16 Kasım 2016 Çarşamba

Gurbet Ufukları - Bir Demet Sosyal Mesele

Deprem ve Rahmet-i İlâhî

En son Afyon depreminde de bu mesele beni çok tedirgin etti. Enkazın altında perişan olmuş, kış soğuğunda dışarıda, evsiz barksız, korku ve telaş içindeki insanlar yürekler parçalıyor. Onları görünce ben kendi dertlerimi unutuyorum, benim hastalıklarım çok hafif kalıyor. Şimdi zelzeleden sonra mağdur duruma düşen çok insan var. Mazlum gibi görünüyorlar. Öyle perişan, ayaklar altında, sefil... Bu manzara –Allah muhafaza– Zât-ı Ulûhiyet’e karşı farklı mülâhazaların doğmasına vesile olabilir. Aslında, maruz kalınan bu felâketler masum felâketzedelere çok şeyler kazandırıyor. Evet, keşke deprem hiç olmasaydı, o binalar iyi yapılsaydı, Rabbimizle münasebetimiz kavî olsaydı, el kaldırıp dua etseydik, o bizi sıyanet buyursaydı... Bunlar tamam; fakat başa gelmiş bir şey, bağırıp çağırma, şikayetçi olma hiçbir işe yaramaz ki artık. Aksine, Rabbimizle münasebetimizi zedeler. Bunun, aklî ve mantıkî bir kısım argümanlar değerlendirilerek mutlaka anlatılması gerektiğine inanıyorum.

İnsanlar Zât-ı Ulûhiyet’e karşı şikâyeti seslendirmeseler de içlerine böyle vesveseler gelebilir. Hani, Hz. Bediüzzaman “İkinci Cihan Harbinde o masum çoluk çocuğun ölmesi, günahsız insanların öldürülmesi çok rikkatime dokunuyordu. Bu mesele ihtar edildi.” diyor ve bazı hususlar zikrediyor. O tür hisler herkesin içine gelebilir. Fakat meselâ o insanlara deseniz ki; “O gömülen masum insanlar şehittir. Onların zayi olan malları sadakadır. Arkada kalan kimseler, cephede şehit vermiş gibi kahramanlardır. Allah (celle celâluhu) indinde o dereceyle anılırlar.”1 El verir ki; Cenâb-ı Hakk’a tam bir gönülle teveccüh etsinler ve sarsılmasınlar. Bu dünya fânidir. İnsanların ömrü ne kadar ki! Ama inşaallah onlar ötede ebedî saadeti yakalayacaklar.

Bu hususta devleti suçlamaya, ona buna sataşmaya da gerek yok. Statik ve malzeme mevzuunda millet olarak hepimiz suçluyuz. Kültür hâline getirmemişiz bu mevzuyu, binalarımızın nasıl olması gerektiğine dair bir kültürümüz yok bizim. Hâlâ ülkemizde birçok kocaman ahşap binada yangın alarmı, tertibatı, söndürme sistemi yok. Hâlâ soba dumanından ölen bir sürü insan oluyor her sene. Yani, falanı filanı suçlamaya da gerek yok. Devlet de günah keçisi gibi. Bir zelzeleyi de ona yüklemek uygun olur mu? Yerin durumunu mu gelip düzeltecekti? Faylara yeni mecra mı bulacaktı? Onu meskun yerlerin dışına mı kaydıracaktı? Evet, kimseyi suçlamadan, Rabbimizin icraatına karşı şikâyet hissi de taşımadan “Bu yarayı nasıl sararız, zor durumdaki insanlarımıza nasıl yardımcı olabiliriz?” meselesi üzerinde durmalıyız.

Hâsılı, Cenâb-ı Allah hakkında daima hüsnüzan edilmeli ve o hem çok sevilmeli hem de onu başkalarına sevdirmeli. Zaten Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) de öyle buyurmuyor mu: حَبِّبُوا اللّٰهَ إِلَى عِبَادِه۪ يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ “Allah’ı kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin.”2

Filistin ve İntihar Saldırıları

Dünyanın çeşitli yerlerinde Müslümanlara yapılan eziyet ve işkenceler kalbimin ritmini bozdu. Filistin’deki masum insanlara revâ görülen eza ve cefa ise bütün bütün kolumu kanadımı kırdı. Duadan başka elimizden bir şey gelmemesi ruhumu derinden hırpaladı. Ve zaten büyük oranda damarları tıkalı olan kalb, bu kadar acıya tahammül edemedi. Arkadaşlar ambulans çağırıp hemen hastaneye kaldırdılar. Hastanede de çok sıkıldım. Hayli zor günler yaşadım. Fakat Cenâb-ı Hakk’a karşı hiç şekvacı değilim. Yaşım altmış dört; Allah Teâlâ bu yaşa kadar getirdi. Çok güzel insanlar, pek samimi ve hasbî dostlar tanıdım. Şimdiye kadar çok güzel günlerimiz oldu; milletimin vefasını hep yanıbaşımda gördüm. Bundan sonra ise, artık son günlerimi bu şekilde hasta olarak geçireceğimi kabullendim.

Şekerle beraber bir de kalb hastalığı olunca ve bunlara bazı diğer rahatsızlıklarım da eklenince gerçekten çok hırpalanıyor, cesedimi ruhumun sırtında bir yük gibi taşımak zorunda kalıyorum. Ama her şeye rağmen Allah’a sonsuz şükrediyorum. Dünyanın dört bir yanındaki insanların, meselâ Filistinliler’in çektiği ızdırapları düşününce kendi dertlerimi unutuyorum. Tanklar, bombalar altında ezilen mazlumların iniltileri bazen kendi kalb atışlarımı duymama bile mâni oluyor.

Ayrıca, din adına yapıldığı söylenerek içine düşülen yanlışlıklar da belimi büküyor. Meselâ, Filistin halkı her kesimiyle çok sıkıntılı günler geçirse bile intihar saldırıları doğru değildir. Hedefi ve kimin öleceği belli olmayan saldırılara girişmek; sadece öldürmek için üzerine bombalar bağlayarak hiçbir şeyden habersiz, masum çoluk çocuğun da bulunduğu insanlar arasında pimi çekmek Müslümanca bir hareket olamaz. İslâm, savaşın en kızıştığı noktada bile olsa “Nasıl ölünür, nasıl öldürülür, düşmana karşı nasıl mücadele edilir?” meselelerinde bazı kural ve kaideler koymuştur. Kadınların, çocukların ve savaşa bizzat katılmayan insanların öldürülmesi diye bir şey yoktur dinimizde. Filistinlilerin çaresizliğini anlamakla beraber içine düşülen bu mücadele yanlışlığı ve bir kısım insanların tavrıyla İslâm’ın ve bütün inananların mahkûm edilmesi karşısında çok üzülüyorum.

Ama onun bunun yanlışlıklarını görme yerine bizler yine kendimize bakalım. Cenâb-ı Allah’la irtibatımızı gözden geçirelim. Nefsimize karşı her zaman savcı, diğer insanlara karşı da avukat gibi olabiliyor muyuz, bunun üzerinde duralım. Başkalarının sadece kelime-i şehadet getirmekle dahi kurtulabilecekleri ve Cennet’e girecekleri hakkında hüsnüzan edelim; ama kendimizi oraya hiç ehil görmeyelim; “Tam eda edemediğim bu namazla, hakkını veremediğim nimetlerle, yerine getirmekte geciktiğim şu hizmetlerle ben Cehennem’den nasıl kurtulurum?!” endişesini taşıyalım.

Allah Teâlâ ile irtibatta olmanın yerini hiçbir şey tutamaz. İnsan için en güzel nimet O’na karşı kulluk vazifesini tastamam yerine getirebilme gayretidir. Her an,

Bulduğumu Sende buldum,

Bâtıl şeylerden kurtuldum;

Gelip kapında kul oldum;

Rabbim Sana döndüm yüzüm!

Dünyalar Seninle Cennet,

Nimet Senden kime minnet?

Gel kuluna merhamet et!

Rabbim Sana döndüm yüzüm!

diyerek acz-u fakr şuuruyla O’na yönelmek, O’nun rahmetinin enginliğini duymak, O’nunla doymak, O’ndan gayrı hiçbir şeye gönül vermemek Allah’ın bir kula bahşedeceği en büyük lütuftur. İşte daima bu duyguyu yakalamaya çalışmak, yapılan iyi işlerde kat’iyen kendine pay çıkarmamak, kendi nefsini yok saymak ve şahsî kredi peşine düşmemek Müslümanın şiarı olmalıdır.

