24 Haziran 2016 Cuma

Fıtratullahın Engellenmesi veya YABANCILAŞMA

Prof.Dr. Sadık Kılıç

I. İÇİMİZDEKİ NİZAM: FITRAT

Fıtrat insanın diğer varlıklara benzemeyen yaratılışıdır. Başlangıcı ve nihayeti itibariyle insanın varlığından önce bulunan onun geleceğini kendisini vasıtasıyla gerçekleştireceği fiillerini yönlendirecek olan "insani kıvam " hususiyyettir.

Fıtrat insanın hususi mahiyeti olunca tabii karakterleri ve eğilimleri aşan onları "kendine has İlahi yaratılış" çizgisinde tutan bir yönlendirici fonksiyonunu da icrâ etmektedir. Değişik bir ifadeyle insanlık terazisinin ayarı mihenk taşı.. Varlığının insaniyetinin tam bir hali..

Hak Teâlâ İlahi mesajında insanın fıtratından söz açtığı kelâmında şöyle buyurmaktadır:

"Allah'ın insanları üzerinde yaratmış olduğu fıtratına sarıl!" (Rum 30). Gereğince olmamız ve hevâ ile şeytanın baştan çıkarmasına uyarak ihlâl etmememiz emrolunan (1) "Fıtrat" ın mahiyetini tam olarak anlayabilmemiz için Kur'ân-ı Kerim'de "fetara" kelimesinin sadece Allah hakkında kullanılıyor olmasının ötesinde ilgili ifadenin Kur'ân'ı Kerim'de ki yerini tesbit etmemiz gerekmektedir. "Fıtratullah" tamlamasını aydınlatan ifadeler şunlardır:

"Muvahhid olarak dosdoğru bir biçimde kendini dine ver" (Rum 30).

"İşte dosdoğru din budur" (Rum 30)

"Daima O'na yönelmiş olarak O'ndan sakınınız namazı kılınız müşriklerden olmayınız" (Rum 31).

Mânâsı izaha ve tafsile muhtaç "fıtrat" kelimesinin birbirlerini beyân örgüsü içinde birlikte bulunduğu bu açık ifadeler bize şu fikri vermektedir. Fıtrat başka hiçbir cihete yönelmeyen tam bir tevhid ve bağlanıştır (hanifen).. Dosdoğru bir din selim ve sahih bir gidişattır. Ve nihâyet fıtrat sadece Allah'a ilticâ (nanif enmunibin laymotivi) O'ndan ittikâ namazı dosdoğru edâ şirk içinde bulunanlardan olmamadır.

Şuurlu varlığın kendi varoluş özünü hak olan dine teslim etmesini konu alan ve sıdk'tan doğruluktan batıl'a meyletmenin aksine dalâletten istikâmete yönelme anlamındaki (2) "hanifen" hâl kelimesiyle de manâsı daha pekişmiş hissolunan "fe ekim vecheke lid dini hanifen" pasajı yaratılışın bu âdil kıvam üzere devam ettirilmesine çok güzel bir dolaylı anlatım örneği oluşturmaktadır. Çünkü esasen burada amaçlanan "İslâm dinine yönelmeyi bu din üzere müstakim olup onda sebat etmeyi" ve onun vesilelerini yerine getirmeye itinâ göstermeyi emretmektir. Şöyle ki: Bu söz bu hususta getirilmiş sembolik bir anlatım biçimidir; çünkü göz (basar) ile hissolunan bir şeye ilgi duyup onunla ilgilenen bir kimse yönünü ona çevirir bakışları ona doğru yöneltir ve ondan bir an bile yüz çevirmeksizin tamamen ona teveccüh eder. İşte bu bakımdan sanki şöyle denilmiş gibidir: "Artık yüzünü (özünü) dosdoğru bir biçimde dine ver ve sağa ya da sola sapmaksızın tam ve kâmil bir biçimde O'na yönel" (3). Zira insanın yüzü insanın bütün idrâk hâsselerini kendinde toplamakta olup onların kadri en yüce olanıdır (4).

Istılahi terimlerimizle siyak ve sibaktan hareketle elde edilen mânaya göre "Fıtratullah" İslâm dini üzere olmak özümüzü varoluşumuzun yönetici merkezini ve kadrosunu buna tahsis etmek ve bunu sürekliliğe kavuşturmaktır. Bu bakımdan Rum 31. ayeti menfi tek emir ifadesi olan "Ve müşriklerden olmayınız" cümlesi de tam bir bütünlük arzetmektedir. Çünkü burada şirk "Allah'ın fıtratını yaratış nizamını değiştirmek bozmak" anlamına gelmektedir (5).

