15 Ağustos 2016 Pazartesi

Hayatın Gayesi

Soru: Hakk’ın rızasını elde edebilme istikametinde yapılan bir hizmeti hayatın gayesi olarak görebilmek için neler tavsiye edersiniz?

Cevap: İnsanın, yaptığı işi, hayatının gayesi ölçüsünde benimsemesi, öncelikle o işin zatî değerini, önem ve kıymetini bilmesiyle mümkündür. Meselâ bir insan, iman mevzuuna, “ebedî hayatın kurtuluşu için çok önemli, olmazsa olmaz bir mesele” şeklinde bakıyorsa, o, hayatını bu gaye-i hayale bağlı götürecek, buna göre örgüleyecektir.

Cenâb-ı Hak, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için -meâlen- “Ey Resûl! Rabbinden Sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun.” (Mâide sûresi, 5/67) buyuruyor. Resûl-i Ekrem Efendimiz’e yapılan bu ikaz elbette ümmet-i Muhammed için de geçerlidir. Yani nasıl ki, Nebi Aleyhisselâm kendisine yüklenen vazifeden kaçamıyorsa, siz de size tevdi edilen emanetten kaçamazsınız.

Mukaddes Hüsnüzan

Allah (celle celâluhu) emanetini, emanette emin emanetçilere tevdi ettiğine göre, aynı zamanda burada bir hüsnüzan olduğunu görmezlikten gelmemek gerekir. Evet, bir insanın başka birisine hüsnüzan etmesi gibi, Zât-ı Ulûhiyet’in de, insanlara öyle bir mübeccel, münezzeh ve mukaddes bir hüsnüzannı vardır. Yani Allah (celle celâluhu) bizi emanette emin bilmiş ve bu emaneti bizlere tevdi etmiştir. O hâlde hiç kimse “Benim bu işe liyakatim yok.” diyerek vazifeden kaçamaz. Yoksa ne deriz Allah huzuruna vardığımızda? Ötede bize denmez mi: “Size itimat edilip bir vazife verildi, adam gibi doğru dürüst bir şekilde bu işi götüreceğiniz beklendi. Fakat siz bu işi yarı yolda bırakıp –Erzurumluların tabiriyle– boncukladınız.” İşte inanan bir gönül, öte dünyada kendisine bu tür soruların tevcih edilebileceğini hesaba katmalı ve ona göre vazifeye sahip çıkmalıdır.

Ayrıca bizim için böyle bir daire içinde, böyle bir konumda bulunuyor olmanın hususi bir lütuf ve ihsan olduğu da hatırdan çıkarılmamalıdır. Zannediyorum bu durumu şöyle bir misalle ifade edebiliriz. Sanki bir yerde çok geniş bir kapı bulunuyor ve kapının önünden binlerce insan geçiyor. Kapı ara sıra aralanıyor. Oradan geçen insanlardan her kim kapının aralandığı ana denk geliyorsa ona, “Buyur, içeriye gir.” deniyor. Evet, herkes hayatına baktığında böyle aralanmış bir kapıdan içeriye davet edilmiş olduğunu görebilir.

Ne var ki insan o kapıdan içeriye alınmasına rağmen orada bulunmanın bahtiyarlığından mahrum kalabilir. Erzurum’da bulunduğum dönemde, –Allah sa’yini meşkûr etsin– Kırkıncı Hoca, “Isparta’dan, Hz. Üstad’ın yanından birisi gelmiş, neler anlatıyor gidip bir dinleyelim, anlatacakları arasında belki sizin de beğeneceğiniz şeyler olabilir.” diyerek, bir sürü insanı toplamış ve alıp o şahsın yanına götürmüştü. Ancak ben Erzurum’dan ayrıldığım vakit Kırkıncı Hoca’nın o gün toplayıp götürdüğü insanlardan bir ikisi ya vardı ya da yoktu. Bu açıdan içeriye girdikten sonra orada sabitkadem durma meselesi, insanın iradesini bu istikamette sarf etmesi mahfuz yine Allah’ın tutmasına bağlıdır. Demek ki, bu, Cenâb-ı Hakk’ın özel bir ihsanı ve özel bir lütfudur. Öyleyse insan bu lütf u ihsana layık olmaya çalışmalıdır.

