8 Şubat 2016 Pazartesi

Temsil Gücü

Farklı coğrafyada yaşayan insanların birbirlerini anlayamamaları kadar tabi bir şey yoktur. Bunun mukabilinde yeryüzünde hal dilinden anlamayan da kimse yoktur.

Bulunduğu topraklardan hiç bilmediği, aşina olmadığı diyarlara gitmeyi düşünen herkesin kaygısı oralarda insanlarla nasıl diyalog kurarım ve medar-ı maişetimi nasıl temin ederim korkusudur. Bu korkuyu izale edecek ve psikolojik olarak insanın rahat etmesini sağlayacak faktör ise insanoğlunun serancamesini düşünmek ve bu yolculuğunu yüce bir mefkureye bağlamaktır. Hz. Adem’den günümüze herkes yollarda ve gurbetler yaşamaktadır. Efendimiz (s.a.v) beyanıyla “insan, bir ağaç altında dinlenip ve sonra yoluna devam eden bir yolcudur.” Bu yolculukta konaklamak için kalınan her an-ı seyyaleyi mü’min en rantabl şekilde değerlendirmelidir. Geçtiğimiz konaklarda kullanılan farklı dil ve kültürler kaygıya değil, aşk ve şevkimizin artmasına vesile olmalıdır. Zira biz öyle bir Zat’a dayanıyoruz ki kainatın kabzay-ı tasarrufu O’nun elindedir. Allah (c.c)’nun mü’min için herşeyi tekeffül ettiğine dair onlarca ayet söylenebilir. O’na dayandıktan ve tevekkül ettikten sonra çözülmeyecek hiçbir problem ve aşılmayacak hiçbir akabe yoktur.

“Dünyaya her gelen bir bir geliyor ve bir bir gidiyor. Birisi var ki gelmediği için gitmiyor.” Evet, bu gelişleri değerli kılacak şey gelmediği için gitmeyeni marifetimiz ölçüsünde her durakta hal ve kal diliyle anlatmakla mümkün olabilir. Bu vazifeyi yapanlar, değerler üstü değer kazandılar, hatta zamanı aşarak bugünkü nesillerin yad-ı cemilleri haline geldiler. Unutulup gitmekle yüz yüzeyken böyle bir misyonun ifası, onlara gönüllerde müstesna tahtlara oturma imkanı vermiştir.

Mesela, bir sahabi Mekke’den ayrılıp ulvi bir gayeye doğrultusunda İspanya’ya geliyordu. Onların dil ve kültürlerini bilmiyordu. Orada kalırken, onu ayakta tutan ve besleyen yegane dinamik ise sadece ve sadece O ulvi gayesiydi. Dil bilmeme ayrı bir dezavantajdı fakat, sebeblerin sükut ettiği noktada ilahi yardımın gelmesi ve acziyete binaen yaşadığı hak ve hakikatin oluşturduğu hal diliyle çok şey anlatıyordu ve neticede kısa bir dönemde bulunduğu yerde ki insanlar onun oluşturduğu sıcak iman iklimine koşuyorlardı.

Musab b.Umeyr’de Medineye giderken 12 tane ayet biliyordu. Belki, Medinede söylediği cümleler beşyüz değildi fakat öyle bir dille hitap ediyordu ki o hal diliyle tanışma bahtiyarlığına eren en katı kalpli kimselerin dahi erimesine vesile olup, bir sene sonra da yetmiş iki kişiyle Akabe biatına geliyordu.

