29 Kasım 2016 Salı

Diriliş Çağrısı - Namazı Hissetmek İçin Ne Yaptınız?

Soru: Selef-i salihîn gibi günde yüz hatta birkaç yüz rekât nafile namaz kılmak bir yana, şimdilerde çoğu insanlar farz namazları bile âdeta geçiştiriyorlar? Bu önemli ibadeti yerine getirirken sadece şekle takılıp kalmamak, onun ruhunu formalitelere kurban etmemek ve namazlarımızı derin bir kulluk şuuruyla eda edebilmek için bir kez daha nasihatinize muhtacız?!..

Cevap: İman ve namaz aynı döl yatağında neş’et etmişlerdir; namaz, imanın ikiz kardeşidir. İman, dinin ve diyanetin nazarî yanını teşkil eder; o nazarî yanın takviye edilmesi ve tabiatın bir derinliği hâline getirilmesi ise ancak başta namaz olmak üzere diğer ibadetlerle mümkün olur. Bu itibarla da, denebilir ki; namaz pratik imandır, iman da nazarî bir namazdır. Dini yalnızca bir vicdanî kabulden ibaret görenler ve ibadet ü taatı devreden çıkaranlar, mesleklerini din kategorisi içinde mütalâa ettikleri hâlde hiç farkına varmadan şirke düşmekten kurtulamamışlardır. Evet, dinin direği namazdır. Namaz, mü’minin günde en az beş defa içine girip temizlendiği sonsuzluğa doğru akıp giden bir tevbe ırmağı ve arınma kurnasıdır. O, savaş meydanında mücadelenin kızıştığı en tehlikeli anlarda bile hakkı verilmesi gereken çok önemli bir vazife, emin bir sığınak, mühim bir kurbet vesilesi ve en kısa bir vuslat yoludur. Namazın bu hususiyetlerinden dolayıdır ki, Asr-ı Saadetten günümüze kadar Hak dostları onu hayatlarının merkezine koymuş ve farzları ikâme etmekle yetinmeyerek her gün yüzlerce rekât nafile kılmayı itiyad hâline getirmişlerdir.

Namaz Âşıkları

Âbidlerin Rehberi Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) namaza göstermiş olduğu alâka, O’nun izini takip edenlerin gönüllerinde de “ibadetlerin özü”ne karşı derin bir iştiyak uyarmıştır. “Namaz benim gerçek göz aydınlığımdır.”1 diyen, başkalarının bir kısım şeylere arzu duymasının çok ötesinde bir istekle namaza karşı arzu duyduğunu her hâliyle ortaya koyan,2 mübarek ayakları şişecek kadar kıyamda duran,3 bazen bir rekâtta bir kaç cüz’ü birden okumadan rükûya varmayan,4 haşyetle dolu yüreğinden el değirmeninin ya da kaynayan tencerenin sesi gibi hıçkırıklı ağlama sesi duyulan5 ve secde ederken Hak karşısındaki saygısından dolayı kıvrım kıvrım kıvranan6 Resûl-i Ekrem’in (aleyhi ekmelüttehâyâ) namaz ibâdeti üzerinde hassâsiyetle durması ashab-ı kiramın da birer namaz âşığı hâline gelmelerine vesile olmuştur.

Öyle ki, Fudayl İbn İyâz’ın ifadeleriyle söyleyecek olursak, sahabe efendilerimiz, benizleri atmış, yüzleri sararmış bir şekilde sabahı karşılarlardı. Çünkü, gecenin çoğunu namazda geçirirlerdi. Bazen dakikalarca kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Cenâb-ı Hakk’a içlerini dökerken, rüzgârlı bir günde sallanan ağaçlar gibi sallanır; gözlerinden, elbiselerini ve yeri ıslatacak kadar yaş dökerlerdi. Namazın lezzeti onlara bedenî yorgunluklarını unuttururdu ve o vuslat dakikaları hiç bitmesin isterlerdi. Sabah olunca, yüzlerine yağ sürerler, gözlerine sürme çekerler ve halkın içine sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş ve iyice dinlenmiş gibi çıkarlardı.

