14 Haziran 2016 Salı

AYET VE HADİSLER IŞIĞINDA ŞEYTAN

Prof.Dr. Ahmet Güç

Şeytan denilince bizim aklımıza hep, insanlara sadece kötülük telkin eden bir varlık gelmektedir. Kaynaklara müracaat edildiğinde şeytan için farklı şeyler söylenmediğini görüyoruz. Bu arada şeytanı Bediüzzaman'dan iktibas ettiğimiz metinde dile getirilen faydası için sevenler ve hatta ona tapınanlar dahi vardır. ''İşte kâinattaki şerlerin, belaların, şeytanların ve zararlıların yaratılmaları ve îcadları, şer ve çirkin değildir; çünki, çok mühim neticeler için yaratılmışlardır. Meselâ: Meleklere, şeytanlar musallat olmadıkları için, hayırda mesafe katedemezler Makamları sâbittir, tebeddül etmez. Keza hayvanlara da, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sâbittir. İnsanlık âleminde ise terakki mertebeleri ve tedenni çukurları nihayetsizdir. Nemrudlardan, fir'avurtlardan tâ sıddikîn-ı evliya ve enbiyaya kadar gayet uzun bir terakki var."

Şeytan; kötü rûhun, kötü birisinin, kötülüğe teşvik edenin, kötülüğün temsilcisinin, karanlık ve dalâletin önderinin, Allah'ın ve O'nu seven, O'na kullukta bulunan herkesin büyük düşmanının müşahhaslaştırılmış şekli veya kötülüğün sembolü olmuş varlıktır.(1)

Âdem'e (as) secde emrinden önceki ismi, Süryanice "tanrı tarafından desteklenmiş" anlamına gelen Azâzel (veya Azâzil), Arapça Hâris idi. Azâzel, Hanuk'un kitabında, Allah'ın rahmetinden kovulan 200 kadar melekten biri olarak zikredilir. O, erkeklere kılıç ve kalkan yapmayı; kadınlara ise, süslü giyinmeyi ve göz kapaklarını güzelleştirme sanatını öğretmiştir. Yahudi geleneğinde de Azâzel, Âdem'e secdeyi reddeden melek olarak bilinir.

Âdem'e secdeyi kabul etmeyiş gerekçesin-deki "kendisinin dumansız ateşten, Âdem'in de çamurdan yaratılmış olma" (Araf, 7/12) bahanesinde asıl vurgulamak istediği, ateşten yaratılanın ölümsüz, çamurdan yaratılanın ise ölümlü olacağı düşüncesidir.(2) Böylece Azâzel, Âdem'e secdeyi kabul etmediği andan itibaren, "hayırdan ümidini kesmiş, pişmanlık ve üzüntü duyan" anlamında İblis; secde etmeyiş sebebi olarak da, "beni dumansız ateşten, onu ise çamurdan yarattın" diyerek hükümsüz bir bahane ve kendisince geçerli bir gerekçe gösterdiği ve Âdem'i cennetten çıkarmaya çalıştığı andan itibaren de Şeytan adını almıştır.(3) Binaenaleyh İblis ve Şeytan, davranışlarına paralel olarak, ona sonradan verilen iki isimdir. Kur'ân-ı Kerim'de Âdem'e secde söz konusu olan bütün âyetlerde özellikle "İblis" kelimesinin kullanılmış olması hem yukarıdaki görüşün doğruluğu hem de âyetlerde kulandan kelimelerin yerli yerince seçilişi ve Kur'ân'ın yüce üslûbu hakkında bir fikir vermektedir.(4)