Kültürler Ağında Yeni Nesil

Bugünkü nesiller, özellikle de buradaki (Amerika) gibi yabancı bir ülkede yetişen çocuklarımız değişik din, kültür ve anlayışların arasında kalıyor. İslâmiyete ait bazı hususiyetleri görüp tanıdıkları gibi Hristiyanlık, Yahudilik ve hatta Brahmanizm ve Budizmle alâkalı bazı şeylerle de karşılaşıyorlar.

Evvelâ belirtmeliyim ki, Batı dünyası İslâm’a muhtaçtır ve dinimizden, kültürümüzden alacağı çok şey vardır. Bizim de dinimizin kurallarına göre mahzursuz olan bazı şeyleri onlardan almamız tabiî ve mümkündür. Zaten bu alışveriş tarih boyu hep olagelmiştir. İslâm’a giren milletler kendileriyle beraber geçmişten getirdikleri çok şeyi de onun içine sokmuşlardır. İslâm’ın vize verdiği ve mahzursuz gördüğü hususlar olmuştur. O milletlerin örf, âdet, an’ane ve gelenekleri içinde öyle şeyler vardır ki, bunlar dinin yasaklarına girmediğinden, insanlarla beraber Müslüman olmuştur.

Meselâ, Asya steplerinde yaşayanların kendilerine göre âdet ve gelenekleri vardı. Onlardan Kur’ân’ın ve Sünnet’in “Hayır” demediği hususlar aynen kalmıştı. Bunlar, usûl-i dinle alâkalı şeyler değildi; yani, âmentünün şartlarıyla alâkalı değildi; namaz için abdestin lüzumu gibi İslâm’ın esaslarıyla alâkalı şeyler de değildi. Teferruata ait meselelerdeki farklılıklardı. Ve örfler belli bir ölçüde ahkâma medar ve esas olmuştu. Zaten Hint Müslümanlığı, Türk Müslümanlığı, Arap Müslümanlığı vb. denilirken de esaslardaki farklılık değil; kültür farklılığından doğan hususlar kastedilmektedir.

Günümüzde de müşterek bir kültür doğabilir. Meselâ, buradaki çocuklar birbirlerinden farklı düşünebilir; fakat herkes birbirini kabul eder. Onlar kalkar danseder, hoplar, zıplarlar; bu bizim kültürümüzde olmadığından dolayı bizim çocuklarımız bir yanda oturur. Onlar da, meselâ, namaz kılarken bizimkileri normal kabul ederler. Bu, bir kültürün doğması demektir.

Ben bu durumu bazı şartlarına riayet edebilirsek bizim için kârlı görüyorum. Aksi hâlde, onlar bir Hristiyan kültürü ve serbestliği içinde, ibâhiyye düşüncelerine bağlı olarak kendilerinin dışındaki herkesi ve her şeyi garip bulurlar. Dolayısıyla, ta’n-u teşnide bulunur, karşı tarafı ayıplarlar. Bizimkiler de onları öyle görünce çok lâubalî ve gayr-i ciddî bulurlar, onlar da karşı tarafı tuhaf görür, ayıplarlar. Bu kutuplaşma da, aradaki anlayış köprülerinin yıkılmasına sebep olur.

Bizim İslâmiyet gibi şaşmaz, şaşırtmaz bir dinamiğimiz var. Onu çocuklarımıza iyi öğretir, kendimiz de dinimizin gereğini yaşar ve onu temsil etmiş olursak başka kültürden insanlarla aynı atmosferi paylaşmak Allah’ın izin ve inayetiyle kat’iyen bizim lehimize olacaktır. Problemler, hem fert hem de aile planında, bizim inançlarımızın hayatımıza aksetmemesinden kaynaklanmaktadır. Anne babalar, çocuklarını kendi din ve kültür şemsiyemiz altında büyütürlerse, yeni doğacak ortak kültürde kendimizi daha iyi ifade etme ve Rabbimizi herkese duyurma fırsatları bulabiliriz. Fakat kendi değerlerimizi unutur ve çocuklarımızın Batı kültürüne esir olmasına göz yumarsak, Allah muhafaza onların ve kendi geleceğimizin hüsranını hazırlamış oluruz.

Hüsnüzan ve İhtiyat

Bir Müslüman, başkaları hakkında kötü şeyler düşünmemeli, ulu orta konuşmamalıdır. Onun, diğer Müslümanlar hakkında söylenenlere, uydurulan haberlere inanmaması, ihtiyatlı davranması lazımdır. Başkaları “Falan şöyle yaptı, böyle etti” dese, hak hukuk gözetmeyen bazı gazeteler bunu yazsa da bir mü’min aceleci davranmamalı, dedikodulara ve gıybetlere girmemelidir. Eşyada ibâha esas olduğu gibi, insanlarda da masumiyet esastır. O hâlde insan, aslından emin olmadığı iddialarla başkalarını hemen mahkûm etmemelidir.

Günümüzde, haberdar olma hakkı, haber alma hürriyeti gibi bahanelerle insanların iffetlerine ve şahsiyetlerine saldırılıyor. Kim vermiş ki iffetlerle, ismetlerle oynama hakkını? Kur’ân’da mı yazıyor, Sünnet mi söylüyor bunu? Bize iffetleri, ismetleri sıyanet düşer. Hukuk açısından bakıldığında da, bir cürüm delilleriyle sübût bulacağı âna kadar maznun, masum sayılır. Cenâb-ı Allah bizleri insanların hata, kusur ve günahlarını ortaya çıkartmak için görevlendirmedi. Bilakis, tecessüsü, insanların gizli hâllerini araştırmayı yasakladı. İnsan kendi nefsini daima sorgulamalı, fakat başkaları hakkında da hüsnüzan kapılarını ardına kadar açık bırakmalıdır.

Allah (celle celâluhu) insanlara, başkaları hakkında kötü düşünme; el âlemin eksiğini, kusurunu görme şeklinde bir sorumluluk yüklememiştir. Efâl-i mükellefîn (bir Müslümanın yapması gereken fiiller) arasında “Falan şahıs –özür dilerim– zina etmişti, hırsızlık yapmıştı, neden bunu teşhir etmediniz, gidip şahitlik yapmadınız, gidip adamın canına okumadınız?” diye hesap sorulacak bir yükümlülük yoktur. Zina, hırsızlık ve benzeri suçlarda suçluyu bulma ve cezalandırma ancak devletin yapacağı bir iştir. Devlet denen, toplum denen müesseseler vardır; onlara karşı cinayet işleniyorsa bu amme hakkıdır. Amme hakkı, Allah hakkı demektir; bu hakla alâkalı yapılacakları da sorumlu, vazifeli kimseler yaparlar.

Malûm hadis-i şerifte geçen “elle veya dille müdahale”3 meselesi de sadece “emr-i bi’l-ma’ruf nehyi ani’l-münker” hususunda umum için geçerlidir. Belki belli ölçüde anne baba kendi evlatlarına, muallim kendi talebelerine bu hadis zaviyesinden müdahalede bulunabilir. Fakat elle müdahalenin asıl mercii devlettir. Dille müdahale herkes için söz konusu olabilir; ama orada da üslûp çok önemlidir. Kimse dinden soğutulmamalı, kaçırılmamalı, rencide edilmemeli; herkesin konumuna, durumuna, seviyesine uygun şeyler anlatılmalıdır. Hadis-i şerifte kalbden buğz etme maddesi de vardır ki bunu, yapılan bir kötülüğe katılmama, kalben taraftar olmama, kötülüğü yapanla alâkayı kesme şeklinde anlayabiliriz. Kendini insanlığın hidayetine adayanlar kalbî müdahaleyi dua etme, “Keşke şu insan hidayete erse, kötülüklerden vazgeçse!” diye içinden geçirme şeklinde de anlayabilirler.