Huzûr-ı ilâhîde bulunmanın mânâsını idrak etmiş ve Kur’ân’ın tadını almış bir sahabînin şu hâli onların namaza karşı iştiyaklarını göstermesi açısından ne kadar müthiştir: Peygamber Efendimiz, Zâtü’r-Rikâ gazvesinde Ammâr İbn Yâsir ile Abbâd İbn Bişr’i bir konak mahallinde gece nöbeti için vazifelendirmişti. Hazreti Ammâr’ın istirahati tercih ettiği bir sırada Abbâd İbn Bişr kalkıp namaza durmuştu. O sırada bir müşrik bu iki sahabîyi farketmiş ve hemen üzerlerine ok yağdırmaya başlamıştı. Oklardan iki-üç tanesi Hazreti Abbâd’ın vücûduna isâbet ettiği hâlde, o, namazını bozmamış, ancak rükû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşını uyandırmıştı. Hazreti Ammâr, sıçrayıp kalkarken bir taraftan kaçan müşriğin ardından bakakalmış, diğer yandan da merakla ve heyecanla Abbâd İbn Bişr’in vücudundan akan kanı ve isabet eden okları göstererek kendisini neden uyandırmadığını sormuştu. Hazreti Abbâd ise, ancak bir namaz aşığının söyleyebileceği şu cevabı vermişti: “Bir sûre (Kehf) okuyordum, (ayât-ü beyyinât o kadar tatlı idi ki) onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Fakat, oklar peşpeşe atılınca namazı tamamlayıp seni uyandırdım. Allâh’a yemin ederim ki, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı, sûreyi yarıda bırakarak namazı kesmektense ölmeyi tercîh ederdim.”7

Her Gün Yüzlerce Rekât Namaz

Evet, sahabe efendilerimiz ibadete, özellikle de namaza asla doymuyorlardı. Onların rahlesine oturmuş Hak erleri de birer namaz kahramanı olarak yetişiyorlardı. Meselâ, Atâ İbn Ebî Rebâh (radıyallâhu anh) yaşlandığı, zayıfladığı ve tâkatsiz düştüğü günlerde bile bir rekâtta Bakara sûresinden yüz âyet okuyordu. Namazdaki konsantrasyonu ona bedenindeki yorgunluğu hiç hissettirmiyordu.8

Müslim İbn el-Ferâhidî tebe-i tabiînin büyük imamlarından Şu’be İbn Haccac (radıyallâhu anh) hakkında şunu ifade ediyor: “Ne zaman Şu’be’nin yanına girdiysem –kerahet vakitleri dışında– onu hep namaz kılıyorken gördüm.”9 Ebû Katan da şu ilâvede bulunuyor: “Şu’be’nin rükûda beklediği süreye şahit olsaydınız ‘herhalde secdeye gitmeyi unuttu’ derdiniz; onu iki secde arasında otururken izleseydiniz bu defa da ‘galiba ikinci secdeyi unuttu’ diye düşünürdünüz.”10

İşte, bu namaz sevdalılarının yaşadığı zaman diliminde günde yüz rekât namaz kılmak âdeta sıradan bir iş gibiydi. Onlar o kadar çok namaz kılıyorlardı ki, çoğunun ötelere yolculuğu bile seccadede başlıyordu; meselâ, tabiîn neslinden Ebû Ubeyde el-Basrî vefat ettiğinde kıyamdaydı ve namaz kılıyordu.11

O dönemde, otuz-kırk sene, yatsının abdestiyle sabah namazını eda eden Vehb İbn Münebbih, Tâvus İbn Keysân, Saîd İbn Müseyyeb ve İmam A’zam gibi Hak dostlarının sayısı hiç de az değildi.12

Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, otuz sene cemâatle namazı ve hatta ilk tekbiri hiç kaçırmamıştı. Kalbine biraz da olsa dünya düşüncesinin dolduğunu ve namazın hakikatini duyamadığını hissetse, o namazı tekrar kılardı. Her gün dört yüz rekât nafile kılmayı adet edinmişti. Otuz yıl boyunca yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgûl olmuştu. Muhadramûn’dan (Allah Resûlü’nün çağına yetişmesine rağmen O’nu göremeyenlerden) Ebû Osman en-Nehdî de akşam ile yatsı arasında yüz rekât namaz kılardı.

