29 Kasım 2016 Salı

Diriliş Çağrısı - Ne Korkunç Bir Cinayet!..

Soru: Cenâb-ı Hak, bir mazlumu haksız yere öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi kabul edileceğini belirtmiş; bir kişinin hayatını kurtaranın da bütün insanları kurtarmış gibi sayılacağını ifade etmiştir. Bu ilâhî hükmün izahını lütfeder misiniz?

Cevap: Allah Teâlâ, bu soruya esas teşkil eden âyet-i kerimeden hemen önce, Peygamber Efendimiz’e “Onlara Âdem’in iki oğlunun hikâyesini hakkıyla (aslına uygun olarak) anlat.”1 buyurarak, Hazreti Âdem’in iki oğlu arasında cereyan eden hâdiseyi nazara vermiş ve yeryüzünde işlenen ilk cinayete dikkat çekmiştir.

İlk Cinayet ve Kâtillerin Pîri

Tefsircilerin çoğu Hazreti Âdem’in oğullarının Hâbil ile Kâbil olduğunu söylemiş ve bu iki kardeşin hayat sergüzeştlerine dair oldukça geniş malumat vermişlerdir. Aslında, Kur’ân-ı Kerim’de onların isimleri zikredilmemiştir; fakat, bazı eski kitaplarda ve bir kısım üsturelerde Hazreti Âdem’in (aleyhisselâm) oğullarının isimleri Hâbil ve Kâbil olarak anılınca, İslâm alimleri de o ibretlik hâdiseyi aynı isimlere bağlı kalarak resmetmekte bir beis görmemişlerdir. Bununla beraber, “Âdem’in iki oğlu” ifadesini İsrailoğulları’ndan herhangi iki şahıs şeklinde anlayanlar da olmuştur. İşin doğrusu, bu kıssadan ibret almak için şahısların adlarını bilmek şart değildir; önemli olan öyle bir vak’anın meydana gelmiş olmasıdır ve âyette yer alan “ بِالْحَقِّ – hakkıyla, gerçeğe uygun olarak” kaydı da meselenin aslının efsanelere değil, bir hakikate dayandığını göstermektedir.

Kur’ân-ı Kerim’de anlatıldığı üzere, bu iki kardeş Cenâb-ı Hakk’a birer kurban takdim etmişlerdi; fakat, onlardan yalnızca birininki kabul edilmişti. Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, diğerine, “Seni öldüreceğim!” demişti. İnsan öldürmek, hele hele öz kardeşinin canına kıymak büyük bir zulüm olsa da, bir kere gözü dönen câni, sırf bir hasetten dolayı hem de kendine karşı elini bile kaldırmayan ve iyi bir kardeş, samimi bir hayırhah olmaktan başka bir şey düşünmeyen bir masumun kanına girmişti.

Evet, “Nefsi, onu kardeşini öldürmeye çağırdı, (o da nefsine uyarak) onu öldürdü ve kaybedenlerden oldu.”2 mealindeki ilâhî beyanla kötü akıbetine dikkat çekilen yeryüzünün ilk kâtili, böylece ebedî ateşe varıp ulaşan korkunç bir yolun öncüsü olmuş ve âdeta bir barajı delip büyük bir sele kapı aralamıştı. Bu sebepledir ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu acı hâdiseyi naklederken şöyle buyurmuştu: “Zulüm ile öldürülen her insanın kanından (onun kanını dökme günahından) bir pay da mutlaka Âdem’in ilk oğluna yazılır; çünkü, adam öldürme çığırını ilk açan odur.”3

İşte, Cenâb-ı Hak, bu elîm hâdiseyi anlattıktan ve ilk cinayeti hatırlattıktan sonra söz konusu hükmünü ortaya koymuş; adam öldürmenin ne büyük bir cürüm olduğunu ve insan hayatına verilen ehemmiyeti ifade sadedinde mealen şöyle buyurmuştur: “Bundan dolayıdır ki, İsrailoğullarına kitapta şunu bildirdik: Kim kâtil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa sanki bütün insanların hayatını kurtarmış olur.”4

