edince kahroluyor ve “Acaba Cenâb-ı Hak dinine hizmet etmeyi bizlere müyesser kılmayacak mı?” diye kendi kendime soruyorum. O’nun dinine hizmet etmeyi istemek belki hakkımız değil, ama O’na hizmet etmek için liyakat kazanmak ve onu korumak vazifemiz. Evet, çok küçük, cüz’î bir hâdise çok dokunuyor bana, onu bir tefessüh etme başlangıcı gibi görüyorum.

Hemen her gün ve her fırsatta defalarca söyledim, bir kere daha tekrar etmek istiyorum; insan kim olursa olsun yapılan, kazanılan, başarılan şeyleri kat’iyen kendisine mâl etmemeli. Bu apaçık bir şirktir. İnsan bunları kendisine mâl etmekle aslında hem kendisini hem de yapılan, kazanılan şeyleri esas kuvvetinden, o kuvvetin kaynağından koparmış olur. Kuvvet kaynağından kopan o şeyler bu defa kendi kuvvet zeminine dikilir ki o zeminin kuvve-i imbatiyesi onları büyütmeye kâfi değildir. Onlar ancak لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ kuvve-i imbatiyesinde boy atar ve gelişir. İnsanların sun’î, yapmacık müdahaleleri ise onları kurutur. Onun için kat’iyen “ben” dememeli, “yaptım” dememeli, Allah’ın kudretiyle olan şeylere sahip çıkmamalı. Bu türlü şeyler kazaen aklına geldiğinde hemen istiğfar etmeli: “Yâ Rabbi! Her fiili yaratan Sensin. Ben onu nefsime nispet eder gibi oldum, bir bulut gibi kafamdan geçti. Bununla Sana şirk koştum. Eğer Sen de ona şirk diyorsan ben muvakkaten dahi olsa müşrik oldum. Sana sığınırım. اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ أَنْ أُشْرِكَ بِكَ شَيْئًا وَأَنَا أَعْلَمُ ، وَأَسْتَغْفِرُكَ بِمَا لَا أَعْلَمُ “Allahım, bilerek bir şeyi şirk koşmaktan Sana sığınırım. Bilmeden yaptıklarım için de Senden bağışlanma dilerim.”7

Evet, bazı başarıların, yapılıp edilen şeylerin nefse nispet edilmek suretiyle çürütüldüğü, karartıldığı, renk attırıldığı ve tozlu dumanlı hâle getirildiği kanaatindeyim. İşte bunlar çoğu zaman zıpkın gibi sineme saplanıyor. “Aman Allahım! Ne deniliyor, ne yapılıyor?” diyorum. Tevhid derken, onun bayraktarlığını yaparken acaba şirke mi giriliyor, endişesini atamıyorum zihnimden. Bu türlü yaklaşımlar melâike-i kiramın, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve evliya-yı izamın ruhlarını rencide ediyordur gibi geliyor bana. Bunlarla benim gibi mübtedi bir adamın bile bir gece uykusu kaçıyorsa; benim gibi bir adam bile bencillikten, egoizmadan, gururdan, çalımdan rahatsızlık duyuyorsa; her şeyini Allah’a vermiş, Allah’ta fâni olmuş, Allah’ta görmüş, Allah’ta bilmiş bu insanlar, şirkten, küfürden tiksindikleri gibi tiksinti duyarlar bunlardan. Ehlullah’ın tiksinti duyduğu bir hareket ise iflah olmaz.

Şimdilerde genel kültürümüze o kadar çok aykırılıklar var ki bunları ifadede zorlanıyorum. Aslında Türk milleti tarih boyunca kendi kültürüne, inancına, örf ve âdetine ters şeylere karşı direnç göstermiş bir millettir. Fakat şimdilerde asimilasyona açık gibi geliyor bana. Çin’e, Maçin’e, Japonya’ya giden birisi beş altı ay sonra neredeyse Çinli, Maçinli, Japon gibi çıkıyor karşınıza.

Hâlbuki bağımlı olan bir insan, müstakil ve hür insan gibi hizmet edemez. Bağımlılığınız ne kadar çoksa hürriyetiniz o kadar elinizden gitmiş demektir. Bir mü’min hiçbir şeyin bağımlısı olamaz/olmamalı. Yeme içme gibi tabiî, zarurî ihtiyaçların bile bağımlısı olamaz. Yiyeceklerini kifaf-ı nefs miktarınca yer.

Yuva insanın zarurî bir ihtiyacıdır. O yuvada eş, olmazsa olmaz hayat arkadaşıdır. Ahirete giden yolda yol arkadaşımızdır bizim o. Bazen biz yolda yürürken kubbedeki taşlar gibi kol kola, omuz omuza dayanırız. Ama yuvaperest değiliz. Öyle olursa bağımlı hâle gelir insan. İstenilen performansı koyamaz ortaya, gereken aktiviteyi gösteremez. Bağımlılık aslında ruh yapısındaki zaafın ifadesidir, bir boşluktur o. İnsan icabında eşi de olsa, annesi babası da olsa –bunların hukukuna riayetin yanında– hürr-ü mutlak olduğunu ifade etmeli. “Ben sadece Allah’ın kuluyum!” demeli. Allah’ın kulu O’nun emir ve yasakları haricinde hiçbir kayıtla mukayyet değildir.

Bunlar bizim genel kültürümüzün tezahürleridir. Bir başka yerde bulunmakla başkalaşıyorsak şayet, daha değişik bir yerde daha değişik bir başkalaşma ihtimali de vardır. Yani bir çeşit başkalaşan her türlü başkalaşabilir. Asimilasyona gelince o kuyûttur (kayıtlar, bağlılıklar), takyittir (kayıt altına girme). Takyitlerle mukayyet olan insan hür değildir, esirdir o. Esir olan ise Allah’a tam mânâsıyla kul olamaz.

Bütün bunlar, müşâhedelerimden sızan şeyler. Bazen kan gibi damlıyor içime, bazen de bir iğne gibi batıyor kalbime. Rahatsız oluyorum tavırdan, referanstan, mimikten, bakışlardan, Allah’ı sadece dudaklarla söylemekten, gönülden gelmeyen seslerden, ses adına ortaya çıkan hırıltılardan. Gerçi “Herkes yahşi ben yaman. Herkes buğday ben saman” prensibim; ama nasılsa yine de göz yaman şeylere ilişiyor. Bence Müslümanlığı yaşıyorsak onu Allah’ın istediği tarzda yaşamamız lazım.

Evet, إِنَّمَۤا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ “Muhakkak ki mallarınız ve evlatlarınız sizin için imtihandır.”8 İmtihan... Bu dünyada kaybeden anne babalar ve evlatlar var; kazanan anne babalar ve evlatlar var. Kazanan toplum var, kaybeden toplum var. Kazanan mücahit var, kaybeden mücahit var. Kazanan muhacir var, kaybeden muhacir var. Bir ibtila, bir imtihan. Değişmeye gelince, biz değişirsek, seyr ü sülûk-i ruhanîde değişen insanlar gibi değişmeliyiz. Bizim için başka türlü değişme olmaz/olmamalı. Başka türlü değişme dönekliktir, Kur’ân’dan mülhem ifadesiyle “tezebzüb”tür. Bir oraya, bir buraya dönme; bu, münafıkça bir davranıştır. Yalnızca bir kere değişmeli insan. Bundan sonraki her değişim bir adım daha O’na yaklaşma şeklinde olmalı. “Ben boynu tasmalı, O’nun azad kabul etmez kölesiyim.” demeli. Eğer insanın bir kıymeti varsa, buradadır zaten.

Evet, zaman ahir zaman. Zuhur eden de alâmât. Medet yâ Rab!

Yitirilen Yürek

Problemler

Bazen hayatınızın gayesi edindiğiniz, hayat programınızı ona göre ayarladığınız meselelerle alâkalı ciddî denebilecek ölçülerde problemlerle karşı karşıya kalıyor ve hemen gerekli tavrı alıyorsunuz. Ama bazen oluyor ki sizin o problemlere bakış açınız ve duruşunuzla en yakın çevrenizdeki insanların bakışı ve duruşu arasında seradan Süreyya’ya kadar fark oluyor. Siz geceyi gündüze katıp o problemlere çözüm ararken etrafınızda hiç beyin sancısı yaşamayan, sen ağlarken gülebilen insanları görüyor; görüyor ve kahroluyorsunuz. “Neden böyle yaparlar, neden böyle düşünürler?” diye kendi kendinizi yiyip bitiriyorsunuz.

Aslında hepimiz imtihan oluyoruz. Duyarlılığımız ile de duyarsızlığımız ile de. Asıl beni bu düşüncelere iten problemlere gelince, onlar, kaderin hükmünü icra ettiği yolda ya çözüme kavuşuyor ya da çözümsüzlüğe mahkûm oluyor. Evet, her şey O’nun elinde. Zaman O’nun elinde, mekân O’nun elinde ve hüküm sadece O’na ait. Olan ve olmayan her şey O’nun meşîetinin eseri. Sebeplere gelince hiç ehemmiyeti yok denecek kadar bir role sahipler.

Evet, bazen öyle hâdiselerle karşılaşıyorum ki “Kolum kopsaydı da bunu duymasaydım!”, “Allah benim canımı alsaydı da bunu görmeseydim!” diyorum. Belki bazılarınıza garip gelir; ama ben bunu derken çok rahatım. Çünkü benim dünyada bulunuş gayem bu. Dert edindiğim şeylerde bir tıkanıklık olduktan sonra ben yaşamışım yaşamamışım, yatmışım kalkmışım, sıhhatliymişim hastaymışım hiç umurumda değil. Zira ne kadar küçük olursa olsun tıkanıklıkları yakın veya uzak gelecekte bozgunlara sebebiyet verebilecek şeyler olarak görüyorum ben.