Bişr İbn el-Mufaddal ve Bişr İbn Mansur gibi gönül âleminin sultanları da her gün dört-beş yüz rekât nafile kılanlar arasındaydı. Dahası, onca dünyevî ve idarî işle meşgul olması gereken Abbasi Devleti’nin seçkin halifelerinden Harun Reşid’in de hilâfet süresi dahil ölene kadar her gün yüz rekât namaz kıldığı nakledilmektedir ki, bu, o devirlerde ruhları saran ibadet iştiyakını göstermesi açısından önemli ve çok güzel bir misaldir.

Aslında, tabakâta (Hak dostlarını derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplara) bakılsa, bu konuda daha pek çok örnek bulmak mümkün olacak ve selef-i salihîn arasında günde yüzlerce rekât namaz kılanların sayısının hiç de az olmadığı açıkça görülecektir.

Bir Seviye ve Gönül İşi

Bu arada, şu hususu da ifade etmeliyim: Tabiî ki, dinde asla zorluk yoktur; İslâm “yüsr” (kolaylık) üzere vaz’ edilmiştir.13 Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) kendisi ayakları şişene kadar namaz kıldığı hâlde ümmetine hep güçlerinin yettiği kadarını teklif etmiş ve onlara ibadet nev’inden bile olsa altından kalkamayacakları işleri üzerlerine almamaları tavsiyesinde bulunmuştur. Bu açıdan, hem namazı tam duyma hem de çokça namaz kılma meselesi bir seviye ve gönül işidir. Bütün mü’minler, ibadet konusunda hem keyfiyet hem de kemmiyet itibarıyla her zaman daha ileri ufuklara teşvik edilirler ama bu hususta bir zorlama söz konusu değildir.

Nitekim, Nur Müellifi, “Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir.”14 derken dinin özündeki bu kolaylığa işaret etmiş ve objektif olan kaideyi göstermiştir. Yani, bütün insanları bağlayan bir hüküm söz konusu olduğunda, en zor şartlar altındaki kimselerin de nazar-ı itibara alınması gerektiği esasına binaen, nâmüsâit şartlara maruz kalan bazı mü’minlerin abdest de dahil bir saate sıkıştırmak suretiyle de olsa namazlarını mutlaka kılmaları gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca, Hazreti Üstad, “Sakın deme, ‘Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede!’ Zira bir hurma çekirdeği, mânen bir hurma ağacı gibidir.”15 buyurarak, namaz kılarken onun mânâsını anlamayan ve gönlünde hissetmeyen âmi bir insanın bile amel defterine bir ibadet hissesi kaydolacağını belirtmiştir. Bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar pek çok mertebeler bulunduğu gibi, namazın da derece derece olduğunu ama her mertebedeki namazın mutlaka ibadetin nurundan pay aldığını söylemiştir. Hazreti Bediüzzaman’ın bu ifadeleri, bizim gibi ümmîlerin ümidini bütün bütün kırmamak, insanları yeise düşürmemek ve objektif olanı öne çıkarmak içindir. Evet, Cenâb-ı Hak herkesin namazına bir mükâfat ihsan eder; fakat, bizim burada üzerinde durduğumuz husus namazın hakikati, ruhu ve özüdür.

