29 Kasım 2016 Salı

Diriliş Çağrısı - Vicdan Genişliği

Soru: “Vicdan genişliği” ne demektir; bir insanın vicdanının geniş ya da dar olmasının tezahürleri nelerdir?

Cevap: “Vicdan genişliği” iman, ilim, mârifet, muhabbet, mehâfet ve diğergâmlık hisleriyle mamur bir gönlün, engin bir himmetle bütün insanlığı kucaklaması, kalb kapılarını herkese açması, hep affedici, bağışlayıcı, mürüvvetkâr olması ve özellikle de bütün insanların hidayetini dileyip herkesin ebedî mutluluğunu istemesi şeklinde tarif edebileceğimiz bir ruh yüceliğidir. Diğer bir ifadeyle, “vicdan genişliği” veya “vicdanın inkişafı”, bir insanın, kendi acz u fakr ve ihtiyaçlarının farkında olarak ve bunları karşılayacak bir güç ve kuvvete dayanma lüzumunu duyarak iman, teslim ve tevekkül ile Zât-ı Ulûhiyet’e sığınmasının yanı sıra, her türlü bencilce tavırdan sıyrılarak isminin özündeki ünsiyete yönelip mahiyetindeki içtimaî ruha uygun hareket etmesidir.

Vicdanın İnkişafı

İman, ilim, mârifet ve muhabbet şuâlarıyla aydınlanmış ve inkişaf etmiş bir vicdan, Yaratan’dan ötürü herkese karşı alâka duyar; karşılaştığı her şeyde ve herkeste ilâhî tecellîlerden renkler görür, desenler temâşâ eder, sesler dinler.. ve bütün varlığın ünsiyet solukladığını hisseder gibi olur; böylece her şeye ve herkese hep sımsıcak mukabelede bulunur. Öyle ki, sadr u sinesi cihanları istiâb edecek kadar genişler; benliğinin derinliklerinde köpürüp duran düşünceleri sayesinde, sınırlılığı içinde sınırsızlaşır, zaman ve mekânla mukayyetken, kayıtsızlığın üveyki hâline gelir. Böyle bir gönül, insanî duygularının gelişmesi, genişlemesi nispetinde her zaman ferdiyetini aşar, âdeta küllîleşir; bütün inananları kucaklar, herkese el uzatır ve topyekün insanlığı en içten duygularla selâmlar.

Vicdanı geniş bir mü’min, insanlarla muamelelerinde peygamberâne bir üslûp sergiler; herkesi sever, herkesin iyiliğini ister. Kendisini en küçük hatalarından dolayı bile sorgular; ama başkalarının kusurlarını görmezlikten gelir; yakın-uzak çevresindekilerin yanlışlarını sadece normal hâllerde değil, öfkelendiği zamanlarda bile bağışlar ve en huysuz ruhlarla dahi iyi geçinmesini bilir.

Haddizatında, yüce dinimiz de, kendi müntesiplerine, elden geldiğince affetmeyi, kine, nefrete yenik düşmemeyi ve öç alma duygusuna kapılmamayı salıklar ki, zaten nazarlarını ahiretin yamaçlarına dikmiş, sonsuz saadet peşinde koşan bir mü’minin başka türlü davranması da düşünülemez.. başka türlü davranması bir yana, hakiki mü’min oturur kalkar hep başkaları için hayır yolları araştırır, hayır dileklerinde bulunur, ruhundaki sevgiyi hep canlı tutmaya çalışır, hatta bütün muamelelerinde sevginin de ötesinde şefkati esas alır; gayz, nefret ve kine ise hep uzak kalır. O, kendi gönlünden işe başlayarak, her bucakta iyilik ve güzellik fidelerinin boy atıp gelişmesine zemin hazırlar; üzerine kinle, nefretle gelenleri bile tebessümlerle ağırlar ve en mütecaviz kimseleri dahi sevginin gücüyle savar.

“Hakkımı Helâl Ettim!..”