Bozgun

Bozgun deyip geçmeyin. Bir milletin kaderini değiştirir bozgunlar. Meselâ, Viyana önlerinde yaşadığımız bozgun… Kaç defa kendi kendime söylenmişimdir; “Keşke! Viyana’da Osmanlı’ya bozgunu yaşatan askerlerin hepsi Merzifonlu ile beraber kollarını kanatlarını verselerdi, lime lime doğransalardı da Türk milletini bozgun ile tanıştırmasalardı; ona bozguna uğrama nedir duyurmasalardı o askerler.” Çünkü o vakte kadar bu millet bozgun nedir bilmiyordu. Çanakkale’dekiler gibi davranmalıydılar: “Mermim yok, topum yok; ama süngüm var, tüfeğimin dipçiği var ya!” demeliydiler. Zira böyle kader-denk noktalarında “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe…” felsefesi ile hareket edilir. Ama ne Merzifonlu ne de askerler bu firaseti gösterebildiler.

Bence, günümüzde karşı karşıya kaldığımız problemlere küçük veya büyük, bugün veya yarın bu türlü bozgunlara öncülük edecek şeyler olarak bakmalı ve ona göre tavır almalı. Onların çözümü uğrunda her şeyi göze alacak bir yüreğe sahip olmalı. Yoksa bana göre o yüreği taşımamalı. Zira o yürek değil, bir et parçasından ibarettir.

Bana diyebilirsiniz burada; “Bu türlü oldukça sert sayılabilecek şekilde insanları sorgulamaya hakkın var mı?” İtiraf edeyim ki bu sorunun cevabını bilmiyorum. Ama ben kendi ölçümü ortaya koyuyor, o ölçümle yaşamaya gayret ediyor ve onu sizinle paylaşmak istiyorum. Daha önce söylediğim gibi, dert edindiğim şeylerin ötesinde başka türlü düşüncelere yer vermeyen bir inancım, kanaatim ve felsefem var. Bu felsefe benim benliğime hâkim ve tabir caizse benliğimi o yönlendiriyor. Beynimdeki nöronlar, kalbim, hislerim hep onun emrinde. Gözümde başka bir sevda yok yani.

Bir misal vereyim: Benim babama, anneme ne kadar büyük saygım olduğunu herkes bilir. Mevizeler hariç babamın yanında konuştuğum cümleler sayılıdır. Doğru veya yanlış; ama yetiştiğim muhitteki babaya saygının gereği olarak yaptım ben bunu. Babamın da annemin de gölgelerine ayağımı basmamışımdır. Fakat dert edindiğim meselelere ait bir tıkanıklık karşısında, annemin babamın şahsî dertleri ve üzüntüleri bana çok küçük gelir.

Ne Yapmalı?

Bu açıdan varlık gayesi olarak belirlediğiniz şeyleri duyma, hissetme çok önemlidir. Vatanım, milletim, devletim, dinim ve insanlık adına bir şey yapabiliyorsam, dünyada yaşamamın bir anlamı vardır, yoksa “Abes yaşıyorum” demeli, diyebilmeli insan. İşte bu felsefeye sahip olduğum için belki bu türlü sorgulamalar içine giriyorum.

“Her şey O’nun elinde. Sebeplere gelince hiç ehemmiyeti yok denecek kadar bir role sahipler.” dedim yukarıda. Bu doğru, ama bu demek değildir ki sebeplere hiç riayet etmeyelim, atasözünde ifade edildiği gibi; “Saldım çayıra, Mevlâm kayıra!” felsefesi ile hareket edelim. Elbette hayır. Çünkü insanlar akıllarının erdiği, güçlerinin yettiği kadarıyla sebeplere riayet etmekle mükelleftirler. Bir başka ifade ile; ne kadarına akılları eriyor ve ne kadarına güçleri yetiyorsa o kadarını kullanmakla mükelleftirler. Aklının erdiği, gücünün yettiği sahada sebepleri kullanmamışsa insan sorumlu olur.

Ama burada ben bir açmazla karşı karşıyayım. Acaba insanlar problemlerin çözümü için hakikaten güçlerinin yettiği, akıllarının erdiği bütün sebepleri kullandılar mı? Eğer kullanmadılarsa iki vebali var bunun: Bir, Allah’ın sebepleri vaz’ediş hikmetine aykırı hareket ediyorlar. İki, akidemiz açısından sebeplere riayet etmeme cebriliktir ki bunun dalalet olduğunda şüphe yok. Bundan dolayı “Şunu da yapabilirdik, bunu da yapabilirdik…” dendiğinde sebeplere tam anlamıyla riayet etmediğimiz kanaati hâsıl oluyor bende. Şahsî, küçük meselelerimize kafalarımızı zorladığımız, onlara çareler aradığımız kadar, bu meselelere çare bulmak için beyin sancısı yaşamadığımız ortaya çıkıyor. Hâlbuki burada hiçbir şeyi fevt etmemek, arkada “keşke” diyecek bir boşluk bırakmamak lazım.

Hâsılı, şu soruyu sormalı herkes kendine: “Nerede ve nasıl bir problem olursa olsun, onu çözüme kavuşturmak için âdeta burnumdan kan gelircesine bütün gayretimi ortaya koydum mu?” Bu içtihat mahallinde vazifemi yaptım mı? Malûm “içtihad” insanın takatini sonuna kadar kullanması demektir. “İçtihad” kelimesi “cühd” kökünden gelir. Anlamı itibarıyla “cühd” ise “cehd” gibi sadece maddî gücü kullanmayı değil; malik olduğu his, duygu, düşünce gibi insanın mânevî cephesinde bulunan her şeyi içine alır.

Bu fasılda zikredilebilecek üçüncü husus “dua”dır. Bir Müslüman’ın en güçlü, en vurucu özelliği Allah’a olan teveccühü, tazarruu ve niyazıdır. Rabb’i karşısında kusurlarını idrak etmesi, nefsini sorgulaması ve kendini istiğfara salmasıdır. Kur’ân; وَمَۤا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ buyuruyor. Yani; “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir. Allah işlediklerinizin birçoğunu affeder.”9 Demek başımıza musibet televvünlü ne gelirse gelsin bu bizim kendi elimizle yaptığımız şeylerden dolayıdır. Burada en önemli nokta, insanın kendini problemlerin kaynağı görmesidir. Çünkü bir insan; “Bu problem benim kusurumdan kaynaklandı.” demiyor, hâdiselere bu perspektiften bakmıyor, bakamıyorsa Allah’a tazarru ve niyazda bulunmaz. Onun için bir yerde falso olduğunda oradakiler bu falsoyu kendi günahlarına bağlayacak kadar basiretli davranmalılar; davranmalılar ve hemen ellerindeki en önemli koza yani duaya, tazarruya, niyaza koşmalılar.

Evet, yapılan işlerin ahenkli gidebilmesi, meyelân-ı hayrın (hayırlara meyil) sürekli güçlendirilmesi için her işin başında, ortasında, sonunda Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunmak şarttır. Belki bu çerçevede hayatının yarısı münacatla geçmelidir. Mevcut çıkmazlar, açmazlar, problemler karşısında “Benim yüzümden oldu.” deyip sabahlara kadar başını secdeye koyup tevbe ve istiğfar etmek icap eder. Bir gün yetmezse ertesi gün bir daha, ertesi gün bir daha...

Bütün bunlar hiç yapılmıyor mu? Yapılmıyor dersem suizan etmiş olurum. Ama yapılıyor demeye de cesaret edemiyorum; edemiyorum çünkü inandırıcı bir tablo göremiyorum. Genel tavırlar yapılıyor hissini uyarmıyor üzerimde. Aslında bunu daha geniş açıdan ele aldığımda âlem-i İslâm için de aynı şeyi düşünüyorum ben.

Gördüğünüz gibi benim derdim, açmazlarım, problemlerim, en yakınımdan İslâm âlemine uzanan çizgide yakın ve uzak çevrem karşısındaki mülâhazalarım, düşüncelerim, endişelerim bunlar. Suizanna girmemeye çalışarak meselenin içinden sıyrılmaya çalışıyorum. Yeise kapılmıyorum. Etrafıma hep ümit neşideleri, ümit kasideleri söylüyorum. Fakat beri taraftan da bu düşünce ve endişelerden kendimi alamıyorum.

Yeis Yok!

Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun,

Ümmide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Âkif böyle söylemiş, ben de aynı şeyleri söylesem rencide olur musunuz?

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.

.......

Ey dipdiri meyyit! İki el bir baş içindir

Davransana... Eller de senin, baş da senindir!

......

Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?

Hâsılı; “Benim yüzümden oldu.” diyecek yürekli insanlar istiyor. Kafdağı’nın arkasında Ankâ kuşuna bir şey olmuş; “Benim yüzümden oldu.” diyecek. Oysaki ne Kafdağı var, ne de Ankâ... Bu, Müslümanların yitirdiği yürektir.

Enaniyet ve Aidiyet Hisleri

Bediüzzaman Hazretleri işlenecek günahlarla insanda var olan bazı latîfelerin söneceğinden veya öleceğinden bahsederek Lem’alar’da şöyle der: “Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve latîfeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı hâlde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o latîfe, bir saç kadar bir sıklete, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hatta bazen söner ve ölür.”10

Her latîfenin bir gaye-i hilkati vardır. Hilkat gayesine uygun biçimde o latîfenin kullanılmaması elbette onun dumûra uğramasına veya ölmesine neden olacaktır. Burada işin en önemli noktası, söz konusu latîfelerin tekrar dirilip dirilmeyeceği veya daha doğru bir tabirle Allah tarafından tekrar diriltilip diriltilmeyeceğidir. Kanaatim o ki, eğer Allah’ın fevkalâdeden bir lütfu ve inayeti olmazsa onların tekrar dirilmeyeceği ve diriltilmeyeceğidir. Bu açıdan Bediüzzaman’ın, Lem’alar’daki aynı yazının devamında söylediği “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork; bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letaiflerini onda batırma!”11 nasihatine kulak kesilmek gerek.