Bu itibarla, bir mü’min hiç olmazsa farz namazlarını mutlaka “ikâme” keyfiyetiyle eda etmelidir. Yani, İşârâtü’l-İ’câz’da da belirtildiği üzere, “namazda lâzım olan tâdil-i erkâna riayet etmek, ibadetin özündeki müdavemet ve muhafaza mânâlarını gözetmek”16 suretiyle namazın bütün rükünlerini ve esaslarını usulüne uygunca yerine getirmeli, onu matlaşmaya ve renk atmaya maruz bırakmadan hep ilk günkü neşve içerisinde devam ettirmeye çalışmalıdır. Günde en az beş defa namaz adlı o tatlı su kaynağına koşmalı, onunla yunup yıkanmalı, hatalarından ve günahlarından arınarak tertemiz bir ruh hâletiyle Mevlâ-yı Müteâl’e yönelmeli ve âdeta her vakitte bir kere daha miraç yapmalıdır.

Namazın Özü ve Mânâsı

Namazın özü, Cenâb-ı Hakk’ı tesbih, ta’zim ve O’na şükürdür. Evet, tesbih, tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedir. Ondandır ki, namazdaki bütün hareketlerde ve zikirlerde سُبْحَانَ اللّٰهِ , اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ve اَللّٰهُ أَكْبَرُ sözlerinin mânâları gizlidir. Bediüzzaman Hazretlerinin de ifade ettiği gibi, iftitah tekbirinden selâm vereceğimiz ana kadar biz, hemen her an söz, hâl ve tavırlarımızla ya سُبْحَانَ اللّٰهِ deyip Cenâb-ı Hakk’ı takdis eder, ya اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ sözüyle hamd ü senâ hislerimizi seslendirir ya da اَللّٰهُ أَكْبَرُ diyerek O’na tâzimde bulunuruz.17 Namaza başlarken söylenen tekbire, ibadete onunla başlandığı için “iftitah tekbiri” dendiği gibi; namaz içinde bazı şeylerin yapılması bu tekbirle haram kılındığı için ona “tahrim tekbiri” ya da “ihram tekbiri” de denmiştir. Aslında bu tekbir, mâsivaya ait her şeyi kendine haram kılarak harem dairesine adım atma, bütün dünyevîlikleri kapının dışında bırakma ve yalnızca Sultan-ı Kâinat’a teveccühte bulunma adına bir söz vermedir. O andan itibaren, namazın bütün dakikalarına, saniyelerine ve saliselerine tesbih, tahmid ve tekbir ruhunu işleme, bir mânâda bütün bütün namaz kesilme ve âdeta namazlaşma ahdi demektir. Melekler, bu sözün gereğini yerine getirerek namazını ikâme eden bir âbidin âlem-i misâle yansıyan resmini çizseler, ihtimal ortaya namaz çıkar; o insan ancak mücessem bir namaz kesilmiş olarak resmedilebilir.

Evet, namazı hakkıyla ikâme etmek istiyorsanız, tekbirle beraber mâsivâdan sıyrılmalı ve gönlünüzü sadece O’na açmalısınız. Dudaklarınızdan dökülen her kelimeye şuurunuzun mührünü basmalısınız. Meselâ, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ derken, bu sözün ne mânâ ifade ettiğini iyi bilmeli, onu derinlemesine mülâhazaya almalı, “Kimden kime olursa olsun bütün hamd ü senâlar, bütün minnet ve şükürler Allah’a (tebâreke ve teâlâ) aittir; bu hakikati ilan benim vazifem, Hâlık-ı Kâinat’ın da hakkıdır.” diye gürlemelisiniz. Böylece, o söz, Cenâb-ı Allah’a yükselirken üzerine yüklediğiniz o derin mânâlarla beraber yükselmeli. O’nun Rahman ve Rahîm olduğunu ilan ederken, yine aynı derin duygularla dolmalısınız. مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ hakikatini dile getirirken onun ihtiva ettiği mânâları da üzerine bir damga gibi vurmalı ve Cenâb-ı Hakk’a o yüküyle beraber göndermelisiniz. Namaz sizin için de bir miraç olmalı ve siz Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in miraçta duyduğu hakikatleri kendi idrak ufkunuzdan duymaya çalışmalısınız. Namazın bütün mânâlarını yudumlayarak adım adım yükselmeli, âdeta birinci kat semada Hazreti Âdem’le, ikinci kat semada Hazreti Yahya ve Hazreti İsa ile, üçüncü kat semada Yusuf Aleyhisselâmla, derken diğer katlarda Hazreti İdris, Hazreti Musa ve Hazreti İbrahim’le görüşmeli, her birinin hayatından ibretler almalı, huzurlarının insibağına ermeli ve bir adım daha atınca kendinizi haremgâh-ı ilâhîye girmiş gibi hissetmelisiniz. Namazın sonunda selâm verir vermez de huzurun adabına riayet edememiş olma endişesiyle bir kere daha ellerinizi kaldırmalı, yine, tesbih, tahmîd ve tekbir cümleleriyle dergâh-ı ilâhîye nazar etmeli ve namazın mânâsını te’kid eden o mübarek kelimeleri otuzüçer defa tekrarlamalısınız. İşte, namazı böyle engin duygu ve düşüncelerle ikâme etmek gerekiyorsa, onu geçiştiremezsiniz; öncesinde yapılması icap eden hazırlıkları tam yapmalı ve onu mânâsına uygun bir tarzda eda etmelisiniz.