Şeytan, Arapça "Şetane" kökünden "rahmetten uzaklaştı, haktan uzak oldu"; "Şâtâ" kökünden ise, "öfkeden tutuştu, helâk olacak hale geldi" gibi anlamlara gelip insanlardan, cinlerden ve hayvanlardan isyan eden ve zarar veren her şeyin adı olmuştur. Bu manada bir canavar veya yılana da Şeytan denilir. Aynı şekilde hased, öfke gibi insana mahsus olan her kötü huy ve davranış da Şeytan diye nitelendirilmiştir. Şeriat örfünde ise Şeytan; Yüce Allah'ın Âdem'e secde emrine karşı gelip isyan ettiği için ilâhî rahmetten kovulan ve insanların amansız düşmanı olan, cin taifesinin inkârcı kesiminden (Kehf, 18/50) gizli bir varlıktır. Diğer isimleri ise Garûr, Vesvâs, Hannâs, Kâfir, Sağîr, Mârid, Tâif, Fâtin, Mel'ûn, Mez'ûm, Medhûr, Mekzûf, Kefûr, Hazûl, Adüvv, Mudili ve Merid'dir.(5)

A. Yaratılışı ve Adem'e Secde Emrinden Önceki Durumu
Âdem (as) yaratılmadan önce zîşuur olarak "Melek" ve "Cin" adında iki varlık mevcuttu. (Bakara, 2/31; Hicr, 15/26-29) Şeytan, Cin adı verilen varlık grubuna mensuptu. (Kehf, 18/50) Âdem'e secde emrine kadar hissiyatına dokunan bir teklif yapılmamış ve imtihan olunmamıştı. Onun bu âna kadar, Allah'ın emirlerine göre mi yoksa öz nefsinin isteklerine göre mi hareket ettiği bilinmiyordu. Âdem'e secde emri onun gururuna dokundu. Allah'ın emrini yerine getirmekten kaçındı. Gerekçe, kendisinin ateşten, Âdem'in ise topraktan yaratılmış olmasıydı. Böylece o, suçunu itiraf edip özür dileyeceği yerde itirazı ve hatayı tercih etti. Ona göre ateşten yaratılmış olmak bir üstünlük sebebiydi. (Sad, 37/71-85) O, ateşin topraktan üstünlüğü gibi, iki madde arasında, aslında olmayan bir farklılık görmüştü. Her iki maddenin yaratıcısının da Allah olduğunu itiraf etmesine rağmen; Âdem'in yeryüzünde Allah'ın halifesi olması, Allah'tan bir ruh taşıması gibi (Hicr, 15/28, Sad, 38/72) asıl üstünlüklerini bilmezden gelmişti. Âdem'de toprak, kendisinde ateşten başka bir mahiyet görmemiş; ölüden diri, diriden ölü yaratan ve bütün meziyetleri bahşeden Allah'ı maddeye mahkûm sanmıştı.(6) Bu anlayış Şeytan'a, Allah'ın huzurundan kovulma, rahmetinden umut kesme ve kıyamete kadar O'nun lanetini haketme dışında hiçbir şey kazandırmadı. Çünkü o dar görüşlüydü, maddenin ötesini görememişti. Maddeyi tek ve gerçek ölçü sanmakla şeytanca bir yanılgıya düşmüştü. His ve duygularıyla hareketi sonucu kendi nefsinden kaynaklanan yanılgısını Allah'ın emrine tercih etmekle insanın üstünlüğü gerçeğini kabul etmemişti. Çünkü bu secde emri yalnız Âdem'in şahsına değil, zürriyeti de dahil, insan nev'ine verilen bir şeref ve imtiyazdı.(7) Bu aynı zamanda insanın üstünlüğüne yapılan ikinci itirazdı. Birinci itiraz da meleklerden gelmişti. (Bakara, 2/30) Şeytan'ın bu itirazı, büyüklük taslamaya ve neticede kendisini inkâra götüren bir isyana dönüştü. Çünkü o, neticede sahibini alçaltacak olan bir büyüklük anlayışına sahipti. Nihayet Allah'tan şu hitap geldi: "İn oradan! Orada büyüklenmek sana düşmez, defol!.. Sen alçağın birisin! Defol oradan. Sen artık kovulmuş birisin. Doğrusu hesap gününe kadar lânet sanadır." (Araf, 7/13; Hicr, 15/34-35; Sad, 37/77-78)

Böylece Âdem'e karşı büyüklük taslaması ve secde emrine isyanı neticesinde ilâhî rahmetten ebediyyen kovuluşu, onun "İblis" adını almasına sebep oldu. Âdem'e secde emri karşısında isyan eden ve böylece hakikatle ilgili bütün bağlan koparılan ve melekler arasındaki yerini de kaybederek tamamen yalnız kalan şeytan bu defa intikam peşine düştü. Bir başka deyişle şeytanca tutum içerisine girdi. Hedefi insandı. Çünkü insan yüzünden ilâhî rahmetten uzaklaştırılmıştı. Amacına ulaşabilmek için de Allah'tan kıyamete kadar mühlet istemişti.