Ancak iman başta olmak üzere mârifetullah, muhabbetullah, mehafetullah ve zevk-i ruhanîye erip, hakikat yolcusu insanın asıl hedefi olan rıza-yı ilâhîye ulaşabilmesi adına verilmiş olan latîfeler eğer küfür ve dalaletle ölüyor ve bir daha dirilmiyorsa, sonradan hidayete eren insanlar hiçbir yere varamazlar. Oysaki, mühtediler içinde seyr ü sülûkta nice mertebeleri katetmiş insanlardan söz etmek mümkün olduğu gibi, cahiliyye insanlarından mucize denilebilecek bir toplum da çıkmıştır. Demek burada Allah’ın hususî bir iltifatı, fevkalâde bir inayeti var.

Bizim hamuru Müslümanlıkla yoğrulmuş insanlar olarak, inayete güvenmekle beraber, irademizi esas alarak davranışlarımızı ayarlamamız gerekir. Zira âdet-i ilâhî günahlara girme durumunda o latîfelerin sönmesini ve ölmesini netice veriyor.

Bu çerçevede iki önemli tehlikeye dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Çoklarımızın içki, kumar, hırsızlık türü günahlar kategorisi içine girmediği için belki dikkat etmediği; ama işin aslına bakılırsa birçok latîfelerin ölmesine neden olan iki yanlış histir bunlar. Aslında ikisini bir başlık altında da toplayabiliriz: Enaniyet. Ama biri şahsî enaniyet, ikincisi yaptığı yararlı işlerle başarılı gözüken ve halk nezdinde öyle kabullenilen bir cemaate mensup ve ait olmanın verdiği cemaat enaniyeti.

Birincisi, şahsî enaniyet. Şahsî enaniyet az veya çok, küllî veya cüz’i herkeste vardır. Günümüzdeki Kur’ân mesleği, Bediüzzaman Hazretlerinin enfes tespitleri içinde acz, fakr, ihtiyaç, şevk, şükr, tefekkür ve şefkat gibi umdeler üzerine müessestir.12 Bu hasselerin her biri bir bütünün parçaları olmasının yanı sıra, aynı zamanda birbirinin lazımıdır. Dolayısıyla zincirde halka veya halkalar eksik kalacak ve insan kâmil mertebeye hiçbir zaman çıkamayacaktır. Şimdi hem bu halka içinde bulunup hem bu Kur’ân mesleğine intisap edip hem de onun gereklerini bilmeme ve kurallarını uygulamama, insanı farkına varmadan daireden uzaklaştırır. Onun için meslek kurallarını bilme ve onlara riayet etme, o meslekte başarılı olmanın yegane yoludur.

Evet, benlikte öyle bir özellik var ki, insanı merkezden, kendisinden uzaklaştırır, مَنِ اتَّخَذَ إِلٰهَهُ هَوٰيهُ “…kendi heva ve heveslerini Tanrı edinen kimse...”13 sırrınca anlatılan derekeye düşürür. Sadece kendini, kendi yaptıklarını beğenen bir seviyeye, daha doğrusu böyle bir seviyesizliğe düşürür insanı. Bazen de başkalarının güzel yaptıkları şeyleri, sırf kendisi yapmadığı için çirkin bulur böyleleri.

İkincisi ise, bir cemaate mensup olmanın verdiği bir başka türlü enaniyet. Çok açık ve net bir ifade ile “Kahramanlar yaratan bir ırkın ahfadıyız”a bedel, “Dünyanın dört bir yanında eğitim öğretim faaliyetleri ile ülkemizin adını bayraklaştıran, saadet asrı hariç İslâm ve belki de insanlık tarihi boyunca eşi menendi görülmemiş bir hızla faaliyet alanını genişleten, insanlığın geleceği adına asırlardır ihmal edilen ahlâkî temelleri atan bir hareketin gönüllü fertleriyiz.” şeklinde bir yaklaşım. Hâlbuki bizleri bu yola hidayet eden de, o yolları lütuf ve ihsan eden de sadece Cenâb-ı Hak. M. Âkif’in deyişi ile, bugün biz neye malik isek hepsi O’nun vergisi ve biz sadece O’na medyûnuz. Üstad Hazretleri ne güzel söyler: “Bilmeyerek bu yolda istihdam ediliyoruz.”14 Kendisini sorguladığı bir başka yerde; “Hem deme ki ‘Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.’ Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memer olursun. Hem deme ki, ‘Halk içinde ben intihap edildim. Bu meyveler benimle gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.’ ”15 Aynı hakikati diğer bir misal içinde şöyle anlatır: “Hem nasıl ki yeryüzünde bulunan parlak şeylerin, güneşin akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıkların, ziyanın lem’alarıyla parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar yine hayalî güneşçiklere aynalık etmeleri bilbedâhe gösteriyor ki, o lem’alar, yüksek bir tek güneşin cilve-i in’ikâsıdırlar.”16 Yani senin güneşle irtibatın budur. Güneşe müteveccih olman ondandır diyor. Yirmi Altıncı Söz’de de “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma, إِنَّ اللّٰهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubûdiyetini, geçen nimetlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farîze-i hilkat ve netice-i sanat bil, ucb ve riyadan kurtul.”17 diyor.

Evet, bu zât, –hâşâ– “estağfirullah”a yatırım yapmıyor, kendine nasıl bakıyorsa öyle konuşuyor, mazhariyeti söylemiyor, hatta ona memerriyet diyor. Kendini vahdet-i vücutçulardan farklı olarak bir ayna misali tecellîgâh olarak görüyor. Onlar malûm, tüm varlığı cansız akisler olarak kabullenir. Camî gibi bazıları açıktan açığa evham ve hayalat der varlığa. Yani bakış açınıza göre değişiyor eşyanın mahiyeti. Netice itibarıyla insanın bu şekilde bakması lazım kendine. Hâlbuki biz tam aksini yapıyoruz, Cenâb-ı Hak lütfediyor, biz kendimize mâl ederek söylüyoruz. Ve bazen meseleyi, karşı tarafı aldatmak için inşaallah ile, maşaallah ile süslüyor ve besliyoruz. Bunlar da riyanın koruyucu serası, mahfazası, kabuğu oluyor. Bana göre bu Allah adına yapılan gizli bir saygısızlık. Yani “Ben yaptım, ben ettim…” deme açık, “Allah’ın izniyle, inşallah, maşallah…” gibi koruyucu seralar içinde konuşma tarzı da gizli saygısızlık. Tabiî bunlar gerçekten kalbde yer bulmayıp, sadece dilin ucundan zahiri kurtarmak için söylenen sözlerse.

Bu açıdan Kur’ân dairesi içinde bulunan herkes ciddî bir tehlike sath-ı mailinde bulunuyor. Onun için herkesin bir muhasebe ve murakabe ile nefsin oynadığı bu oyundan sıyrılması, bunun için de başkaları ile konuşurken, kendi kendine düşünürken, yazarken, çizerken hâsılı sürekli O’nun kudretini, O’nun inayetini, O’nun riayetini, O’nun hıfzını, O’nun kelaetini, O’nun vekâletini öne çıkarması lazım.

Evet, ferdî enaniyet, cemaat enaniyetine inzimam edince kırılmaz bir hâl alıyor. Aslında herkesin malûmu olduğu üzere eserlerde “ene”(ben)yi kırmak için “nahnu (biz)”ye müracaat etmek tavsiye ediliyor.18 Ama burada “nahnu” da işe yaramıyor. Onun için “nahnu”yu da aşıp “Hüve”(O)ye sarılmak gerektiğine inanıyorum. Zira, hepimizin sürekli rehabilitasyona, nasihate; bu ölçüleri zihnimizde canlı tutmaya ihtiyacımız var. Harun Reşid’in defalarca Fuzayl b. Iyâz’ın dizlerinin dibinde hıçkıra hıçkıra ağladığını biliyoruz biz. Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin İzz b. Abdüsselâm’ın dizlerinin dibine kapanıp ağlaması da az değildir. Ya Zembilli’nin yanında hıçkırıklara boğulan koca sultan Yavuz Selim’e ne demeli…

Evet, وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰى خَطَرٍ عَظِيمٍ deniliyor hadiste. Yani “...İhlâsa erenlere gelince, onlar da büyük tehlike içindedir.”19 Menkıbe kitaplarında anlatılır, Hz. Musa, Cenâb-ı Hakk’a diyor ki; “Yâ Rabbi! Hayret ediyorum, Sana gelmiş, ulaşmış insanlar nasıl oluyor da başka mülâhazalara kapılıyorlar.” “Yâ Musa!” diyor Cenâb-ı Hak; “Onlar Bana gelip ulaşanlar değil, yoldakiler.” Allah hepimizi muhlisîn basamağını da aşıp muhlas olanlar, yani ihlâsa erdirilmişler zümresine ilhak eylesin.

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ الْوَرِعِينَ الزَّاهِدِينَ الْمُقَرَّبِينَ الرَّاضِينَ الْمَرْضِيِّينَ الصَّافِينَ الْمُحِبِّينَ الْمَحْبُوبِينَ.

Mebdede Yenilik, Müntehada Derinlik

Hemen her hareket, her cereyan mebde’de saflığı ve duruluğuyla, münteha’da da kemmî derinlikleriyle tarih boyunca tekerrür edegelmiştir. Sahabi saflığı ve duruluğu bu çizgide gösterilebilecek en iyi misaldir. İslâm tarihinin ilerleyen dönemlerinde hemen her alanda tecdit hareketleri olmuştur; ama ne devlet yapısı ne mektep medrese sistemi ne de değişik düşünce ekolleri bakımından İslâm’ın o ilk dönemine ait safvet ve duruluk yakalanamamıştır. Belki gönül hayatının yoğun olarak yaşandığı tekye ve zaviyelerde kısmen bu safvet duyulmuş olabilir.

