21 Mayıs 2016 Cumartesi

Amr bin As (R.A)

Zaman geçtikçe İslam nuru daha geniş kitlelere ulaşmakta, hidayete erenler günden güne çoğalmaktaydı. Hendek Muharebesi Müslümanların muzafferiyetiyle neticelenmiş, Hayber fethedilmiş, Hudeybiye Anlaşması Müslümanla­rın lehine gelişmişti.

Gün geçtikçe, müşriklerin ileri gelenlerinden Müslüman olanlar çoğalmak­taydı. Bu arada müşriklerin siyaset dâhisi Amr bin Âs çok tedirgin ve huzursuz­ idi. Kureyş’ten kendisinin sözünü dinleyen ve ona tabi olan bir grubu topladı ve şöyle konuştu:

“Siz de biliyorsunuz ki, Muhammed’in faaliyeti hızla gelişiyor. Bu durum karşısında benim bir fikrim var. Siz ne dersiniz, bilmiyorum. Beraberce Necâşî’ye iltica edip onun yanında kalalım. Eğer Muhammed bize galip gelirse, Necâşî’nin himayesi altında olmak, Muhammed’in emri altına girmekten daha iyidir. Eğer bizim taraf galip gelirse, zaten onların bize bir kötülük yapması düşünülemez.”

Amr’ın bu sözlerini dinleyen müşrikler onun fikrine iştirak ettiler ve beraber­ce yola çıkarak Habeş Kralı Necâşî’nin yanına vardılar. O sırada Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) elçisi Amr bin Ümeyye de (r.a.) orada bulunmaktaydı. Amr bin Âs, Ümeyye’yi Necâ­şî’nin huzurunda görünce çok şaşırdı, kızardı, küplere bindi… Kendisi Mekke’den, Müslümanlardan kaçmıştı; ancak tâ Habeşistan’da bile onlarla karşı karşıya geliyordu!

Amr bin Âs, arkadaşlarıyla istişare etti. Kureyş’in intikamını almak için Ümeyye’yi öldürmeye karar verdiler. Ancak Necâşî’nin ülkesinde bunu yap­mak kendilerinin başına dert açabilirdi. En iyisi, getirdikleri pahalı hediyeleri krala takdim ettikten sonra Ümeyye’yi istemekti.

Amr bin Âs, Necâşî’nin huzuruna çıktı ve getirdiği pahalı hediyeleri takdim ettikten sonra şöyle konuştu:

“Ey melik! Senin huzurundan bir adamın çıktığını gördüm. O, bize düşman olan bir adamın elçisidir. Onu bize ver de öldürelim! Çünkü o, bizim eşrafımız­dan birçoğunu öldürdü.”

Bu sözler Necâşî’yi öylesine kızdırdı ki—Amr’ın ifadesiyle—”elini burnuna vurarak, neredeyse kırdı.” Amr bin Âs çok mahcup olmuştu. (Amr bin Âs, yıllar sonra bu hadiseyi anlatırken, “Öylesine korktum ki, yer yarılsaydı içine girer­dim!” diyordu.)

Amr bin Âs, Necâşî’den özür diledi:

“Ey melik! Eğer bu isteğimden memnun olmayacağınızı bilseydim hiç böyle bir istekte bulunur muydum?!”

Necâşî bunun üzerine şöyle konuştu:

“Mûsâ’ya gelen Nâmus-u Ekber’in [Cebrâil’in] kendisine geldiği bir zatın el­çisini, öldürmek üzere sana vermemi istiyorsun, öyle mi?! Yazıklar olsun sana, ey Amr! Haydi sözümü tut da ona tabi ol. Allah’a yemin ederim ki, o, gerçekten doğruluk üzerinedir. O, Mûsâ bin İmrân’ın (a.s.) Firavun ve ordusuna galip gel­diği gibi, kendisine karşı çıkanlara mutlaka galip gelecektir.”

Necâşî’nin bu sözleri Amr bin Âs’ta şok tesiri meydana getirmişti. O esnada Peygamberimizin hak peygamber olduğunu ve İslamiyet’in hak din olduğunu düşündü ve inandı.

Necâşî’den, İslam’a girmek üzere Hz. Muhammed (a.s.m.) namına biatını ka­bul etmesini istedi. Necâşî, Amr’ın bu isteğini kabul etti, elini uzattı. Amr bin Âs orada Müslüman oldu.