Diğer yandan Allah yolunda yapılan hizmet ve amellerin kendisine göre bir hazzı vardır. Ben bu işi bütün zevk ve lezzetiyle duymuş insanlardan değilim. Bezginliğin her yanımdan döküldüğünü söyleyebilirim. Belki de içten içe, bir yolunu bulsam da bu işin içinden sıyrılsam mülâhazalarım vardır. İyi ve yararlı bir insan olmadığım mevzuunda ise kanaatim tamdır. Hayatım boyunca değişik tazyik ve tecritlere maruz kaldım. Seksen sonrası neler yaşayıp neler çektiğimi Allah bilir. Şu anda da yaşadığım şartlar itibarıyla kendimi iğneli bir fıçı içinde gibi hissediyorum. Fakat bütün bunlara rağmen diyorum ki: “Ben bu işi ne kadar kavramış olursam olayım, böyle büyük bir mesele için bu çektiklerimin on katını çeksem değer.”

Tek Başımıza Kalsak da

Bildiğiniz gibi hadislerde geçen bir kahramanlık, bir yiğitlik tablosu vardır. İmanla dopdolu bir sine, cephede mücadele içinde iken, etrafındaki insanların hepsi birer birer budanır gibi devrilince, sağına bakmış, soluna bakmış sonra hiç kimsenin kalmadığını görünce atını mahmuzlayıp ileriye atılmış ve bir daha da geriye dönmemiştir. İşte böyle bir anlayışa, böyle bir mantığa bağlı hareket etmek gerekir. Yani siz tek başınıza kalsanız, bütün dünya da mekanize birlikleriyle karşınıza dikilse, siz yine de aynı yolda inat ve sebatla devam etmelisiniz. İnadın bir hikmet-i vücudu vardır ki, o da hakta sebat etmektir. İşte meseleye bu perspektiften bakan bir insan, “İslâm ve iman hak olduğu gibi, bunların dünyaya duyurulması da çok önemli ve olmazsa olmaz bir meseledir. O olmayacaksa benim de varlığımın bir kıymeti yoktur.” der ve hayatını ona göre tanzim eder.

Evet, bu meseleyi benimseme ve hayatın gayesi hâline getirme çok önemlidir. Öyle ki insan yatarken, kalkarken: “Vazifem olmazsa, benim varlığımın da bir anlamı yok. Ben bu işi yapamıyorsam, dünyada durmamın ne mânâsı olabilir ki!” demelidir. Hele bunu beş – on sene tekrar edin. Hatta gelecekte, bağlayıcı olması açısından, bu ahdinizi evinizdeki eşinize ve çocuklarınıza ifade edin. Onlara otuz defa kırk defa: “Eğer ben bu vazifeyi yapamayacaksam Allah emanetini alsın.” deyin. Eğer siz bir gün ordu bozanlık yapacak olursanız, evden yükselen bir ses “Yahu sen bir zaman şöyle şöyle demiyor muydun?” diyecek ve size verdiğiniz sözü hatırlatacaktır. Böylece siz bu ahdinizle elinizi, kolunuzu bağlamış ve aynı zamanda tek başınıza ayakta duramayacağınız, tek başınıza yürüyemeyeceğiniz bir yolda, başkalarının da destek ve enerjilerini arkanıza almış olacaksınız. Zira söylediğiniz şeylerden dönme sizin için bir ar ve ayıp olacak ve en azından bir vicdan meselesiyle yola devam edeceksiniz.

Bu açıdan her mümin Allah’ı anlatma sevdirme adına kendini alternatif elli kementle yüce bir mefkureye bağlamalı ve hayatını noktalayacağı ana kadar bütün gücüyle bu işin içinde olmaya çalışmalıdır.