B. Mühlet Verilişi
Âdem'e secde emri karşısında büyüklük taslaması sonucu ilâhî rahmetten ümidini kesen ve tamamen yalnız kalan şeytan, hayatından da endişe etmeye başlamıştı. "...insanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver, (Araf, 7/14) diye Allah'a yalvardı. İnsanların tekrar dirilecekleri günden maksat ise Sûr'a ikinci üfürülüş zamanıdır. (Zümer, 39/68; Muvaffifin, 83/6) Bu şekilde mühlet istemekle, tekrar dirilmeden sonra artık ölümün olmayacağını biliyor ve böylece ölümden kurtulacağını sanıyordu. Onun bu ölümsüzlük isteği, "...belirli bir zamana kadar" (Hicr, 15/38) kaydıyla, "Sen mühlet verilenlerdensin!.." (Araf, 7/15) şeklinde kabul edildi. Belirli bir zamandan maksat ise, Sûr'a birinci üfürülüş zamanıdır. (Neml, 27/87) Bununla o, zillet ve hakaret dolu bir hayatı ölüme tercih etti. Onun için esas düşüş de bu oldu.

Buradan da anlaşılacağı gibi, şeytan aslında Allah'ı ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmediği gibi, Adem'in nesli ve zürriyeti olacağını, dünyada bir müddet yaşayıp sonra öleceklerini ve bir gün gelip tekrar diriltileceklerini de biliyordu. Şu halde onun küfrü Allah'ı ve âhireti inkâr şeklinde değil, teklif edilen emrin gereğini yerine getirmeyi kabul etmeme ve itiraz şeklindedir.(8)

C. Görevi
Kendisine belirli bir zamana kadar mühlet verilen şeytan, hatasını anlayıp tevbe ederek suçunu affettirme yoluna gitmedi. Bilakis daha da azgınlaştı. Kendisine, kıyamete kadar meşgul olabileceği bir hedef seçti. Bu hedef, ilâhî rahmetten uzaklaştırılmasına vesile olan insandı. Gönlünü intikam duygulan bürümüştü. Cüretkâr bir eda ile bu duygularını Yüce Allah'a şöyle açıkladı: "-Beni azdırdığın için yemin ederim ki, Senin doğru yolun üzerinde insanlara duracağım; çoğunu Sana şükreder bulamayacaksın!.. Yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim. Hâlis kıldığın kulların bir yana, onların hepsini saptıracağım." (Hicr, 15/39)

Görüldüğü gibi Yüce Allah, isyanından dolayı şeytanı hemen huzurundan kovmamış, önce ona konuşma fırsatı vermiş, hatasını anlayıp tevbe etme imkânı tanımış fakat o, inat ve küfründen dolayı ısrar edince, bulunduğu makamdan onu indirmiş ve tasarlamış olduğu plânlarını şöylece sınırlayıvermişti: "-Kullarım üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır." (Hicr, 15/42)

Yerilmiş ve kovulmuş olarak defol. Yemin olsun ki, insanlardan sana kim uyarsa; sizin hepinizi cehenneme dolduracağım." (Araf, 7/18) Şu halde şeytana uyan ondan, onun tebasından olup, onun âkıbetine uğrayacaktır. Bu âyet meallerinden de anlaşılacağı gibi şeytana, Allah'ın hâlis kulları üzerinde etkili olabileceği hiçbir güç verilmemiştir. Binaenaleyh düşüncesinde, yaşayış ve huyunda şeytana karşı olan insan, "Allah'ın kulu" sıfatını koruyacaktır. Şeytana ait bir vasfı taşıyan kimsede ise, şeytandan bir haslet var demektir.(9)