Haksız Yere Adam Öldürme ve Kısas

Bu âyet-i kerimede, bütün insanları öldürmekle müsavi tutulan cinayet, “hiç kimsenin canına kıymamış ve yeryüzünde fesat çıkarmamış bir insanı öldürme” şeklinde beyan edilerek, o müthiş cürüm bir şarta bağlanmış ve takyid edilmiştir. Demek ki, bu suçları işleyen kimselere kısas yapılabilir; bir insan masumların kanını dökerse, o da aynı cinsten bir cezaya çarptırılabilir. Şayet, yeryüzünde fesat çıkarırsa ve o fesattan dolayı insanlar öldürülürse, günümüzde bazı coğrafyalarda olduğu gibi, öldüren niye öldürdüğünü hiç düşünmeden, ölen de neden öldürüldüğünü bilmeden cinayetler cinayetleri takip edip durursa, böyle bir anarşiye sebebiyet veren bir mücrim ya da mücrimler güruhu idam edilebilir. Allah’a ve Resûlüne savaş açan, yeryüzünde sürekli bozgunculuk yapan, insanların canlarına, mallarına ve ırzlarına saldırmayı itiyad hâline getiren ve böylece halkın asayişini bozan, neslin ifsadına sebep olan kimseler suçlarının derecelerine göre öldürülür, asılır veya sürgüne gönderilirler.

Ancak, bu suçları işlemiş olsalar bile, eğer suçlular tevbe ederlerse, bu cezaların hiçbiri tatbik edilmez. Onlar hakkındaki dava, şahsî hukuk davasına dönüşür. Yani, yakını öldürülen ya da mallarına zarar verilen insanlar, isterlerse onları affedebilir ya da cânilere kısas uygulanması ve zararlarının tazmin edilmesi talebinde bulunabilirler. Günümüzün hukuk tabiriyle, şikâyette bulunabilir ya da şikâyetlerini geri alabilirler. Diğer bir ifadeyle, kasden adam öldürmenin dünyadaki cezası kısastır. Öldürülenin vârisleri kısastan vazgeçip diyet almakla iktifa edebilirler; dilerlerse bunu da bağışlayabilirler. Fakat, böyle büyük bir cürmün ahiretteki cezası, –şayet kâtil daha sonra tevbe edip ilâhî rahmete ve Allah’ın fazlına nâil olamazsa– ebedî Cehennem’dir.

Böyle bir cinayetten dolayı ebedî azap çekmek zâhiren çok büyük bir ceza gibi görünüyorsa da, aslında işlenen günah da çok büyüktür. Zira, yeryüzünde fesat çıkarmayan, haksız yere kan dökmeyen ve kendi kanını heder edecek bir bozgunculuk yapmayan bir insanı öldüren kimse, bütün insanları öldürmüş gibi kabul edilir. Çünkü böyle bir kâtil, Cenâb-ı Hak tarafından bahşedilen yaşama hakkını gasbetmiş, suçsuz insanların kanlarının haramlığı kaidesini çiğnemiş ve böylece çirkin bir işe ön ayak olmuş, bu konuda başkalarına da yol açmış ve cesaret vermiş olur.

Ayrıca, bir câni, sadece bir insanı bile suçsuz yere öldürse, bu cinayet onun karakterini ortaya koyar; onun kan dökebilir ve adam öldürebilir bir yapıda olduğunu gösterir. Pratikte bir kere cinayet işleyen bir insan, potansiyel olarak bütün insanları öldürebilecek bir karakter taşıyor demektir ve artık o, umumi hüviyeti itibarıyla bir câni ve bir kâtildir. Dolayısıyla, bir kere o öldürücü günaha girdikten sonra, bir başka insanı öldürmek onun için ilkinden zor değildir; hele böyle birkaç cinayetin akabinde adam öldürmek ona sıradan bir iş gibi gelecektir. İşte bu mülâhazayla, suçsuz bir adamın canına kıyan mücrime bütün insanları öldüren bir kâtil ve bir câni nazarıyla bakılabilir.

Bir Kişinin Hayatını Kurtarmak...