İbadetlerimizin Çehresindeki Solgunluk

Diğer taraftan, şayet kendinizi i’lâ-yı kelimetullaha adadığınıza inanıyorsanız, böyle bir vazifenin ve ona adanmışlığın ne ifade ettiğini de iyi düşünmeli ve ona göre bir tavır belirlemelisiniz. İ’lâ-yı kelimetullah, Allah’a imana çağrıdır; Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem), sâir erkân-ı imaniyeyi ve İslâmiyeti kabule davettir. İ’lâ-yı kelimetullah, Allah’ın yüce adının her yerde duyulması, bir bayrak gibi dalgalanması ve ruh-u revân-ı Muhammedînin en karanlık köşelerde bile şehbal açması için çok ciddi cehd ü gayret ortaya koymaktır. İ’lâ-yı kelimetullah, zatında yüksek ve pek yüce olan “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” hakikatini yükseltme; onu dünyanın dört bir yanında gökkuşağı gibi görülür ve herkes tarafından duyulur hâle getirme demektir. Öyleyse, şayet siz, insanları Allah’ı bilmeye, O’nun mesajını dinlemeye, varlığın çehresindeki ilâhî tecellîleri okumaya ve Mâbud-u Mutlak’a kulluğa çağırıyorsanız, önce kendiniz o ilâhî mesaja kulak vermeli, o tecellîleri okumalı, hakiki ve halis bir kul olmalı değil misiniz? Başkalarını kulluğa çağırdınız hâlde, kulluğun esası ve özü olan namaz gibi bir ibadeti tam eda etmiyorsanız, size yalancı demezler mi? Her defasında ‘hele şu işten bir sıyrılalım’ düşüncesiyle namaza duruyor ve onu aradan çıkarma duygusuyla sizin için bir kısım formalitelerden ibaret olan hareketleri yapmakla yetiniyorsanız, kendi kendinizi yalanlamış olmaz mısınız? Hemen aradan çıkaracak kadar değersiz gördüğünüz ve ancak bir an önce içinden sıyrılacak kadar değer verdiğiniz bir meseleye başkalarını çağırmanız mânâsız bir iş sayılmaz mı? Herkesi kendisine çağırdınız bir hakikatin sizin nazarınızda çok ciddi bir mesele olması lâzım değil mi? Siz herhangi bir mesele üzerinde kemâl-i ciddiyetle durmuyorsanız, onun kıymetli olduğuna başkalarını nasıl inandıracaksınız ki!..