Dışarı çıktığında arkadaşlarının kendisine bir kötülük yapmalarından korka­rak Müslümanlığını gizledi. Arkadaşlarından ayrılarak Re­sû­lul­lah’a kavuşmak üzere yola çıktı. “Hidde” denilen mevkie geldiğinde iki kişiyle daha karşılaştı. Bunlar da hakkı idrak etmiş ve Müslüman olmak üzere Re­sû­lul­lah’a gitmekte olan Osman bin Talha ile Arab’ın harp dâhisi Hâlid bin Velid’den başkası değil­di.

Re­sû­lul­lah’a kavuşmak üzere beraberce yola koyuldular. Medine civarındaki Ebû Atebe Kuyusu’na geldiklerinde birisiyle karşılaştılar. Orada bulunan kimse, gelenlerin kim olduğunu ve ne maksatla geldiklerini anlamıştı. Hâlid bin Velid ile Amr bin Âs’ı kastederek, “Artık bu ikisinden sonra Mekke müşrikleri hâki­miyetini kaybetmiştir.” dedi ve Re­sû­lul­lah’ın mescidine doğru koştu. Re­sû­lul­lah’a, gelenleri müjdeleyecekti. Gerçekten de o zatın dediği gibi, Mekke bu iki kah­ramanın da İslam’a girmesinden sonra hâkimiyetini kaybedecekti.

Harre’de develerini çökerttiler, en güzel elbiselerini giydiler ve Mescid-i Ne­bevî’ye doğru gittiler.

Bu esnada Re­sû­lul­lah da onların geldiğini haber almış, Ashâbıyla birlikte on­ları beklemekteydi. Manzara gerçekten heyecan vericiydi. Bir zamanlar, “Bütün Kureyş Müslüman olsa, ben yine Müslüman olacağımı sanmam.” diyen, İslam ordularına karşı en şiddetli mücadeleyi yapan ve hattâ Resûl-i Ekrem’in vücudunu ortadan kaldırmak için fırsat arayan Amr bin Âs, Resûl-i Ekrem’e (a.s.m.) biat etmek üzere gelmekteydi.

Müslümanlarda sevinç ve sürur hâkimdi. Ancak Amr bin Âs sevinmekle bir­likte eski günahlarını ve hatalarını düşünüyor, heyecanla ve korkuyla Re­sû­lul­lah’a doğru yaklaşıyordu.

Önce Hâlid bin Velid ile Osman bin Talha, Re­sû­lul­lah’a biat etti. Daha sonra Amr bin Âs kendisini Hz. Peygamber’in dizleri dibinde oturmuş buldu. Mahcu­biyetinden Hz. Peygamber’in yüzüne bakamıyordu. Re­sû­lul­lah’a, o zamana ka­dar işlediği günahla­rın affedilmesi için dua etmesi şartıyla biat edeceğini söyle­di. Re­sû­lul­lah şöyle buyurdu:

“Ey Amr! Biat et. Hiç şüphesiz, İslamiyet, önce yapılanların hesabını sormaz.”

Bu müjde üzerine Amr bin Âs sevinç gözyaşları içerisinde Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) ellerine kapandı ve biat etti.

Bir zamanlar düşmanları safında yer alarak vücudunu ortadan kaldırmak için fırsat aradığı Re­sû­lul­lah için Amr, Müslüman olduktan sonra şöyle dedi:

“İnsanlardan hiçbirisi, bana Re­sû­lul­lah’tan (a.s.m.) daha sevgili ve daha yüce olmamıştır.”[1]

Hz. Amr mahcuptu. Şimdiye kadar yaptığı düşmanlıktan ve verdiği eziyetten dolayı mahcubiyet duyuyordu. İç âleminde bütün bunları affettirecek hizmet­lerde bulunmanın hesabını yapıyordu. Bir defasında Peygamberimize gelerek şöyle dedi:

“Yâ Re­sû­lal­lah, şimdiye kadar bu dini yıkmaya çalışıyordum. Şimdi ise İslamiyet’e girdiğimin belli olmasını arzu ediyorum.”