Mebde’de insanlar içtenlik ve candanlıklarından olsa gerek genelde boşluklarının farkındadırlar. Kendi güç ve kuvvetlerine güvenmezler, dayanmazlar, onlara bağlı olarak iş görmezler. Boşluklarını sadece Cenâb-ı Hakk’ın nâmütenâhî kudreti ve kuvvetiyle doldurmaya çalışırlar. “Kudret-i Nâmütenâhî”ye sonsuz itimatları, güvenleri vardır. Bu birinci husus...

İkinci bir husus olarak, din adına her şeyi başta duyuyor olmanın orijinalitesi vardır onlarda. Yenidir her şey onlar için; meselâ Kur’ân, yenidir. Dolayısıyla o yenilik bir şekilde onların hayatına akseder. Eski düşünceler, inançlar bu yenilik karşısında nakavt olmuştur. Artık farklı bir hayat yorumuna, dünyaya değişik bir bakış açısına sahiptirler. Her şeye o gözlükle bakarlar. Allah’ın kâinat düzeninde kendisini bu şekilde ifade ettiğini ilk defa duyar ve hissederler. “Bak biz bunları hiç düşünmemiştik!” der ve kendilerinden geçerler. Sonra da uzun zaman bu duyuş ve hissedişin neşvesini yaşarlar.

Üçüncü husus insibağdır. Değişik vesilelerle arz ettiğim bu insibağ, “Huzur-u risalet-penâhî”de oturanların ancak anlayabileceği, hissedebileceği ve hakikî mânâ ve muhtevasıyla yine ancak onların anlatabileceği bir keyfiyettir. Ona ister mücerred huzurda bulunma deyin, ister teveccüh deyin, isterseniz nazar deyin –ki bu daha ziyade sofîlerin iç, vicdanî sezişlerinin karşılığıdır ve bana uygun gelen mânâ da budur– bugünkü Müslümanların mahrum olduğu bir özelliktir bu.

Hâsılı, mebde’deki insanlar her an bir mâide-i semaviyenin yere konduğuna şahit olur, kabiliyetleri nisbetinde o sofradan istifade ederler ve o istifadelerini hemen tavırlarına aksettirirler. Yerinde bir teşbih olur mu bilemiyorum; ama hani bilim kurgu filmlerinde birisi bir şey yiyor ve hemen ardından birden mahiyet değişikliğine uğruyor, aynen öyle bu semavî mâideye el uzatan herkes birdenbire iç yapısı itibarıyla bir mahiyet değişikliğine uğruyor; potansiyel insan olmadan hakikî insan olmaya yükseliyor; duyguları ve düşünceleri inkişaf ediyor.

Meseleye bu zaviyeden bakınca mebde’deki insanlar çok şanslı; şanslı çünkü hemen her gün o güne kadar bilmedikleri, akıl ve vicdanlarının da reddedemeyeceği, orijinal ve sürpriz şeylerle karşı karşıya kalıyorlar. Meselâ semadan bir haberin gelmesi, sürpriz bir hâdise onlara göre. Biz hâlâ sırrını kavramış değiliz; bizim gibi etten kemikten bir insanın semalar ötesi, ötelerin de ötesi varlıklarla münasebete geçmesini, bir yönüyle kelâm teatisinde bulunmasını; “Şöyle dedim, şöyle dedi; şöyle istedim, şöyle cevap verdi…” demesi. Bunları anlayabilmiş değiliz henüz.

Şöyle düşünün, o güne kadar ne sözlerinde, ne tavırlarında, ne de davranışlarında, olduğunun dışında bir şey görmedikleri bir insan, Allah hakkında diyor ki; “O isimleri ve sıfatlarıyla muhattır, zâtıyla ihata edilemez. Bu sebeple O’nun âsârını düşünün, ef’âli üzerinde i’mal-i fikir edin; ama Zât’ı hususunda düşünmeyin. Çünkü mütenahi bir varlık nâmütenâhiyi idrak edemez.” Bunlar, ulûhiyet meselesine put ve putperestlik perspektifinden bakmış insanlar için o kadar orijinal şeyler ki. Hatta tek başına bir “nâmütenâhî” sözü bile fevkalâde orijinal onlar için.

“Allah’ın binlerce ismi vardır. Bu binlere binler daha ilave etsek ve ardından O’nu yâd etsek yine O’nun namına bir şey söylemiş olamayız.” Meselâ bunun lâl-i güher-i Nebevî’den bir söz olduğunu, onların önlerine inciler, mercanlar gibi saçıldığını hayal edin. Gören gözleri kamaşır, başları döner onların. Ben şahsen cahiliyye yaşamamış insanların bu sözlerdeki orijinalliği sezeceğine ihtimal vermiyorum.

Bir başka örnek de ezandır. Ezan onların bildikleri kelimelerden oluşuyor; ama o kelimeler böylesine yerli yerinde hiç ifade edilmemiş. “Allahu Ekber (Allah büyüktür, büyüklük O’na mahsustur. Şehadet ederim ki O, Ma’bûd-u bi’l-hak ve Maksûd-u bi’l-istihkaktır.)” Öyle bir yenilik ki bu, işte bu yenilik onların ruhlarına siniyor; siniyor ve bu mülâhazalarla camiye koşuyorlar.

Bu defa camide imamın arkasında yeni, esrarengiz şeyler duyuyor ve hissediyorlar. Tahiyyat öyle, selâm öyle. Tabir caizse her gün semadan bir sofra-i cedide iniyor, o sofradan istifade ediyor, yepyeni, terütaze hislerle, fevkalâde zinde ruhlarla, yeniliğe doymuş, ülfetten fersah fersah uzak bir hâletle evlerine dönüyorlar. Ve bu vetire burada bitmiyor, hiç son bulmuyor. Ertesi gün yine semavî yepyeni sofralar onları bekliyor.

Bakın Ümmü Eymen Validemize; Hz. Üsame’nin annesi, Resûlullah’ın hizmetini gören mübarek bir kadın. “İnsanlığın İftihar Tablosu”nun ahirete irtihalinden sonra Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer onu ziyarete gidiyorlar. Görüyorlar ki Ümmü Eymen ağlıyor. Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefatından dolayı ağladığını zannedip teselli etmeye başlıyorlar. Ümmü Eymen onların sözünü keserek diyor ki; “O’nun vefatıyla vahiy kesildi, vahyin bereketinden mahrum kaldık, ben ona ağlıyorum.”20 Basiretli kadın... Şimdi her gün, her zaman önünüze inen böyle bir sofranın kesilmesine nasıl ağlamayacaksınız ki?

İnsibağa gelince; peygamberlik daire-i kudsiyesine mahsus bir şey o. Bu yüzden onun kendi ulviyet ve enginliği içinde kabullenilmesi; müteâl (aşkın) olduğunun, dolayısıyla ulaşılmazlığının idrakinde olunması gerektiğine inanıyorum. Bununla beraber şunu ilave edelim; peygamber olmayan insanların da insibağları vardır. Meselâ, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin, Zeynelabidin Hazretleri... Hemen hepsinin huzurunun kendine göre bir insibağı vardır. Ebû Hanife Hazretlerinin ya da Bediüzzaman’ın huzurunda oturma imkânı olsaydı, huzurun insana ifaza ettiği insibağın, sizin çehrenize uhrevîlik adına çaldığı boyanın ne demek olduğunu, sizi uhrevîlik adına nasıl plâstize ettiğini görecektiniz, duyacaktınız. İç âleminizde meydana gelen değişikler itibarıyla belki de kendi kendinize hayranlık duyacaktınız.

Evet mebde’ye geri dönelim. Bana göre her mebde’de aynı şey vardır. Bundan seksen yıl öncesini düşünün. İslâm yeni bir ses ve solukla, yeni bir felsefe ve mantıkla anlatılmaya başlanmış. İnsanlar birilerinin etrafında halelenmiş. Sahabe misal ak alınlı, aydınlık yüzlü, gönül insanları hayatlarını koymuş bu işe. İleriye matuf, şahısları adına değil; ama din adına, bir kısım beklentileri olmuş.

“Yakinim var ki; istikbal semavât u zemîn-i Asya-bâ/Hem olur teslim yed-i beyzâ-yı İslâm’a”,21 “Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür sadâ İslâm’ın sadâsı olacaktır.”22 gibi sözler onların beklentilerini körüklemiş. Bir beklenti, bir ümit cemaati olmuşlar. Müjdesini, beşaretini aldıkları “Allah’ın adının her tarafa duyurulması” hakikati adına her gün güneşin doğuşuyla farklı şeyler hissetmişler. Bir katrede, bir reşhada beklentilerini görmeye, hissetmeye, küçükte büyüğü okumaya çalışmış, basit sözlerde büyük mânâlar aramışlar. Büyüklüğü ve kerameti kendilerine ait, küçük mev’izeleri bile büyük hâle getirmişler. Onların ruh hâletlerini iyi bir psikolog değerlendirseydi veya mahir bir psikiyatrist, psikanaliz yapsaydı ruh portrelerini elvan elvan ortaya çıkartırdı. Başlarındaki zât vefat edince kimi inanamamış; kimileri de O’ndan sonra, yalancı dahi olsa çiçek açan her dikenli gülün arkasından koşmuşlar.