Geniş vicdanlı insan, hemen her zaman sevmenin ve şefkat etmenin heyecanıyla yaşadığından dolayı, duygu ve düşüncelerinde, hâl ve hareketlerinde olduğu gibi ibadet ü taat ve dualarında da bencillikten uzak durur, himmetini her zaman âlî tutar; tazarru ve niyazlarında bütün akrabasını, dostlarını ve arkadaşlarını da mülâhazaya alarak herkesin hayrını diler.. hatta çerçeveyi daha da genişleterek, yeryüzünde ne kadar insan varsa, hepsinin kalbini imana, İslâm’a, ihsana ve Kur’ân’a yönlendirmesi için Cenâb-ı Allah’a yalvarıp yakarır.

İnsanın vicdanını inkişaf ettiren vesilelerin başında mehâsin-i ahlâk gelir; bu itibarla da, vicdan genişliğinin en önemli alâmeti, güzel ahlâktır. Meselâ, afv u safh güzel ahlâkın bir şubesidir; kusurları bağışlama ve affedici olup dostça muameleyi sürdürme vicdanı geniş bir mü’minin şe’nidir.

Böyle güzel sıfatların sahibi bir mü’min, başkalarından gördüğü kötü muameleler karşısında bile sabırlı, temkinli, bağışlayıcı ve muhasebe derinlikli olur. O, hemen her kötülük ve musibete “Ben daha büyüğüne müstehaktım!” mülâhazasıyla yaklaşır. Nasreddin Hoca’nın, kafasına ceviz düşünce yerdeki kabağa bakıp, “Her şey yerinde güzel; ağacın dalında ceviz yerine ya bu kabak olsaydı!” diyerek hikmet-i ilâhîyeye bakışını seslendirdiği gibi, o da “Ya tam istihkakıma göre bir musibetle karşı karşıya kalsaydım.. demek ki Allah (celle celaluhu) başıma gelecek belâyı rahmetiyle ezip büzdü, küçülttü, böyle minnacık bir şey yaptı ve öyle düşürdü; hamd olsun O’na!” diyerek meseleyi kendi hata ve günahlarına, istihkâkına ve kader-i ilâhîye bağlar; geriye kendisine kötülük yapan insanın az bir hissesi kalmışsa onu da affeder.

Hazreti Üstad’ın, kendisine zulmedenlere, türlü türlü ithamlarla onu mahkûm etmek isteyenlere, kasaba kasaba dolaştıranlara ve zindanlarda ona yer hazırlayanlara bile hakkını helâl etmesi; ehl-i dünyanın zulmünü, kaderin adaleti ve kendi muhasebesi zaviyesinden değerlendirerek hiçkimseye küsmemesi; düşmanlık yapanları bile şefkat dairesinin dışında tutmaması ve onların da hidayete ermelerini cân u gönülden dilemesi bu mevzuya ne güzel misaldir.1

Yine Nur Müellifi’nin, kendisine kötü sözler söyleyen bir insan hakkındaki mütalâası ne kadar mü’mince ve ne kadar ibretâmizdir! Kötü sözlere şöyle mukabele eder: “Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan râzı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni nefsimin terbiyesine sevkeder ve gururdan beni kurtarmaya yardımcı olur. (...) Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ona darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir.”2

Zirveler Temkin İster

Tebe-i tâbiîn döneminin büyük muhaddislerinden Yahya İbn Said el-Kattan Hazretleri’nin kötü sözlü bir komşusuna mukabelesi de farklı değildir. Bir gün komşusu ona çok ağır sözler söyler. Hak dostu, hakaretler savuran insana hiç karşılık vermez; sadece bir fısıltı hâlinde dudaklarından şu ifadeler dökülür: “Belki de doğru söylüyor, bana kimliğimi ve nasıl biri olduğumu hatırlatıyor. Evet, ben kimim ki ya da neyim ki bunlara istihkâkım olmasın!”3

Evet, büyüklerdeki bu türlü mülâhazalar, benzer hâl ve tavırlar hep bu vicdan genişliğinin alâmetidir. Gönülsüzdür onlar, nefisleri hesabına kolay kolay kırılmazlar. Başkalarının kusurlarını ve kendi iyiliklerini hemen unutur; ama kendi hata ve günahlarını, bir de başkalarından gördükleri ihsanları asla hatırdan çıkarmazlar. Hemen her zaman her şeyi etraflıca ele alır, meselelere geniş bir açıyla bakar, hâdiselere ve şahıslara mülayim ve müsamahalı yaklaşır ve sinelerini herkese açık tutarlar. İşte, bütün inananlar, vicdan genişliği açısından onlara benzemeye çalışmalı ve o ufku yakalamak için gayret göstermelidirler.