Berika’nın müellifi Konyalı İmam Hâdimî, “Bir mü’mini zina hâlinde bile görsen, yanlış gördüğünü düşün. Dön bir kere daha ‘O mu?’ diye kontrol et. O ise, ‘İhtimal yine yanlış gördüm.’ de. Sonra da, ‘Yâ Rabbi! Onu bu çirkin hâlden kurtar, beni de böyle bir şeye düşürme.’ deyip çek git.” diyor. Hz. İmam’a çok hürmetim var; ama o sözünü fazla buluyorum. Bence, gördün ki bir mü’min bir yerde böyle bir hâldedir; tecessüs etmeden sırtını dön; “Allahım! Günahkâr kullarına hidayet et, beni de affeyle.” de ve gördüğünü unut.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bizzat itiraf edene dahi “Dön, git, tevbe et. Allah’ın affetmeyeceği günah yoktur.”4 buyuruyorken insanlara ne oluyor ki, başkalarının en mahrem hâllerini araştırıp teşhir ediyorlar! Acaba onların kendi ayakları kaysa, aynı duruma düşseler, haklarında nasıl muamele yapılmasını arzu ederler? Hata ve kusurlarının ortaya dökülmesini, sırlarının açılıp saçılmasını mı isterler?

Evet, en çok zikredeceğimiz isimler Gaffâr ve Settâr olmalı; günahlarımızı bağışlasın ve bizi utandıracak şeyleri setretsin, mahşerde bizi rüsvay eylemesin! Kalbimizden geçen şeylerden dolayı dahi bizi sigaya çekerse ne yaparız? Yunus gibi “Senin ismin Gaffâr iken ya ben kime yalvarayım!” deyip O’na iltica etmeli.

Sadaka ve İslâmiyet’in getirdiği İncelik

Bizim toplumumuzda, dinimizin güzelliklerinden kaynaklanan bir sadaka kültürü de vardır; eşi görülemez bir incelikle örgülenmiş harika bir kültür… Müslümanlar zekât ve sadakayı verirken öyle mâkul verir ve sadakayı alacak insana öyle güzel şeyler anlatırlarmış ki, alan verenden daha faziletli bir konumda görünürmüş; yed-i süflâ, yed-i ulyânın üstüne çıkarmış; yani, sadakayı alan alttaki el, onu veren üstteki elin üstüne çıkarmış. Sadaka veren, meselâ, şöyle dermiş: “Allah senden razı olsun. Ben de üzerimdeki bu borcu ne yapayım ne edeyim, diye düşünüyordum. Vazifemi yapmama, büyük bir vebalden kurtulmama vesile oldun. Allah da seni ahiret sıkıntılarından korusun.”

Kur’ân-ı Kerim, verilen zekât ve sadakayı başa kakmayı, alan insanı minnet altında bırakmayı ve bu şekilde ona eziyet etmeyi yapılan işin sevabını iptal edecek bir sebep olarak zikrediyor. Bir âyette şöyle buyruluyor: “Ey iman edenler! Sadaka verdiğiniz kimselere minnet etmek, onları incitmek suretiyle o sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Allah’a da, ahirete de inanmadığı hâlde sırf insanlara gösteriş yapmak için malını harcayan kimsenin durumuna düşmeyin. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kaypak bir kayaya benzer ki, şiddetli bir yağmur olur olmaz toprağı kayıverir, cascavlak kalır. Öyleleri işledikleri hiçbir şeyden sevap ve mükâfat elde edemezler. Zira Allah inkârcılar gürûhunu buna muvaffak eylemez.”5 Ve Kur’ân yine, “Verdiğini çok bularak minnet etme!”6 diyor. Minnet ederek yapılan hayrın bâd-i heva gideceğini belirtiyor. Bundan dolayı, mü’minler öylesine hassas alışmışlar ki, sağ taraflarındaki bir insana sadaka vermişlerse, bundan sol taraflarındaki adamın dahi haberi olmamış. Yaptıkları hayırları gizli tutmuşlar. Sadece, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) de hayat-ı seniyyelerinde birkaç defa yaptığı himmetlere başvurma anlarında başkalarını teşvik için açıktan açığa infakta bulunmuşlar.

Ayrıca, selefimizin, şehrin değişik yerlerine sadaka taşları koyduğunu; onları, zenginlerin para bıraktığı, muhtaç olanın da ihtiyacı kadar aldığı yardım sandukçaları olarak kullandığını biliyoruz. İşte bu, hayrı gizleme ve minnet altında bırakmama hâli, sevabı kat kat artıyor. Yardıma muhtaç olan insan da kendini minnet altında hissetmeden, “Cenâb-ı Hak, bu insanın vazifesini yapmasına beni vesile etti.” düşüncesiyle meseleye yaklaşıyor, o insanın veren eli ötesinde “Rezzâk-ı Hakikî”yi görüyor.

Sosyal Çalkantılar ve Alternatif Düşünce

Sosyal çalkantılar, insanlarda alternatif düşünme melekesini geliştirir; beyin fırtınalarına müsait zemin, fikrî bir dinamizmin ateşleyicisi olur. Bu dinamizm doğurgandır. Yani Rönesans’ın gölgesi veya gerçek bir Rönesans bu tip dönemlerde ortaya çıkar. Meselâ, bizim tedvin dönemimiz, asırlarca bizi ayakta tutacak –ki hâlâ geçerliliklerini sürdürüyorlar– Kelâm ve Fıkıh başta olmak üzere düşünce akımlarının doğduğu bir dönemdir. Bu dönemin en büyük özelliği toplumda sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel çalkantıların yaşanıyor oluşudur.

Tedvin devri adını verdiğimiz bu zaman diliminde, bir araya getirilmesi imkânsız, aynı kaynakların esas alınarak istinbat edildiğine inanılması zor, birbiriyle kıyasıya savaşan yorumlar, düşünceler ortaya atılmıştır. Basra Mektebi, Kûfe Mektebi ile; İmam A’zam Ebû Hanife, devrindeki diğer imamlar ile hatta kendi rahle-i tedrisinde oturan talebeleri ile ciddî fikrî münakaşalar içine girmiştir. Ama bu vetirede hiç kimsenin başı yarılmamış, burnu kanamamıştır. Bu süreklilik arz eden ciddî fikir jimnastikleri sonucu girilen hicrî üçüncü asırda –ki zamanın altın çağlarından biridir o– dünyanın en mükemmel insanları yetişmiştir. Kaynağını ilâhî beyandan alan, belki de dünyanın en uzun soluklu içtihatları ortaya konmuş, düşünceleri üretilmiştir.

Batının bizim tedvin dönemine benzer Rönesans’ına baktığınızda şunu görürsünüz: Evet, bir Rönesans yaşanıyordur; ama Batı ve batılı bunalım içindedir, barbardır, yobazdır. Haçlı Seferlerinden bıkmış yorgun askerdir. Bu yorgunluk onu kendi içine döndürmüş, kendini yeniden gözden geçirme imkânı sağlamıştır. Grek felsefesine, Roma düşüncesine, Hristiyanlık esaslarına yönelme bu dönemde olmuştur. Daha sonraları meydana gelen münferit ve müteferrit tecdit hareketlerinde de aynı sosyal ortamı görmek mümkündür.

Şu an içinde yaşadığımız zaman diliminde de bizdeki tedvine, Batı’daki Rönesans’a benzer bir zemin var. Fakat burada bir tehlikeye dikkatlerinizi çekmek istiyorum; bazen bu türlü dönemlerde bazıları gölge kurtuluş yolunu gerçek ve nihaî kurtuluş yolu zannedebilir. Bu zannın ve inancın gereği olarak o uğurda kavga ve mücadele verebilir. Bunlar bazen başarılı da olabilirler. Hâlbuki bu tam anlamıyla bir yanılmadan ibarettir. Aslında gerçek, sahih ve kalıcı viladetlerin önünü alan başarılardır bunlar.