Fakat herkes de böyle yapmamış. Allah’ın yüce ve yüksek adının bütün dünyaya duyurulması beklentisi ve ümidi içinde olan bazıları bu uğurda vazife bildikleri şeyleri dur durak bilmeden yapmaya devam etmişler. Meselâ, “Bir yerde birisi vaaz ediyormuş.” diye her hafta çok uzaklardan, kilometrelerce yolu katederek o camiye koşanlar olmuş. Konuşan şahıs değilmiş önemli olan onlar için. “Bizim arkadaşlardan birisi varmış, vaaz ediyormuş, genç biriymiş.” deyip âdeta nefes almaya gelmişler oraya. Şahsen ben Kestane Pazarı Camii’nin avlusunu öyle görürdüm. Öğle namazı biterdi de ikindiye kadar sarmaş dolaş olma bitmezdi. Birbirlerine sarılırlar, el sıkışırlar ve hasret giderirlerdi âdeta. Ben de o tahta kulübeme çekilir, penceresinden temaşâ ederdim bu manzarayı. Bana da yeter ve artardı bu. Mebdede çalınan ve hemen tutan bir boya gibiydi bu manzara. Bir de bunun yanında bir boşalma zemini teşkil ederdi orası. O günkü insanlar belli bir derinliğe açılmaya hazırlardı. Ufukları derindi. Büyük şeylere dilbesteydiler. Yüksek mefkûreleri vardı. Her hareket, her kıpırdayıştan kendilerine göre çok büyük anlamlar çıkarıyorlardı.

Ayrı bir husus; güzellik paylaşması olurdu camide. Bakışlardaki anlamlılık bana çok tesir ederdi. Bazen o anlamlı bakışlar, tabir caizse bir matkap gibi içimi oyan o bakışlar bana daha önce planlamadığım çok şeyleri söylettirirdi. Âdeta “Şunu da de, bunu da söyle…” der gibi yüzüme bakarlardı. Tamamen onlara ait ve yine tamamen o döneme ait bir hususiyetti bu.

Bu sözlerim yadırganmamalı. Siz de bir yerde, yeni bir ruh ve heyecanla ciddî bir sorumluluk yüklenirseniz, Kafdağı’ndan daha ağır mesuliyetleri omuzlarsanız, yeniliği iliklerinize kadar duyarsanız, yeniliği duyan insanlarla yüz yüze gelirseniz, her gün birisine bir şey anlatma aşk, iştiyak ve şevkiyle canlı kalırsanız, “Acaba bu insanın gönlüne nasıl aksam, nasıl bir ışık olsam da kalbine damlasam!” mülâhazaları ile sabahlar ve akşamlarsanız, siz de böyle olursunuz.

Bu sözlerde bugünü tahkir yok. Çünkü bazı şeyler ancak onları meydana getiren şartların bütününün bir araya gelmesi ile gerçekleşir. Bu külliyet ve tamamiyet yoksa bu seviyeye ulaşmanız imkânsızdır. Nağmeleri sûzişîn, size elli defa konuşmasını öğretecek bir adamı alır kürsüye korsunuz, zaman öyle bir zaman, zemin öyle bir zemin, cemaat öyle bir cemaat değilse ve onlar öyle bir beklenti içinde değillerse hiçbir şey olmaz; olmaz çünkü balansı yapılmamış kalbler, hafife alıcı bakışlar, beklentisiz ruhlar kürsüdekinin ağzına diline fermuar vurmuştur. Dediğim gibi kimseyi ne tahkir ne de tezyif var burada. Sadece şartların bütünüyle meydana gelemeyebileceğini anlatmaya çalışıyorum. Eğer bu bir vaizin kerameti olsaydı, dün yaptığını bugün de yapardı da, olur biterdi.

Şimdi günümüzün şartlarına göre yeni yollar bulmak gerekiyor. Belki bugüne kadar bildiğimiz sabâyı, hicazı, rastı değiştirmemiz, kim bilir belki de günümüz insanının genel hissiyatını nazar-ı itibara alacak mürekkep makamlar bulmamız gerekiyor. Genelin zevkine hitap eden enstrümanlar ve farklı sesler kullanmamız gerekiyor. Ama bunları fantezi için değil, içinde yaşadığımız zamanın çocuğu, tasavvufçuların ifadesiyle “ibnü’z-zaman” olma şuuru içinde beklentiler ufkuna ulaşmak için yapmamız gerekiyor.

Hâsılı; yeni zeminler arayın, aşk u şevkinizi bileyin, Cenâb-ı Hak’la münasebetinizi yeniden gözden geçirin, bütün dünyevîlikleri kafanızdan sökün atın. “Yâ Rabbi! Yeni bir sesle burada Seni bir de biz duyurmak istiyoruz!” deyin. Bakalım nasıl olacak!

Zaruriyat ve Fuzuliyat

Günümüzde birçok şey gibi, insanın dünya ve ukba hayatı adına değer vermesi gerekli olan şeyler de maalesef olması gereken konumda değil. Her nedense insanlar en çok düşünmeleri gerekli olan şeyleri en az düşünüyor, en önemli şeyleri en sonda bir yere koyuyorlar. Fıkıh usûlü diliyle ifade edilecek olursa, “zaruriyat” gerilerin gerisinde, “hâciyat” onun önünde, “tekmiliyat” ve “tahsiniyat” kadem kadem hâciyatın önünde ve işin en garibi “fuzuliyat” hepsinin önünde. Öte taraftan onlar bu gerçeği fark etmiyor, fark etmeme bir yana yaptıklarına mutlaka bir bahane, bir neden bulup bu düşüncelerini, inançlarını ve onlara bağlı olarak yaptıkları amellerini meşru bir mekâna oturtmaya çalışıyorlar.

Hâlbuki önemli olan Allah’ın öncelikleridir, O’nun bize önem verin dediği şeyleri yine O’nun sıralaması içinde kabullenmedir. Bu sıralamaya önem vermek, Allah’ı tazim demektir. Onun için âyette buyurulur ki; “... Kim Allah’ın şeâirini tazim ederse, şüphe yok ki bu, kalblerin takva duygusundandır (yani Allah ile olan irtibatındandır.)”23 Takva kelimesi “vikâye”den gelir ki bu “Allah’ın himayesine sığınma” demektir. Demek bu sıralamaya önem vermeme, yerlerini değiştirme Allah’ın himayesinden çıkma mânâsını taşır.

Evet, kanaat-i âcizanemce biz her şeyi altüst ediyor, kendi heva ve hevesimize bağlıyoruz. Din yine ortada aslî hüviyeti ile duruyor; ama bizim bu terk-i mevkilerle (durulması gereken yerleri terk etmekle), izhar ettiğimiz dindarlığın murad-ı ilâhîye uygun olduğunu söylemek çok zor olsa gerek.

Dinde halk arasında imanın şartları olarak bilinen altı esasa inanmak temeldir. Bu temeller üzerinde fazla teferruata dalınması, aralarında siyah-beyazı yansıtacak ölçüde derin ve farklı yorumlara girilmesi çok doğru değildir. Yalnız bu demek değildir ki, farklı yorumlar olmayacak. Hayır, olabilir. Meselâ Zât-ı Ulûhiyet’le alâkalı tasavvufçuların bir kısım farklı mütalaaları, hakikî ulûhiyet telakkisine dokunmuyorsa onlar mazur olabilirler. Veya Fahreddin Râzî ve İmam Gazzâlî örneğinde olduğu gibi haşir mevzuunda küçük yorum farklılıkları her zaman olabilir; ancak bir tek şartla: “Temellerin sarsılmaması”. Fakat temel esaslara taalluk ettiği zaman her ne kadar küçük de olsa söz konusu farklılıkları ve tartışmaları bazı ulema dalâlet kategorisi içinde saymışlardır. Çünkü imana müteallik meseleler, nazarî de olsa inanılması, öylece kabul edilmesi lazım gelen şeylerdir. Bunlar olmazsa olmaz hakikatlerdir, yani zaruriyattır.

Hâciyat olan şeylere gelince –ki bunlar bir ölçüde dini sıyanet adına dış kale, dış surlar gibi şeylerdir– bunlarda iş biraz daha esnekliğe müsaittir. İnsana geniş sayılabilecek ölçüde düşünme alanı tanınmıştır burada. Meselâ sıfât-ı sübhaniye, esma-i ilâhiye mevzularında, onların hakikatleri ve yeryüzündeki tecellîleri hakkında mütalaada bulunma gibi. Yalnız bu alanda dahi olsa yorumlamalarda bulunurken takınılacak tavır çok önemlidir. Kaldı ki bu tavır ilgili kişinin imanı ile doğrudan alâkalıdır. Biz selef-i sâlihînden, bırakın bir âyet hakkında yorum yapmayı, o âyete kendini muhatap gördüğü için okuduğu an kendinden geçen ve sonra da farklı mütalaalara kapalı kalıp bir türlü ikna olmayan yüce ruhları biliyoruz. Meselâ bunlardan birisi, وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلٰى رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّا “Sizden hiç kimse yoktur ki Cehennem’e varmasın. Bu Rabb’inin katında kesinleşmiş bir hükümdür.”24 âyetini okuyunca tir tir titremiş ve âyetin gerisini okuyamamış. Çevresindekiler; “Devamı var bunun” deyip âyeti okumuşlar: ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا “Sonra Allah’tan korkup fenalıklardan sakınan müttakileri kurtararak zalimleri diz üstü çökmüş vaziyette orada bırakacağız.”25 Ama tavrı değişmemiş. اَلَّذِينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُۤوا إِيمَانَهُمْ بِظُلْمٍ أُۨولٰۤئِكَ لَهُمُ الْأَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ “İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olma onların hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır.”26 âyeti söz konusu olduğunda da aynı tavrı sergilemişler çokları. Bu âyeti okuyan sahabeler Efendimiz’e gelmişler ve tahassür içinde “Hangimiz zulme bulaşmamıştır ki?” demişlerdir. Zira, zulüm geniş bir kavram: Nefsine zulmetme, mahiyetine zulmetme, zamanına zulmetme, Allah’ın tayin ve takdir buyurduğu hayata zulmetme vs. Haddini bilmemek, ona tecavüz etmek, aşırı gitmek de zulmün başka göstergeleri. “Şimdi zalim miyim ben? Aşırı gidiyor muyum? Zalim olmadığıma, aşırı gitmediğime kim teminat verecek?” demişlerdir. Buna karşılık Efendimiz âyetteki zulümden maksadın şirk olduğunu beyan ederek onları rahatlatmıştır.27