Her kim de bir insanı ihya ederse, yani cinayetten el çekmek, affetmek ve kısas hakkından vazgeçmek suretiyle onun öldürülmesine engel olursa ya da boğulma ve yanma gibi bir helak sebebinden kurtararak hayatının devam etmesine vesilelik ederse, o da sanki insanların hepsine hayat vermiş ve o iyiliği topyekün insanlığa yapmış gibi olur. Evet, âyetteki ihya, kısastan vazgeçme, öldürmeme, felâketten kurtarma demektir; zira, hayatın asıl ve yegâne sahibi Hayy u Kayyûm’dür; O’ndan gayrı hiçkimse hakiki mânâda öldürmeye ve diriltmeye muktedir değildir. İnsanların yaşatması sadece vesile olmaları itibarıyladır. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim, Nemrud’un “Ben de yaşatır ve öldürürüm.”5 deyişini ihya kelimesiyle ifade etmiştir ki, onun ihyası, öldürmeme ve cinayetten vazgeçme mânâsına gelmektedir.

İşte, bu mânâda, bir insanın hayatını kurtaran kimse de karakter ve ruh yapısı açısından –elinden gelse– bütün insanlığın hayatını kurtarmaya açık ve istekli demektir. Bu itibarla da, o nerede bir haksızlıkla karşılaşsa, hemen o haksızlığın önüne geçip –Necip Fazıl’ın tabiriyle– kollarını makas gibi açacak, “Burası çıkmaz sokak!” diyecek ve öyle bir zulme asla meydan vermeyecektir.

Belki bahis mevzuu olan âyette ilk plânda mânevî kurtarma kast edilmemektedir; fakat, Allah’a, Resûl-i Ekrem’e ve ahirete inanan bir mü’min, bildiklerini bildirmek, duyduklarını duyurmak ve tattıklarını tattırmak gayesiyle bir insana Allah’ı tanıtıyor, Peygamber Efendimiz’i anlatıyor ve dinimizi öğretiyorsa, onun bu ameli de bir nevi ihya sayılır. Nitekim, Hazreti Rahman, “Ey iman edenler! Allah ve Resûlü sizi ihya edecek, size hayat verecek hakikatlere dâvet ettiğinde ona icabet edin.”6 mealindeki âyet gibi ilâhî beyanlarında insanın hayvaniyetten çıkıp cismaniyeti bırakmasını, kalbî ve ruhî hayat seviyesine yükselmesini de ihya tabiriyle ifade etmiştir. Dolayısıyla, bir dava adamı, bedeninin esiri bir insanı nefisten rûha, cismanî hayattan kalb ufkuna ve oradan da ebedî hayata yürütür ve yükseltirse onu ihya etmiş sayılır. Bu zaviyeden, bir kişinin kalb hayatı adına dirilişine vesile olmak için sabah akşam gayret eden ve dur durak bilmeden çalışan o mü’min de, karakter itibarıyla herkesin kurtuluşunu arzulayan ve bütün insanlığın ebedî saadetini dileyen, dolayısıyla topyekün beşeri ihyaya amâde bulunan bir insan demektir.

Gıybetin En Kahredicisi

Diğer taraftan, Esmâ-i Hüsnâ arasında İsm-i A’zam, Cuma gününde “vakt-i icâbe”, vakit namazları içerisinde “Salât-ı vustâ”, insanlar arasında veli kullar, Ramazan’ın son on gününde Kadir Gecesi, bütün taat ve ibadetler içerisinde Allah’ın hoşnutluğu, kâinatın ömründe kıyamet ve ferdin hayatında da ölüm anı gizli olduğu gibi, günahlar ve şerler arasında da öyle cürümler gizlidir ki, onlar bir anda insanı tepetaklak hâle getirebilir ve onun felâketine sebebiyet verebilirler. Mü’minlerin sürekli uyanık olmalarına, hep dikkatli davranmalarına ve devamlı Allah’a sığınmalarına vesilelik eden bu gizliliğin bir neticesi olarak, aynı isimle anılan günahların bile öyle bir çeşidi ya da gayret-i ilâhiyeye dokunan öyle bir derecesi vardır ki, o âdeta zehirli bir yılan gibi avını bir anda sokup öldürür.