Bu yüzden diyorum ki, Cenâb-ı Hak bazı alanlarda bize geçici olan muvaffakiyetleri çok göstermesin. Ta ki biz sürekli metafizik gerilim içinde olalım, doğurgan olalım, sürekli beyin fırtınaları yaşayarak tedvin dönemine benzer, bizi bugünümüz ve geleceğimiz adına yıllarca, asırlarca idare edecek esasları üretelim. Evet, Müslümanlığın çok yeni şeyler doğurması lazım. Aksi takdirde geleceğe yürüyemez, bu hâliyle de yaşayamaz. Bediüzzaman ne güzel der; “Eski hâl muhal, ya yeni hâl ya izmihlâl.”7

Sosyal Hareketler ve Tabiî Süreçler

Bütün bir toplumu ve belki de gelişme seyrine paralel olarak bütün insanlığı kucaklayan, onlara hizmet götüren hareketlerde birbirini izleyen, izlemesi gereken tabiî süreçler vardır. Bu tabiî süreçlerin başında hiç şüphesiz iman, ardından da icmalî ve tafsilî ilim gelir. Herhangi bir düşüncede eğer ilim önemli bir konuma gelmiş ise bu demek değildir ki iman ihmal edilebilir. Hayır. Bu çok ciddî bir yanılmışlık ve aldanmışlık olur. Bu, o düşünceyi sosyal oluşumların tabiî seyrine bırakmak anlamına gelir. Onun için toplum içinde fikrî önderlik yapanlar iman mevzuunda sürekli canlı tutacak esaslar bulmak, metodlar ve sistemler üretmek zorundadır. Bu yönlendirme olmazsa rehavet devreye girer; “Allah’a şükür, yıllardır başarıdan başarıya koştuk, artık zaman rahata erme zamanıdır.” demeler söz konusu olur. Bu safhadan sonra o düşünce adına yaşama, hayatını onun gereklerine göre düzenleme bir tarafa, insan Rabbine karşı yapmakla mükellef olduğu ibadetleri bile kültürel bir aktivite olarak görmeye başlar. Artık bu tip kimseler için dün aşk, vecd ve heyecanla yapılan, gözyaşları ile süslenen ibadetler kültürel bir aktivitedir. Cuma da, bayram da, hac da bir kültürün dışa yansımasından ibarettir.

Fakat iman kendi kıvamında, kendi tazeliği içinde ve ilk dönemdeki orijiniyle korunabilse bu türlü vartalar içine girilmez. Onun için iman, hiç ara verilmeden sürekli insanlara telkin edilmeli, ısrarla onun üzerinde durulmalı. Onu insanların gönlünde, kalbinde, kafasında sürekli canlı tutacak sistemler icat edilmeli ve gerekirse insanlar bu mevzuda zorlanmalı. Aksi hâlde karbonlaşma başlar orada. Bediüzzaman Hazretleri bu sebeple iman üzerinde ısrarla durur.

Evet, aksiyonda süreklilik inancını, insanların gönlüne, kafasına, ruhuna ve vicdanına duyurmalıyız. Şahsen ben insanların kalblerinde sürekli ve hiç doyma bilmeyen oburlukla “Müslümanlığı âleme duyurma” his ve heyecanını uyarmak gerektiği kanaatindeyim. Bunun havarilerini yetiştirmeliyiz. Her insanı bu ufkun potansiyel havarisi görmeliyiz. Kâmil insan yetiştirme, milletine hizmeti gaye edinenlerin hareket yörüngesi olmalı. Bu arada yetiştirilmesi konusunda ihmal gösterilmiş ve yanlış yollara sapmış insanlarımızla da ciddî bir şekilde ilgilenilmeli. Onların aktif hâle gelmesi için elden gelen her şey yapılmalı, her gayret ortaya konmalı. Öyle bir sistem ortaya konmalı ki tek ferdin bile zayi olmasına fırsat vermemeli. Şu anda toplumumuzda böyle bir sistemin ortaya konduğu söylenemez. “İşin tabiatı icabı” falan deyip işin içinden sıyrılmak isteyenler olabilir; ama bence böyle düşünmek yanlış. Biz Allah’a gönülden inanmış insanların canlılığına süreklilik kazandıracak, herkesin işin başındaymış gibi ciddî bir gönül iştiyakıyla, havariler misali hareket etmesine müsait zemini hazırlayamıyoruz. Kafalarımız yetmiyor o işe veya o mevzuda bir araya geldiğimizde ciddî beyin fırtınaları meydana getiremiyoruz. Ben, Üstad o meselenin inkisarı içinde ölmüştür diye düşünüyorum. Benim inkisarım ise beni öldürecek kadar değil, çünkü o bir gönül meselesi.

Evet, zorlamayla dahi olsa insanları o mevzuda yönlendirebilecek bir sistem kurulmalı, tıpkı fabrikada çalışan işçilerin sistemi gibi. Hani işini yapmayan birine sistem hemen müdahale eder; ama şefi, ama arkadaşı, ama ustabaşı... İşte öyle, herkes durduğu yerde, bulunduğu makamda mutlaka o sistemin genel işleyişinin hem bir parçası hem de kontrolcüsü olmalı. Anlatıldığı kadar kolay değil bu iş biliyorum. Çünkü her bir insan bu dünyada bambaşka bir âlem. Dolayısıyla her biri apayrı bir âlem olan insanların teker teker istihdamı göründüğü kadar kolay değil. Allah inayet ede.

İnayet dedim de, Cenâb-ı Hakk’ın fevkalâde inayeti başımızın tacı. Biz O’nun nihayetsiz inayetinin her zaman beklentisi içindeyiz. Fakat irademiz de var ve Allah bizi irademiz sebebiyle muhatap almış. Öyleyse bizim de bu meseleyi o zaviyeden ele almamız gerekir. Bir başka ifade ile O’nun fevkalâde inayetleri, ihsanları, lütufları ve keremlerini vesile-i şükür yapar ve onları artırması için Allah’a teveccühte bulunuruz. Ama dünyada kaldığımız süre içinde planlarımızı, bize ait gibi gördüğümüz; ama aslında âriye olarak bize verilen benliğin, iradenin rükünlerini kullanarak yaparız, yapmaya çalışırız.

Evet, bir taraftan bilme, isabetli hareket etme; diğer taraftan heyecan ve helecanlarını sürekli koruyup azimli ve kararlı olma, küheylanlar gibi yerinde dururken bile sürekli hareket etme, yerinde oynayıp durma, bana çok önemli geliyor. Bunun çok kolay olduğunu zannetmiyorum. Fakat “yapılamaz” demek suretiyle de inkisar hâsıl etmek istemiyorum.

Hâlihazırdaki şartlar ve mevcut durum, aşk u heyecan adına önemli ve elverişli bir ortam sayılabilir. Şahsî kanaatim, bugün yaşayanlar gelecekteki nesillerden daha avantajlı sayılırlar. Kendi canlılıkları, başkalarına hayat üflemeleri, iç kokuşmalara karşı sıyanet içinde bulunmaları gibi hususlar adına daha şanslı, daha avantajlı sayılırlar. Fakat şu da unutulmamalı ki günümüzün nesilleri kendilerini ayakta tutacak esaslardan, dinamiklerden uzaklaşıyor, onları ihmal ediyor. Farkına varmadan, yavaş yavaş, aheste aheste gelen ve ruhunun içine yerleşen öldürücü faktörlerin farkına varmıyor. Hepsinden kötüsü bunları tabiî gelişmenin bir neticesi olarak kabulleniyor. “Bu bir vetire; dün öyleydi, bugün böyle, yarın başka türlü olacak.” diyor. Tabiî görüyor mânâ adına, ruh adına çürümeyi, solmayı. Ve bu hepimiz için söz konusu. Gerçi Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine büyüklük bahşettiği insanlar hayatlarının her karesinde aşmışlar bu vartaları ve değişmemişler hiçbir zaman. Bakın o tabakat kitaplarına; niceleri bütün bir ömür boyu bir yere çardağını kurmuş, atını bir kenara bağlamış, zaman gelmiş sağda solda hadis-i şerif toplamış; zaman gelmiş “Savaş var!” denildiğinde savaşa koşmuş; zaman gelmiş devlet “Sana şurada ihtiyaç var.” deyince, çardağını söküp bineğinin sırtına bağlamış ve oraya gitmiş. İşte bir ömür boyu, değişmeden, bunu aynı çizgide devam ettirme çok önemli bir mesele; Allah’ın bir lütfu bu. Fakat bu aynı zamanda o hareketin ani’l-merkez gücünü de gösteriyor. Hatta o Havâric ve Nevâsıb hareketinde bile ben çok önemli bir dinamizm görüyorum. Sadece orada basiretli dimağlar meseleyi yönlendirmede kusur ettiklerinden dolayı, o çağlayanı zararlı hâle getiriyorlar. Aslında orada coşkun bir iman, müthiş bir heyecan, bir şeyler yapma azmi ve bâtıla baş kaldırma var. Ama dinlemeleri gerekli olan insanı veya insanları dinlememe kusuru onlara ait. Hz. Ali’yi dinleselerdi, birçok ciğersûz hâdise olmayabilirdi.