Rum 30. âyetinin tefsirlerine baktığımızda ise "fıtrat"a ruhi ve manevi bir istidad gerçeğe hakka bir inkiyad kabiliyeti şeklinde psikolojik ve inançla irtibatlı mânâlar verildiğini görürüz. Meselâ Nesefi (6) ve İbn Kesir (7) "Fıtratullah" a Cenâb-ı Hakk'ın insanları kendi ma'rifeti ve tevhidini; O'ndan başka bir ilah olmadığını bilmek liyakati üzere yaratmış olduğu mânâsını vermektedirler. Bu tarife göre insanlar Hak inanç ile başbaşa bırakıldıklarında başka bir inanç ve dini bu Hak dine tercih etmezler... "Fıtratullah"ı "tevhid (Allah'ın vahdaniyyeti)" ile açıklayan bir başka müfessir ise Fahruddin er-Râzi'dir. Ancak o bu mefhum ile A'raf 172 âyeti arasında bir münasebet kurarak Allah'ın insanları bu fıtrat üzere onları Adem'in sırtından alıp da onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğu ve onlardan misak aldığı zaman yarattığını söylemektedir (8). "Hakkı tanıyıp kabul etmek ve onu kavramak istidadı.." şeklindeki bu anlayışı benimseyen Alusi (9) Ebu's-Suud'a paralel olarak (10) Fıtratullah'a sarılmaya ve ona yapışmaya "Bu fıtratın icablarına göre hareket etmek; hevâ'ya tâbi olarak ins ve cin şeytanlarının da kışkırtmalarına kapılarak fıtratı bozmamak" anlamını verirken ayni zamanda Fıtratullahın üzerini örten tezahürünü engelleyen perdelerden leke ve toz tabakalarından temizlenmesi mecburiyetine de dikkatimizi çekmektedir.

Ve bütün peygamberler onların getirdiği ilahi bilgi ve davranış modelleri makrokozmik barışın da menşei olacak olan bu has yaratılışın taşıdığı sükûn ve huzuru devam ettirmek gayesini gözetmişlerdir öyleyse fıtrat her kademedeki nizamın korumak zorunda olduğu mukaddes bir vediadır. Daha açıkcası o çocuğun ruhunda bir yaratılış ve bir durum olup çocuk onunla Allah'ın fiillerini ayırdedebilsin onlarla Rabbinin mevcudiyetine yol bulabilsin ve 0'nun kanunlarını tanıyıp O'na iman edebilsin diye hazırlanıp var edilmiştir (11).



II. FITRATULLAHIN ALEMŞÛMÛLLUĞU


Birinci bölümdeki açıklamalarımızda insanın ilahi-tabii bir iç nizamı mânevi ahengi; kevni armoninin bir enfüsi vechesi şeklinde sunduğumuz ''Fıtratullah'' düşünülebilecek sıfat ve fiillerin en yüce ve mutlağı ile nitelenmiş olan yine de bütün ifade ve tariflerin sınırlanmasından müteâl olan (tecrid-i mutlak tenzih-i tâm) Allah'u Teâlâ'nın ezeli ilim ve hikmetinin tesviyesinin ta'dilinin içimizde hazır bulduğumuz bir yankısıdır.

Yarattığı ve kulları olan bütün beşeriyetin kadrü kıymetine bir işaret olmak üzere kendi hususi Kudret Eliyle yaratıldığı beyan buyrulan bu kainatın göz bebeği "insan"ın (Sâd 75) ayni ahengin nağmeleri ayni ezginin sözleri olması da beklenecektir.. Kısaca "Fıtratullah'ın bütün insanlarda gizli ve mevcut olması.. "Fıtratullah"ın bir atiyye-i ilahi ve aynı zamanda insaniyyet mefhumunun tahakkuku için var olması lüzumlu olan irâde seçme onu geliştirme ya da engelleme vb. yeteneklerle çakışmaması için mekanik bir işleyişle statik bir vak'a değil yaratılışın başlangıcında herkese verilmiş olan geliştirilmesi veya engellenmesi değişik şartların bulunmasıyla alâkalı kılınmış şeffaf bir keyfiyyet olması umulur ve beklenir.. Bu gerekçeyledir ki hiç kimsenin yokluğunu ileri süremeyeceği doğuştan gelen bir kazançtır Fıtratullah.. Rum 30.âyetinin "Allah'ın yaratmasında hiçbir değişiklik yoktur" kısmı "fıtrat" ile insanın varoluşunun birbirinden ayrılamaz bir mahiyette olduğuna delalet eder. Burada bir mahiyet halinde "Tevhid"e yönelme ve imân etme kolaylığının insanlarda kök salmış olduğuna bunun varlığının iliğini oluşturduğuna dikkat çekilirken (12) değişmezliğe (Yani Yaratıcı tarafından bu "fıtrat "ta ve yaratış düzeninde hiçbir değiştirme olmaz ve durum hiçbir surette bunun aksine tezahür etmez" (13) parmak basılmaktadır.