Kur’ân’da Allah’ın azap ve tedip ile alâkalı ortaya koyduğu meseleler küllî şeylerdir. Meselâ; يَوْمَ يَفِرُّ الْمَرْءُ مِنْ أَخِيهِ۝وَأُمِّه۪ وَأَبِيهِ۝وَصَاحِبَتِه۪ وَبَنِيهِ۝لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ يَوْمَئِذٍ شَأْنٌ يُغْنِيهِ “İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve evlâtlarından bile kaçar. O gün onlardan her birinin başından aşkın derdi ve tasası vardır.”28 veya يَوْمَ تُبْلَى السَّرَۤائِرُ۝فَمَا لَهُ مِنْ قُوَّةٍ وَلَا نَاصِرٍ “Gün gelir, bütün gizli haller ortaya dökülür. O gün insanın ne bir kudreti, ne de bir yardımcısı kalır.”29 âyetleri bu hakikate iki küçük örnek. Fakat şu da unutulmamalı; hiçbir umumî hüküm yoktur ki onun içinden hususî bir şey istisna edilmiş olmasın. Dolayısıyla yukarıdaki âyetler kâfir-mü’min ayırt etmeksizin herkesi içine alır. Ancak istisnaî mahiyette –enbiyâ-i izam gibi– Cenâb-ı Hakk’ın sıyanet buyurduğu bazı kimseler olabilir. Zira onlar masum ve aynı zamanda masûndur. Ama buna rağmen onların da meselenin küllîliği karşısında endişe taşıdıklarını görüyoruz. Kıyamet sahnelerini anlatan hadis-i şeriflere bakın. Bütün enbiya-i izam mahşerde اَللّٰهُمَّ سَلِّمْ ، سَلِّمْ…30 diyorlar. Sıratta aynı şeyi söylüyorlar. Cennet’e adımlarını atacakları âna kadar bu duayı tekrar ediyorlar. Demek meseleyi umumî olarak kabul ediyorlar.

Evet, ahirette herkes bu hakikati şöyle ya da böyle duyacak. Nitekim bir hadis-i şerifte Cenâb-ı Hak kulunu karşısına alır, günahlarını itiraf ettirir. “Şunu, şunu yaptın; ama bunları ketmettin, fâş etmedin. Yani fasık u facir değildin, günahlarının hicabını yaşıyordun” der. “O gün sen setrettin, ben de bugün seni affediyorum.”31

Bununla beraber Cenâb-ı Hakk’ın kahrı, tedibi, lütufları adına, istisnaları olabileceğini hatırdan çıkarmadan meseleleri küllî olarak ele almak lazım. Onun için her mü’min “Ben de o müstesnalardan biri olabilirim.” ümidini taşımalıdır. Tıpkı hadiste anlatılan insan örneğinde olduğu gibi: Bir zât Cehennem’e çok yakın bir yerde durduruluyor. Yüzü Cehennem’e müteveccih. “Yâ Rabbi! Yüzümü bir döndür de Cennet’e bakayım.” diyor. “Daha ötesini istemeyeceğine dair söz ver bana.” diyor Cenâb-ı Hak. Yüzü çevrilince; “Yâ Rabbi! Az yaklaştır.” diyor. Yine söz alıyor Allah (celle celâluhu) başka bir şey istemeyeceğine. Az yaklaşıyor oraya. İçeriyi müşâhede ediyor kapıdan. İçerde baş döndüren güzellikleri, hadisin ifadesiyle مَا لَا عَيْنٌ رَأَتْ وَلَا أُذُنٌ سَـمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلٰى قَلْبِ بَشَرٍ “...gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir beşerin aklından bile geçirmediği”32 güzellikleri bütün ihtişamıyla, gözleri kamaştıracak şekilde görünce; “Yâ Rabbi! İçeriye koyar mısın?” diyor. Çünkü tahammül edilecek gibi değil. Bir tarafta dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatının, dakikasına mukabil gelmediği bir Cennet hayatı, beri tarafta Cehennem var. Hadisin ravisi olan Hz. Ebû Hureyre diyor ki: “Cenâb-ı Hak, ‘Pekâlâ, sen de gir içeri!’ der ve tebessüm eder.”33 Tebessüm, Allah’ın münezzehiyeti, mukaddesiyeti, mübecceliyeti, muazzamiyeti içinde bir tebessüm.

Evet, herkes “Bu istisna ben olabilirim.” demeli. Çünkü kat’iyen ihraz edeceğimiz yerler hakkında rahmet-i ilâhîye ve onun hakkındaki recamızın dışında hiçbir sermayemiz yok. Kaldı ki Cennet istihkak alanı değildir. O Cenâb-ı Hakk’ın fazlıdır, ihsanıdır. Cehennem’e gelince orası istihkak alanıdır. İnsan yaptığı amelleri ile hak eder orayı. Dolayısıyla herkes Cehennem’le yüz yüze geleceği gerçeğini hatırından çıkarmamalı. O günün, o anın endişesini taşımalı ve korkmalı. Korkmuyorsa bir insan, öyle bir endişesi yoksa akıbetinden endişe edilir onun. İçinde duygularına hâkim böyle bir korku yoksa korkulur ondan. Gerektiği gibi inanmamıştır denebilir bu tip insanlar için. Bir başka ifadeyle bunlar, أَسْلَمْنَا çerçevesinde dolaşıyor, أٰمَنَّا ufkuna ulaşamamış demektir.

Bu ufka ulaşmak ise bilmeye bağlıdır. İnsan bilgisi ölçüsünde umar, beklenti içinde olur. Yine bilgisi ölçüsünde korkar. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem لَوْ تَعْلَمُونَ مَا أَعْلَمُ لَضَحِكْتُمْ قَلِيلًا وَلَبَكَيْتُمْ كَثِيرًا “Benim bildiğimi bilseydiniz az güler ve çok ağlardınız.”34 diyor. Sahabinin derciyle, “Yumuşak yataklarınızı terk eder, dağlara çıkar, yırtılırcasına ağlardınız.” diyor. Demek ki lâubalîliğimiz, kendimizi salıvermemiz, bilmediğimizden, cehâletimizden kaynaklanıyor. Fakat bu öyle bir cehalet ki affedilir gibi değil. Fiziği, kimyayı bilmemekle insan dünya adına bazı şeyler kaybedebilir, fakat bu, ahiret adına bir kayıp sayılmayabilir. Ama Allah’ın murad ettiği şeyler çok daha önemlidir. İnsan bu mevzuda bilmesi gerekli olan şeyleri mutlaka bilmeli ki hayat dengelenebilsin. İnsanın ahiretle alâkalı hayatının dengelenmesi o mevzudaki malûmatıyla mebsûten mütenasiptir. Ne kadar biliyorsa o kadar dengeli yaşar, tavırlarında ve hareketlerinde Allah o kadar nümâyân olur, her hâlinden Allah’a ait mânâlar dökülür.

Takıntılar

Dinimiz adına problemlerin üst üste yığıldığı bir dönemde bazılarının küçük küçük meselelere takılıp olmayacak beklentilere girmelerine, bunların kavgalarını vermelerine bir türlü mânâ veremiyorum. Bence kâmil mü’min şöyle düşünmeli: “Karşımda öyle dehşetli bir yangın var ki bu felâket karşısında gerekirse eşimin adını bile unutmalıyım.”

Evet, bana çok dokunuyor, inanan insanların bu yangını, bu felâketi görememeleri. Yangın etrafı sarmışken her meseleyi kalkıp kendilerine bağlamaları, çadırın orta direği gibi görmeleri, beklentilere takılıp kalmaları, başkalarına hayat hakkı tanımamaları bana çok ama çok dokunuyor. Bundan dolayı olsa gerek, beklentimiz ölçüsünde inayet olmuyor, bereket kesiliyor.

Bana göre inanan insanlarda ciddî ölçüde mantık, his ve düşünce inhirafı var. O’nun icraatına karşı sorgulayıcı tavır almayı başka nasıl izah ederiz ki? Kendimize göre kesip biçmeleri, hükümler verip insanların işlerini bitirmelerini nasıl izah ederiz? İşin “Sahib-i Hakikî”sini ve O’nun takdirini hep göz ardı ediyoruz gibi geliyor bana. İhtimal içine düştüğümüz bugünkü duruma müstahak oluşumuzun nedeni de bu.

Bir dönemde Osmanlı cepheyi bırakarak rahat ve rehavete girmişti. Fatih ve Yavuz gibi ön cephede yer almayıp, ölmeyi göze almayanlar/alamayanlar, askerin önüne geçemeyenler, saraylarda yan gelip yatmayı tercih etmişlerdi. Hâlbuki kahramanlık cephede, serhat boylarında olur, sarayda değil. Cepheyi tercih etmeyenler kahraman değil bâği olurlar. Kuvvetlerini kullandığı yerde bâğilik yapar, zalim ve gaddar olur. Zayıf olduğu dönemlerde de sünepeleşir, zelil ve rezil olurlar.

İnananlar takıntılarını bir kenara bırakıp maddî-mânevî bütün güçlerini bugün meyyit olan bir milleti ihya etmeye sarf etmeliler. Mesleğine âşık bir hekim heyecanıyla yapmalılar bunu. Ölü bedeni diriltme gayreti içinde bulunmalılar. Aksi takdirde cesedin üzerinde akrepler cirit atar; kargalar, akbabalar, kartallar etrafta uçuşur.