“Kadrim Bilinmedi” Deyip Darılma

Ayrıca yüce bir mefkûrenin gönüllerde her zaman ter u taze ve canlılık içinde duyulabilmesi için mutlaka bir sorumluluk yüklenilmesi gerektiği de unutulmamalıdır. Vâkıa, bazen kişiye, kendine biçtiği, kendini layık gördüğü bir vazife verilmeyebilir. Meselâ filan şahsın hakkı bir alayı sevk u idare etmektir. Fakat onu bir taburun başında istihdam edebilirler. Onun kıymet-i harbiyesi hakikaten bundan daha yüksek seviyede olsa bile, o şahıs, “kadrim, kıymetim bilinmedi, tabura veya bölüğe düştüm” demeksizin, darılma, gönül koyma gibi tavırlar içine girmeksizin üzerine düşen vazifeyi en iyi şekilde yapmaya çalışmalıdır.

Bu arada hemen şunu da ifade edelim ki, idareci konumunda bulunan kişi, vazife vereceği şahsı, istidat ve kabiliyetleri ile çok iyi keşfetmeli, bilhassa başarılı olabileceği sahalarda ona istihdam imkânı sağlamalıdır. Yani kişinin, başarılarıyla Allah’a hamd edeceği, sevineceği, şükürle gerileceği, hizmet ederken şevkleneceği işler ona tahmil edilmeli; başarısız olduğu durumda ise, yeniden bazı kaynaklara başvurarak yanlışlıklarını düzeltebileceği bir zemin ve imkân kendisine sunulmalıdır.

“Mutlaka Bana Sorulmalı” Anlayışı


Maalesef bizim milletimizde bu disiplinler henüz tam olarak yerleşmemiştir. Evet, ne yazık ki, iş ve faaliyetlerimizde inhisar-ı fikir hâkimdir. “Mutlaka benim gözümün içine bakılmalı, meseleler mutlaka bana sorulmalı” gibi bir mülâhaza ve idarecilik anlayışı vardır. Hâlbuki başarılı bir idareciye düşen beraber çalıştığı insanlara önce belli vazife ve sorumluluklar vererek onları test etmek ve başarılı olacakları sahalarda kabiliyetlerinin inkişafını sağlamaktır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) gizli kabiliyetleri keşfetmiş, onlara belli sorumluluklar yükleyerek hiç tahmin edilemeyecek yerlerde onları istihdam etmiştir. Meselâ Zeyd b. Harise’yi (radıyallâhu anh) Mute gibi çok önemli bir savaşta, üç – dört bin kişilik bir ordunun başına kumandan tayin etmiş ve o da o işin hakkını vermiştir. O günün toplumu açısından ordunun başına azatlı bir insanın getirilmesi çok önemli bir hâdiseydi. Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) hem o işi layıkıyla yerine getirecek bir cevheri keşfetmiş, ona vazife vermiş, hem de bu vesileyle toplumdaki yanlış bir telakkiyi izale etmiştir. Hayat-ı seniyyelerinin bütününe bakıldığında Resul-i Ekrem Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehaya) her insanı istidat ve kabiliyetini sonuna kadar inkişaf ettirebileceği bir konumda istihdam ettiği görülecektir.

Bu açıdan herkese seviyesine göre bir iş teklif edilmeli ve o şahıs da, ona göre bir sorumluluk yüklenmelidir. Unutulmamalı ki eğer insanların ellerini taşın altına sokmalarını sağlayamaz, onlara önemli mesuliyetler veremezseniz onların kabiliyetleri hiçbir zaman inkişaf etmeyecektir. Dolayısıyla yapılacak işler aşkla şevkle yapılmayacak, zamanla insanlarda bir kanıksama ve bıkkınlık hasıl olacak, bu ise hak ve hakikatin saygısızlığa maruz kalmasını netice verecektir.

Bizim ikbal dönemlerimizin arkasındaki en önemli dinamiklerden biri de herkesin en verimli olabileceği alanlarda istihdam edilmesidir. Bu açıdan günümüzde de bu espirinin kavranması milletimizin ikbali adına çok önemlidir.

0 yorum

Yorum Gönder