Peygamberimiz, onun samimiyetine güveniyordu. “Yakında bir hizmete gön­de­ri­riz.” buyurdu. Nihayet bir gün Peygamberimiz (a.s.m.), Hz. Amr’a, “Silahını kuşan, yanıma gel.” buyurdu. Hz. Amr denileni yaptı. Sevinçliydi. Peygamberi­mizin huzuruna çıktı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), “Seni ordunun başında bir yere göndereceğim. Allah se­ni koru­sun, bol ganimet ihsan etsin.” buyurdu. Hz. Amr “gani­met” sözünü duyunca “ihlasa za­rar verir” düşüncesiyle, “Yâ Re­sû­lal­lah, ben gani­met için Müslüman olmadım, İslam’a olan sevgimden dolayı Müslüman oldum.” dedi. Peygamberimiz, “Ya Amr, iyi in­san için helal mal ne kadar güzeldir…” bu­yurdu.[2]

Peygamberimiz daha sonra Hz. Amr’ı bazı kabileleri İslam’a davet etmesi için vazifelendirdi. Amr (r.a.) bu hizmete muvaffak olarak Re­sû­lul­lah’ın takdirini kazandı. Bundan başka Hz. Amr (r.a.) daha birçok seriyyeye katıldı. Bir defa­sında da Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.) gibi büyük sahabilerin bulunduğu bir birliğe kumanda etti.

Diğer taraftan Peygamberimiz, Mekke’nin fethinden sonra Umman hüküm­darına bir mektup yazdı. Bu mektubu Amr bin Âs ile (r.a.) gönderdi. Hz. Amr mektubu Umman hükümdarına verdi. Hükümdar mektubu okuduktan sonra Müslüman oldu. Peygamberimiz bu defa da Hz. Amr’ı Umman’a zekât memuru olarak görevlendirdi.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.) zaman zaman Hz. Amr’a iltifatta bulunur, onun için dua ederdi. Bu cümleden olarak bir defasında “Âs’ın iki oğlu Hişam ve Amr, tam ve hakiki mümindir.” Buyurmuş, bir defasında da “Allah’ım, Amr bin Âs’a mağfi­ret eyle” diye dua etmişti.[3]

Hz. Amr, Allah yolunun kahraman bir mücahidiydi. Ömrü at sırtında, harp meydanlarında geçti.

Hz. Ebû Bekir zamanında başlayan dinden dönme hadiselerinin bastırılma­sında büyük gayret gösterdi. Umman’da zekât vermek istemeyenleri yola getir­di. Hz. Ebû Bekir tarafından Medine’ye çağrıldı. Benî Kudâ kabilesini cezalan­dırmakla vazifelendirdi. Onların tekrar Müslüman olmalarını temin etti. Sonra tekrar Umman’a döndü. Daha sonra da Şam’ın fethi için görevlendirildi. Bi­zanslılarla yaptığı muharebelerde büyük başarılar kazandı. Hz. Hâlid bin Velid ve Ebû Ubeyde bin Cerrah ayrı ayrı orduları sevk ve idare ederek zaferden zafe­re koştular.

Amr bin Âs (r.a.), Hz. Ömer devrinde de mühim fetihlerde bulundu. Kudüs’ün fethinde bulundu. Şam’ın fütuatı tamamlanınca, Hz. Ömer’e Mısır’ı fethetmek istediğini bildirdi. Hz. Ömer başlangıçta muhalefet ettiyse de, Hz. Amr’ın ısrar­larına dayanamadı. Allah’ın izniyle bu siyaset dâhisinin Mısır’ı fethedeceğine inanıyordu. İzin verdi. Ayrıca Zübeyr bin Avvam kumandasında bir ordu hazır­layarak Hz. Amr’ın yardımına gönderdi.

Hz. Amr başarılı sevk ve idaresiyle Babulyun, Ariş, Aynişems, İskenderiye, Berka, Zü­veyla, Trablusgarp ve Siyre’yi, hülasa Mısır’ı bir baştan bir başa fet­hetti. Hz. Ömer’e müjdeci gönderdi. İzin verdiği takdirde, Merâkeş ve Tunus’u da fethetmek iste­diğini bildirdi. Fakat Hz. Ömer buna müsaade etmedi. Hz. Amr’ı Mısır’a vali tayin etti.

Amr, jyi bir idareciydi. Mısır halkının her türlü işleriyle meşgul oluyordu. Halk rahatlıkla kendisine gelip meselesini anlatabiliyordu. Bir gün bir grup Mı­sırlı, Amr’ın (r.a.) huzuruna çıktı ve “Ey kumandan! Bizim Nil Nehri için yapageldiğimiz bir âdet var. Onu yapmazsak nehir taşmaz. Bunun sonucunda ise ku­raklık olur.” dediler.

