8 Şubat 2016 Pazartesi

Temsil Buudlu Tebliğ

Kainata baktığımızda herşeyin mükemmel bir nizam ve ahenk çerçevesinde hareket ettiğini, aynı sanatkarın sanatı olduklarını ve kendilerine terettüp eden vazifeleri bihakkın eda etmeye çalıstıklarını müşahede etmekteyiz. En küçük sistemden en büyük sisteme kadar herbir sanat eserinde bu gerçeği görmek mümkündür.

Mesala, atomun içerisindeki çekirdek etrafında dönen moleküller saat yörüngesinde dönerken, güneş sisteminde dünya da güneş etrafında saat yörüngesinde hareketini tamamlamaktadır. Kısaca mikro alemde hakim olan hareket ve ahenk, makro alemde de görülmekte ve bu süreç içerisinde vazifeleri zerre kadar aksatılmamaktadır. Zira onların hafif bir inhirafı hem kendilerinin hem de insanoğlunun sonunu hazırlayan baslıca bir amil olacaktır. Bu zaviyeden kainatın varlığı bu ahenk ve nizamın korunmasına, herkesin fıtratı asliyesine uygun olarak sorumlu olduğu vazifeleri yapmasına bağlıdır. Kısaca bu vazifeye bulunduğu konumun hakkını halen, fiilen ve kavlen yerine getirme, yerine getirmeye çalışma veya en azından bu mevzuda kendi rekorunu kırma diyebiliriz.

Evet, kainattaki herbir memur yükümlü olduğu vazifeleri harfiyyen tam bir adanmışlıkla yerine getirirken acaba ademoglu, insan olmanın, onun verasında iman sahibi olmanın şükrünü eda ediyor mu? Kamil manada bu şükrü ifa etmenin en güzel yolu tebliğ ve onun öncesinde temsildir. Zira daima temsil tebliğden önce gelmiştir. Çünkü kendi hal ve hareketlerini ilahi nur ve sonsuz nurla aydınlatamayan bir insanın başkalarını aydınlatması, Rabbimizle müheyya gönülleri tanıştırması söz konusu değildir, muvakkaten böyle bir şey farzedilse bile kişi orada bir bit yeniği aramalıdır. Acaba, “Bu bir istidrac mı, yoksa hikmetini bilemediğim saiklerle bu tarzda bir netice hasil oldu?” demeli ve akibetinden endişe duymalı, nihayette de cami bir ibadeti fevt ettiğinden Rabbisine iltica edip nedamette bulunmalıdır.

Temsil buudlu tebliğe cami bir ibadet dememiz ise; Şatıbi hazretlerinin “Muvafakat” isimli fıkıh usulü kitabında belirttiği gibi şu sebebten dolayıdır. “Kifai olan farzlar içerisinde her yapılması istenen ve her yasaklanan şeyle ilgisi olması bakımından en kapsamlısı iyiliği emretmek ve kötülükten yasaklamak görevidir. Çünkü bu görev fıkhın belli bir konusuna münhasır degildir. Diğer kifai farzlar ise bu özelliğe sahip değildir. Mesala, devlet yöneticiliği, ilim öğretmek ve önemli sanatları icra etmek gibi. Bütün bunlar kifai farzlardan olmakla birlikte, uygulama alanı sadece kendi sahasına münhasır kalmaktadır. İyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek vazifesi ise dinin bütün konularını tamamlayıcı mahiyette tek kifai farzdır.”

İmam Gazali hazretleri de Kur’an ilimlerinin altı olduğunu ifade ettiği yerde bunlardan üçünün önde geldiğini ve önemli esaslar olduğunu, diğerlerinin de tabi ve tamamlayıcı unsurlar olduğunu dikkati nazarlara arzetmiştir. Bu ilimlerin ilk üçü şunlardır.
1-Kendisine davet edilen Zat’ın (Allah’ın) öğretilmesidir; yani marifetullahın açıklanmasıdır. Bu çağrı, zatın, sıfatların ve fiillerin bilinmesini ihtiva eder.
2-Sırat-ı müstakim olan yolun belirlenmesidir. Bu ise güzel huylarla bezenmek ve her türlü kötü huylardan arınmak yoluyla olur.
3-O’na vusul anındaki halin açıklanmasıdır. Bu da cennet ve cehennem hayatı ile bunlardan önce geçecek olan kıyamet ahvalinin açıklanmasını içerir.

Temel olarak, nazarların daima kendisine dönük olması gereken Zat’ın ve O’nun Rasulünün, sonra onlara bağlı ilimlerin anlatılabilmesi, tebliğ edilebilmesi için ikinci maddenin şumulünde hareket etmeye ihtiyaç vardır. İlahi ahlakla tahalluk (ahlaklanmak) demek ki herşeyin başı, bereketi ve yümünüdür. Ezcümle, ilahi ahlakla ahlaklanan, ilahi nurla nurlanan bir insanın kavlen, fiilen ve halen beyan buyurduğu herşey, gönlü arı olan her vicdanda makes bulur ve ifade ettiği herşey de ilgilendiği şahsın kalbine bir tohum şeklinde atılır, zamanı, zemini vasatı müsait hale gelince, bahar mevsiminde çiçeklerin açması gibi o vicdandaki dirilmeleri müşahede eder.

Hülasa, şu muhteşem kosmosdaki her bir şey vazifeli bulunduğu şeyleri tereddütsüz kamilen yerine getirmektedir. Halen, fiilen ve kavlen mesul bulunduğu şeylerde bir kusur göstermediğinden hayatımızı bu mükemmel alemde sürdürmekteyiz. Kavlen vazifelerini ifa ediyor olmaları ayetin beyanıyla sabittir. Bu, “herşey lisanı mahusasıyla Allah’ı zikrediyor” vecizesiyle vurgulanmıştır. Bu açıdan onların vazifelerinde ki bir aksaklık hayatı yaşanmaz hale getirecektir. Bütün bunlardan sonra, akıl, fikir, şuur, ruh sahibi ve mükemmel olarak yaratılan insan yükümlü bulunduğu vazifeleri yerine getiriyor mu? Herşeyden önce o vazifelerin yerine getirilmesi, mesuliyet duygusunun hissedilmesine sonra da hem davranışlarla hem fiillerle hem de lisanla temsile vabeste olan bir meseledir. Anlattığı meseleleri kendi tabiatı haline getiremeyen bir insanın başkalarının tabiatını ıslah adına yapacağı birşey yoktur. Bu takdirde hem kendi hayatımız hem aile hayatımız hem toplum hayatımız açısından kıyametimizin kopması ve canlı birer canlı cenaze haline gelme kaçınılmaz olacaktır. İhmalimizin ağır faturalarını görmek için; meyhanelere, hastanelere ve hapishanelere bakmamız yeterli olacaktır.

Gelecek yazıda temsile ait bazı müşahhas misalleri işlemek üzere.



Cengiz İnanır

0 yorum

Yorum Gönder