Bugün de olabilir bunlar. Doğruluk, iyilik, güzellik adına iyi şeyler yapmak için bir araya gelenler, gelecekte birbirini yiyebilirler. Siz bunları bugün sarmaş dolaş görebilirsiniz; fakat firasetiniz varsa, o tipleri, dişlerinin yapısından, tırnaklarının uzunluğundan, pençelerinin vahşice durmasından anlayabilirsiniz. Bu olumsuz dalgaları kırabilir miyiz? Elbette... Bu, bizim yerimizde sağlam durmamıza bağlı.

Hâsılı, zor şeylerden bahsettik. Benim ciddî endişelerim var. Başarının ve zaferin öldürücülüğü beni, yolda yürümeye devam ederken başarılı olacak mıyız, olmayacak mıyız düşüncesinden daha çok korkutuyor.

Tecdit-Teceddüt ya da Yenilenme ve Yenileşme Fantazisi

Tecdit ve teceddüt hakkında değişik zamanlar değişik vesilelerle düşüncelerimi dile getirmiştim. Her şeyden önce tecdit/yenileme ameliyesi tarihî geçmişimizde mevcut olan bir şeydir. Tecdit hareketleri, tecdit dönemleri bu süreci ifade için kullanılan terimlerdir. Tecdit, yenileme işini gerçekleştiren müceddidin hem kendini hem de toplumu yenileme hamlesine verilen isimdir ve bu teceddütten yani yenilenmeden hatta yenileniyor görünmeden –ki ben buna “yenilenme fantezisi” diyorum– bütün bütün farklıdır.

Ebû Dâvûd’un Sünen’inde Allah Resûlü bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: إِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْأُمَّةِ عَلٰى رَاْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا “Her yüz senede bir, bu dini tecdid edecek bir insanı Allah gönderir.”8 İslâm âlimleri hemen her asırda bu hadisin mânâ ve muhtevası üzerinde ısrarla durmuşlardır. Hatırladığım kadarıyla en ciddî ve en geniş duran İmam Süyutî, ondan sonra da İmam Rabbanî Hazretleridir.

Hadiste geçen “ba’s” tabirini hadisin umumî muhtevasını nazara alarak şöyle yorumlamak uygun olur zannediyorum: Allah, dipdiri bir insanı ölü bir toplum içinde neş’et ettirir ve onun eliyle o toplumu yeni bir dirilişe mazhar kılar. Bu diriliş bazen geniş bazen de dar alanlı olur. Nitekim “İnsanlığın İftihar Tablosu”nun irtihal-i dâr-i bekâ buyurmasından günümüze kadar bütün tecdit hareketlerine bakıldığında bazılarının dar, bazılarının çok geniş olduğunu görürsünüz.

İlk müceddit, kimilerine göre Hz. Ebû Bekir’dir. Ben şahsen bu görüşe katılmıyorum. Hatta bu yaklaşımın gereksiz bir inat uğruna, başka birine müceddit dememek için ortaya konduğunu zannediyorum. Esasen Hz. Ebû Bekir’in vazife yaptığı dönem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yeni vefat ettiği bir dönemdir. Sahabe aynı sahabe, toplum aynı toplumdur. Bu açıdan Hz. Ebû Bekir’in yenileyeceği bir şey yoktur. Onun için Hz. Ebû Bekir’e müceddit demek yerine “Allah Resûlü’nün getirdiği dinî esasları bütün yeniliği, taraveti, halaveti ve canlılığı ile korumuştur; –eskilerin ifadesiyle– çok iyi derpiş etmiş birisidir.” dense daha doğru olur. Hulefâ-yi Raşidin arasında illâ birine müceddit denecekse bence o seyyidinâ Hz. Ömer olmalıdır. Fakat genel kabul, ilk müceddidin Ömer b. Abdülaziz olduğudur. O, iki buçuk sene süren iktidarında, kendinden önceki, Haşimilere ve Efendimiz’in Ehl-i Beyt’ine karşı olan Emevî hıncını, kinini, nefretini durdurmaya çalışmış; dinin haysiyet ve onuru için mücadele etmiş bir insandır. Minberlerde Hz. Ali dahil “Raşid Halifeler”in adlarının okunmaz hâle geldiği o dönemde her cuma minberden إِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ9 âyetini okuyup adalet, istikamet ve ihsanla hareket etmiş ve devlete bütün suistimallerin önünü tıkayan bir yapı kazandırmıştır. Öyle ki, Velid döneminde on bin dinar alan halasının tahsisatını bile kesmişti Ömer b. Abdülaziz. “Yeğenim, on bin dinar alıyordum, sen kestin bunu!” diyen halasına, “Halacığım!” diyor, “Nereden bulup vereyim? Hazinenin –ki milletin malıdır– durumu ortada. Bu durumda iken ben sana on bin dinar veremem ki!” Sonra da her zaman yaptığı gibi kalkıp biraz zeytinyağı getiriyor biraz da ekmek ve “Halacığım, biraz yemek istemez misin?” diyor ve ekmeği yağa banıp yiyor. Tefessüh etmiş bir devlete zühd ve yeniden Muhammedî bir ruh kazanma düşüncesini getiriyor. Onun döneminde insanlar ilk defa resmen “hadis tedvin”ine açılıyorlar.10

Daha sonraları sırasıyla olmasa da müceddit olarak İbn Süreyc, İbn Dakiku’l-Îd, İmam Gazzâlî, Fahreddin Razî, İmam Nablusî, İmam Rabbanî sıralanıyor. Bunlar, umumiyet itibarıyla mücedditlikleri İslâm âlimleri tarafından kabullenilen insanlar. Yoksa mücedditler elbette bunlarla sınırlı değil. Evet bu isimlerin hepsi çeşitli zamanlarda dar ya da geniş alanlı tecdit hareketlerinin öncülüğünü, temsilciliğini yapıyorlar. Bu faaliyetlerle insanlar dini yeniden, bir kere daha taptaze semadan inmiş gibi bütün taravetiyle duyuyor ve hayata taşıyorlar.

Değişik zamanlarda ifade ettiğim gibi, aslında herkesin hem de her sabah gözlerini açarken yeni bir günün idrakiyle, dinini yeniden bir kere daha duyması lazım. Bugünkü ruhta, kalbde, histe duyulan din, dünkü olmamalı. Yarın da bugünkü olmamalı. Öbür gün de yarınki olmamalı. Her gün, ama her gün farklı olmalı. Böylece Zât-ı Ulûhiyet’i farklı delillerle vicdanınızda duymalısınız. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “İki günü müsavi olan aldanmıştır.”11 beyanı bu açıdan çok önemlidir. Buna göre iki günü eşit olan inanç mevzuunda da, İslâm mevzuunda da, ihsan mevzuunda da aldanmıştır.

Bir misalle açalım: İnsan, hayatı boyunca bir minareye tırmanıyor gibidir ve öyle olmalıdır. Minarenin şerefesine ulaştığı an ise onun ölüm anıdır. Onun için insan şerefeye ulaşıncaya kadar sürekli hep bir basamak merdiven atlamaya bakmalıdır. Hep daha yukarı, daha yukarı, daha yukarı demelidir. Bir başka tabirle o bir “Hel min mezîd?” kahramanı, devamlı araştıran, ilerleyen, tahkikatta bulunan, ilimde, fikirde, mârifette derinleşen, ama bir türlü doyma bilmeyen bir yolcu gibi olmalıdır. Tıpkı Âyetü’l-Kübra’daki seyyah gibi. Çünkü bizim bu tür yenilenmeye ihtiyacımız var. Herkesin, ilim erbabının da, erbab-ı tarikatın da ihtiyacı var.

Burada bir hakikatin unutulmaması lazım: Dinî duygu, düşünce ve pratiklerimiz de her şeyin aslına, yani dinin temel kaynaklarına, edille-i şer’iyyenin esaslarına dayansa da –ki bunlar “Kitap”, Sünnet, bir mânâda icma, bir mânâda fukahanın hâlisane yaptığı içtihatlardır– şartların ve konjonktürün meseleyi sunma açısından müessiriyeti inkâr edilmemeli. Zira şartlar ve konjonktür insanın üslûbuna aksettiği gibi, insanın karakteri, tabiatı da ulaşılan sonuçlarda ciddî rol oynar. Meselâ teknolojik gelişmeler müceddidin dimağını etkiler. Dolayısıyla müceddit kendi çağının davetçisi ya da bir “nezir-i üryan”ın her çağdaki izdüşümüdür.