Günümüzde bu örneklerden onbinlercesini göstermek mümkündür. Mesala lisan öğrenmek için Eylül faciası sonrası kursa yazılan bazı Türk arkadaşların anlattıklağı ilginç hatıraları sizinle paylaşmak istiyorum. Böyle bir dönemden sonra dünyada müslümanlar farklı değerlendirmelere tabi olmuşlardır. Medyanın müslümanları korkulacak tipler olarak gösterdikleri bir ortamda onlar kursa başlarlar. Müslüman olduklarından dolayı herkes mütecessis bir nazarla onlara bakar, bu bakışlardan rahatsız olsalarda bütün bunlara Hak adına katlanırken gerçeğin böyle olmadığını halleriyle ifade etmeye çalışırlar. Kur’an “ herkes davranırken kendi karekterini sergiler” diyor. Bu arkadaşlar kendi karekterlerini yansıtırken oluşan havadan herkes nasibi almıştır. Oturmada, kalkmada, yemede, içmede, edepte, hayada ve nezaketteki samimiyeti gören herkes tarafından takdir edilir olmuşlardır. Daha kursun ikinci gününde diğer yabancı talebelerin edebe aykırı tavırlarından dolayı bu arkadaşlardan özür dilenmiş, onların efendilikleri ve nezaketleri nazara verilmiştir.

Yaşadıkları ayrı bir hadise de şudur; sınıfta tanışma esnasında yabancı uyruklu bir talebe Türklerden nefret ettiğini, onları hiç sevmediğini ifade eder. Sebeb olarak da ülkesinde karşılaştığı ve olumsuz tavırlarına şahid olduğu Türkleri gösterir. Sevmediği o kimselerin Türk milletinin genel karekterini yansıtmadığı, her milletin içerisinde iyi ve kötülerin bulunabileceği basit cümlelerle kendisine ifade edilir. Bütün bu hadiselerden sonra, zaman içerisinde o çevrede bulunan Türk marketinden alınan Türk mamülleriyle sınıflarda kaynaşmalara vesile olacak küçük ikramlarda bulunulur, teneffüsler onların renkleriyle televvünlenmeye başlar. Bir müddet sonra bu arkadaşlar herkesin sevgilisi haline gelir.

Yine aynı sınıfta ki başka bir yabancı talebe de onları yemeğe davet eder. Yemek ardından sohbet ve neticede akşam namazı kılınır. Oluşan sıcak atmosfer sonrası giderlerken ev ahalisi derler ki şimdi bizim dört müslüman Türk kardeşimiz oldu. Eylül çalkantısı ve sonrasında dünyada ki olumsuz yayınların oluşturduğu bunaltıcı bir atmosferde, bu türlü aldıkları olumlu yaklaşımlar bu arkadaşların aşk ve şevkinin artmasına sebeb olur ve şu değerlendirmede bulunurlar. “Demek her müslüman gerçek manada sahip olması gereken sıfatlarla muttasıf olup, onları hayatına hayat kıldığında, o ulvi duygu düşünce adına aşamayacağı hiçbir engel yoktur.”

Sözümüzü bir temsil kahramının sözleriyle noktalayalım. “Biz imana ve İslama ait değerleri gerçek manada hayatımıza hayat kılabilirsek, sair dinlerin salikleri fevc fevc, kabile kabile bu dine dehalet edeceklerdir.” Bir duygunun ve düşüncenin yaşıyabilmesi onun temsilcilerinin olmasına bağlıdır. Eğer sahabe hakkıyle Kur’an-ı yaşamasaydı, Kur’an dili bağlı yetim bir kitap haline gelecekti. Bu zaviyeden sahip olduğumuz değerlerin yetim konuma düşürülmemesi üzerimize düşen temsil vazifesinde kusur göstermememize bağlıdır. Aksi takdirde bu ihmalin faturasını çok ağır ödemek durumuyla karşı karşıya kalırız. Bu zaviyeden “çok şey bilmiyorum ki nasıl tam temsil edeyim” barikatlarına takılmadan, “Çok şeyi bilmektense bir şeyi bilip ve onu hayata hayat kılıp, temsil insanı olmak çok daha önemlidir” düsturunun rehberliğinde yol almak hem kendimizin hem de gelecek nesillerin garantisi olacaktır.

0 yorum

Yorum Gönder