Zaten, Müslümanlar olarak bizim en büyük dertlerimizden birisi ibadetlerimizin çehresindeki bu solgunluktur. Ne acıdır ki, camilerimiz ve oralarda saf tutan insanlar hazan yemiş yapraklar gibi; kimisi esniyor, kimisi uzanmış yatıyor, kimisi mihrapta bile dünya konuşuyor, kimisi bir an önce namazın bitmesini ve kendisini dışarıya atmayı bekliyor. Suizan etmek istemiyorum ama dışa akseden görüntü, –istisnalar olsa da genel itibarıyla– Allah’la tam alâkası olmayan, Peygamberini iyi tanımayan, dedesinin camiye gittiğini gördüğü için mescidin yolunu tutan, babasının namaz kıldığına şahit olduğundan dolayı onu taklîden safta yerini alan ve sadece şekilde, surette kalan kimselerin hâlini andırıyor. Bundan dolayı da, caminin ve camideki cemaatin hâli başkalarına bir şey ifade etmiyor; ibadet, İslâm’a çağıran bir hâl dili olarak vazife görmüyor. Şayet, biz tam bir inanmışlık hâli ortaya koysak, Hazreti Pîr-i Mugân’ın beyanıyla, “Ağzımız Kur’ân-ı Kerim’i okurken, hâl ve tavırlarımızla da onu temsil etsek, ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlâtını ef’âlimizle göstersek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt’aları ve devletleri de İslâmiyet’e dehâlet edecekler.”18 Fakat maalesef, biz İslâmiyeti kendi câzibesiyle yansıtamıyoruz.

Aslında, Müslümanlık bir farklılığın sesi ve soluğudur; hakiki bir mü’min namaz kılarken, onun rükûuna bakan ona hayran olmalı, secdedeki hâlini gören neredeyse bayılmalı, Mevlâ-yı Müteâl karşısında inlemesini duyan kendisinden geçmeli ve onunla beraber secdeye kapanmalıdır. İşte, İslâm bu şekilde temsil edilmeyince karşı tarafta da mâkes bulmuyor; hiç kimse şekle bağlı yatıp kalkmalarda namazın ruhunu ve onun kutsî câzibesini göremiyor.

Tesir, Allah’la Münasebete Vâbestedir

Ayrıca, i’lâ-yı kelimetullah yolunda ortaya konan gayretlerin muvaffakiyetle neticelenmesi ancak Allahü Azimüşşân’ın kabulüne ve O’nun değerlendirmesine vâbestedir. Cenâb-ı Hak, kendisiyle irtibatı kavî olmayanları kat’iyen tesirli kılmaz. Onunla derin bir münasebet içinde bulunmayanlar, kime ne anlatırlarsa anlatsınlar hiç kimsenin ruhuna giremez, hiçbir kulu doğru yola iletemez ve tek kişiyi bile sıradan bir insan olmaktan çıkarıp kalb ve ruhun hayat derecesine yükseltemezler. Allah (celle celâluhu) yolundakilerin sesine-soluğuna değer atfeder; onların söz ve tavırlarına tesir lütfeder.

Bu açıdan da, Kur’ân’ın hâdimleri, Hak nezdindeki kıymetlerini Allah’la münasebetlerinde aramalı ve şeklî, sûrî şeylerin dergâh-ı ilâhîde bir kıymet ifade etmediğini bilmelidirler. Evet, bir hadis-i şerifte de vurgulandığı gibi, Allah Tealâ sizin şekillerinize, zahirî hâllerinize, sûrî yatıp kalkmalarınıza değer vermez; Cenâb-ı Hak, ancak kalbî heyecanlarınıza, iç derinliklerinize ve gönlünüzden nebeân eden, içinizin yansıması olan samimi davranışlarınıza bakar ve onları değerlendirir. Şayet, davranışlarınızda kalbî bir derinlik yoksa ve onlar gönlünüzden kopup amel sahasına dökülmüyorsa, o zaman bütün cehd ü gayretiniz beyhûdedir.