Şu kadar var ki, bir insan, ne denli gönülsüz olursa olsun, ne ölçüde vicdânî inkişafa ererse ersin, yine de kendisini pişmiş, olmuş, ermiş görmemelidir. Bir insanın, bu konuda zirveye ulaştığına ve istenen kıvamı yakaladığına inanması çok tehlikelidir. Aksine o, en müsamahalı davrandığı durumlarda ve en geniş olduğu anlarda bile bir darlığa düşmüş olabileceği ihtimalini nazardan dûr etmemelidir. Sürekli kendini sorgulamalı, “Şurada daha temkinli davranamaz mıydım; şu meselede daha mülayim olamaz mıydım?” türünden suallerle nefsini hesaba çekmeli ve geniş düşünmenin herkes için en selâmetli yol olduğu mülâhazasını hep hatırda tutmalıdır.

Kötü Ahlâkın Neticesi

Diğer taraftan; kötü ahlâk, insanda darlık hâsıl eder. Vicdan, cehalet, kibir, gurur, bencillik, kıskançlık gibi fenalıklar sebebiyle daralır, büzüşür ve bir hodgâmlık dehlizine dönüşür. Meselâ; bir insanda çekememezlik ve kıskançlık da diyebileceğimiz “haset” marazı mevcutsa, o kimse, kendisinden başkasının başarısını, zenginliğini, güzelliğini, ilmini, mutluluğunu... çekemez; kendisinde olmasını istediği değişik vasıf veya mevhibelerin başkasında bulunması karşısında rahatsızlık duyar. Hakk’ın takdirine rıza göstereceğine, kaderî plânların kendi heva ve hevesi istikametinde cereyan etmesini ister; hâdiseler arzu ettiği gibi gitmeyince de kaderi tenkit eder ve sürekli hezeyan yaşar.

Haset böyle sürüp gittiği takdirde birkaç kişiye karşı olan bu çekememezlik hissi zamanla büyür, genişler; sonra da düşünce ve hissiyat ufkunu tamamen kuşatarak insanı bütün iyiliklere, güzelliklere sövüp sayan bir saldırgan hâline getirir. Hatta bazen hâsid kimse, kıskandığı insanlar Müslüman olmasına rağmen, her fırsatta onlara hakaretler savurur; sırf kıskançlığından ötürü ehl-i küfürle bir olup haset ettiği mü’minlere saldırır. Kendi nefsine ait bir darlığın mahkumu olan böyle biri, ahsen-i takvime ait genişliği kat’iyen duyamaz ve iman atmosferinin gerçek rengini asla göremez.

Kibirli bir insan da, kendini büyük kabul ettiğinden dolayı hakiki büyüklerin büyüklüğüne tahammül edemez. Hatta, bir üstadı, bir hocası, bir mürşidi varsa, onu bile hazmedemez. Zâhiren mürşidini takdir eder ve onun ardı sıra yürüyor görünür, ama haddizatında görünüşteki o takdir ve takibinden de içten içe rahatsızlık duyar. Azıcık mürekkep de yalamışsa, “Ben de bir kısım şeyleri biliyorum” der. Bazı insanların, Allah’ın te’yidine mazhar olduklarına ve ilâhî inayetle desteklendiklerine hiç inanmaz; benliğini aşıp başkasını kabule yanaşmaz. O hâl üzere devam ettiği sürece de, hep bir darlığın pençesinde debelenip durur.

Bu da Bir Darlık

Vicdanı inkişaf etmemiş bir insan, başkalarından gördüğü iyilik ve ihsanları, bir de kendi hata ve günahlarını hemen unutuverir. Kötülük ve kusur adına kendi maruz kaldıklarını ve başkalarına yaptığı en ufak bir hayrı ise aradan seneler geçse de kat’iyen aklından çıkarmaz. En küçük iyiliğini bile on-yirmi sene sonra da olsa hatırlatır ve muhatabını minnet altında bırakır. Yirmi yıl önce duyduğu bir incitici sözü, aradan onca zaman geçmiş olmasına rağmen yine hiç unutmaz; bazı dönemlerde sessiz kalsa bile, fırsatını bulunca ve tedayi ettirici bir durum hâsıl olunca hemen eski defterleri yeniden açar, yıllanmış hataları sayıp döker ve insanları mahcup etmekten âdeta haz duyar.