D. Havva'nın Yaratılışı
Bilindiği gibi ilk insan olarak yaratılan Âdem erkekti; Adn Cenneti'nde ikâmet ediyordu. Burası Adem'in ilk vücut nimetine mazhar olduğu hilkat bahçesiydi. Kendi cinsinden ve nefsinden eşi de yaratıldı. (Rum, 30/21) Eşinin adı Havva idi.10 Artık dünyada iki insan vardı: Âdem ve Havva. Böylece insanın cennet hayatı başlamıştı, devam ediyordu. Öte yandan, Âdem'i kendi felaketine sebep bilen şeytan, ondan öç almayı plânlıyordu. Bunun üzerine Âdem ve eşini Allah şöyle uyardı: "Ey Âdem! Eşin ve sen cennette kal, orada olandan istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zalimlerden olursunuz." (Bakara, 2/35, Taha, 20/117-19) Şimdi imtihan edilme sırası Âdem'e gelmişti. Aslında Âdem'e ve eşine yaklaşılmaması tavsiye edilen ağaç aynı zamanda bir imtihan sahasıydı. Onun meyvasından yemek ise, yasak bir fiilin işlenmesi, sorumluluk sahasının dışına çıkılması ve Allah'ın koyduğu bir yasağın çiğnenmesi demekti. Bu yasağı çiğnemekse, Allah'ın tayin ettiği sınırları ve hukuk dairesini ihlâl demek olacağından, bir haksızlık ve dolayısıyla kişinin kendisine yapmış olduğu bir zulümdü. Bunun için zalimlerden olursunuz denilmişti." Nihayet "şeytan oradan ikisinin de ayağını kaydırttı..." (Bakara, 2/36) ve onlann yanılmalarını sağladı. (Araf, 7/20-22; Taha, 20/120) Âdem ve eşi; melek olma veya cennette ebedî kalma ihtimallerini duyunca, şeytanın kendilerine düşman olduğunu unuttular. "Ağaca yaklaşmayın" emrinde sabırsızlık gösterip ondan yediler. (Taha, 20/115) Ağaçtan meyve tadınca edep yerleri kendilerine açılıverdi. (Taha, 20/121) Allah Âdem'e görevini hatırlatarak "Ben sizi o ağaçtan menetmemiş miydim? Şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylememiş miydim?" diye seslendi. (Araf, 7/22) Nimetin devamlılığı ve cennette ebedî kalma arzusu onların bu duruma düşmesine ve şeytana uymalarına sebep olmuştu. Fakat hatalarını çok çabuk anladılar, meleklerin yolunu seçerek derhal tevbe ettiler, (Araf, 7/23) Allah da tevbelerini kabul etti. (Bakara, 2/37; Taha, 20/122)

Fakat Allah onların cennette daha fazla kalmalarına müsade etmedi ve şu emri verdi: "Birbirinize düşman olarak inin, siz yeryüzünde bir müddet için yerleşip geçineceksiniz. Orada yaşar, orada ölür ve oradan dirilip çıkarılırsınız." (Araf, 7/24-25) Emre uyup yeryüzüne indiler, orada tekrar buluştular ve Rab'lerine birlikte şöyle duâ ettiler: "Rabbimiz! Kendimize zulüm ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz..." (Araf, 7/23) Allah ikisinden pek çok erkek ve kadın üretti. (Nisa, 4/1) Yeryüzünde insanlar çoğaldı, Allah, Âdem'in çocuklarından peygamberler gönderdi. (Bakara, 2/38; Âl-i İmran, 3/33; Taha, 20/122-123) Ondan sonra, şeytana karşı insanı peygamberle korudu. Artık hidayet peygamberlerin, dalâlet de şeytanın yolu olacaktı. Âdem'in oğullarından Hâbil ve Kabil'in kişiliğinde de melek-şeytan kutuplaşması vardı.(12)