Fıtrat pürüzsüz dalgasız bir okyanus gibidir. Mustafa el-Meragi tefsirinde buradaki "haber" cümlesinin "inşai" mahiyette olduğunu belirttikten sonra şu değerli açıklamalar bulunur: "Burada sanki "Allah'ın dinini şirkle değiştirmeyiniz!.." denilmiştir. Çünkü bunun açıklaması şu şekildedir: İnsan aklı beyaz bir sayfa gibi olup kendisine kazınacak olan nakışları kabule müheyyâ ve hazırdır. Tıpkı toprak gibi; o kendisine dikilen her şeyi kabul eder; bundan ötürü hem Ebu Cehil karpuzu bitirir hem de lezzetli meyveleri; hem deva olacak şeyler hem de zehir.. Bunun gibi insan ruhuna da pekçok inançlar ve bilgiler sunulur o da kabul eder.. Hayır İse onun üzerinde şer'den daha etkili ve müessirdir (14).

Bu pasajlardan da çıkarılacağı gibi "fıtri bir safvet; potansiyel bir inanç ve bağlılık istidadı" olarak görülen bu lekesiz sayfa tıpkı bir ayna misali kendisine ne aksettirilirse onları yansıtır. Ve bu sayfaya yönelen şeyler de pek çoktur ki Hz. Peygamber az sonra zikredeceğimiz hadisinde "ana-baba"yı bütün bu faktörlerin bir sembolü olarak zikretmiştir (15). Burada insanın istidad ve liyakat hislerine olumlu ya da olumsuz diye nitelenebilecek bir biçimde tesir eden a posteriori dış dünya realitesi ile karşılaşmaktayız.. Buradaki dış dünya ferdi ben'i kuşatan tabiat ile sosyal vakıalardır.. Ve zaten fıtri gelişimin sergilendiği sahne de bu çerçevedir. Bu kaçınılmaz süreçten dolayıdır ki fıtri ve potansiyel imânın değil de emrolunan şer'i imanın muteber olduğu dünya ahkâmı (16) nın gözlendiği dış dünya Fıtratullah için ya mutâbık bir faktör olur veya onunla çatışan bir "başkası yabancı!.". Fıtri imânın yetersiz kalması da (17) bu bakımlardan ortaya çıkacak olan neticeye göredir..

Bu dış âmillerle yüzyüze gelinceye kadar Fıtratullah'ın lekesiz bir zemin üzerinde bulunduğunu; istisnasız her ferdin bu tek doğru üzerinde geliştiğini ifade eden şu hadis-i şerif çok dikkate değer:

"Doğan her çocuk Fıtratullah üzere doğar. Sonra ebeveyni onu ya yahudi yapar ya nasrani ya da mecusi.." (18). Fıtratullah'ın âlem şümullüğünü ortaya koyan bu hadisle alâkalı olarak Kurtubi'de yer alan şu açıklamalar gerçekten zikre değer: "Allah'u Teâlâ ademoğullarının kalblerini Hakk'ı kabul etmeye elverişli bir biçimde yaratmıştır. Tıpkı gözleri ve kulakları görülen ve duyulan şeyleri idrake müsait yaratmış olması gibi.. İşte bundan dolayı bu kalbler bu kabul etmek liyâkati ve bu ehliyyet üzere kalmaya devam ederse Hakk'ı ve gerçek din olan İslâm dinini kabul eder. Hz. Peygamber'in "Şunun gibi ki her hayvanın yavrusu uzuvları tam ve kusursuz olarak doğar.. Siz hiç o yavrunun burnunda kulağında eksik kesik bir şey görebilir misiniz?.." ifadesi de buna delâlet etmektedir. Yani "Her hayvan yavrusunu kusur ve ayıplardan salim eksiksiz bir hilkatle doğurur. Şayet o bu kusursuz yaratılış üzere bırakılırsa ayıplardan uzak ve mükemmel bir biçimde hayatını devam ettirir. Fakat ne var ki bu hayvan üzerinde tasarrufta bulunulur da onun kulağı kesilir ve yüzü dağlanır.. Böylece başına pekçok âfet ve kusurlar gelir de ilk halinden çıkar. İşte insan da böyledir. Bu gerçeğe mutabık bir teşbih olup illeti ise gayet açıktır" (19).

Anladığımıza göre insanın nihai kaderinin belirmesinde bu dış amiller birinci derecede rol oynarken "olumlu veya olumsuz şartlar çerçevesi" ni teşkil ederler. Ancak ne var ki bu "şartlar çerçevesi"nin tesiri de katı bir determinizm mânâsında müessir olmayıp müsbet gelişmede akide ve İnsana has bu fıtri özellik bütün maddi çerçevelerin temel zeminini teşkil eder. Öyleyse akide dış faktörlerin baskısı çok yoğun olsa da insanı "fıtratın derinliklerinde bulunan ve bir takım mikroplar tarafından örtülmüş olan gerçeğe yöneltmektedir" (20).