Bildiğiniz gibi; bir insanı, onun gıyabında, duyduğu zaman hoşuna gitmeyecek şekilde anmaya “gıybet” denir. Eğer, söylenen söz doğru ise, o gıybettir; fakat, yalan ise, hem gıybet, hem de iftiradır ve kat kat çirkin bir günahtır. Bununla beraber, gıybetin de çeşitleri ve derekeleri (aşağı doğru inen basamakları) vardır. Hak dostları olumsuz duygu ve düşünceleri bile bu kategoride mütalâa etmiş ve onlara “kalbin gıybeti” demişlerdir. Bir insanı, hafife alır şekilde elle göstermek ve kaş-göz işaretleriyle onu tahkir etmek de bir nevi gıybettir. “Falanın boyu kısa” ya da “Filânın ceketi münasebetsiz duruyor” türünden sözlerin gıybet olduğunda da şüphe yoktur. Bütün bu gıybet çeşitleri birer günahtır ve burada hayatın bereketini götürdükleri gibi ötede de insanı rezil rüsvâ ederler.

Fakat, gıybetin öyle bir çeşidi vardır ki, o, diğerleriyle kıyaslanmayacak kadar tehlikeli ve kahredici bir günahtır. Öyle ki, bir hadis-i şerifte gıybetin bu türünün yirmi küsur zinadan daha büyük bir vebal olduğu ifade edilmiştir.7 Meselâ, bir topluluğu, bir hareketi ya da bir cemaati temsil eden bir zatın gıybetini yapmak bu türden bir cürümdür. Çünkü, o insanın kaderi temsil ettiği cemaatle bütünleşmiştir; dolayısıyla onun hakkında yapılan bir gıybet bütün cemaatin gıybetini yapmak gibi sayılır.

Dahası, şayet böyle bir gıybet, herhangi bir insanla alâkalı değil de, diyelim ki, Şâh-ı Geylânî gibi bir Hak dostu hakkında, ya da herhangi bir hareket veya sıradan bir cemaat değil de, meselâ, Muhammed Bahauddin Nakşibendî Hazretleri’nin temsil ettiği bir daire etrafında yapılmışsa, bir de küçük bir gıybet gibi başlayan bu kîl u kâller medya yoluyla ve ekran aracılığıyla çok geçmeden koca koca iftiralara dönüşmüş ve her yana yayılmışsa, işte bu öyle korkunç bir cinayettir ki, –Allah korusun– o günahta küfre açılan sadece bir değil pek çok yol vardır ve insanın imansız gitmesine bâdî olabilir. Evet, bu öyle öldürücü bir cürümdür ki, onun içinde Nakşibendî Hazretleri’nin hakkı olduğu gibi, onun altın silsilesinde bulunan Ubeydullah Ahrâr, Muhammed Zahid, İmam Rabbânî, Abdullah Dihlevî, Mevlâna Halid Bağdâdî gibi Hak erlerinin ve onların takipçilerinin de hakları vardır. Çünkü bu zatlar, Üstadlarından aldıkları ışıkla kendi dönemlerinden bugüne kadar yeryüzünü aydınlatmış ve nurlarını sürekli neşretmişlerdir; belki farklı versiyonlarıyla halkalar oluşturmuş ve hep irşada vesile olmuşlardır.

Bir de, bu cürmü işleyen kimse, “cı” ve “cu” ekleriyle o kötü fiilini biraz daha çirkinleştirirse, o zaman, o sözle işaret ettiği dairedeki bütün fertlerden teker teker helâllik almadıktan sonra Cennet’e girmesi çok zordur. Zira, Peygamber Efendimiz, “Gıybetten sakının; çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Kişi zina edip tevbe eder de (bir daha yapmazsa), Allah Teâlâ onun tevbesini kabul eder. Fakat, gıybet eden, gıybet edilen tarafından affedilmedikçe, o günahı bağışlanmaz.”8 buyurmuştur. Gerçi, Hazreti Rahman, ekstradan bir lütufta bulunup mahşerde o mücrimi gıybetini ettiği kimselerle karşılaştırarak, “Benim şu kuluma hakkınızı helâl edin” diyebilir. Fakat, böyle bir tâli’lilik sürpriz bir lütfa, ziyade bir ihsana vâbestedir ve unutmamak lâzımdır ki, ubudiyete dair meseleler ekstra lütuflar üzerine bina edilmez.