Hele bir de, biri gelip de ona, “Falan senin hakkında şunları söyledi” deyince hemen öfkelenir, etrafı kırıp döker, bazılarını defterden siler ve yeniden kine, nefrete kapılır. Vicdanındaki darlık onun geniş ve tutarlı düşünmesine mani olur; olur da, “Ben her hâlimle mualla ve müzekka bir insan mıyım ki, eleştirilecek yanım olmasın? Hem –hâşâ– “Rahman evlât edindi”4 diyenler bile çıkmadı mı? Kur’ân’ın ifadesiyle, Rahman’a çocuk isnad etmelerinden ötürü neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp çökecekti; evlât edinmek Rahman’ın şanına yakışmazdı ama bu aşikâr hakikate rağmen, bazıları Cenâb-ı Hakk’a iftira etmekten bile çekinmediler.5 Zât-ı Ulûhiyet’e bu denli iftiraların atıldığı bir dünyada bana bir şey denmiş çok mu?.” demek suretiyle meseleyi kendi nefsine bakan yönüyle hafifletme yoluna gitmez.

İçtimaî Ruh

Aslında, bir içtimaî heyette genişlik ve kuşatıcılık da tek tek fertlerden başlar; fert, engin ruhlu ve geniş vicdanlı olursa, toplum da aynıyla o mükemmeliyeti aksettirir. Ne vakit iman, insanın vicdanına hükmeder, onu kibir, bencillik, kıskançlık ve kin gibi birer darlık sebebi olan mesavi-i ahlâktan kurtararak genişletirse ve oraya “ben” yerine “biz”i, bencillik ve ferdiyetçiliğe bedel de kardeşlik duygusunu yerleştirirse, o insan, vicdanının genişliği nispetinde şahs-ı mânevînin bir ferdi, ruh-u içtimaînin bir mümessili hâline gelir.

Fert, duyguları itibarıyla dar, düşünceleri açısından sığ, mülâhazaları zaviyesinden de benlik çıkmazında ise ve enaniyetini bir türlü aşamıyorsa, öyle fertlerden sağlam bir heyetin oluşması ve yüksek bir milletin teşekkülü asla düşünülemez. Zira bir toplumu hakiki mânâda büyüten ve yükselten, o toplumu meydana getiren fertlerdeki içtimaî ruh genişliğidir.. o toplumun istikbal vâdetmesi, uzun ömürlü olması ve devletler arası muvazenede kayda değer bir yer ihraz etmesi de böyle bir ruh-u içtimaîye bağlıdır.

Belki de bu hikmete binâendir ki, her gün namazlarımızda defalarca okuduğumuz Fâtiha sûresinde, Cenâb-ı Hak biz mü’minlerden söz alırken, إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Biz, yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz!”6 dememizi ve böylece namazımızı ikâme ederken tek başımıza da olsak, bir cemaat arasındaymışız ve herkes adına Rabbimize sesleniyormuşuz gibi “biz” demek suretiyle bütün kardeşlerimizi de hesaba katmamızı emir buyurmuştur. Vicdanlarımızda bu içtimaî ruhu kuvvetlendirmek için her birimizin ikrarını umumun tasdiki saymış; her mü’minin sözünü, derin bir kardeşlik duygusunun ve geniş bir vicdanın teşkil ettiği büyük bir şahs-ı mânevînin vaadi olarak kabul etmiştir.



1 Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s.75.


2 Bediüzzaman, Mektubat s.66 (On Altıncı Mektup, Üçüncü Nokta).


3 ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ 9/180.


4 Meryem sûresi, 19/88; Enbiyâ sûresi, 21/26.


5 Bkz.: Meryem sûresi, 19/90-92.


6 Fâtiha sûresi, 1/5.

0 yorum

Yorum Gönder