Amr bin Âs (r.a.), “Bu âdet nedir?” diye sordu. Onlardan bir temsilci şöyle anlattı:

“Biz haziran ayının 12. günü bekâr bir kızı, anne ve babasını razı ettik­ten sonra alır, güzel bir şekilde süsleriz. Sonra da onu Nil Nehri’ne atarız!”

Bu sözü dinleyen Amr’ın (r.a.) tüyleri diken diken oldu. Böyle vahşi bir âdet devam edemezdi, “İslamiyet’te böyle bir şey yoktur. Bizim dinimiz böyle batıl âdetlerin hepsini ortadan kaldırmıştır.” dedi. Onların böyle bir şey yapmalarına izin vermedi.

Mısır halkı, korku içerisinde haziran ayını beklemeye başladılar. Nihayet haziran ayı geldi. Nehir taşmadı. Aslında Nil Nehri’ne kız atmakla onun taşması arasında hiçbir bağ yoktu. Fakat şeytan onları böylece aldatıyordu.

Nehrin taşmaması üzerine halk telaşa kapıldı. Bazıları Hz. Amr’a gelerek, göç etmek istediklerini söylediler ve ondan izin istediler. Fakat Hz. Amr, onlara izin vermedi. Birkaç gün beklemelerini emretti. Ve hemen Hz. Ömer’e bir mektup yazarak durumu izah etti.

Hz. Ömer mektubu alır almaz derhâl valisine cevabi bir mektup yazdı. Mek­tubunda şöyle diyordu:

“Böyle yapmakta iyi etmişsin. Mektubun ilişiğinde sana bir yazı gönderiyo­rum. Onu Nil Nehri’ne at.”

Bu mektup Hz. Amr’a ulaştığında halifenin emrini hemen yerine getirdi. O gece Cenâb-ı Allah, Hz. Ömer’in bir kerameti olarak Nil Nehri’ni yükseltti. Halk sevinç içerisindeydi. Âdeta bayram ediyordu. Çünkü hem Nil Nehri taşmış, hem de batıl bir âdet ortadan kalkmıştı. Artık nehrin taşması için çocuklarını kurban etmeyeceklerdi.[4]

Akıl, bilgi ve siyasette Araplar arasında sayılı şahsiyetlerden olan Hz. Amr’ın, Hz. Ömer’in yanında büyük bir yeri vardı. Zaman zaman onu takdir eder, “Amr bin Âs’ın idaresinde bulunan bir yer düzenle yürür.” derdi. Düşün­cesiz veya tedbirsiz birini gördüğünde, “Ey Allah’ım, bunu da, Amr bin Âs’ı da Sen yarattın.” derdi.

Hz. Amr’ın da Hz. Ömer’e karşı muhabbeti sonsuzdu. Devamlı olarak kendi­ne bağlı olduğunu bildirir, “Emrinize âmadeyim, emrinize âmadeyim.” derdi. Medine’de kıtlık baş gösterdiğinde Hz. Ömer ona bir mektup yazarak yardım ta­lebinde bulundu. Hz. Amr hemen çok miktarda deve hazırladı ve Medine’ye gönderdi. Hz. Ömer gönderilen develeri Müslümanlar arasında taksim etti.

Hz. Osman, Amr bin Âs’ı (r.a.) Mısır valiliğinden azletti. Amr bin Âs, Hz. Os­man’a gücendi. Fakat Hz. Osman onun gönlünü aldı. Ayrıca karşılaştığı müşkil meselelerde her zaman onunla istişare ederdi. O da çok karışık meseleleri halle­derdi.

Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasında çı­kan ihtilafta Hz. Amr, Muâviye’nin (r.a.) tarafını tuttu. Hz. Muâviye bu siyaset dâhisinden çok istifade etti. Hattâ denilebilir ki, halifeliğini Hz. Amr’a borçluy­du. Onu yine Mısır valiliği vazifesine getirdi. Hz. Amr ömrünün sonuna kadar bu hizmette kaldı.

Amr bin Âs (r.a.) sadece savaşta değil, idarecilikte de bir dâhi idi. İdarede, mahkemelerin tanziminde, vergi toplanmasında çok büyük başarılar gösterdi. Fustat şehrinde bir cami inşa ettirdi. Kahire ile Kızıldeniz arasında 19 kilomet­relik bir kanal açtırarak, Hicaz bölgesine gemilerle yiyecek nakletti.