Teceddüde gelince; yenilenme fantezisi, yenilenme havası içinde bulunma tekellüflü tevillerle bir farklılık ortaya koyma, kendini âlemden farklı olarak ifade etme çabasıdır. Yabancı bir kelimeyle ifade edilecekse “reform” ya da “reformasyon”dur teceddüt. Asıl-fasıl ayırt etmeksizin dinin bütün meselelerini yeniden gözden geçirme, çağa uydurma gayretidir. Problemleri çağa ve insanlara değil de Kur’ân’a yükleme, Efendimiz’e izafe etme söz konusudur. Güya, temel nasslarda yapılacak oynamalar ile problemler ortadan kalkacaktır. Meselâ, Kur’ân’ın asıl hedefi güzel ahlâk, insan ve toplum hayatının disipline edilmesidir. Namaz, neden ve niçin demeden insanların Allah’a yaptığı kulluğun adıdır. Hayatı disipline eder, insanın güzel ahlâka ulaşmasını sağlar. Ama bu çağda farklı şekillerde de kulluk yapılarak aynı sonuca ulaşılabilir, illâ namaz olması şart değil. Oruç yerine farklı bir diyet ikame edilebilir. Zekât ve hacca bedel başka şeyler devreye girebilir. Ve daha nice ipe sapa gelmez, hiçbir aklî ve dinî temele dayanmayan düşünceler...

Bu tür fantastik şeyleri ortaya atanlara müceddit değil, müteceddit denilir. Onlara reformist demek daha uygun. Aslında bunların yaptıkları dinin ruhunu hırpalamaktır. Diğerleri ise dinin esasına, usûlüne, ümmehatına dokunmadan, muhkemata sadık kalarak onu yeniden, terütaze duyurma peşindedirler. Yani aradaki mesafeleri aşarak, –Üstad’ın Reşahat’ta dediği gibi– Asr-ı Saadete gidip, O “Zât”ı vazife başında görerek, icraatına bakarak, O’nu yeniden hissetme. Çünkü yenilenme ihtiyacı olan din değil insanlardır.12

Evet, fertler her gün farklı bir menfezden dinî hakikatleri temâşâ etmeliler; etmeliler ve her gün ayrı bir neşve duymalı, ayrı bir huzur soluklamalılar. Sofîlerin de, Üstad’ın da yaptığı ve yapmak istediği şey budur. Ama onların halefleri yenilenme vetiresini gerektiği gibi yakın takibe almış mıdır, bunun her zaman münakaşası yapılabilir.

Geçim Standardı

Televizyon haberlerinde dönem dönem dört kişilik ailenin aylık geçim standardı adına rakamlar veriliyor. Esas alınan ölçüler nelerdir tam bilmiyorum; ama verilen rakamlara bakınca görülüyor ki bu standartları, hele bizim ülkemizdeki insanların yakalaması çok zor. Bununla beraber bu rakamların sürekli tekrarı, haberdeki üslûbun tam olarak ayarlanamaması insanları şükürsüzlüğe, kanaatsizliğe itiyor. Ben hatırlıyorum çocukluğumda insanlar sadece yoğurtla kahvaltı yapıyorlar; ama tarlada, bağda, bahçede hamarat bir şekilde de çalışıyorlardı. İnanın, hiç mübalâğa etmiyorum; çünkü ben de onlardan biriydim. Yoğurtla kahvaltı ediyor, akşama kadar hayvanları güdüyordum. Sabun bulamıyorlardı insanlar, kil ile çamaşırlarını yıkıyorlardı. Bit salgınından kırılıyordu millet. Veba salgını geldiğinde yediden yetmişe birçok insan ölüyordu. Çokları bir öğün yemek yiyordu. Evet –Allah o günleri bir daha yaşatmasın– şartlar çok zordu; ama hiç kimse de hâlinden şikayet etmiyordu.

Hayır hayır, yanlış yaptığımız kanaatindeyim. Bu haberlerle, daha doğrusu bu yaklaşımla milleti şükürsüzlüğe sevk ediyoruz. Allah’a karşı şikâyete yönlendiriyoruz. Yeni bir üslûp bulmalıyız haberlerin veriliş tarzında. Hem yalan olmamalı, gerçekleri yansıtmalı, halkı doğru bilgilendirmeli hem de bulduğuna kanaat etmeli, nankörlüğe girmemeli insanlar. Aksi takdirde ne verirseniz verin, isterseniz iki üç milyar verin doyuramazsınız siz onları.

İsraf... Bütün insanlığın iktisadî anlamda belini büken bir kanser o. Geçenlerde sordum arkadaşlara banyolarda kullandığımız kâğıt havluların fiyatlarını. Bir rakam söylediler, ucuz veya pahalı önemli değil, önemli olan onun tam tekmil kullanılması, israf edilmemesi. Bilmem medâr-ı fahr olur mu; ama örnek olması açısından söylemekte mahzur görmüyorum; burada mecburiyetten dolayı kullandığımız kâğıt havluların her bir parçasını üç dört kere kullanıyorum ben. Önce elimi yüzümü siliyorum, sonra ayaklarımı kuruluyorum, sonra da banyo tabanını siliyor, ondan sonra atıyorum. İsraf olur, diye lüzumsuz yanan ışıkları hemen söndürüyorum. Ama aynı hassasiyeti her yerde göremiyorum. Yemeden içmeden tutun, giyinmeye kadar her şeyde israf hâkim hayatımıza.

Bediüzzaman Hazretlerinin İktisat Risalesi’nde ortaya koyduğu düsturlara bakın. Hapishanelerde işkenceler, sıkıntılar, açlıklar, susuzluklar ve bunların karşısında sarsılmaz bir iman, ahirete bakış, kadere rıza... Ve sonra bakıyorsunuz, o sıkıntılara maruz kalan insan sürekli şükürle, Allah’a hamd ü senâyla dimdik ayakta. Bizim de aklı başında, iyi yetişmiş, maksadını güzel ve takılmadan ifade eden insanlara ihtiyacımız var. Ta ki çıksınlar televizyon programlarına bu örnekleri dile getirsinler, girsinler halkın içine mazhar olduğumuz Allah’ın lütuflarını nazara versinler, insanları nankörlükten kurtarsınlar, onun bize olan lütuf ve ihsanları karşısında tam bir kulluk sergilememiz gerektiğini anlatsınlar.

Bazıları benim Amerika’da dört senedir sürgün olduğumu söylüyor. Ne sürgünü Allah aşkına?! Asıl inançsızlık hesabına hareket eden insanlar yapayalnız, tecrid-i mutlak yaşıyorlar ya da yaşamışlar. Meselâ; Troçki’yi düşünün. Meksika’da tecrid-i mutlak içinde, bahçeli büyük bir villanın arkasındaki kulübecikte yaşamış yıllarca. Stalin’in korkusundan dışarı çıkamamış. Fakat kaderin garip tecellîsi, o kulübecikte de bulmuşlar ve öldürmüşler adamı.

Evet, Allah bir gurbet yaşatıyor burada bize, size ve hepimize; ama bu gurbet ahirette bir kurbet (yakınlık) vesilesi olabilir. Öyleyse niye şikâyet edeceksin ki? İnsanî hisler, vatan, memleket, eş dost, akraba diyorsanız, elbette… İnsanın bunları özlemesi kadar tabiî bir şey olamaz. Ama bunları özlerken Allah’ın sağnak sağnak üzerimize gönderdiği lütuf ve ihsanlara karşı nankörlük yapmamamız lazım. Biz hiçbir zaman mahrumiyet denilen şeyi kâmil mânâda yaşamadık. Meselâ Bediüzzaman Hazretlerinin çektiğinin onda birini ne ben çektim ne de siz. Baksanıza şu ifadelere; “Yirmi sekiz sene çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı. Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum.”13 diyor; deyip vak’ayı rapor ediyor; ama hâlinden hiç şikâyetçi değil. خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدِرَ “Safâ vereni al, keder vereni bırak.” diyerek her şeyin iyi ve güzel yanını görüyor. Bardağın boş değil, dolu tarafına bakıyor.

Hâsılı, Allah’ın nimet ve ihsanlarına karşı şükürle mukabelede bulunmak zorundayız. Elimizdeki bütün imkânları hep onu anlatmaya, onu sevdirmeye, onu takdir etme ve ettirmeye matuf kullanmak mecburiyetindeyiz. İnsanların içlerinde her hâlukârda memnun olma duygusu uyarmalıyız. Hastalık-sıhhat, ızdırap-rahat, zenginlik-fakirlik... Her hâlükârda... İşin özü; insanların iniltilerinde bile şükür nağmesi, şükür terennümü duyulmalı.