Bundan dolayıdır ki, mü’minler öyle kötü bir akıbete düşmemek için gıybetin her türlüsünden uzak kalmaya bakmalı ve dillerini o çirkin sözlerden arındırdıkları gibi zihinlerini de kötü duygu ve düşüncelerden temiz tutmaya çalışmalıdırlar. Zinadan daha beter bir felâket olan gıybet çeşidinden korunmak için kîl ü kâlin en küçüğünden bile kaçınmalıdırlar; farkına varmadan en büyüğüne maruz kalmamak için en küçüğünden de içtinap etmelidirler. Allah’ın belâsı olan o Cehennem zakkumunun kendi hisselerine düşmemesi için sürekli Cenâb-ı Hakk’a sığınmalı ve dil afetlerinin hepsine karşı tetikte olmalıdırlar.

Fitnenin Böylesi

Aynı hususu, konumuzla çok alâkalı olan fitne hakkında da düşünebilirsiniz. Aslında, fitne; sapıklık, fikir karışıklığı, iftirak, bir şeye gönül kaptırmak, günah, küfür, göz alıcı güzellik, mal ve evlât, imtihan, işkence, musibet ve belâ gibi mânâlara gelmektedir. Kur’ân-ı Kerim’in altmış kadar âyetinde bu kelime ya da menşei ona dayanan başka bir ifade bulunmaktadır. İki kişi arasındaki uyuşmazlığa fitne dendiği gibi dinsizliği yaymak, insanları hak yoldan döndürmek ve içtimaî bünyede terör estirmek gibi kötülükler de fitne kategorisinde mütalâa edilmektedir. Evet, iki insanı birbirine düşürmek de bir fitnedir ve çirkin bir günahtır. Fakat, fitnenin de öyle müthiş bir türü ve gazab-ı ilâhîyi celbeden öyle bir derekesi vardır ki, onu diğer fitne çeşitleriyle müsavi tutmak mümkün değildir; zira o, insanı bir anda derin bir ateş çukuruna itip dünya-ahiret saadetini bitirebilir. Dolayısıyla, öyle kötü bir akıbete uğramamak için fitnenin en küçüğünden bile uzak durmak ve fitne temayülü gösteren söz ve fiiller daha küçükken onları boğarak büyük bir cürüme dönüşmelerine meydan vermemek gerekmektedir.

Nitekim, Kur’ân-ı Kerim, “Fitne, adam öldürmekten daha beter bir günahtır.”9 buyurmaktadır. Yani, her fitne adam öldürmek gibi olmasa bile, fitnenin öyle bir nev’i vardır ki, o, katilden daha şiddetlidir. Meselâ, kaba kuvvet kullanarak baskı ve zulüm yoluyla dinsizliği yaymak, Müslümanları öz değerlerinden uzaklaştırmaya kalkışmak ve nesilleri kendi mânâ köklerinden kopararak onları hem dünyada hem de ukbâda elim bir azabın içine atmak, öyle ağır bir suçtur ki; o, adam öldürmekten, bir mazlumun kanını dökmekten ve hayatını yok etmekten daha tehlikeli bir cürümdür.

Hele bir de öyle cinayetler vardır ki, onlarda fitne ile katil birbirine karışır. Meselâ; biri kalkar büyük bir insanı öldürür ve ortadan kaybolur. Sonra fâili meçhul olan bu cinayet masum bir insana ya da bir zümreye fatura edilir. Dolayısıyla, bir kan davası baş gösterir. Hem maktulün tarafında olanlar hem de kendilerine suç isnad edilenler karşılıklı eza ve cefaya maruz kalırlar. Böylece, o cinayet, mukabil atf-ı cürümlerle büyür, genişler ve kocaman bir fitne hâlini alır. Hâdise, sadece bir adam öldürme veya bir fitne çıkarmadan ibaret kalmaz; önü alınamaz iç içe fitnelere ve binlerce cinayetin işlendiği bir anarşiye dönüşür.