Yaratılışımızda ki bu fıtri özellikten dolayı olumlu ya da olumsuz tesirlerin söz konusu olmadığı tam bir denge durumunda "fıtrat" varoluşun yolunu aydınlatan nedenleri ve niçinleri çözümleyen bir ışık kaynağı halini alır. Fıtratı itibariyle bulur Allah'ı ruh.. çünkü çıkış noktası Allah'ın nefettiği ruhdur (...) Binâenaleyh o doğrudan doğruya bulur Allah'ı ve kendisine has bir yolla bulur (21). Bu sebeple "zaman zaman Ruhun evrendeki mevcudiyetini ve fiilini insan ruhunun hissedebilme fırsatını yakalamamış olduğu hiçbir beşer topluluğu bulunmamaktadır" (22). Böylece insan artık "akli olan bir dünya veya sosyal bir çevre içine gömülmüş olarak görülmemektedir. Onun mutlakı yakalama imkanı daima bulunmaktadır (23). İşte burada akıl düzeniyle bastırılmaya çalışılsa da Fıtratullah'ın insanlığın yolunu aydınlatmada merkezi önemi haiz olan "Kalp düzeni"nin doğuşu müşâhede edilir. Çünkü beşeri varoluşun düşünce plânına kalb ve gönül düzeniyle cevap verilir imâna ve tasdike ulaşmanın sonsuz yolları insanın önüne serilir.. Fıtratın kabarttığı varlık okyanusunun içten davet ve cezbelerine yönelinerek nihai teslimiyetin yolları hayranlıkla açılır. İnsan aklı tarafından dünya ve onun müşahhas hâdiseleri gözden geçirildiğinde onun yetersizliklerinin boyutları daha iyi anlaşılır: Bu da dini ve filozofik muhtevada metafizik bir heyecan uyandırır ve bilim adamını yeni hipotezlerin araştırılmasına sevkeder (24). İdrâk ve anlamanın henüz denenmemiş yolları araştırılır. Böylece şuur madde üstü bir boyuta yükselirken saydam bir "kosmos-kâinat'ın anlamlı ve konuşan çehresiyle yüzyüze gelmiştir artık..

Kendi hususi tecrübesinde kulca duygunun yoğurduğu sükunet dolu bir alçak gönüllülüğün yeşertip geliştirdiği ilhâm ile Allah'ın bilgisine ulaşılabileceğini söylerken "Fıtratullah" ı ortaya çıkarabilmek için üzerinde durulması zorunlu başka varlık tabakalarına dikkatimizi yönelten Paskal bu anlamlı çehre karşısındaki hayranlık ve hayreti huşû dolu şu kelimelerle dile getirir: "Bu sonsuz uzayların sessizliği beni ürkütmektedir" (25). Korku ve hayranlık; hayranlık ve acziyyet.. Fıtratı harekete geçiren bu duyguyla birlikte ikrar ve teslimiyyet.. İşte acziyyet ve hayranlık hislerinin korlandırdığı fıtratın yine Paskal'ın ifadesiyle "alaca bir karanlık içinde yüzer göründüğü dünyayı aydınlatması.. (26). Bu insandaki en büyük dönüşümü başlatan ve derin bir dini şuura eşiklik yapan âhenkli mantığını bir itirafıdır. İnsana "başka şeyleri görmek imkânı veren" bu âhenkli mantığın insan üzerinde meydana getirdiği değişimi Paul Eluard şöyle ifade eder: "Şiir (...) insana başka bir şekilde başka şeyleri görmek imkânı verir.. Artık onun (şairin) eski evren görüşü ölü ve yanlıştır. Yeni bir dünya keşfeder ve yeni bir İnsan olur" (27). Bu nihai hakikate elleriyle dokunma yolunda insanın kendi özel perdelerini aralaması safhasıdır:

"Şüphesiz ki Allah onlar kendilerinde olan (durumu) değiştirmedikçe bir toplumdaki hali değiştirmez" (Ra'd 11).

İnsanın içinde taşıdığı bu en emsalsiz ışık kaynağı en çaresiz anlarda onun elinden tutabilir; kalıcı yüce nazların dünyasına sürükler.. İşte Tolstoy kendi fırtınalı yokluk duygusuyla altüst edilmiş kederli hayatının böylesi göz kamaştırıcı bir anına değindiği satırlarında içindeki küllenmiş fıtrat'ın dirilişine neşelenmektedir: "Erken gelmiş bir ilkbahar günü ormanda tek başımaydım onun seslerini dinliyordum. Son üç yıldır yaşamış olduğum bunalım ve sıkıntılarımı Tanrı'ya ulaşma çabamı sürekli olarak mutluluktan ümitsizliğe geçmelerimi düşünüyordum.. Ve birden gördüm ki ben ancak Tanrı'ya inanabildiğim için yaşabiliyordum. Bunu düşündükçe içimde hayatın mutluluk dalgaları yükseliyordu. Etrafta her şey canlanıyor her şey bir mânâ kazanıyordu. Ama artık in anmadığımdaysa hayat birden sona eriyordu. "O halde ben hâlâ daha neyi arıyorum?" diye içimden bir ses çığlık attı. Bu öyleyse O kendisi olmaksızın artık yaşanılamayan!." (28). Bu bakış açısına göre kâinat büyük güzel iyi muntazam düzenli ve anlamlı sonsuzluğu müşahede etmemizi besleyen sembolik işaretlerle dolar ışır.. (29). Şu satırlarındaysa Tolstoy'un sanatçı ruhunun duyarlılıklarıyla yaşadığı hayatın acı tecrübelerinin en olgun meyvesinin içindeki bu ateşi keşfetmek olduğunu bize anlatır: "İnanıyorum ki hayatım aklım ışığım bana bilhassa insanları aydınlatmak için verilmiştir. İnanıyorum ki benim gerçeğe ait bilgim bu amaçla bana verilmiş olan bir istidattır.. Ve yine inanıyorum ki bu istidat ancak yakıp tutuşturduğunda ateş olabilen bir ateştir. İnanıyorum ki hayatımın yegane mânâsı içimde taşımış olduğum bu ışık içinde yaşamak ve onu görsünler diye insanların önünde hep yukarda tutmaktır.." (30).