Şeytanla Âdem ve Havva arasında geçen bu hâdiseden sonra Allah, şeytana karşı tedbirli olmaları için, insanları da uyardı ve şöyle buyurdu: "Ey insanoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın. Sizin onları görmediğiniz yerlerden o ve taraftarları sizi görürler. Biz şeytanları inanmayanlara dost kılarız." (Araf, 7/27) "Ey insanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size kötülüğü, hayasızlığı, Allah'a karşı da bilmediğiniz şeyi söylemenizi emreder." (Bakara, 2/168-169) "Onlar Allah'ı bırakıp tanrıçalara taparlar ve : 'Elbette senin kullarından belli bir takımı alıp onları saptıracağım, develerin kulaklarını yarmalarını emredeceğim, onlara kuruntu kurduracağım, Allah'ın yarattığını değiştirmelerini emredeceğim' diyen, Allah'ın lânet ettiği azgın şeytana taparlar. Allah'ı bırakıp şeytanı dost edinen şüphesiz açıktan açığa kayba uğramıştır. Şeytan onlara vadediyor, onları kuruntulara düşürüyor, ancak aldatmak için vaadde bulunuyor. İşte onların varacağı yer cehennemdir. Oradan kaçacak yer de bulamayacaklardır." (Nisa, 4/117-121; Bkz. Kehf, 18/ 50; Fatır, 35/6)
Bu âyetler aynı zamanda insanın, şeytanın fitnesinden sakınmasının mümkün olduğunu; imansızlıkla şeytanlık, imansızlarla-şeytanlar arasında bir yakınlığın bulunduğunu ve şeytanın; imansızların velisi, amiri, iş vereni, başlarına musallat yakınları ve arkadaşları olduğunu göstermektedir. Allah'ın gösterdiği doğru yoldan uzaklaşan ve O'nun koyduğu yasaklan çiğneyen kimselerin eninde sonunda mutlaka şeytanın tuzağına düşecekleri, (Zuhruf, 43/36,39) şeytanın tuzağına düşen bu azgın kimselerin, sonunda şeytanın kendilerine hâkim olmasına ve kayıtsız şartsız onun esiri olmalarına engel olamayacakları bildirilmiş. (Mücadele, 56/19) "Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz" (En'am, 6/121) buyurulmuştur. Ayrıca şeytanın kendilerine tesir edemeyeceği kimseler de âyetlerde şu şekilde belirtilmiştir: "Şeytan seni dürtecek olursa Allah'a sığın, doğrusu O işitir ve bilir. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah'ı anarlar ve hemen gerçeği görürler." (Araf, 7/200-201) "Kur'ân okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın. Doğrusu şeytanın, inananlar ve yalnız Rab'lerine güvenenler üzerinde bir nüfûzu yoktur. Onun nüfûzu sadece, onu dost edinenler ve Allah'a ortak koşanlar üzerindedir." (Nahl, 16/98-100) Şeytan, Allah'ın hâlis kullarına tesir edemeyeceğini bizzat kendisi de itiraf etmiştir. (Hicr, 15/28-43; İsra, 17/61)

E. Her İnsana Bir Şeytan Verilişi
Yüce Allah insanı yol gösteren bir melekle desteklediği gibi onun yanına, kendisine vesvese veren, kötülüğü süslü gösteren, kötülük yapmaya teşvik eden ve fitneye çağıran bir de şeytan vermiştir. Bu konuda peygamberlerle diğer insanlar arasında hiçbir ayırım da yapılmamıştır. Şöyle ki: "Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı (içi bozuk dışı süslü ve aldatıcı) sözler söylerler. Yani vahyeder gibi seri bir ima ve işaretle öyle süslü, yaldızlı sözler telkin ederler ki, bunların sadece dışındaki süsüne bakanlar aldanır ve onların şeytanlıklarına meftûn olurlar. (En'am, 6/112-113)

Hz. Peygamber de bir soru üzerine: "Her insanın yanında bir şeytan vardır, demiş. Seninle de mi ey Allah'ın elçisi diye sorulduğunda, evet, fakat Rabbim ona karşı bana yardım etti de, o da bana teslim oldu" cevabını vermiştir.(13)