Öyleyse, iman hizmetine adanmış ruhlar, hem “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz?”19 itâbına (azarlama) muhatap olmamak, hem de “Neden insanları çağırdığınız hakikatleri hakkıyla temsil etmemek suretiyle yalancı durumuna düşüyor ve İslâm’ın çehresini karartıyorsunuz?” sualine maruz kalmamak için azamî gayret göstermelidirler. Konumuzla alâkalı olarak da, farz namazları hakkıyla ikâme etmenin yanı sıra, tam bir namaz kahramanı hâline gelebilmek için şu hususlara çok dikkat etmelidirler:

Namaz Kahramanı Olabilmenin Üç Şartı

1. Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) bize bir hedef gösterirken, Cennet’te yüz mertebe bulunduğunu ve Firdevs’in, makam bakımından en yüksek derece olduğunu belirttikten sonra, “Allah Teâlâ’dan Cennet’i istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyiniz.”20 buyurarak, himmetimizi âli tutmamız gerektiğine işaret etmiştir. Dahası, bize Firdevs talebinden de öte isteklerde bulunma edebini öğretmiş ve Cenâb-ı Hak’tan neler isteyebileceğimizi gösteren dualar talim buyurmuştur. Ondan öğrendiğimiz dualar sayesindedir ki, sabah-akşam “Allahım, cemâlini seyretme arzusuyla içimizi doldur, Sana kavuşma şevkiyle gönlümüzü coştur ve ötede cemâlinle bizi serfiraz kıl.” diyoruz; cemâlullahı müşâhedeye, rıza-yı ilâhîyi tahsile ve rıdvâna ermeye talip olduğumuzu ilan ediyoruz. Evet, Peygamber Efendimiz’den öğrendiğimiz bu dualar, asla dûnhimmet olmamamız ve himmetimizi hep âlî tutmamız gerektiğini salık veriyor.

Dolayısıyla, namazın hakikatini idrak etme hususunda da yüce himmetli olmalı; Cenâb-ı Hak’tan selef-i salihînin ibadet aşk u iştiyakını, onlardaki kulluk temkinini dilenmeli ve namazı şuurluca ikâme edebilmek için inayet-i ilâhiyeyi talep etmeliyiz. Belki her birimiz şöyle demeliyiz: “Allahım, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz namazı hangi enginlikte ikâme ediyor idiyse, bana da o idraki lütfeyle; namazın mânâsını benim ruhuma da duyur. Rabbim, ben de Peygamber Efendimiz’in eda ettiği gibi namaz kılmak ve onu benliğimin bütün zerrelerinde duymak istiyorum.. namaz esnasında Senden başka bütün mülâhazalara karşı kapanmayı ve tamamen namazlaşmayı arzu ediyorum.. Ne olur Allahım, bu lütfunu bana da nasip eyle!..”

Evet, peygamberâne bir ibadet ufkuna mazhar olmayı istemek peygamberlik istemek demek değildir. Bu talep, her hususta takip edilmesi gereken İnsanlığın İftihar Tablosu’nu ibadet hayatı itibarıyla da örnek almak ve namazda daha bir derinleşmek talebidir. Sizin bu türlü bir duanız kat’iyen boşa gitmez. Bu duada istekli ve ısrarlı olursanız, Allah sizi mahrum etmez; inşaallah o sayede maiyyete ulaşırsınız. Siz bu kadarcık bir istek izhar edince Sultan-ı Ezelî de kendi ululuğu, azameti ve rahmetinin enginliği ölçüsünde Zât’ına yaraşır bir mukabelede bulunur. Bu açıdan, meâliye müştak olmak ve ulvi hedeflere göz dikmek himmeti âlî tutmanın ifadesidir; namazı ikâme hususunda da insan hep daha yükseklere tâlib olmalıdır.