Maalesef, İslâm tarihinde bu türden fitneler de meydana gelmiştir ve bunlar bir adam öldürmekten çok daha fecî cinayetlere sebebiyet vermiştir. Meselâ; Hazreti Ömer Efendimiz’in (radıyallâhu anh) şehit edilişini sıradan bir cinayet gibi görmek mümkün değildir. Değildir; zira, Huzeyfe İbn Yemân’ın ifadesine göre, Hazreti Ömer fitnelere karşı kilitli bir kapıdır; onun şehadetiyle o kapı açılmış ve hatta kırılmıştır. Evet, bir gün Hazreti Ömer, Peygamber Efendimiz’in “denizin dalgalanıp kabardığı gibi kabaran ve kuduran fitne” hakkındaki sözlerini sorunca, Hazreti Huzeyfe, “Ey mü’minlerin emiri, bu fitneden sana bir zarar yoktur. Çünkü seninle onun arasında kilitli bir kapı vardır.” der. Ömer Efendimiz “Kapı kırılacak mı, yoksa açılacak mı?” diye sorar. “Kırılacak!” cevabını alınca, “Demek ki, kıyamete kadar bir daha da kilitlenemeyecek!” der. Bir dostu, Hazreti Huzeyfe’ye “O kapı kimdir?” sualini tevcih edince, onun verdiği cevap “O kapı, Ömer’in kendisidir.”10 şeklinde olmuştur. Bu itibarla, Hazreti Ömer’i öldürme sıradan bir cinayet olarak kabul edilemez; o, fitne kapısını kırma ve bir mânâda kıyamete kadar cereyan edecek fitnelerin önünü açma mânâsına gelir. Kur’ân-ı Kerim’in, haksız yere birini öldüren insanın ebedî Cehennem’de kalacağını vurgularken11 işaret ettiği câniler de İkinci Halife’nin kanına giren Ebû Lü’lüe Firuz gibi kimseler olsa gerektir.12

Ne Kötü Bir Akıbet!..

Evet, “Kim bir mü’mini kasden öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği Cehennem’dir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”13 mealindeki âyet-i kerimeden hareketle İbn Abbas (radıyallâhu anhüma)14 ve ondan sonra gelen Tabiîn imamlarından15 bazıları, adam öldüren bir kâtilin ebedî azaba müstahak olacağını söylemişlerdir. Bazı müfessirler de, bu hükümden yola çıkarak, meseleye şöyle bir yorum getirmişlerdir: Nasıl ki, bir insanı öldüren kâtile dünyevî ceza itibarıyla kısas gerektiği gibi, o bütün insanları öldürse de yine aynı kısas gerekir; aynen öyle de, tek masumu öldürenin cezası ebedî Cehennem olduğu gibi bütün insanları öldürenin cezası da sonsuz ateştir. Bu itibarla da, bir kişiyi öldüren sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur.

Vakıa, “Şu muhakkak ki, Allah Kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama bunun altındaki diğer günahları dilediği kimse hakkında affeder.”16 ilâhî beyanı, Allah Teâla’nın, şirk dışındaki günahları dilediği takdirde affedeceğini bildirerek bir önceki âyeti takyid etmiştir. Fakat, küllî bir nazarla meseleye bakıldığında görülecektir ki, her kâtil için ebedi Cehennem’de kalmak söz konusu olmasa bile, cinayetin de öyle bir çeşidi vardır ki, onu işleyenin dûçar olacağı akıbet sonu gelmeyen bir azaptır.

