5 Şubat 2016 Cuma

Savaş Tarihi Değildir Bizim Tarihimiz, Medeniyetimiz

Lise yıllarında Emin Oktay’ın tarih kitaplarını okurduk. “İmparatorluk” kelimesini farklı bir teleffuzla ağzını doldura doldura söyleyen bir tarih hocamız vardı kulakları çınlasın. Bugünkü gibi hatırlıyorum; aramızda taklit mevzusuydu onun impataratorluk telaffuzu. Şimdi hatıralar dünyamda neredeyse 30 yıl öncesine geri gidiyorum ve tarih derslerinden aklımda kalan şeyleri düşünüyorum. Sonuç bence oldukça üzücü. Üzücü sonucuna varmam bugünkü değerlendirme kapasitemle alakalı yalnız. Lise sonrası almış olduğum tahsil, master, doktora, yurtiçi yurtdışı iş hayatı tecrübesinin bu sonuçla direkt ilgisi var. Dolayısıyla liseden sonra tahsil hayatına devam etmeyen nice arkadaşlarım ihtimal ki bugün bu sonuca ulaşamayabilir.

Nedir ulaştığım üzücü sonuç; Osmanlı tarihi bir savaş tarihinden, medeniyeti de savaş medeniyetinden ibarettir. Bir başka ifadeyle gücün boy gösterdiği savaş herşeydir Osmanlı için. Gördüğünüz gibi sıradan bir Batı’lının, vasat bir tahsil sahibi sokakta hayatını sürdüren bir Avrupa’lıdan farklı düşünmüyorum bu tesbitimle. Zaten onun için ‘üzücü’ diyorum bu sonuca.

Niye üzücü? Avrupa’lı ile aynı noktada buluştuğum için mi? Elbette hayır. Doğrusu, gerçeklerle örtüşmediği ve doğru olmadığı için.

Başa dönelim isterseniz; biz Osmanlı tarihini Domaniç yaylalarında kurulmuş çadırlarla, Söğüt ovalarında, Bilecik sırtlarında teşkil edilmiş ordularla başlattık ve Bursa’dan Edirne’ye, oradan Bizans içlerine kadar nüfûz eden yayılmacı bir mantık üzerine kurgulanmış şekliyle okuduk, öğrendik hatta ezberledik. Sıralamaya dikkat etmeden aklıma geldiği gibi yazayım, tekfurlarla savaş, Nigbolu, Mohaç, Ankara, Sırpsındığı, Mercidâbık, Ridaniye, Kosova, Viyana savaşları; sonrasında Karlofçalarla, Kaynarcalarla, Mondros ve Lozanlarla devam eden ve yükseliş dönemlerine nisbetle parlak olmayan başka savaşlar, anlaşmalar.

Halbuki 600 yılı bulan Osmanlı devri saltanatında hayatın sair alanlarını ilgilendiren nice nice hakikatlar var. Osmanlı toprakları içinde yaşayan etnik gruplar söz gelimi. Toplam nüfusun % 42’sine tekabül ettiğini söylüyor tarih araştırmacıları bu nüfusun. Safkan Türk ırkının yanında Kürt’ü, Acem’i, Boşnak’ı, Ermeni’si, Arnavut’u. Bunun yanısıra farklı dinlere mensup insanlar; Hıristiyanlar, Yahudiler. Azınlık dahi olsa din özgürlüğüne sahip, kendi dini değerlerine rahatça inanan, yaşayan ve çocuklarına öğreten gruplar bunlar. Bu farklı unsurların ahenk içinde yaşadığı toplum yapısı, bu yapının kurucu dinamikleri önemli değil mi? Öyleyse neden okumadık biz bunları?

Milyonlarca kilometrekarelik vatan sathında sağlanan emniyet, başka ülkelerle yapılan diplomatik münasebetler, resim, heykel, musiki, şiir gibi sanat hayatı, medrese, tekye ve zaviye üçgenindeki eğitim ve öğretim durumu, ekonomik gelişmeler, yatırımlar, enflasyonlar, başlı başına büyük öneme haiz askeri eğitim, ordu, zabıta teşkilatı, şehircilik ve mimari yapı, kadın, aile, kahve, kitap, kütüphane vb. konuların ele alındığı sosyal hayat ve benzeri konular, biz bunları da okumadık.

Önemli değil miydi bu konular? Elbette önemliydi ama maziyi inkar zemini üzerine kurulu ideolojik tarih anlayışı bizi bizden uzak tutmaya çoktan kararlıydı ve biz bu kararın kurbanlarıyız maalesef. Bu bağlamda zikr etmeden geçemeyeceğim bir başka acı gerçek ise şudur: Bu zihniyet bizi bize barbar göstermiş ve verdiği eğitim ile ecdadımız özelinde bizi Batı’lı zihniyetle aynı noktada buluşturmuştur.Â

Günümüze gelince liselerimizde Osmanlı döneminin nasıl okutulduğunu bilmiyorum. Belki 30 yıl önce bıraktığımız yerdedir, belki değildir. Ama sevindirecek bir gelişme var günümüzde, hadiseye yukarıdaki satırlarda yer alan bakış açısıyla bakan, yani Osmanlı tarihini savaş tarihi olarak görmeyen ve diğer alanları da öğrenmek isteyen kişilerin varlığı.

Bundan daha öte sevindirici bir başka gerçek ise, bu kitle, ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir zeminde bulunuyor şu anda. Popülar tarih adı verilen ama son tahlilde savaşın ötesinde Osmanlıyı bir medeniyet olarak ele alıp zikrettiğimiz sosyal hayattan diplomasiye kadar hemen herşeyi içine alan yayınlar var artık elimizin altında. Akademik çalışmalar değil bu bahsini ettiğim kitaplar. Akademik kimliğe sahip olsa da, o insanların halka, tabana yönelik yaptığı yayınlar bunlar. İlber Ortaylı, Mustafa Armağan ve emsali kişiler bunlar. Kitaplarına seçtikleri isimler bile aslında muhtevası hakkında fikir veriyor bizlere. Ezcümle “Osmanlı Barışı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, Osmanlı Mirasından Cumhuriyet Türkiyesine, Küller Altında Yakın Tarih, Yakın Tarihin Kara Delikleri, Osmanlı Tarihinde Maskeler ve Yüzler, Osmanlı; İnsanlığın Son Adası, Osmanlı’nın Kayıp Atlası, Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı” Bu ve benzeri kitapların çok kısa zamanda büyük baskılar yapması da ayrıca sevindirici. Kendilerine teşekkür borçluyuz. Okudukça güya övündüğümüz, övünürken lafı kimseye bırakmadığımız şanlı mazimiz hakkında ne kadar cahil olduğumuzu anlıyoruz.




Ahmet Kurucan

0 yorum

Yorum Gönder