Abes Yaşama

Nefis muhasebe ve murakabemi yaparken bazen oluyor ki tarifini yapamayacağım ölçülerde hayattan iğrenme geliyor içime. O zaman diyorum kendi kendime “Leş gibi bir hayat yaşamışız!” Ardından hemen öbür tarafa gitme arzusu beliriyor; beliriyor ve “Al Allahım beni kurb-u huzuruna!” dememek için kendimi zor tutuyorum; zira böyle söylemeyi saygısızlık olarak görüyorum. “Zaten burada tembel tembel yaşamışsın, bir de bu yanlışlığına başka yanlışları ilave etme!” diyorum kendi kendime. Fakat gel gör ki her zaman dengeyi koruyamıyor, öte tarafa olan şevk ve iştiyakımın önünü alamıyorum.

Evet, insan abes yaşamamalı bu dünyada. Bir işe yaramalı dini adına, diyaneti adına. Başkalarının ebedî kurtuluşuna vesile olmalı. Milyonlarca, milyarlarca insan var “İnsanlığın İftihar Tablosu”nun mesajlarını bekleyen. Onların beklentilerini boşa çıkarmamalı, bekleyişlerinde inkisara uğratmamalı onları; acele davranmalı, âhesterevlik etmemeli.

Mü’minlere Karşı Zillet, Kâfirlere Karşı İzzet

Soru: Bir âyet-i kerimede mü’minlerin vasfı olarak zikredilen “mü’minlere karşı zillet, kâfirlere karşı izzet”35 içinde bulunmayı izah eder misiniz?

Cevap: Genel bir değerlendirme yaparak başlayalım isterseniz. Öncelikle bir hususun bilinmesi gerekir: Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i sahiha bu türlü ifadeleriyle aslında ideal mü’minin vasıflarını söylüyor ve bizler için hedef gösteriyor, tabir caizse “Böyle olmalısınız” diyor. Ardından bu noktaya ulaşmak için imandan amel-i sâlihe, ahlâk-ı hasene ile mütehallık olmaktan nefis ile mücadeleye kadar değişik yollar ve yöntemler gösteriyor.

Kur’ân ve Sünnet’in genel anlamda gösterdiği bu prensipler tarih içinde değişik İslâmî ekollerde değişik formlar kazanmış. Meselâ, tarikatlarda bu mesele bir mürşidin vesayetinde olmalı denilmiş, mürşid her safhada müridine yol göstermiş. Sahabe mesleğini meslek edinen topluluklarda ise bu daha değişik formüllerle hayata konulmuş. Burada insanın tefekkürü, Allah karşısındaki durumu, Allah’ın insan üzerindeki şefkati misali, başkalarına aynı şekilde muamele etmesi, âcizliğini ciddî olarak mülâhazaya alması, ihtiyaçlarının sonsuzluğu ile fakirliğini müşâhede etmesi gibi hususlar ön plana çıkmış. Bütün bunlarla aslında insanların arzu ettikleri ortak bir nokta vardır; izafî ve hakikî anlamda kâmil insan olma.

Evet, her bir insan için izafî veya hakikî insan-ı kâmil olma muhtemel ve mukadderdir. Ama günümüz insanı, bu pencereden bakıldığında acınılacak bir hâldedir. Tasavvuf terbiyesi ya da sahabe mesleğinin ölçüleri günümüz insanının gündemine bile girmemiştir. Ne tefekkür, ne acziyet ve zaafiyet, ne mürşidin vesayetinde bulunma... Bunlar bizim hayatımızda yok bugün. Bütün bunların olmaması, olmayacağı anlamına gelmemeli. İnsan ümidini yitirmemeli, inkisara düşmemeli ve her zaman kâmil insan mertebesine ulaşma azim ve gayreti içinde bulunmalıdır.

Yalnız unutulmamalı ki, bu seviyeye sabahtan akşama ulaşılamaz. Uzun ince bir yoldur bu. Sağlam bir niyetten sonra seçilen yolda sürekli temrinat ister. Bir seviyeye ulaştıktan sonra da aynı çizgide fasıla vermeden devam ister. “Şu noktaya ulaştım, benim işim bitti.” diyemez insan, dememeli. Zira bu yolda bugün yapılan şey, yarın yapılacak şeyin başlangıcıdır. Öncekiler sonrakilerin derinlik kazanmasının hem nedeni hem de sonucudur.

Şöyle düşünmeli insan; “Elhamdülillâh, ben şu mevzuda nefsini tezkiye etmemek suretiyle bir tezkiye duygusuna ulaştım. Demek ki devamlı öyle yapmam lazım. Nefsimi sıfırlamak suretiyle sıfırın kıymetsizliğini anladım. Sıfırın kıymetsizliği ise beni sonsuzun kıymetini kavrama ufkuna ulaştırdı. Öyleyse ben bu hâli, bu bakış açısını muhafaza etmeliyim.”

Evet, insan kendini sıfırlamadan sonsuza açılamaz. Allah’ın üzerindeki mevhibelerinden herhangi birisini nefsine isnat ettiği zaman çok yüksek bir kulenin başından çok derin bir kuyuya düşer. Bu düşünce yapısına sahip bir insanın terakki etmesi de mümkün değildir. Defalarca ifade ettiğimiz gibi, insan başını kaldırıp İsrafil’in azametli heykelini bile görse kendisini bir kuyunun dibinde sukût etmiş olarak görmüyorsa baş aşağı düşüyor demektir. Bu açıdan sürekli bir operasyona, sürekli bir muameleye –ki ehlullah kulun Allah ile münasebetine “muamele” demişler– ihtiyaç var.

Mü’minin aziz ve zelil görünmesi gereken yerler vardır. Âyet bu hususu genel olarak mü’min ve kâfir olarak belirtmiş. Mü’minlere karşı zillet ve tevazu, kâfirlere karşı izzet ve azamet... Buna göre mü’min cephede, düşmanlarına karşı aziz görünür. Aziz görünmek mecburiyetindedir. Bu tür bir atmosferde aksi bir tutum ve davranış dış çevrelerde yenilmiş hissini uyarır. Bu da mü’minin Allah’a olan nisbetine dokunur. Bir diğer ifadeyle “Allah’ın kulu ve kölesiyim.” diyen birinin düşmanlara karşı göstereceği zillet, Efendimiz’e (aleyhissalâtu vesselâm) raci olur. Hâlbuki mü’minin O’na olan intisabı O’nun başını her daim dik tutmasını gerektirir. Dolayısıyla diyalog adına girilen süreçte de Müslümanlar tavırlarını izzet-i İslâmiyeden taviz vermeyecek şekilde ayarlamak zorundadırlar.

Evet, her zaman küfür düşüncesine karşı dimdik olmamız lazım. Sırtımızda taşıdığımız Müslümanlığımızdan utanmamamız lazım. Ne tarz-ı telebbüsümüzden ne selef-i sâlihînin yürüdüğü caddede yürümekten utanmamalıyız. Fakat bana öyle geliyor ki bizler daha ziyade mü’minlere karşı aziz, kâfirlere karşı zelil davranıyoruz. Özellikle azıcık okumasını-yazmasını ve konuşmasını bilen insanlar, başkalarına tepeden bakmaya başlıyor. Çok büyük şeyler keşfetmiş gibi âlemi hor ve hakir görüyorlar. Kendisini Gazzâlî’ye, Şah-ı Geylanî’ye eşit görmeye başlıyor. Büyük insan görmemişliğin getirdiği boşluk bu. İnanıyorum onlardan birkaçını görseydik, Allah’la münasebetlerinde nasıl tavır takındıklarına şahit olsaydık utancımızdan yerin dibine girerdik.

Diğer taraftan kâfir/kâfirler karşısında, onların gücü karşısında zillet yaşıyoruz. Birer minare olmamız gereken yerde kuyu oluyor, kuyu olmamız gereken yerde de dimdik minare gibi görünüyoruz. Günümüzde böyle bir terslik var; ümidim o ki, bu terslik bazı terbiye yuvalarının eski dönemde bizlere verdiği terbiyeyi elde etmemiz ölçüsünde dengelenecektir.

Üstad’ın “Hakikat Çekirdekleri”nde verdiği bir ölçü var. Buna göre hayat-ı içtimaiyede herkesin görmek ve görünmek için bir penceresi vardır. Boyu uzun olanlar pencereden görünmek için tekavvüs ederler, boyu kısa olanlar da görünmek için tetâvül ederler.36 Büyük olmanın Allah indinde gerçek emaresi yüzü yerde olmaktır. İnsanın şeklî dahi olsa en büyük anı secdedeki anıdır. Dolayısıyla Allah’a en yakın olduğu an da o andır. أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّه۪ وَهُوَ سَاجِدٌ buyuruyor Allah Resûlü; öyleyse: فَأَكْثِرُوا فِيهَا الدُّعَاءَ “Secdede çok dua edin.”37 Ama boşsa bir insan, aşağılık duygusuyla, belli komplekslerle hareket ediyorsa, kimin ne dediğini bilmiyor, sadece nasara-yensuru demesini öğrenmişse o boşluğunu başkalarına çalım çakarak kapatmaya çalışır.

Evet, bu bir ölçüdür. Kim açıktan açığa kendinden, yaptıklarından bahsediyorsa, öksürükleriyle kendini duyurmak istiyorsa, çeşitli beklentiler içindeyse, âlemin kendi başarıları(!) karşısındaki alâkasızlığından rahatsızlık duyuyorsa o boş bir insandır. Hususiyle Allah’la münasebeti açısından kopuğun tekidir.