Hz. Amr fırsat buldukça Müslümanlara nasihatte bulunmaktan geri durmaz­dı. Sık sık Peygamberimizin mübarek sözlerini hatırlardı. Özellikle “dünyaya fazla bağlanmamak gerektiği” hususu üzerinde dururdu.

Hz. Amr, gerek geç Müslüman olması sebebiyle gerekse vaktinin büyük bir kısmının savaşlarda geçmesi sebebiyle, fazla hadis rivayet edemedi. Sadece 39 hadis rivayet etti. Fakat oğlu Abdullah (r.a.) hadis ilminin mümtaz şahsiyetle­rinden birisi olma bahtiyarlığını kazandı. (Abdullah bin Amr bin Âs maddesine bakınız.)

Hz. Amr’ın rivayet ettiği hadislerden birisi şu mealdedir:

“Lüzumsuz yere uzatmamak ve sözü kısa kesmekle emrolundum. Şüphesiz kısa ve öz konuşmak daha hayırlıdır.”[5]

Uzun bir ömür süren Hz. Amr, Hicret’in 51. yılında hastalandı. Bu hastalıktan kurtu­lamayacağını anlamıştı. Durmadan ağlıyordu. Yüzünü de duvardan yana çevirmişti. Oğ­lu, “Babacığım, niye bu kadar üzülüyorsun? Re­sû­lul­lah (a.s.m.) seni şöyle şöyle müj­delemedi mi? Re­sû­lul­lah (a.s.m.) seni şununla müjdeleme­di mi?” demeye başladı. Bunun üzerine yüzünü onlardan tarafa çevirdi ve şunla­rı söyledi:

“Ahiret için hazırladığım en değerli şey, ‘Lâ ilâhe illalllah ve eşhedü enne Muhammede’r-Re­sû­lul­lah’tır [Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in (a.s.m.) Allah’ın Resûl’ü olduğuna şehadet ederim.] Hayatımın üç devresi var­dır:

“Önceleri Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) benden çok kin tutan birisi yoktu. Eğer bu hâl üzerine ölseydim, şüphesiz ki cehennemlik olacaktım!

“Allah kalbimi İslam’a yöneltince Re­sû­lul­lah’a (a.s.m.) geldim ve ‘Sağ elini uzat, sa­na biat edeyim.’ dedim. O sağ elini uzatınca ben elimi geri çektim. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) ‘Ne oluyor sana Amr?’ dedi. ‘Önce bir şart koşmak istiyorum!’ de­dim. Re­sû­lul­­­lah (a.s.m.), ‘Ne şartı koşacaksın bakalım?’ dedi. ‘Günahlarımın af­fedilmesini.’ dedim. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) ‘Bilmiyor musun ki, İslam, önceki günahları siler, Hicret önceki günahları siler, hac da önceki günahları siler.’ buyur­du. Artık bundan sonra, benim için Re­sû­lul­lah’tan (a.s.m.) daha sevimli birisi olamazdı. Duyduğum saygıdan, gözlerim­le doya doya ona bakamazdım. Eğer onun vasıflarını dile getirmem istense, bunu ya­pamazdım. Çünkü hayranlıkla kendisine bakarken, yüzünün şeklini göremezdim. İşte bu hâlde iken ölseydim, cennetliklerden biri olacağımı kuvvetle ümit ederdim.

“Daha sonra bazı vazifelerin başına getirildim. Bu sıradaki hâlimin nasıl ol­duğunu bilemiyorum.

“Öldüğüm zaman, hiçbir kadın arkamdan ağıt yakmasın! Buhur da yakılma­sın. Beni defnettiğiniz zaman üzerime toprak serpiniz. Sonra da bir deve kesip, etini dağıtıncaya kadar, kabrimin çevresinde bulunun ki, yerime alışayım ve Rabb’imin elçileri olan sual meleklerine vereceğim cevabı düşüneyim.”[6]

___________________________________
[1]el-İsâbe, 3: 2-3.
[2]Fethü’r-Rabbânî, 22: 340.
[3]Müstedrek, 3: 453; Hayâtü’s-Sahâbe, 3: 255.
[4]İbni Kesîr, 4: 464.
[5]Ebû Dâvud, Edeb: 86.
[6]Müslim, İman: 192.

Yazar:

Sahabeler Ansiklopedisi

0 yorum

Yorum Gönder