Askerlik Çok Önemlidir

Soru: Askerlik mesleği için “Millî seciyemizin önemli bir rüknüdür.” değerlendirmesinde bulunuyorsunuz. Bir başka yerde de “Şimdi askere çağrılsam seve seve giderim.” diyorsunuz. Günümüzdeki ordu-iktidar ilişkileri, Irak’a asker gönderme ve benzeri konular etrafında cereyan eden tartışmalar da nazara alındığında hâlâ aynı düşüncelere sahip misiniz?

Cevap: Mutlak ve genel anlamda askeriyeyi, temsil ettiği hakikat itibarıyla mazi ruhu veya şuuru ya da millet ruhu veya millet şuuru diye adlandırabiliriz. Yıllardan beri artık sabitleşen, âdeta şuuraltı müktesabatım hâline gelen düşüncelerim içinde “medrese-tekye-kışla” sacayağının –ki bir milleti millet yapan dinamiklerin hepsini içine alır bu üçgen– önemli bir parçası olan askeriye, yeri başka bir şeyle dolmayan/doldurulamayan bir konuma ve role sahiptir. Bunu alternatifi olmayan bir kurum şeklinde de ele alabilirsiniz. Evet, nasıl bir dönemler tekye İslâm’ın ruh ve gönül hayatını temsil ve tedris etmiş ve medrese, pozitif ve dinî ilimleri sırtlanmışsa, kışla da, iç dünyada disiplin, dış dünyada da açılım ve her türlü tehlikeye karşı devleti, milleti, millî ruh ve düşünceyi muhafaza etme vazifesini üstlenmiştir. Kışlanın asırlar boyu yapageldiği bu hizmetler onu milletin karakteri ile bütünleştirmiştir. Zaten başka türlüsü de düşünülemezdi; zira o bu milletin bağrından çıkan bir kurumdu. İşte bu düşünceler bana yıllar önce sizin soruda işaret ettiğiniz cümleyi söyletmişti: “Askerlik mesleği, millî seciyemizin önemli bir rüknüdür.”

O günden bugüne söz konusu düşüncemi değiştirmeme neden olacak hiçbir şey olmadı; dolayısıyla şimdi de farklı düşünmüyorum. Bakın, bu millet tarihte çeşitli devletler kurarken onu âdeta bir orta direk yapmış, devletini, devlet düşüncesini, devlet sistemini onun etrafında kurmuştur. Kışla, kendisini temsil edenlerin adil olduğu dönemlerde sadece iç dünyaya değil, dış dünyaya da hatta o günün şartları hesaba alınarak ifade edilecek olursa bütün dünyaya adalet dağıtmış, devletler muvazenesinde adaletin yegâne temsilcisi olmuştur. İşte bu durum millî kabulün zeminini oluşturmuş ve kışla-millet bütünleşmesi gerçekleşmiştir. Bugün birileri şu ya da bu sebeple kışladan, kışla düşüncesinden kaçıyorsa söz konusu millî kabulün ve millî şuurun farkında değiller. Veya şöyle de diyebilirsiniz; genlerinin, yani militarist bir geçmişten geldiklerinin farkında değiller. Bugün yüzümüzü ak, alnımızı açık eden şanlı tarihimizin, askerlerin omuzlarında bayraklaştığını unutmuşlar. Şahsen ben onların bu kaçışlarını gafletlerine veriyorum. Bunu kendi millî kimliğinden, millî şuurundan kaçma seklinde değerlendiriyorum.

Burada bana, “Her şey güllük gülistanlık mı, hiç menfiler ve menfilikler yok mu?” diyebilirsiniz. Uzak ve yakın geçmişimize ait bir sürü örneği de peşi peşine sıralayıp yukarıdaki düşüncelerimden dolayı beni sorgulayabilirsiniz. Ama ben bu çerçeveye girecek örnekleri özel anlamda ele almanın gerekliliğine inanıyorum. Parçalardaki yanlışlıkların bütüne ve genele mâl edilmesini doğru bulmuyorum. Sizin anlayacağınız toptancılık anlayışına karşıyım. Çünkü her kurumda, her zaman genel yapıyı, genel gidişatı zorlayan, genelin aksine kendine bir yön belirleyen ve dolayısıyla ferdî düşünen, ferdî hareket eden insanlar çıkmıştır; şimdi de çıkıyordur; gelecekte de çıkacaktır. Fakat bunlar bu milletin bağrından çıkmış bir kurum hakkında genel ve menfi bir hükme varmayı haklı kılmaz. Zira, birbirinden ayrı meseleler bunlar.

Şimdi Askere Çağrılsam Seve Seve Giderim

Fıtratım itibarıyla bende bazı şeylere karşı hassasiyet çok fazladır. Yaratılışımdan kaynaklanan bu duyarlılığımdan dolayı baskıya ve tahakküme hiç tahammülüm yoktur meselâ. Aslında böylesi bir fıtratın askeriyenin genel geçer kaideleri ile kolayca uyum sağlaması oldukça zordur. Çünkü askeriyenin niçinini, nedenini ve hikmetini kavraması zor, yer yer imkânsız kaide ve uygulamaları vardır. Sözü geçen kaideleri, aklî ve mantıkî ölçülerde bir yere oturtmak ancak bilge kişilerin veya askerî alanda uzman olanların işidir. İsterseniz bunu halk arasında söylenen mesel ile izah edelim: Şeytanın aklı her şeye erdiği hâlde askerliğe bir türlü ermemiş. Anlayamamış, kavrayamamış onu. Dolayısıyla âteşîn bir fıtratın, hayatının en delikanlı döneminde bu yapı ile uyum sağlaması çok zordur.

Bunlara, yirmi yaşında bir genç de olsa sahip olduğu inanç; o güne kadar almış olduğu inanç ağırlıklı eğitim ve öğretim; akıl, mantık ve hikmet telakkisi ve hepsinin ötesinde hayat felsefesi ve yaşama şeklini ilave ederseniz bu gencin askeriye ile ortak paydası neredeyse yok denecek kadar azdır.

Ama bütün bu gerçeklere rağmen ben askerlik sürem içinde hiçbir şeye itiraz etmedim, hiç şikâyette bulunmadım. Zor gelmedi diyemem; ama hiç yılmadım, küsmedim, darılmadım. Bir vaaz sonrası, komutanım terhisime bir ay kala beni yanına çağırdı ve “Seni terhis ediyorum.” dedi; dedi ama ben sevindiğimi hatırlamıyorum.

27 Mayıs sonrasının o çok sıkıntılı dönemlerine rast gelmişti askerlik zamanım. Şiddet, hiddet, öfke... Ne ararsan var. Komuta kademelerinde el değiştirmeler oluyor. Mamak’ta iken farkında olmadan Talat Aydemir’in askeri oluyorsunuz. Yedek subay okulu, radyo evini teslim almak için harekete geçiyor. Harp Okulu bir yönüyle Yedek Subay Okulu ile müşterek hareket ediyor. Karda kışta günlerce nöbet bekliyorsunuz. Bazı subaylar muhalif subayları teslim alıyor. Üzerinizde uçaklar uçuyor, hem de bombardıman niyetiyle. Eğer teslim olmazsak bombardıman yapacaklar. Tüfeklerinizin mekanizmalarını alıyorlar. Hâsılı sıkıntı üzerine sıkıntı. Bütün bunlara rağmen ben asker ocağından şikâyette bulunmadım. Aksine orayı âdeta bir laboratuvar gibi gördüm. Her gün farklı yerler keşfettim, farklı dünyalara açıldım, farklı insanlar tanıdım. Ben o kutsî ocakta öğrendiğim şeyleri, elde ettiğim tecrübeyi ne ailede ne de okulda öğrenebilir veya kazanabilirdim. Sokakta öğrenmem zaten imkânsızdı. Ama kışlada insan ister istemez bir kalıba giriyor. Umumî bir yerde, birçok insanla beraber kalıyorsunuz. Yüzde yüz düşüncenize ters, anlayışınıza ters insanlarla birlikte oluyorsunuz. Dinleneceğiniz zaman birileri kalkıp bağırıp çağırıyor, hopluyor, zıplıyor. Aslında bütün bunlar insanı rahatsız edici faktörler. Fakat ben o günden bugüne rahatsızlık izi bırakmış hiçbir şey hatırlamıyorum, sanki güllük gülistanlık bir yerde yaşamışım gibi...