Safvet ve İç Kargaşa

Yeryüzünde inanan insanlar inançlarına uygun hareket etse, bütün dünyaya yeniden yön verebilirler. Evet ben, inanan her insanın inancının gereklerini yerine getirmesi ve inancı ölçüsünde bir duruşta bulunması durumunda dünyada çok şeylerin değişeceğine inanıyorum. Eğer şu anda bu değişiklik olmuyorsa, bunun sebebi iman alanında yaşanan boşluktur, safvetin kaybedilmesidir. Safvetin kaybedilmesinde en önemli unsur ise iç ihtilaftır. Bu açıdan günümüzde iç ihtilaf ve buna sebebiyet verebilecek dış kaynaklı plan ve programlara karşı uyanık olmak zorundayız.

İslâm tarihine bu gözle baktığımızda Hz. Ebû Bekir dönemindeki irtidat hâdiselerinin, Hz. Ömer döneminde tohumu ekilen kargaşaların, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin şehadetiyle son bulan karışıklıkların hepsinin planlı şeyler olduğunu görürüz. Evet, o dönemin insanlarının beşerî hissiyatları akıllarının, daha doğrusu Kur’ânî aklın, Kur’ânî mantığın çok önündedir. Özellikle Haricîler “Başka inanç ve düşünceler ya bizim dediğimiz gibi olur ya da olmaya hakları yoktur; yıkılmaya, yok edilmeye mahkûmdur.” zihniyetine sahiptir. İşte bu zihniyetin itikadî ve siyasî etkisi bazı alanlarda günümüze kadar devam eden birçok karışıklığın sebebi olmuştur.

Bence biz tarihî hâdiseleri kendi tarihsellikleri içinde bırakıp kendimize dönelim, Kendi dönemimiz içinde üzerimize düşeni yapalım. Nedir üzerimize düşen şeyler? En genel mânâda rehavete düşmeme, zevk ü sefaya dalmama, yaşatma zevkiyle yaşamadan vazgeçme... Meselâ, en basitinden alışkanlıklarımızı bir gözden geçiriversek. Alışkanlıklar insanı esir alır ve hayatî zarureti olmayan şeylere hayatî ve zarurî damgasını vurdurur. İnsan genelde alışkanlık sebebiyle gayr-i zarurî şeylere önce zaruret damgası vurur, ardından onun esiri olur. Gördüğüm kadarıyla alışkanlıklar ciddî enerji kaybına yol açıyor, aslî vazife dediğimiz hususlarda gevşeklikler devreye giriyor. Onun için insan alışkanlıklarını gözden geçirmeli, Kur’ân ve Sünnet çizgisinde onları yeni baştan düzenlemelidir.

Bizim yaşamaktaki gayemiz, başkaları için yaşama olmalıdır; zira, yaşamanın mânâsı aslında budur. Evet bu düşünce ve inanca sahip insan kendini, yuvasını, makamı mansıbı tâli derecede düşünür. Böyle inanan ve hayatını buna göre dizayn edenin önünü ise kimse alamaz. “Yürü, top senin çevgân senin!” derler ona. Laboratuvarda ise, her şey mahz-ı mârifet olur akar o insanın kafasına. Ticaret erbabı ise sular seller gibi dökülür bütün imkânlar önüne.

Aksi hâlde, insan kendi ruhundan uzaklaşır, içte kadavralaşmaya girer. Tahakküm etmeye başlar etrafına. Her şeyi bir istibdat, bir dayatma vesilesi olarak kullanır. Aklî ve mantıkî temeli olmayan maceralara girer ve etrafındakileri de sürükler o maceraya. Belki gün gelir azgın bir güce kavuşur; kavuşur ama gün gelir o azgın güç onu da yer bitirir.

Üstad “Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlâl!”38 buyurmuş. Evet, eski döneme ait şeyleri aynıyla ihya etmek mümkün değil. Onun için Üstad’ın dediği gibi bir yenilenme, bir tecdit şart. Nitekim bunu sadece o dile getirmemiş. M. Âkif’ten, Sezai Bey’e kadar pek çokları ömür boyu hep diriliş deyip durmuşlar. Fakat kime nasip kime kısmet.

Evet, sistemi geriye işletip tashih edemezsiniz. Yenilenme yapacaksanız başlangıçta sıkı durmanız lazım. Meselenin rahat ve rehavet düşkünlüğüne hiç tahammülü yok. Bakın tarihe, kocaman Devlet-i Âliye’yi tenperverlik yıkmıştır, rahat tutkusu, çalım ve caka yıkmıştır. Belli bir devreden sonra orduların önünde kimse yoktur, büyük komutanlar cephede değildir. Sanki onlar ölse gitse dünya yıkılacak. Kadavralaşma dönemimize ait utandıran fotoğraflar bunlar. Hâlbuki Alparslan’dan Selâhaddîn’e, Murad Hüdâvendigâr’dan Yavuz’a kadar herkes cephededir, askerlerinin önünde, ölüm kuşağında düşmanla karşı karşıyadır.

Bence kadavralaşmamak için işi sıkı tutmak, beslenme kaynaklarını şuurluca okumak, beyin fırtınası yapmak, müzakere etmek şart. Meşru olsa da gereksiz alışkanlıkları azletmek, kapıdan kovmak ayrı bir şart. Bir ölçüde kendi hayatını daraltmak demektir bu, ama yaşatmak için başka çare yok. Öncekiler de hep böyle davranmış. Kitaplarımızda da böyle okuyoruz: Meselâ, Sav Köyü’nde bin kalem eserleri yazıyor, teksir ediyordu. Elleri saban, pulluk, yaba, orak tutan bu insanlar boş zamanlarında ellerine kâğıt-kalem alıyor, önlerine koydukları şablona bakıp bakıp yazıyorlar. Ne acayip bir azim, bir kararlılık, bir heyecan, bir aşk bu. Katışıksız, dupduru bir safvet bu. Sahabe ile karşılaştırılınca belki yarı safvet dönemi. Yarı safvet; ama anilmerkez hareketin hızının kesilmediği, Bediüzzaman’ın suya attığı taşın halkalarının dalga dalga yayıldığı dönem. Zor şartların yaşandığı bir dönem. Evlerin kapılarının önünde sürekli polislerin gezdiği, bu yetmiyormuş gibi karşı caddelerden evlerin kiralanıp ajanların yerleştirildiği, haftada bir baskınlarla herkesin derdest edilip götürüldüğü bir dönem.

Hâsılı; Allah bize liyakat ihsan eylesin. İç kargaşalardan korusun. Alışkanlıklarına esir olanlar gibi değil de safvet dönemi insanları gibi bir hayat yaşamayı nasip eylesin!



1 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/181; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 2/33.


2 Bediüzzaman, Lem’alar s.9 (İkinci Lem’a, Birinci Nükte).


3 Bkz.: el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 2/204; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 6/394.


4 Yûsuf sûresi, 12/18.


5 Yûsuf sûresi, 12/53.


6 Bediüzzaman, Sözler s.244 (On Sekizinci Söz, Birinci Makam, Birinci Nokta).


7 Ebû Ya’lâ, el-Müsned 1/60, 62; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 7/112.


8 Teğâbün sûresi, 64/15.


9 Şûrâ sûresi, 42/30.


10 Bediüzzaman, Lem’alar s.169 (On Yedinci Lem’a, On Dördüncü Nota, Üçüncü Remiz).


11 Bediüzzaman, Lem’alar s.169 (On Yedinci Lem’a, On Dördüncü Nota, Üçüncü Remiz).


12 Bediüzzaman, Sözler s.518 (Yirmi Altıncı Söz, Zeyl).


13 Furkan sûresi, 25/43; Câsiye sûresi, 45/23.


14 Bediüzzaman, Mektubat s.418 (Yirmi Sekizinci Mektup, Yedinci Risale Olan Yedinci Mesele).


15 Bediüzzaman, Sözler s.244 (On Sekizinci Söz, Birinci Makam, Birinci Nokta).


16 Bediüzzaman, Sözler s.115 (Onuncu Söz, Zeylin İkinci Parçası, Otuzuncu Lem’a, Beşinci Nükte, Dördüncü Remiz).


17 Bediüzzaman, Sözler s.515 (Yirmi Altıncı Söz, Hatime).


18 Bediüzzaman, Mektubat s.479 (Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Risale Olan Altıncı Kısım).


19 Bkz.: el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 3/414, 4/179, 362; Meâricü’l-Kuds s.88; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/415.


20 Müslim, fezâilü’s-sahâbe 103; İbn Mâce, cenâiz 35.


21 Bediüzzaman, Sözler s.755 (ed-Dâî); Şuâlar s.739.


22 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.126 (İlk Hayatı).


23 Hac sûresi, 22/32.


24 Meryem sûresi, 19/71.


25 Meryem sûresi, 19/72.


26 En’âm sûresi, 6/82.


27 Buhârî, îmân 23, enbiyâ 8, 41, tefsîru sûre (6) 2, (31) 1, istitâbe 1, 8; Müslim, îmân 197.


28 Abese sûresi, 80/34-37.


29 Târık sûresi, 86/9-10.


30 Bkz.: Buhârî, rikak 52; Müslim, îmân 299.


31 Buhârî, mezâlim 2; Müslim tevbe 52.


32 Buhârî, bed’ü’l-halk 8, tefsîru sûre (32) 1, tevhid 35; Müslim, îmân 312, cennet 2-5.


33 Buhari, ezan 129, tevhîd 24; Müslim, îmân 299.


34 Buhârî, küsûf 2; Müslim, küsûf 1.


35 Mâide sûresi, 5/54.


36 Bediüzzaman, Mektubat s.536 (Hakikat Çekirdekleri); Sözler s.791 (Çekirdekler Çiçekleri); Münâzarat s.64


37 Bkz.: Müslim, salât 215; Ebû Dâvûd, salât 148; Nesâî, mevâkît 35, tatbîk 78.


38 Bediüzzaman, Münazarat s.54.

0 yorum

Yorum Gönder