Demek ki, gıybet ve fitne gibi günahların derekeleri ve çeşitleri olduğu gibi, maktulün kimliğine, konumuna ve cinayetin sebep olabileceği neticelere göre adam öldürmenin de farklı türleri ve suç bakımından değişik dereceleri vardır. Öldürülen kim olursa olsun, cinayet cinayettir ama bir ordu komutanını ya da devlet başkanını katletmekle sıradan bir vatandaşı öldürmek, bunların sebebiyet verecekleri hâdiseler zinciri açısından eşit değildir. Yine, herhangi bir mekânda işlenen cinayet ile haşerenin bile canına kıyılmasına müsaade edilmeyen, ağaç yapraklarının koparılması dahi yasak kılınan Harem-i Şerif’te adam öldürmek aynı kefeye konulamaz. Hele insan öldürmenin öyle bir çeşidi vardır ki, işleme keyfiyeti, neticeleri ve kapı araladığı hâdiseler bakımından o cinayeti işleyen kimse bütün insanları katletmiş gibi olabilir. Onun içindir ki, İbn Abbas Hazretleri, ancak bir peygamberin ya da mü’minlerin idarecilerinin kanını dökmeyi bütün insanları öldürmeye denk tutmuştur.17 Dolayısıyla, kaderi milletinin kaderi olmuş bir insana idam sehpasını gösterenler topyekün bir milletin ölümüne ferman çıkarmış olurlar; kendini insanlığın kurtuluşuna adamış bir dava erini zehirleyenler, bütün milletin aşına, hatta Hazreti Muhammed Mustafa’nın (aleyhi ekmelüttehâyâ) çorbasına ve ashabın yemeğine zehir katmış sayılırlar. Bu da öyle büyük bir cinayettir ki, onu işleyenler mü’min bile olsalar, bütün insanlıktan helâllik almayınca asla Cennet’in yolunu bulamazlar.

İşte insan bu denli büyük bir cürme girmemek için katlin en küçük görüneninden bile uzak durmalıdır. Zira, benzer tehlikeler ve aynı hüküm bugünün insanları için de söz konusudur. Nitekim, Hasan Basrî Hazretleri’ne “Bu âyet bizim için de geçerli midir?” denince, o şöyle cevap vermiştir: “Kendisinden gayrı ilâh olmayan Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, evet geçerlidir; çünkü, İsrailoğullarının kanı bizim kanımızdan daha aziz ve değerli değildir!”18

Hâsılı, haksız yere adam öldürmenin her türlüsü büyük bir günahtır; fakat, onun içinde zamana, mekâna, öldürülenin kimliğine ve konumuna göre farklı derekelerden bahsetmek mümkündür. Kan dökmenin haram oluşuna muhalif davrandığı, cinayet yasağını çiğnediği, öldürme işine ön ayak olduğu, diğer insanları da bu günahı işlemeye karşı cesaretlendirdiği ve böylece toplum düzeninin bozulmasına yol açtığı için bir kişiyi öldüren bir mânâda bütün insanları öldürmüş sayılır. Yine, Cenâb-ı Hakk’ın gazabını ve lânetini çekmesi, Cehennem ateşine sebebiyet vermesi açısından bir kişiyi öldürmekle herkesi öldürmek birdir. Kısas hakkından vazgeçmek, cinayetten el çekmek ya da bir felâkete düşmesine mani olmak suretiyle bir insanın hayatını kurtaran kimse de bütün insanları kurtarmış gibidir.



1 Mâide sûresi, 5/27.


2 Mâide sûresi, 5/30.


3 Buhârî, i’tisâm 15; Müslim, kasâme 27.


4 Mâide sûresi, 5/32.


5 Bakara sûresi, 2/258.


6 Enfâl sûresi, 8/24.


7 Bkz.: Fahruddîn er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb 15/175; el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 15/68.


8 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/348; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/306.


9 Bakara sûresi, 2/191.


10 Buhârî, fiten 17; Müslim, îmân 231.


11 Bkz.: Nisâ sûresi, 4/93.


12 Abdurrezzak, el-Musannef 5/474-480; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 6/180, 7/438-440.


13 Nisâ sûresi, 4/93.


14 Buhârî, tefsîru sûre (24) 5; Müslim, tefsîr 16.


15 et-Taberî, Câmiu’l-beyân 6/202-204; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 1/537-538.


16 Nisâ sûresi, 4/48.


17 et-Taberî, Câmiu’l-beyân 6/200.


18 et-Taberî, Câmiu’l-beyân 6/204.

0 yorum

Yorum Gönder