İşte onun için demiştim “Şimdi askere çağrılsam seve seve giderim.” diye. Yine de diyorum: Altmış altı yaşıma basıyorum, bugün çağırsalar koşa koşa giderim asker ocağına. Sadece bir ricada bulunurum; o da şu: “Kalbimin üç damarı tıkalı. Onu zorlayacak emirler vermeyin. ‘Marş marş’ demeyin meselâ. Yat kalk diyerek yormayın. Ama yirmi beş kişilik koğuşlarda, ranzalarda yatmaya gelince seve seve. Bin kişinin yemek yediği gürültülü yemekhanelerde yemek yemeye âmenna.” Ruh hâletim benim bu ve bunu ifade etmeyi kendi hesabıma bir borç biliyorum.

Bu düşüncelerimi dile getirmemin sebebi merak edilebilir. Bazen insanın içinde bulunduğu konum onu bazı şeyleri söylemeye mecbur ediyor. “Bu inancını, bakış açını, düşüncelerini, yorumlarını söylemelisin.” diyor. Eğer senin gözünün içine bakan dünya kadar insan varsa, sana göre tavır alacaklarsa, düşüncelerini kendine saklamanın ne anlamı olabilir ki? Onun için kutsal bildiğim bir müessese hakkındaki düşüncelerimi ifade etmem yadırganmamalı. Askere giderken hacca, umreye gidiyor gibi gidilmeli. Tıpkı Osmanlılar gibi. Bazı dönemlerde Osmanlılar umreye de hacca da gitmemişler; gitmemişler zira İslâm âleminin karakolluğunu yapmışlar. Birçok mütefekkir; “Âlem-i İslâm’ın şimalinde Türk milleti olmasaydı bugün yeryüzünde İslâm olmazdı.” diyor.

Yeri gelmişken istidradî bir düşüncemi arz edeyim: Bedelli askerlik peşinde olmayı –halk tabiriyle– askerlikten kaytarma olarak yorumluyorum. Şu kadar var ki devlet bir taraftan ekonomik sıkıntılarını aşmak, bir taraftan ihtiyaç fazlası gençleri eritmek düşüncesi ile bedelli askerliğe evet diyorsa, ona bir şey demem; bunlar devlete ait işlerdir, karışmam. Fakat gençlerimizin bedelli askerlik peşinde koşmasını istiskal ediyorum, içimde bu düşünceye ve böyle düşünenlere karşı rahatsızlık duyuyorum. Bizim zamanımızda en az iki seneydi askerlik. Ve biz arımızla, namusumuzla o iki seneyi doya doya yudumluyorduk. Bundan kaçmamak lazım. Askerlikten kaçmak ruhta dalâlete işaret eder. Önceden belirttiğim gibi, bu durum millî şuurun, millî ruhun farkında olunmadığını, bu milletin üç temel unsurundan birinin hafife alındığını gösterir. Bu benim felsefem. İster kabul edin, ister etmeyin.

Yurt Dışına Asker Gönderme

Irak’a asker gönderme meselesine gelince. Bunlar sivil irade ile askerlerin birlikte oturup karar vereceği şeyler. Ama genel mânâda şunları söyleyebilirim; temenni demek belki daha uygun bu sözlerim için; eğer devletimiz devletler muvazenesinde önemli bir konumda bulunsaydı, günümüzde Amerika’nın üstlendiği rolü üstlense/üstlenebilseydi, yeryüzünde hakkaniyetin takipçisi, mazlum milletlerin kendisine sığındığı bir melce, mağdurlar için bir sera olsaydı, zaten askerimiz aktif askerlik yapma mecburiyetindeydi. Bir başka tabirle hâdiseler onu aktif asker olmaya zorlayacak, dünyanın dört bir yanında değişik haksızlıklarla müdahale edecekti. Osmanlı’nın bir zamanlar yaptığını yapacaktı. Malum Osmanlı, tarihi boyunca sulh ve sükûnetin, adalet ve hakkaniyetin temsilcisi ve muhafızı olmuş, zulmü engellemiş, tagallübe karşı çıkmış, tahakküme baş kaldırmıştı.

Ama devletimiz bu konumunu kaybetmiştir ve buna paralel olarak askerimiz de maalesef o güçte değildir şu anda. Bununla beraber son zamanlarda sadece Güneydoğu’da memleket içi asayişin teminiyle alâkalı mini müdahalelerimiz oldu. Ama esas Türk askerinin genel misyonu –hatırlatma bana düşmez– dünyadaki genel dengesizlikler ve ahenksizlikler karşısında sorumluluk duygusu içinde davranmaktır. Fakat bunu da yaparken usûlünce yapmak çok önemlidir. Zira bazı şeyler konjonktüreldir. Nasıl davranılacağını şartlar belirler. Onun için iyi düşünmek, devleti ve milleti maceraya atmamak gerekir; gerekir çünkü bu maceraların acı ve ağır faturalarını hep birlikte ödüyoruz. Bana göre, İttihatçıların devleti yıkmakla neticelenecek şekilde kalkıp Rusların donanmasına bomba atıp Birinci Cihan Harbine girmemize sebebiyet vermesi bir maceradır. Bazı küçük yanlışlıklarla Balkan ve 93 Harbine girmemiz de maceradır. Bu maceraların bedellerini bizler aradan geçen onca seneye rağmen hâlâ ödemeye devam ediyoruz. Dolayısıyla bugünkü ve yarınki nesilleri ile bütün bir millete fatura edilecek, onun yakın ve uzak sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel geleceğini etkileyecek bu gibi önemli hususlarda, devletin sivil-asker hemen her kademesindeki kurumlar çok sıkı iş birliği yapmalı, sıcak dirsek teması hâlinde bulunmalı, askerî tabirle “yanaşık düzen” içinde pozisyon almalı ve daha dikkatli, daha temkinli bir biçimde karar vermelidirler.

Asker14

Askerlik yüksek bir pâyedir, Hakk’ın katında da, halkın katında da... Ona denk yüce bir topluluk ve gördüğü vazifeye denk yüksek bir vazife yoktur şu fâni âlemde. Yüklendiği iş itibariyle, zaman onda başkalaşır, muammalaşır ve bir sır hâline gelir. Saati seneler sayılır askerin. Talimiyle, terbiyesiyle ve serhat boylarında nöbetiyle geçirdiği saati...

***

Onu “vatanın bekçisi” diye anlatırlar. Bence, ona topyekûn mukaddeslerin; mazinin, harsın, hürriyet ve emniyetin en emin muhafızı demek daha uygun olacaktır. Zira, endişelerimiz ancak, onun mevcudiyetiyle zail olur. Huzursuzluğumuz onun türkü ve haykırışlarıyla huzura ve emniyete inkılâp eder.

***

Milletlerin ölüş ve dirilişinde büyük tesiri vardır askerin. Bütün kargaşalar, huzursuzluklar ve nihayet yıkılışlar, hep onun kendinde olmadığı zamanlara rastlar. Bütün irfana eriş, kendine geliş ve dirilişler ise, onun zinde ve canlı olduğu günlerde görülür. Çağlayanlar gibi akıp akıp gittiği; tepeleri düz, ovaları bereketli kıldığı günlerde...

***



1 Bediüzzaman, Kastamonu Lâhikası s.83.


2 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 8/90, 91; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 24/72.


3 Bkz.: Müslim, îmân 78; Tirmizî, fiten 11; Ebû Dâvûd, salât 239.


4 Bkz.: Müslim, hudûd 22; Ebû Dâvûd, hudûd 24, 25.


5 Bakara sûresi, 2/264.


6 Müddessir sûresi, 74/6.


7 Bediüzzaman, Münazarat s.54.


8 Bkz.: Ebû Dâvûd, melâhim 1; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/324.


9 Nahl sûresi, 16/90.


10 Bkz.: Abdullah b. Abdülhakem, Sîretü Ömer b. Abdülaziz s.79-80.


11 ed-Deylemî, el-Müsned 3/611; es-Sehâvî, el-Makâsıdü’l-hasene s.631.


12 Bediüzzaman, Sözler s.248 (On Dokuzuncu Söz, Üçüncü Reşha).


13 Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller).


14 Bkz.: M.F. Gülen Çağ ve Nesil s.157-161 (Asker).

0 yorum

Yorum Gönder