İnsanın kendi derinliklerine doğru yol bularak içindeki gizli madeni bulmasına; bütün diyalogların başı olan "kendi benliği"yle temasa geçmesine bir set ve bir engel olmadığı "cehennem olan başkaları ve bir tuzak"tan bahsedilemediği sürece insanın bu evrensel adımı atması uyuyan hayat kaynağının canlanması zorunludur. Bu içimizdeki "Allah'ın fıtratı"dır: İlahi kodlama..



III. FITRATULLAH'IN UYANIŞI

İstisnasız bütün insanların ayni "Kudret eli" tarafından yaratılıp ayni hareketler ve hedefler için kodlanmış olmasına rağmen kevni yasalara da muvafık bir biçimde çok değişik toplum ve düzenler sistemine bağlı olarak bazan içimizdeki bu ateş yakıcılığını kaybedebilir. Bu nedenle bir zamanlar çok dolu bir dünya sunan hayat ve ümidin bizzat kendisini sembolize eden üstün değerler menba'ları bu arada değerin en üst kaynağı olan Allah'a merbutiyyet duygusu da körelir giderek dumura uğrar ve yok olur. Bunun yerine ikame edilmiş olan "profan ve seküler yani kutsal dışı ve dünyevi" değerlerin ve motiflerin zaman zaman da "modern mitoslar"m kıskanç ve müsamahasız baskıları karşısında Yaratan yaratılan münasebeti de unutulur. Hatta insanların dimağlarında "lafz-ı bi medlül" (manası olmayan kuru lafız) durumuna düşer.

Kur'ân-ı Kerim'de Yüce Yaratıcı'nın en şümullü ve mutlak'ı sembolize edici bir ifadeyle sunulmasından önce keyfiyyetinin açıklamaları durumundaki isimler ve sıfatlarla tanıtımının gayesi de bu idi. Bu imân dünyasının merkezinin müphem çağrışımlara ve zihnin sınırlı muhayyile gücüne havale edilmeksizin tam bir dolulukla hissoluncaya kadar "neye?" den önce "niçin ve neden?"lerin başa alınmasıydı. Yani en yalın ve en kâmil "Muarref" (Tarif edilen)in takdiminden önce tarifler ile zihnimize ve kalbimize açılması..

Kur'ân'ın gönülleri yeniden bir diriliş hareketiyle ihyasından önce "Allah" adı müşrikler nezdinde uluhiyyet ve rububiyyet fiilleri yok olmuş artık yaratmak şe'ninden olmayan bir "uzak tanrı" sönmüş hayatiyetini yitirmiş bir yıldız haline dönüşmüştü.. Ferdi ve toplumsal yapı ile bu yapının oluşturduğu "kognitif" (zihni idrak ve idrak tarzı) sistemin yeniden düzenlenmesi "uzak bir hatıra" ya dönüşmüş olan Yaratıcı kudret inancıyla onun beraberinde getirdiği kabullerin yeniden ihyası için Kur'ân pek sık olarak evrendeki kudret tecellisine hikmete ince nizama bilgi ve dirâyet yüklü kevni akışlara dikkat çeker... Bunun için insanla beraber kâinattaki her hadise bir vasıtadır. Kısaca enfüsi âlem ile afaki âlem.

Nitekim vahiy çağının ilk dönemlerinde özellikle Rab isminin kullanılmasında da bu incelik yatmaktaydı.. Zira "Allah ismi müşrikler arasında "lâfz-ı bi medlül" durumunda idi. Rabb vasfının dolgun mânâsı Kur'ân'ın ona verdiği muazzam aktivite ile son derece kemâle erip Allah'ın en has vasfı haline gelince ve böylece Allah ismi olarak hakikatiyle tarif edilmiş olunca uluhiyyet kendisini daha fazla olarak "alem-i hass"ı olan Allah lâfz-ı celâli ile bildiren âyetler göndermiştir" (31). Bu şekilde "Kur'ân Rabb vasfını gerçek Uluhiyyetin dışındaki sahalardan alıp yükseltirken öbür taraftan uluhiyyet mefhumu Rububiyyetin zengin aktivitesi ile insanlar nezdinde değer kazanıyordu" (32).