2. Namazın hakikatini idrak etme isteği kavlî ve kalbî bir duadır; bu duanın fiilî yanını ise, en başta bu mevzuda yazılmış eserleri okumak teşkil eder. Namazı şuurluca kılmak isteyen bir mü’min şayet onunla alâkalı üç-beş kitap okumamış, büyüklerin bu konudaki mütalâalarını öğrenme gayretinde bulunmamış ve meselenin nazarî yanını dahi ihmal etmişse, onun bu talebinde samimi olduğu söylenemez. Öyleyse, namaz yolcusu ikinci adım olarak, gönlüne ibadet iştiyakı salacak, onu namazın nurlu iklimlerinde dolaştıracak ve mânâ âleminin büyüklerinin namazla alâkalı engin anlayışlarını, derin duyuşlarını aktararak içine haşyet dolduracak makaleleri ve kitapları okumalıdır. Hazreti Üstad, bazı risaleleri önemli gördüğünden dolayı yüz on beş defa okuduğunu belirtmiştir. Bir mü’min, Zât-ı Ulûhiyet hakikatiyle, iman esaslarıyla ve ibadetlerin mânâ buuduyla alâkalı birkaç eseri hiç olmazsa birkaç defa gözden geçirmeli değil midir? Evet, Kur’ân talebeleri, Hazreti Gazzâlî, Hazreti Mevlâna ve Hazreti Bediüzzaman gibi Hak dostlarının namazla alâkalı mütalâalarını ve günümüzde kaleme alınmış namaza dair makaleleri mutlaka okumalı ve konuyla alâkalı müzakerelerde bulunmalıdırlar.

3. Hem kavlî hem de fiilî duada ısrarlı olma, matlubu elde etme mevzuunda kararlı ve istikrarlı bir tavır ortaya koyma ve aktif sabırla, adım adım hedefe yürüme de neticeye ulaşma yolunda çok önemli diğer bir şarttır. Namaz sevdası tâlibin gönlüne hemen düşmeyebilir; insan birkaç günde, birkaç ayda, hatta birkaç yılda namaz hakikatini duyamayabilir. Dolayısıyla, talepte ve neticeye götürecek sebepleri yerine getirme mevzuunda ısrarlı olmak pek mühimdir.

Şayet, namaz kahramanlığına adaysanız, sizi o ufka taşıyacak bütün argümanları kullanmayı ihmal etmemelisiniz. Hangi ses, hangi soluk sizi şahlandırıyor ve kalbinizi coşturuyorsa, bir kere değil, belki yüz kere aynı vesileye başvurmalısınız. Belki bir kitabı onlarca kez okumalı, bir kaseti birkaç kere dinlemeli, bir büyüğün sözlerine defalarca kulak vermeli ve oturup kalkıp hep gözünüzü diktiğiniz hedefi düşünmelisiniz. “Olmuyor!” diyerek, yoldan dönmeyi asla aklınıza getirmemeli ve kat’iyen aceleci davranmamalısınız. Unutmamalısınız ki, bu yolda belki senelerce sular gibi çağlayacak, pek çok kayaya çarpacak, ama her an biraz daha arınacak ve sonunda ummana ulaşacaksınız. Niyetinizin derinliği ve gayret ü himmetinizin yüceliği nisbetinde ötede siz de her biri bir namaz aşığı olan “ilkler”in hemen arkasında yerinizi alacaksınız.



1 Nesâî, işretü’n-nisâ 1; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/128, 199, 285.


2 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 12/84; ed-Deylemî, el-Müsned, 1/172.


3 Buhârî, tefsîru sûre (48) 2; Müslim, sıfatü’l-münâfikîn 79-81.


4 Bkz.: Buhârî, teheccüd 9; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 204.


5 Ebû Dâvûd, salât 156; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/25.


6 Şuarâ sûresi, 26/218-219.


7 Ebû Dâvûd, tahâret 79; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/343.


8 Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 3/310; İbnu’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve 2/213.


9 İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-safve 3/350.


10 Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 7/145; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-safve 3/349.


11 ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ 6/167.


12 Bkz.: el-Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 1/359.


13 Buhârî, îmân 29; Nesâî, îmân 28.


14 Bediüzzaman, Sözler s.21 (Dördüncü Söz).


15 Bediüzzaman, Sözler s.290 (Yirmi Birinci Söz, Birinci Makam).


16 Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.42.


17 Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.42-50 (Dokuzuncu Söz).


18 Bkz.: Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s.128.


19 Saf sûresi, 61/2.


20 Buhârî, cihâd 4; Tirmizî, cennet 4; İbn Mâce, zühd 39.

0 yorum

Yorum Gönder