F. İnsanı Şeytana Tutsak Eden Nefsî Hastalıklar
İnsanı şeytana tutsak eden nefsî hastalıklar arasında zayıflık, ümitsizlik, emelsizlik, şımarıklık, aşırı sevinç, kendini beğenmişlik, yersiz övünme, zulüm, azgınlık, inkâr, nankörlük, acelecilik, başıboşluk, serserilik, cimrilik, açgözlülük, hırs, münakaşa, gösteriş, şüphe, kararsızlık, cehalet, gaflet, düşmanlıkta katılık, aldatma, yalan iddia, sabırsızlık, şikayet ve yakınma, infak etmeme, isyankârlık, inatçılık, tahakküm, haddi aşma, mala düşkünlük ve dünyaya dört elle sarılma sayılabilir.
Nefis bu hastalıklardan kurtulup da mutmain olunca içini Allah'ın zikri, şeytandan sakınma, güç ve gayretin Allah ile mümkün olduğunu itiraf etme, gökleri ve yeri ayakta tutan ve yok olmaktan koruyan Allah'a yöneltme gibi, insanın maneviyatını güçlendiren ve rûhî kalitesini yükselten faziletlerle dolar. Bu duruma yükselen insandan şeytan artık çekinmeğe başlar ve onunla karşılaştığında yolunu değiştirir.(14) Nitekim Hz. Peygamber Hz. Ömer'e hitaben şöyle demiştir: "Ey Hattab oğlu Ömer! Şeytan asla seninle karşılaşmaz. Sen bir yoldan giderken, o muhakkak senin yolundan başka bir yola yönelir gider."(15)

G. Şeytana Uyanların Durumu ve Ahirette Hesaplaşma
Âdem'in yaratılışı ile vaki olan bu imtihanda şeytanın, nefsânî hislerine tâbi olarak melekler arasındaki makam-ı saâdetinden dereke-i şekâvete düşmesi ne kadar acıklı ise, hiç şüphe yok ki meleklerin mescûdu olmak şerefine mazhar olan Ademoğlunun, apaçık düşmanı olan şeytanın izine ve huyuna uyarak o makam-ı muallâdan düşüşü ve onun âkıbetine iştirak edişi ondan daha acıklı olacaktır. Ve Allah kıyamet günü, insanları doğru yoldan uzaklaştıran kötü gruba hitaben şöyle der: "Ey cin topluluğu! İnsanların çoğunu yoldan çıkardınız... İnsanlardan onlara uymuş olanlar; 'Rabbimiz! Bir kısmımız bir kısmımızdan faydalandık ve bize tayin ettiğin sürenin sonuna ulaştık' derler. Allah, 'cehennem, Allah'ın dilemesine bağlı olarak, temelli kalacağınız durağınızdır' der." (En'am, 6/128) İnsanlara hitaben de: "...ey insanoğulları! Ben size, şeytana tapmayın, o sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin, bu doğru yoldur, diye bildirmedim mi? Andolsun ki, o sizden nice nesilleri saptırmıştı, akletmez miydiniz? İşte bu, size söz verilen cehennemdir. Bugün inkârcılığınıza karşılık oraya girin." (Yasin, 36/59-64)

Diğer bir kıyamet sahnesinde de şeytan, kendisine uyanları kınayacak ve şöyle diyecektir: "İş olup bitince şeytan: 'Doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size vaadde bulundum ama, sonra caydım. Esasen sizi zorlayacak bir nüfuzum da yoktu; sadece çağırdım, siz de geldiniz. O halde, beni değil kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah'a ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zalimlere can yakan bir azab vardır' der." (İbrahim, 14/22)

H. Yaratılış Hikmeti

Şeytanın yaratılmasında birtakım hikmetlerin bulunduğu şu şekilde belirtilmiştir:
1. Allah Teâla eşyayı zıdlarıyla yaratmıştır ki, biri yekdiğerinden ayırt edilebilsin ve aralarındaki fark insanlar tarafından anlaşılabilsin. Şeytan da, yaratıkların en temiz ve en şereflilerinden biri olan, hak ve hayrı tavsiye eden meleklerin varlığına mukabil yaratılmıştır.