Bu hedefe ulaşırken Kur'ân-ı Kerim fıtratın yoluna devam etmesini engelleyen perdeleri kaldırır. Böylece insana akıl ve kalbi üzerine gerilmiş olan perdeyi yırtmayı emreder ve afaki âlemdeki bedahetleri ortaya koyar. Kendi varlığının derinliklerindeki gerçek ile ayni menşe'den kaynaklandıklarına dikkat çekilerek inkârı mümkün olamayacak bir açıklığa kavuşmuş olan (33) Hâlık'ın kudretinin tecelligâhları olan göklerin ve yerin yaratılışına (Ankebut

61; Lokman 25; Zümer 38; Zuhruf 9 87); gökten inen ve ölen toprakların kendisiyle hayat bulduğu yağmura (Bakara 164; En'âm 99; A'raf 57 vd); bulutlara (Bakara 164; Ra'd 12; A raf 157; Nur 43; Rum 48; Fatır 9); dağlara (Taha 105; Nebe' 7; Naziat 32) vb. işârette bulunur. Çok açık bir ifadeyle onların da kendi fıtri yollarını izleyerek ilahi marifetin nurlarına gark oldukları kendi kulluk yollarından ayrılmadıkları beyan edilir:

"Görmedin mi ki gökte olanlar yerdekiler havada kanatlarını çırparak uçan kuşlar gerçekte hep Allah'ı teşbih ediyorlar bunların her biri duasını da teşbihini de bilmiştir..." (Nur 41). Bu Allah'u Teâlâ'nın her varlığı yarattıktan sonra onları yöneltmiş olduğu hidâyet yolunun (Taha 50) ayniliğini göstermektedir. Objektif âlemin çözümlenmesi zorunlu bir sembol "âyet"; intizam içindeki bir "kozmos" olduğunu vurgularken ilahi kudretin bütün yönlerden kuşatıcılığı açıklanır.. Kademeli bir şekilde önce dinleyeninin ilk alâkalanacağı hususla bir şeyin sert bir kayanın ta içlerinde bulunmasıyla başlanır; sonra dinleyene en ilginç gelecek şey olan ulvi âlemden yani göklerden bahsedilir; nihayet müşahede eden için nesnelerin yer aldığı mekân olan yere yönelinir (34) ve tam bir katiyyetle şöyle denilir:

"... yapılan iyi veya kötü iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa da bir kaya içinde yahut göklerde veya yerin dibinde gizlense Allah onu meydana çıkarır" (Lokman 16). Bu yolla akıl ve bedahet hislerine hitap edilerek fıtratullah'ın yeniden hayat bulması hedeflenir..

"Fıtratullah" üzerindeki diğer müessir bir perde de sorumlu olan ferdin içinde yaşadığı toplumun yerleşmiş gelenekleridir; yani kendine göre değer yargıları üretme; kabul veya red yoluyla bir elemeye tâbi tutma gücünü elinde bulunduran yerleşik düzen "Statuko".. Nitekim Kur'ân-ı Kerim bu değerler bütününü Hakk'ın tezahürünün en büyük engelleyicisi olarak görmekte; akli incelemenin delillere tutunmanın bilinçli ve insanca hayatın zıddı olan bu varoluş tarzını gözden düşürmek değersizliğini ortaya koymak için de (35) zaman zaman şöyle buyurmaktadır:

"Onlara 'Allah'ın indirdiği Kur'ân'a tâbi olun' denildiği zaman derler ki: Hayır biz atalarımızı hangi inanç üzerinde bulduysak ona tâbi oluruz. Şeytan onların atalarını cehennem azabına çağırıyor idiyse de mi?" (Lokman 21).. Bu ve benzeri âyet-i kerimeler fıtri hakikatin yol bulmasını filizlenip kendisine verilen yaratılışı gerçekleştirmesini baskı altında tutan onları tehdit eden bu tür davranıştan "toplumsal bir zindan" diye tanımlarken kör taklidi tefekkür ve düşünceden uzaklaşarak kimi şahıslara tâbi olmayı yermekte kötülemekte ve kınamaktadır. (...) Kör taklit inadına taassub göstermek hevâ ve hevese uymak cahiliyye asabiyyeti hayvanlara özgü bir cehâlet ve asılsız kuruntular... İşte bunların her biri akla kalbe fikre irâdeye duyup anlamaya basiret sahibi olmaya bunların peşinden gelen zahiri ve batıni idrak yetenekleri ile insani şuur fıtri istidatlar insanın yeryüzündeki halifelik vazifesi vb. şeylere aykırı düşmektedir.. (36).

Ancak bütün harici baskı unsurları gibi fıtratın kendi yolunu bulmasını engelleyen iç zindanların da kırılıp parçalanacağı toplumsal ön kabullerin çözülerek fıtratın sesine uzanan şiirsel bir hassasiyetle kalbin ruhun ve varlığımızın en derin duygu ve özlemlerinin sağanaktan boşanırcasına bir coşkuyla gerçek hürriyete kavuşacağı anlar da bulunmaktadır. Bu temas anları insanlık gelişiminin zirvelerini oluştururlar..

Kur'ân'da insanın temel karakterlerinden birisi olarak "helu" vasfı zikredilmektedir; (Meâric. 19). Bu onun mizaç ve davranışlarındaki istikrarsızlığı dengesizlik üzere olmayı ifade eder. Ona kendi varlığının sınırlarını ve imkânlarını gösteren; sınırlı ve sonlu bir varlık olduğunu hissettiren hadiseler geldiğinde çığlıklar koparan (Meâric 20) ümitsizlikler içine düşen ye's içinde boğulan (Fussilet 49) uzun uzun duâ ve yakarışlarda bulunan (Fussilet 51); ama kendisine yönelik bir tehdit bulunmadığı zamansa yan çizen (İsrâ 83) daha önce hiç dua etmemişçesine (Yunus 12) Allah ile olan kulluk bağını da sona erdiren (Meâric 21) bir varlık..

İşte refah ve rahatlık anları bir anlamda fıtratı perdeleyen haller olurken "kriz anları" diye niteleyebileceğimiz daha özel durumlar da fıtratullah'ın tezahürüne kula yakışan bir oluş haline kendini yeniden bulmaya asli hale dönmeye vesile olurlar. Bu açıdan Kur'ân'ı incelediğimizde pekçok sahne ile karşılaşmaktayız. Bu sahnelerin bize sunduğu tema hep aynidir: İnsan güç ve kudretinin sonuna geldiğinde bitiş ve tükenişin kanunlarına boyun eğmek zorunda kaldığında onu kuşatan perdeler açılır insâniyet cevherini kuşatan küller savrulur âdeta bu küllerden yeni bir insan daha doğrusu "yitirilmiş insan" doğar. Bu doğum varoluşu alâkadar eden bir krizle başlayıp sathileşmiş varoluşu ta derinliğine etkileyen onu dönüştüren bir itmi'nân ve huzur halidir.

"... Hatta siz gemide olduğunuz zaman güzel bir rüzgârla o gemi içindekilerle giderken onlar sevinirler.. Derken bir fırtına çıkarak her taraftan dalgalar kendilerine gelince ve kuşatıldıklarını anlayınca dini sadece Allah'a has kılarak ve samimi bir biçimde duâ ederler" (Yunus 22). Burada sadece Allah'a duâ ederken ilahlarını O'na ortak koşmamak söz konusu değil aynı zamanda ibâdette de hiçbir şeyi O'na şerik koşmamak söz konusudur. Çünkü duâyı sadece Allah'a tahsis etmekle "dinde muhlis" olunmaz" ((37). Dini sadece Allah'a tahsis etmek şuur ve batın halleriyle beraber en geniş anlamda davranışların da aynı amaca yönelik olmasını gerektirir. Allah'a ihtiyaç duymayıp kendi kendine yeterlilik duygusu Kur'ân'ı ifade ile "istiğna" (Alak 7) ve benlik kulesinin çatlamasında Kur'ân'ın sunuşuna göre tabiat güçleriyle karşılaşmak birinci derecede müessirdir. Şu âyetlerde bunu çok güzel bir biçimde müşahede etmekteyiz: "Onları kara bulutlar gibi dalga sardığı vakit dini sırf Allah'a has kılarak O'na yalvarır ve duâ ederler" (Lokman 32); "Gemiye bindikleri zaman dini sadece Allah'a has kılarak O'na duâ ederler" (Ankebut 65). Tabii kuvvetlerin âdeta insana Fıtratullah'ı hatırlatması...

Başlarına gelen bu türden büyük belâ ve musibetlerin fıtratı perdeleyen hevâ ve taklidin hükümranlığına son vererek (38) onları daha önce kendileri için uzak bir kavram "lafz-ı bi medlül bir ilah" durumunda olan Rabb'e Allah'a yöneltmesi şunu göstermektedir ki "hayatlarının hakikaten tehlikede olduğunu sezdikleri zaman müşrik Arablar geçici bir tevhide başvuruyorlardı. ..."dini yalnız Allah'a has kılarak" cümlesine bakarak bu harekete "duâdaki bir içtenlikten" ibaret olmayıp 'geçici tevhid' diyebiliriz. Zira Kur'ân'da birçok âyetlerde böyle duâ eden kimselerin kıyıya vardıkları karaya çıkacaklarından emin oldukları zaman derhal dönüp "Allah'a ortak koştukları" (39) belirtilir (Bkz. Ankebut 65 vd). Kur'ân'ın müşrik Arablar hakkında naklettiği bu durum esasen bütün insanlığın herhangi bir kesitini "prototip'ini oluşturur. Şöyle ki: Kendi varlığının eksiksiz ve mükemmel olmayıp burada "zaman içinde" bir varlık; dolayısıyla da "fani ve sonlu" olduğunu anlayan her insan mutlak olan Yaratıcı'ya Allah'a döner "din" duygusunu ve bağlanışını sadece O'na has kılar.