2. Şeytanın yaratılmasındaki bir başka hikmet de, Allah'ın üstünlük ifade eden Kahhâr, Müntakîm, Adl, Şedîdü'l-ikâb, Serîu'l-hisâb, Hâfid, Rafi', Muizz, Müzill gibi isimlerinin tecellî edeceği bir varlığın gerekli olmasıdır. Zira bu isimler taalluk edecekleri bir varlığı gerektiren kemâl sıfatlarıdır. Şayet ins ve cin, melek tabiatında olsalardı, bu isimlerin eseri ve neticesi ortaya çıkamazdı.

3. Eğer şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah'ın, hıfz, afv, mağfiret, rahmet, günahları örtme ve bağışlama gibi hususları ihtiva eden kemal sıfatlarının ve isimlerinin tecelli etmesi mümkün olmazdı. Peygamberimiz bunu veciz bir şekilde şöyle dile getirmiştir: "Eğer sizler günah işlemeseydiniz, Allah muhakkak ki sizleri giderirdi de, fertleri günah işleyip mağfiret dileyecek ve Allah'ın kendilerine mağfiret edeceği bir kavim getirirdi."(16)

4. Şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah'a ibadet ve itaattan söz etmek mümkün olmazdı. Çünkü belli fiillerin ibadet, taat, hayır ve hasen oluşu ancak zıtlarının varlığı ile bilinebilir ki, insanlara şer ve çirkin işlerde yol gösteren şeytandır.(17)

KAYNAKLAR
1. Pike, E. Royston, Encyclopedia of Religion and Religions, London, 1951, s. 338.
2. Davidson, a.g.e., s. 63, 261; Brandon, S.G.F., A Dictionary of Comparative Religion, London, 1971, s. 558.
3. Davidson, a.g.e., s. 101.
4. Bkz. Bakara, 2/34, A'raf, 7/11, Hicr, 15/31-32, İsra, 17/61-62, Kehf, 18/50, Tâhâ, 20/116, Sa'd, 38/84-85.
5. Fîrûzâbâdî, Kâmus Tercemesi, İstanbul, 1305, IV/665; ez-Zebîdî, Seyyid Muhammed Murtaza, Tâcü'l-Arûs, Beyrut, ts. IX, 353; el-Cevherî, İsmail b. Hammad, es-Sıhah, Beyrut, 1399/1979, V, 2144; Ragıb el-Isbahânî, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân, Mısır, ts. s. 383; es-Seyyid Sâbık, el-Akâidü'l-İslâmiyye, Beyrut, ts., s. 139; Ateş, Süleyman, İnsan ve İnsanüstü, İstanbul, 1979, s. 36 vd.; İşler, Mehmet Hulusi, Nefis ve Şeytan, İstanbul, 1984, s. 106.
6. Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul, ts., III, 2133; Solmaz, N. Mehmet-Çakan, İ. Lütfi, Kur'ân-ı Kerim'e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, İstanbul, 1982, L 19.
7. Yazır, a.g.e., III, 2129.
8. Yazır, a.g.e., III, 2135.
9. Yazır, a.g.e., III, 2138.
10. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Terc, IX/81
11. Yazır, a.g.e., III, 2139.
12. Solmaz-Çakan, a.g.e., I, 27.
13. Müslim, Münâfikûn, II; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 115.
14. Seyyid Sâbık, a.g.e., s. 154.
15. Buhari, Fedâilü'l-Ashâb, 6; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 2; Ahmed b. Hanbel, I, 171, 182.
16. Müslim, Tevbe, 2; Tirmizi, Cennet, 2; Ahmed b. Han-bel, I/289, II, 309.
17. Seyyid Sâbık, a.g.e, s. 155-156; Kılavuz, A. Sâim, Ana hatlarıyla İslâm Akâidi ve Kelâm'a Giriş, İstanbul, 1987, s. 196.

0 yorum

Yorum Gönder