Bu noktaya geldiğimizde insan tarihinin "Fıtratullah" ile onu engelleyen nefsi akli toplumsal perdeler arasında cereyan etmekte olan bir mücadeleye dönüşmüş olduğunu müşahede ederiz. İnsanda ve toplumlarda ilahi âlemşümül Fıtratullah'ın tecellisine zemin hazırlayarak gerçek gelişmeye ve kemâle ermeye bir araç olması muhtemel olan bu faktörler menfi nitelikleriyle bir tuzağa dönüşürler. Başka bir ifadeyle kendisinde Fıtratullah saklı olan "insan" için "cehennem" olur; onun için "cehennem olan başkaları" haline dönüşür.




SON DEĞERLENDİRME

Afâki oluş harikasının bekâsı lâhuti sükun ve düzenin nasıl kendine has fıtratına riâyetine bağlı ise gerek fert gerek toplum olarak "insan"ın bütün anlarında ve durumlarındaki kurtuluşu da makrokozmos'un fıtratıyla uyum içindeki kendi fıtratına riâyetine bağlıdır. Şurasını unutmamak gerekir: Kâinatın fıtri yasalarındaki bir gedik genel nizamın esenliğini tehdit eder. Zamanın derinliklerinden beri gelen o anlamlı sükunet bozulur kâinat çapında kaos ve anarşi başlar. Böyle bir korkunun insanın yüreğine düşmesi bizi yok olmak vehminin girdabına sürükleye bilir. Henüz karşılaşmadığımız bir kesinliktir bu.

İnsanın fıtratındaki sapma veya sapmalar ise bir dokudaki hücreleri yok eden "ölüm hücresi" gibi fert fert cemiyet cemiyet ülke ülke bütün dünyayı kendi düzensizlik ve çarpıklığının bozuk mantığına boyun eğdirir yok eder.. Bu ise bir ihtimal değil yüzyüze kaldığımız bir vakıa tarihin mukadder bir kesitidir.



DİPNOTLAR:

1) Ebu's-Suud İrşâdu'l-akli's-Selim.VII. 60
2) el-Alüsi Ruhu'l-meâni XX1/29.
3) el-Alus; Ruhu'l-meâni XX 1/38.
4) el-Kurtubi el-Câmi li ahkâmi'l-Kur'ân XIV/24.
5) Ebu's-Suud İrşâd V1I/60; el-Alusi Ruhu'l-meâni XXl/40.
6) Medâriku't-Tenzil MI/12.
7) Tefsiru'l-Kur'ân'İ'l-Azim MI/432.
8) et-Tefsiru'l-Kebir XXV/120.
9) el-Alusi Ruhu'l-Meâni XXI/40.
10) İrşâd V1I/60.
11) el-Kurtubi el-Câmi XlV/29.
12) er-Râzi et-Tefsiru'l Kebir XXV/120.
13) el-Kurtubi el-Câmi XIV/31.
14) et-Tefsiru'l Merâği XXI/46.
15) el-Kurtubi el-Câmi XIV/29.
16) el-Hatibu'ş-Şirbini es-Sirâcu'l-Munir 111/168.
17) er-Razi et-TefSir XXV/120.
18) K. Miras Techd-i Sarih Tercemesi ve Şerhi 4/532.
19) el-Kurtubi el-Câmi XlV/29.
20) Murıammed Kutub İnsan Psikolojisi çev. Akif Nuri İst.l977.s283.
21) M. Kutub a.e.. s.282.
22) H. Cazelles P.S.S.. Ecriture Parole et Esprit Desclee Paris 1970 s.165.
23) Cazelles a.e.. S.166.
24) M.Arkoun J. Le Goff T. Fahd M. Rodinson l'Etrange et le Merveitieux dans I'İslâm Medieval Paris 1978 s.3
25) Jean Wahl Tableau de la philosophie Francaise Gallimard 1962 s.30.
26) Wahl a.e.. s.31.
27) M.Arkoun et collab.. l'Etrange s.22.
28) Romain Rolland Vie de Tolstoi Hachette 1921 s.85.
29) M. Arkoun et collab.. l'Etrange s.21-22.
30) Roliand Vie de Tolstoi s.109.
31) Suat Yıldırım Kur'ân'da Uluhiyyet Kayıhan Yay.. İst.1987 s.94.
32) Yıldırım a.y.. a.y.
33) el-Meraği et-TefSiru'l-Merâği XXl/ 92.
34) el-Alusi Ruhu'l-Meâni XXI/88.
35) el-Merâği et-Tefsiru'l-Meraği XXI/ 89.
36) el-Erâşiki Tefsiru Sureti Lukmân el-Mektebetu'l-İslâmiyye Diyârbekr s.88 89.
37) Ebu's-Suud İrşâd İV/134.
38) Ebu's-Suud İrsâd VII/77.
39) Toshihiko İzutsu Kur'ân'da Allah ve İnsan çev. Süleyman Ateş Kevser Yayınları Ank. s.97.

0 yorum

Yorum Gönder